Tolstoy: Uyanmış insan, Devlet denilen şeye inanmaz ve şiddet eylemlerini kabul etmez

Mevcut siyasi yapının sonucunda son derece ayrıcalıklı bir konumda duranlar, insanları hükümet otoritesinden mahrum etmenin büyük bir karmaşaya yol açacağını, herkesin birbiriyle savaşa girişeceğini zannediyorlar. Sanki, hayvanların (hiçbir siyasi zorlama olmaksızın barış içinde bir arada yaşayan hayvanların) değil de, davranışlarına sadece nefret ve çılgınlığın hükmettiği korkunç mahlukların bir arada yaşamasından bahsediyorlar. Onlar insanları öyle zannediyorlar, çünkü insanlara yaratılışlarına ters düşen ve kendilerinin de gölgesinde büyüdükleri ve mutlak anlamda gereksiz ve zararlı olduğu halde desteklemeye devam ettikleri aynı hükümet yapısı tarafından beslenen vasıflar atfediyorlar.

Bütün dehşet verici şeyler içimize o kadar yavaş yavaş işliyor ki onları fark etmiyoruz

“Sadece bugünü yaşayan, sadece şiddete boyun eğen insanların yaşadığı toplum yerine makul, faydalı kanunların hükmettiği insanların toplumunu tasavvur etmek çok daha tabiidir.”

“Gözlerini gerçeğe henüz açmamış bir kişi, siyasi iktidara, hayatın asli şartlarını teşkil eden canlı bir bedenin organları gibi, muhtelif kutsal kurumlar gözüyle bakar. Gerçeğe uyanmış bir kişinin gözünde bu kimseler, ona (siyasi iktidara) hiçbir makul haklılık olmaksızın hayali bir anlam ve önem atfettikleri ve arzularını şiddet yoluyla dışa vurdukları için yanlış yoldadır. Bu yanlışlığı gören İçişinin gözünde, birbirlerine şiddet uygulayan bu aldatılmış insanlar, yoldan geçenlerin mallarını gasp eden, onlara tecavüz eden eşkıyalar gibidir. Şiddetin çok eski tarihlere dayanması, çok geniş ölçekte ve örgütlü uygulanıyor oluşu bu işin mahiyetini değiştiremez. Uyanmış insan, Devlet denilen şeye inanmaz ve Devlet adına işlenen şiddet eylemleri için hiçbir bahaneyi kabul etmez; dolayısıyla bu eylemlere katılamaz. Devlet şiddeti, harici faktörlerin bir sonucu olarak değil, olsa olsa hakikate uyananların şuurluluğu ile azalır.

Tolstoy: Vatanseverlik bir duygu olarak zararlı, bir doktrin olarak da ahmaklıktır

İnsanın eski hayat tarzı için siyasi şiddet belki şarttı, belki şimdi de şart; fakat insanlar şiddetin sadece ve sadece barışçı bir hayata müdahale ettiğini görmeden edemiyorlar. Bunu gören insanlar böyle bir düzeni gerçekleştirmek için çalışmadan da edemiyorlar. Bunu gerçekleştirmenin araçları ise içsel tekamül ve şiddete katılmamaktır.”

“Peki ama, hükümetsiz, otoritesiz nasıl yaşarız? İnsanlar hiç böyle yaşamadılar ki” diye cevap verilir buna.

İnsanlar, içinde yaşadıkları siyasi yapıya öyle alışmışlar ki bu yapı onlara insan mevcudiyetinin kaçınılmaz, daimi biçimi gibi görünüyor. Ama sadece öyle görünüyor: İnsanlar siyasi yapının dışında yaşadılar ve yaşıyorlar da. Medeniyet dediğimiz şeye henüz ulaşmamış bütün ilkel topluluklar böyle yaşadılar ve yaşıyorlar. Medeniyetten daha yüksek bir hayat anlayışına ulaşmış olan insanlar da (yani, Avrupa’da, Amerika’da ve özellikle Rusya’da bulunan ve Devlet’i reddeden Hıristiyan cemaatler) ona hiçbir ihtiyaç hissetmiyorlar ve ondan gelen müdahalelere katlanıyorlar ve böyle yapmaktan kaçınmıyorlar.

