Vladimir Nabokov: Leo Tolstoy, düzyazıda Rusların en büyük yazarıdır

Öncülleri Puşkin ve Lermontov’u bir yana bırakırsak Rus düzyazısının en büyük sanatçılarını şöyle sıralayabiliriz; bir, Tolstoy; iki Gogol; üç, Çehov; dört, Turgenyev Bu biraz öğrencilere not vermek gibi bir şey; herhalde Dostoyevski ile Saltikov da, aldıkları kötü notları konuşmak için kapımda bekleşiyorlardır.
O ideolojik zehir, mesaj —şarlatan yenilikçilerin buluşu olan terimi kullanmak gerekirse— Rus romanı üzerindeki etkilerini geçtiğimiz yüzyılın ortalarında göstermeye başladı ve yüzyılımızın ortalarında bu romanı katletti. İlk bakışta, Tolstoy’un bize vermek istediği derslerin yazdığı kurmacaya fazlasıyla bulaşmış olduğu düşünülebilir. Gerçekte, ideolojisi öylesine evcil, öylesine belli belirsiz, öylesine politikadan uzaktır ve öte yandan bir ‘kaplan’ gibi ‘pırıl pırıl yanan’ sanatı öylesine güçlü, öylesine özgün ve evrenseldir ki vaaz kısmını kolaylıkla aşar. Sonuç olarak sanatçı Tolstoy’u ilgilendiren Yaşam ve Ölüm’dür; eh, hiçbir sanatçı da bu konularla uğraşmaktan kaçmamaz.

Çok kişi açıklayamadığı duygularla yaklaşır Tolstoy’a. Ondaki sanatçıyı sever, vaizden ise son derece sıkılır; ama aynı zamanda, vaiz Tolstoy’u sanatçı Tolstoy’dan ayırmak da son derece zordur — aynı kalın, acelesiz ses, bir düşlem bulutunu ya da bir düşünceler dengini sırtalayan aynı güçlü omuz. İnsan ne yapmak istiyor biliyor musunuz, o önemi abartılmış portakal sandığını sandaletli ayaklarının altından bir tekmede itivermek ve onu damacanalar dolusu mürekkep ve deste deste kâğıtla bir çöl adasında taştan bir eve kilitlemek — dikkatini Anna’nın ak ensesi üzerinde kıvrılan siyah saçtan çekip alan etik, pedagojik bütün ilgilerden çok uzaklara çekmek… Ama olacak iş değildir bu; Tolstoy bir bütündür, tektir ve özellikle yaşlılık yıllarında kara toprağın, beyaz tenin, mavi karın, yeşil çayırların, mor fırtına bulutlarının güzelliğine bakıp da içi giden adamla edebiyatın günahkârlık, sanatın ahlakdışı olduğunu ileri süren adam arasındaki çatışma — işte bu çatışma aynı adamın içinde yaşanmaktadır. İster betimlesin ister vaaz versin, Tolstoy bütün engellere karşın gerçeğe ulaşmaya çalışmaktadır. Arına Karenin yazarı olarak gerçeği bulup çıkarmanın bir yolunu kullanmıştır; vaazlarında başka bir yolunu; ama gene de sanatı ne kadar incelikli, öteki tutumlarının bazıları ne kadar yavan olursa olsun, ağır aksak, el yordamıyla bulmaya çalıştığı ya da birdenbire büyülü bir biçimde köşebaşında rastlayıverdiği gerçek hep aynı gerçektir — bu gerçek Tolstoy’dur ve Tolstoy başlıbaşına bir sanattır.

Tolstoy: Uyanmış insan, Devlet denilen şeye inanmaz ve şiddet eylemlerini kabul etmez

İnsanı üzen, onun gerçekle yüzyüze geldiğinde kendi benliğini her zaman tanıyamamış olmasıdır. Şu öyküyü pek severim; yaşlılığında, kasvetli bir gün, roman yazmaktan vazgeçişinden yıllar sonra, eline rastgele bir kitap almış, ortasından okumaya başlamış, ilgilenmiş, çok hoşlanmış romandan, sonra adına bakayım demiş ve görmüş ki; Arına Karenin, yazan Leo Tolstoy.
Tolstoy’u avucunun içine alan, dehâsını gölgeleyen, bugün iyi okura sıkıntı veren şey, onun gerçeği arama sürecini, sanatçı dehası aracılığıyla o zahmetsiz, canlı, gözkamaştırıcı gerçek yanılsamasını bulup çıkartmaktan daha önemli olduğunu sanmasıdır nedense. Bizim o eski Rus gerçeği de hiçbir zaman rahat ettirici bir dost olmamıştır; tepesi attı mı fena atar, insanın üstüne bütün ağırlığıyla çökerdi. Yalnızca gerçek, gündelik pravda değil, ölümsüz istina —gerçek değil, gerçeğin iç ışığı— idi. Tolstoy onu kendinde, yaratıcı düşgücünün görkeminde bulduğunda, handiyse bilmeden doğru yolu da bulmuştu zaten. Romanlarının herhangi birindeki yaratıcı bir bölümün ışığında bakıldığında, egemen Ortodoks kilisesiyle olan didişmesinin, ahlaki görüşlerinin ne önemi var?

Özdeki gerçek, istina, Rus dilinde kafiye bulunamayacak birkaç sözcükten biridir. Sözel bir eşi, sözel çağrışımları yoktur, ötekilerin uzağında, tekbaşına durur; göz kamaştıran koyu parıltısına sadece belli belirsiz bir ‘ayakta durmak’ kökü işlenmiş yaşlı, ölümsüz bir kayadır. Birçok Rus yazarı onun nereden gelip nereye gittiğini, temel özelliklerini merak edip durmuşlardır. Puşkin için soylu bir güneşin altında parıldayan mermerdendi; çok daha alt düzeyde bir sanatçı olan Dostoyevski, onu kan, gözyaşı, histerik ve güncel politika ve tere bulanmış bir şey olarak gördü; Çehov, çevresini saran sisler içindeki dekorla ilgilenir gibi görünürken şakacı bakışlarını onun üzerinden hiç ayırmadı; Tolstoy ise başını eğip yumruklarını sıkarak dosdoğru üzerine yürüdü Gerçeğin ve bir zamanlar İsa’nın çarmıhının durduğu yeri buldu, ya da kendi benliğinin imgesini…

Onun yaptığı keşiflerden biri nedense eleştirmenlerin hiç dikkatini çekmemiştir. Şunu keşfetti Tolstoy —hiç kuşkusuz, kendisi de bilemedi keşfini— yaşamı, çok hoşa gidecek bir biçimde, tastamam, biz insanoğullarınınzaman duygusuna denk düşecek biçimde canlandırmanın yöntemini… Saati sayısız okurlarının saatiyle aynı giden, bildiğim tek yazar odur. Bütün büyük yazarların ‘gözleri iyidir’, üstelik Tolstoy’un betimlemelerinde gerçekçilik diye bilinen şey, başka yazarlar tarafından çok daha derinine işlenmiştir. Kaldı ki, ortalama Rus okuru size Tolstoy’da çekici bulduğu şeyin onun romanlarındaki mutlak gerçekçilik, eski dostlarla karşılaşmanın, tanıdık yerler görmenin heyecanıdır derse bilin ki bu lafı dolaştırmaktan başka bir şey değildir. Canlı betimlemelerde en az onun kadar başarılı olan başka yazarlar da vardır. Gerçekte ortalama okura çekici gelen, Tolstoy’un yazdığı kurmacaya, bizim zaman duygumuza tıpatıp denk düşen zamansal değerler katabilme yeteneğidir. Bu, dehânın övülesi bir özelliğinden çok, o dehânın fiziki yanına ilişkin esrarengiz bir beceridir. Sevgili okurun, Tolstoy’un son derece keskin durugörüsüne yakıştırmaya hazır olduğu ortalama gerçeklik duygusunu yaratan, yalnızca Tolstoy’a özgü bir zaman dengesidir.