Devlet geçici bir şeydir ve hiçbir şekilde insan hayatının daimi bir veçhesi değildir. İnsan ferdinin hayatı nasıl durağan olmayıp sürekli değişiyor, ileriye gidiyor ve kendisini geliştiriyorsa, bir bütün olarak insanlığın hayatı da hiç durmaksızın değişir, ilerler ve kendisini geliştirir. Her bir fert hayatının bir döneminde, annesinden süt emmiş, oyuncaklarla oynamış, okula gitmiş, çalışmış, evlenmiş, çocuk yetiştirmiş, tutkularından kurtulmuş ve yaşlandıkça bilgeleşmiştir. Bir milletin hayatı da tıpkı böyle bilgeleşir ve tekamül eder. Fakat bu bireylerin tekamülü gibi birkaç yıllık dönemlerde değil, belki yüzyıllarca ya da bin yıllarca süre giden bir süreçte gerçekleşir. Bireylerde temel değişimlerin öncelikle görünmeyen ve manevi alanlarda olması gibi, toplumlarda da bu değişimler öncelikle din şuurunun görünmez alanında gerçekleşir.

İnsanda bu değişimler öyle dereceli oluyor ki bir çocuğun çocuk olmaktan çıkıp genç olduğu, bir yetişkin olduğu saati, günü veya ayı tam tamına göstermek mümkün değildir, ama yine de bu geçişin vuku bulduğunu kesinlikle biliyoruz. Aynen öyle de, insanlığın veya onun belli bir kısmının, din çağını nerede geride bırakıp diğerine girdiğini asla tam tamına gösteremeyiz. Fakat nasıl çocuğun artık genç olduğunu biliyorsak, insanlığın veya onun bir kısmının, dini gelişme dönemini geride bırakıp bir başkasına, daha yükseğine geçtiğini biliriz.

İnsan gelişiminin bir döneminden bir başkasına böyle bir geçiş, bugün Hıristiyan milletlerin hayatında yaşanıyor.

Bir çocuğun genç olduğu saati bilemeyiz, ama biliriz ki artık o çocuk oyunlarını oynamaz. Benzer şekilde, Hıristiyan dünyasının bir önceki hayat biçiminden dini şuurun şekillendirdiği bir başka çağa geçtiği yılı, hatta on yılı söyleyemeyiz, fakat yine de Hıristiyan dünyasının insanlarının artık ciddi ciddi savaş oyunlarıyla, kraliyet resmi geçitleriyle, diplomatik hilelerle, meclislerle ve duma’larla veya ister Sosyalist-devrimci, ister demokratik, isterse anarşist veya devrimci olsun, parti politikasıyla oyalanmayacağım biliyoruz ve görüyoruz.

Bu özellikle burada, siyasi yapıdaki harici değişimler yaşadığımız Rusya’da belirgindir. Bir yetişkine çocukluğunda sahip olmadığı bir oyuncak verildiğinde ne hissederse, ciddi fikirli Rus halkı uygulamaya konulan yeni hükümet biçimlerine karşı onu hissediyor. Oyuncak ne kadar yeni ve ilginç olursa olsun, ihtiyacı yoktur ve ona sadece gülümseyerek bakar. Rusya’daki durumumuz da böyle; anayasaya, dumaya, kaç tane devrimci parti ve sendikaya karşı hem geniş kitlelerin hem de bütün düşünen kişilerin tutumu bu. Çok aşikar olmasa bile, şunu söylerken hata etmediğime inanıyorum: Günümüz Rus halkı, insanın bu hayattaki vazifesinin doğum ile ölüm arasında kendisine tayin edilen zaman aralığını meclislerde konuşmalar yapmaya veya sosyalist yoldaşlarla toplantılar yapmaya veya komşularını mahkemelere vermeye, onları esir etmeye, hapsetmeye ve katletmeye veya onların arazisine bombalar atmaya ve el koymaya veya Finlandiya, Hindistan, Polonya ve Kore’nin Rusya, İngiltere, Prusya, Japonya denilen şeyin parçası yapılıp yapılamayacağını merak etmeye veya bu ülkeleri kuvvet zoruyla hürriyetine kavuşturmaya ve birbirine kitle katliamı yapmak için hazır olmaya harcamak olduğuna artık cidden inanmıyor. Zamanımızın insanı, ruhunun derinliklerinde bütün bu faaliyetlerin saçma sapanlığını görmeden edemiyor.