İşin tuhafı, Tolstoy’un zamanı nesnel olarak konu edinirken aslında oldukça dikkatsiz davranmasıdır. Dikkatli okurlar Savaş ve Barış’ta çok hızlı büyüyen ya da yeterince hızlı büyümeyen çocuklar bulup çıkaracaktır. (Tıpkı Gogol’ün giyim kuşam konusunda gösterdiği onca özene karşın, Ölü Canlar’da Çiçikov’un yaz ortasında ayı postlarına bürünmesi gibi). İleride göreceğimiz üzere, Arına Karenin de de zamanın buzlu yolları üzerinde korkunç sürçmeler var. Ama Tolstoy açısından bu tip sürçmelerin, yazarın bize ilettiği zaman izlenimi ile, okurun, zaman duygusuyla tıpatıp örtüşen zaman fikriyle hiçbir ilişkisi yoktur. Son derece bilinçli olarak zaman fikrinin büyüsüne kapılan ve gene son derece bilinçli olarak zamanın akışını aktarmaya çalışan başka büyük yazarlar da vardır. Aynı şeyi Proust da yapar; onun Kaybolmuş Zamanı Ararken
adlı romanının kahramanı romanın bitiminde büyük bir davete gelir ve külrengi perukalarla gezmen kişilere rastlar, neden olduğunu anlayamaz, sonra külrengi perukaların gerçek saç olduğunu, kendisi anılar arasında gezinirken insanların yaşlandığını anlar. Ya da James Joyce’un Ulysses’de, bükülüp top yapılmış bir kâğıt parçasının ırmağın üzerinde yavaşça köprüden köprüye süzülerek Liffy’ den Dublin Körfez’ine, oradan da ebedi denize gidişini anlatarak zaman unsurunu nasıl kullandığını düşünün. Gene de, esas olarak zamansal değerlerle uğraşan bu yazarlar, Tolstoy’un hiç çaba harcamaksızm, farkında bile olmadan başardığı şeyi başaramamışlardır; okurun dede yadigârı duvar saatinden daha hızlı ya da daha ağır hareket eder onlar; Proust zamanı ya da Joyce zamanı dır onlarınki; sıradan, ortalama zaman, Tolstoy’un ne yapıp edip bize iletmeyi başardığı bir çeşit standart zaman değil.

Demek ki, yaşlı Rusların akşam çayı sohbetlerinde Tolstoy’un kişilerinden gerçek yaşamdaki arkadaşlarına, dostlarına benzeyen kişilermiş gibi sözetmeleri, onları sanki o baloda Kitty, Anna ya da Nataşa ile dansetmiş ya da Oblonski ile8 o lokantada yemek yemiş gibi —biz de biraz sonra onunla yiyeceğiz aynı yemeği— açık seçik gözlerinin önüne getirebilmelerine şaşmamalı. Okurların Tolstoy’a ‘dev’ demeleri, öteki yazarların cüce olmalarından değil, Tolstoy’un bizimle tam tamına aynı boyda olmasından, başka yazarlar gibi uzaktan geçip gidecek yerde, adımlarını adımlarımıza uydurmasmdandır.
Bu bağlamda, sürekli kendi kişiliğini işin içine sokan, roman kişilerinin yaşamlarına karışan, sürekli okura dönüp konuşan Tolstoy’un, aynı Tolstoy’un başyapıt mertebesindeki o ölümsüz bölümlerde görünmezleştiğini ve böylelikle Flaubert’in her yazardan ısrarla beklediği yazarlık idealine —görünmez, ama evrendeki Tanrı gibi heryerde birden olabilmek— ulaştığını görmek ilginçtir. Öyle ki, ara sıra Tolstoy’un romanının kendi kendini yazdığını, kendi malzemesi, kendi konusu tarafından yazıldığı duygusuna kapılırız; kalemini soldan sağa hareket ettiren, sonra geri dönüp bir sözcüğü silen, düşünüp taşınırken sakalının altından çenesini kaşıyan bir yazar tarafından değil…

Öğretmenin sanatçının alanına dalması, daha önce de belirttiğim gibi, Tolstoy’un romanlarında her zaman açık seçik parmak basılabilecek bir şey değildir. Vaazın ritmini şu ya da bu roman kişisinin iç düşüncelerinin ritminden ayırmak zordur. Ama bazan —aslında sık sık— anlatılan olaylarla ilgisi çok dolaylı olan, bize ne düşünmemiz gerektiğini, daha doğrusu Tolstoy’un savaş ya da evlilik ya da tanınkonusunda neler düşündüğünü bildiren sayfalar birbirini izlediğinde işte o zaman büyü bozulur ve deminden beri yanımızda oturan, yaşamlarımıza karışan o tatlı, tanıdık insanlar bizden uzaklaştırılır, bir yerlere kapatılır ve ağırbaşlı yazar evlilik, Napoleon, çiftçilik ya da ahlak ve din konularındaki düşüncelerini yeniden, yeniden açıklayıncaya kadar da kilitli bulundukları yerin kapısı açılmaz.

Örneğin, kitapta tartışma konusu edilen, özellikle Levin’in çiftçiliğine ilişkin tarımsal sorunlar, Rusça bilmeyen okurlar için son derece sıkıcıdır ve hiçbirinizin de konuyla çok derinden ilgileneceğini sanmıyorum. Sanatçı olarak, Tolstoy bu sorunlara bu kadar çok sayfa ayırmakla hatalı davranır; hele bunlar geçersizleşmeye yüz tutacak şeylerse, belli bir tarihi dönemle ilgiliyse, hele Tolstoy’un bu konudaki kendi düşüncelerinin zamanla değiştiği düşünülecek olursa… 1870’lerin tarım sorunlarında Anna’nınya da Kitty’nin duygularının ya da onların davranışlarını hazırlayan nedenlerin sonsuza dek sürecek çekiciliğinden eser yoktur.

Olay örgüsünden sözetmek hiç adetim değildir ama Anna Karenin’de bu kuralı bozacağım, çünkü burada, olay örgüsü kaçınılmaz olarak ahlaki bir olay örgüsü, arapsaçı olmuş etik ahtapot kollarından bir yumaktır ve romanın tadına olay örgüsünden daha yüksek bir düzlemde varmak istiyorsak önce olay örgüsünü incelemeliyiz.

Dünya edebiyatının en çekici kişilerinden biri olan Anna, genç, güzel, özünde iyi ama gene özünde bahtsız bir kadındır. Çok genç bir kızken iyiliğini düşünen bir teyze tarafından, gözkamaştırıcı bürokratik kariyer sahibi, ilerisi için umut veren bir yüksek memurla evlendirilen Anna, St. Petersburg sosyetesinin en pırıltılı çevrelerinde mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Küçük oğlunu deliler gibi sevmekte, yirmi yaş büyük kocasına saygı duymaktadır; canlı, iyimser yaradılışı yaşamın kendisine sunduğu bütün yüzeysel hazlardan tad almasını sağlamaktadır.

Bir Moskova yolculuğunda Vronski’yle tanışır ve ona derin bir aşkla bağlanır. Bu aşk, Anna’nınçevresindeki her şeyi değiştirir; baktığı her şeyi farklı bir ışık altında görmeye başlar. St. Petersburg garında Karenin’in onu karşılamaya geldiği o ünlü sahnede kocasının iri ve çirkince kulaklarının büyüklüğünü ve insanın sinirine dokunan kepçe biçimini ansızın farkeder. Bu kulakları eskiden hiç farketmemiştir, çünkü eleştirel gözle bakmamıştır; Karenin, Anna’nınöylece kabullendiği yaşamındaki kabul edilegelmiş şeylerden biridir. Artık her şey değişmiştir. Vronski’ye duyduğu aşk, eski dünyasını ölü bir gezegendeki ölü bir manzara gibi gösteren bembeyaz bir ışık selidir.

Anna yalnızca bir kadın, kadınlığın parmakla gösterilecek bir örneği değil dopdolu, yoğun doğasının ahlaki yönü ağır basan bir kadındır da; roman kişisi olarak her şeyiyle anlamlı ve önemli, göz alan bir kişidir ve bu aşkı için de geçerlidir. Kitaptaki başka bir roman kişisinin, Prenses Betsy’nin yaptığı gibi gizli kapaklı bir gönül serüveniyle kendini smırlayamaz. Doğrucu ve tutkulu doğası kılık değiştirmeleri, gizli kapaklı işleri reddeder. O, yıkık dökük duvar diplerinden sürünerek birbirinden farksız aşıkların yataklarına yollanan arzu dolu bir kenarın dilberi, düşlerle yaşayan taşralı Emma Bovary değildir. Anna, Vronski’ye bütün yaşamını verir, sevgili küçük oğlundan ayrılmaya —çocuğu görmemekten duyacağı korkunç acıya karşın— evet der ve önce ülke dışında, İtalya’da, sonra da onun Orta Rusya’daki kır evinde Vronski ile birlikte yaşar. Bu ‘açık’ gönül serüveni ahlaktan nasibini almamış dost çevresinin gözünde ahlaksız olarak damgalanmasına yol açsa da yapar bunu. (Anna’nm, bir bakıma Emma’nın Rodolphe ile kaçma düşünü gerçekleştirdiği söylenebilir
— kaldı ki kendi çocuğundan ayrılırken Emma’nıniçi bile sızlamaz, o küçükhanım için çetrefil ahlaki sorunlar filan söz konusu değildir). Sonunda Anna ile Vronski kent yaşamına dönerler. Çevresindeki ikiyüzlü topluluğu aşk serüveninden çok, toplum kurallarını nasıl açıkça hiçe saydığını göstererek küplere bindirir Anna.

Anna, toplumun öfkesinin sonuçlarına katlanırken, horlanıp züppece davranışlarla karşılanırken, hakaret görüp kendisinden ‘bucak bucak kaçılırken’ Vronski, erkek olduğu için —kesinlikle çok derin, yetenekleri olan bir erkek değildir, sadece ‘gözde’ bir erkek diyebiliriz ona— rezaletten etkilenmez; çağrılar alır, şuraya buraya gider, eski dostlarıyla buluşur, lekelenmiş Anna’yla bir saniye bile aynı odada durmayacak güya namuslu kadınlarla tanıştırılır. Anna’yı hâlâ sevmektedir ama zaman zaman da eğlence ve şıklık dolu kendi dünyasına geri döndüğüne sevinir ve ara sıra bu dünyanın nimetlerinden yararlanmaya da başlar. Anna, yanlış bir değerlendirmeyle, onun önemsiz kaçamaklarını aşkının hararetinde bir düşüş olarak görür. Yalnızca aşkının Vronski’ye artık yetmediği, onu belki de yitirmekte olduğu duygusuna kapılır.
Ortalama zekâda, küt bir adam olan Vronski, Anna’ nın kıskançlığı karşısında hoşgörüsüz davranır ve böylece Anna’nın kuşkularım doğrular sanki. Tutkusunu çıkmaza sokan bunca çamur balçık içinde dönenen Anna, Mayıs ayının bir Pazar akşamı kendini bir yük katarının altına atar. Vronski neler yitirdiğini çok geç anlamıştır. Neyse ki, OsmanlIlarla savaş —yıl 1876’dır— rüzgârları esmektedir, bu hem onun hem de Tolstoy’un çok işine gelir ve Vronski bir gönüllü taburuyla cepheye yollanır. Bu, belki de romandaki tek karşı çıkılacak trüktür, çünkü çok kolaycı, çok hazırloptur.

Görünürde romandan oldukça bağımsız bir çizgide ilerleyen koşut bir öyküde Levin’le Prenses Kitty Çşerbatski’nin sevişmeleri ve evlenmeleridir. Tolstoy’un içine kendini tüm öteki erkek kahramanlarından daha çok kattığı Levin, ahlâki idealleri olan, Vicdan’ın ‘V’sini büyük yazan bir adamdır. Vicdan ona bir an soluk aldırmaz. Levin, Vronski’den çok farklıdır. Vronski, yalnızca kendi dürtülerini doyurmak için yaşar. Anna ile tanışmadan önce çevresine ters düşmeyen bir yaşam sürdürmüştür Vronski; aşıkken bile ahlaki ideallerin yerini çevresinin benimsediği genelgeçer ilkeler alabilir ve o bundan rahatsızlık duymaz. Oysa Levin çevresindeki dünyayı aklıyla kavramakla ve onun içindeki yerini hakketmekle yükümlü olduğunu düşünen bir adamdır. Bu nedenle, Levin’in yaradılışı sürekli bir evrim içindedir, roman boyunca tinsel olarak gelişir, Tolstoy’un o tarihlerde kendi kendisi için geliştirdiği, olgunlaştırdığı dini ideallere doğru yönelir.

Bu ana roman kişilerinin çevresinde belli sayıda başkaları dolanır. Anna’nınkaygısız, işe yaramaz erkek kardeşi; kızlık soyadı Çşerbatski olan karısı Dolly, iyi yürekli, ciddi, yaşam boyu acılar çekmiş bir kadın, bir anlamda yaşamını kendini yok edercesine çocuklarına ve hayırsız kocasına adadığı için Tolstoy’un ideal kadınlarından biri; sonra Çşerbatski’ler, Moskova’nın en köklü aristokrat ailelerinden biri; Vronski’nin annesi; ve Petersburg yüksek sosyetesinin üyelerinden oluşan koskoca bir galeri. Petersburg sosyetesi Moskova sosyetesinden çok farklıydı; Moskova yufka yürekli, rahat, gevşek, anaerkil eski kentti, otuz yıl sonra benim dünyaya gözlerimi açtığım Petersburg ise incelmiş, soğuk, biçimci, gözde ve görece yeni başkent. Elbette bir de Karenin’in kendisi; Anna’nınkocası Karenin, soğuk, hak düşkünü, kuramsal erdemi içinde acımasız, devletin sadık hizmetkârı, dostlarının sahte ahlakçılığını kabullenmeye dünden razı philistine bürokrat, ikiyüzlü bir adam ve bir zorba. Ender olarak iyi bir davranışta, iyi yürekli bir jestte bulunduğu olsa da bunları çok geçmeden unutur ve kariyer kaygılan adına gözden çıkarır. Vronski’nin çocuğunu doğurduktan sonra çok hasta düşen ve ölümünün yakın olduğundan emin olan (ama ölüm henüz gelmeyecektir) Anna’nın yatağının başucunda, Karenin Vronski’yi bağışlar ve gerçek bir Hıristiyan’a yakışacak bir tevazu ve yücegönüllülükle onun elini sıkar. Daha sonra, insanın içini ürperten, eski, sevimsiz kimliğine geri dönecektir ama o an sahneyi aydınlatan ölümün yakınlığıdır ve Anna bilinçaltında Vronski’yi sevdiği kadar onu da sever; her ikisinin de adlan Aleksey’dir, her ikisi de ona aşık erkekler olarak Anna’nın rüyalarını paylaşmışlardır. Ama bu içtenlik ve iyi yüreklilik uzun sürmez ve Karenin boşanma girişiminde bulunup da —onu pek etkilemeyecek ama Anna için çok önemli olan bir girişim— bunu yaparken birtakım tatsız engellerle karşılaşacağını görünce vazgeçiverir ve Anna için ne gibi sonuçlar doğuracağına aldırmadan bir daha denemeyi kesinlikle reddeder. Dahası, kendi hak düşkünlüğünden doyum sağlamayı bile becerir.

Dünya edebiyatının en büyük aşk öykülerinden olmakla birlikte, Anna Karenin elbette ki yalnızca bir ‘sergüzeşt’ romanı değildir. Ahlaki sorunlarla derinden ilgilenen Tolstoy, insanlığın tümüne her zaman önemli gelmiş meselelerle ilgileniyordu her şeyden önce. Anna Karenin’de de romanı şöyle bir okuyup geçen okurun farkına yaramayabileceği ahlaki bir sorun yatmaktadır temelde. Bu ahlak dersi, Anna’nınkurduğu evlilik dışı ilişkinin bedelini ödemesi değildir elbette. (Oysa aynı ahlak dersinin, Madam Bovary’de fıçının ta dibindeki ahlak dersi olduğu söylenebilir üç aşağı beş yukan) Elbette değil, nedenleri de çok açık: Anna, Karenin’le kalıp serüvenini kurnazca dünyanın gözlerinden gizlese, aşkını önce mutluluğu sonra da yaşamıyla ödemek zorunda kalmayacaktı. Anna ne günahı yüzünden (işin orasını idare edebilirdi) ne de bütün toplum kuralları gibi son derece geçici olan ve ahlağm ebedi isterleriyle hiçbir ilgisi olmayan toplum kurallarını çiğnediği için cezalandırılmıştır. O halde, Tolstoy’un romanında iletmek istediği ‘ınesaj’ neydi? Bunu kitabın geri kalanına bakarak ve LevinKitty öyküsüyle VronskiAnna öyküsü arasında koşutluk kurarak daha iyi anlayabiliriz. Levin’in evliliği yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda metafizik bir aşk anlayışı üzerine, her an özveriye hazır olmak üzerine, karşılıklı sevgi üzerine kuruludur. AnnaVronski birlikteliği ise yalnızca cinsel aşk üzerine kuruludur ve yıkılmasına neden olan da budur.

Hemen yüzünüz kızarıp da, Anna’ınn, kocası olmayan bir erkeğe âşık olduğu için cezalandırıldığını sanmayın. Böyle bir ‘ahlâk dersi’ kesinlikle ‘ahlakî’ olmayacağı gibi, kesinlikle sanatsal da olmazdı, çünkü aynı topluluğun öteki gözde hanımları istedikleri aşk serüvenini ama gizli gizli, kalın bir peçe ardında yaşıyorlardı. (Emma’nınRodolphe’la at gezintisine çıkarken taktığı mavi peçeyi, Rouen’da Leon’la buluşmasında örtündüğü siyah peçeyi hatırlayın) Ama dürüst, bahtsız Anna bu aldatmaca peçesine bürünmez. Toplumun buyrukları geçici buyruklardır; Tolstoy’u ilgilendiren ise ahlağın ebedi isterleridir. Ve vurgulamak istediği gerçek ahlaki ders de şudur; aşk yalmzca cinsel olamaz, çünkü o zaman bencilcedir ve bencilce olduğu için de yaratmaz, yıkar. Böylelikle de günahı içerir. Tolstoy bu dersi sanatsal açıdan olabildiğince açık seçik kılmak üzere olağanüstü bir imgeler akışı içinde, birbirine taban tabana zıt iki aşkı yan yana getirir; VronskiAnna çiftinin cinsel aşkları (duyumsal açıdan zengin ama bahtsız, tinselliği kısır heyecanlar içinde debelenip duran bir aşk), öte yanda adını Tolstoy’un koyduğu otantik, Hıristiyanca sevgi, duyumsallığm zenginliğinden yoksun olmayan ama sorumluluğun, sevecenliğin, gerçeğin ve aile sevinçlerinin katışıksız atmosferinde denge ve uyum bulan LevinKitty çiftinin aşkları…
Kitabın başında İncil’den bir alıntı; ‘Öç almak bana özgüdür; karşılığını ben veririm’ (dedi Rab — Romalılar, XII, satır 19).
Ne demektir bu? Birincisi, toplumun Anna’yı yargılamaya hakkı yoktu; İkincisi, Anna’nın da intikam dolu intiharıyla Vronski’yi cezalandırmaya hakkı yoktu.

Vladimir Nabokov
Kaynak: Edebiyat Dersleri [Anna Karenina başlıklı bölümden]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Krishnamurti: Birini kendinizden yukarıda gördüğünüzde başkasını da aşağıda görmüş oluruz

Kapat