Sürdüğümüz hayatın insan yaratılışına bu kadar zıt düştüğünü ve korkunçluğunu görmeyişimizin nedeni şu: Tozu dumanı içinde sessiz sedasız yaşadığımız bütün dehşet verici şeyler içimize o kadar yavaş yavaş işliyor ki onları fark etmiyoruz. Bir defasında yaşlı bir adama rastladım. Hayatımda gördüğün en düşkün ve en korkunç haldeydi. Bedeninde kurtlar kaynayan bu adam kolunu kaldırırken bile büyük acılar çekiyordu, ama yine de halindeki dehşeti fark edemiyordu. Bizim halimiz de o ihtiyarın haline benziyor: Dehşeti görmüyoruz, çünkü bu hale öyle minik minik adımlarla yaklaşıyoruz ki dehşeti tam anlamıyla fark etmiyoruz, ama ihtiyar adamın çay ve şekerden lezzet alışı gibi, biz de sadece yeni kameralardan, otomobillerden vs. lezzet alıyoruz. İnsanların birbirlerine karşı başvurdukları ve makul, sevecen insan yaratılışına bu denli ters olan şiddetin insanın berbat halini iyileştirmekten çok kötüleştireceğini düşünmeye sevk edecek hiçbir şey olmaması bir tarafa, toplumun halihazır hali o derece ürküntü verici ki daha kötüsünü hayal etmeyi zorlaştırıyor.

O yüzden, insanların hükümetsiz yaşayıp yaşayamayacakları sorusu korku vermekten ziyade, işkence gören bir adama ona yaptıkları işkenceyi durdursalar nasıl yaşardı diye sormak kadar tuhaf kaçıyor.

Mevcut siyasi yapının sonucunda son derece ayrıcalıklı bir konumda duranlar, insanları hükümet otoritesinden mahrum etmenin büyük bir karmaşaya yol açacağını, herkesin birbiriyle savaşa girişeceğini zannediyorlar. Sanki, hayvanların (hiçbir siyasi zorlama olmaksızın barış içinde bir arada yaşayan hayvanların) değil de, davranışlarına sadece nefret ve çılgınlığın hükmettiği korkunç mahlukların bir arada yaşamasından bahsediyorlar. Onlar insanları öyle zannediyorlar, çünkü insanlara yaratılışlarına ters düşen ve kendilerinin de gölgesinde büyüdükleri ve mutlak anlamda gereksiz ve zararlı olduğu halde desteklemeye devam ettikleri aynı hükümet yapısı tarafından beslenen vasıflar atfediyorlar.

Bu nedenledir ki, “Hükümetsiz ve otoritesiz hayat nasıl bir şey olurdu?” sorusuna verilecek cevap ancak şu olabilir: Hükümetin yol açtığı kötülüklerin hiçbirisi asla mevcut olmazdı. Özel toprak mülkiyeti, gereksiz şeylere harcanan vergiler, milletlerin bölünmesi, bazılarının diğerlerince köleleştirilmesi milletin en bereketli kaynaklarının savaş hazırlığına harcanıp israf edilmesi, bombalardan ve darağaçlarından duyulan korku… Bunların hiçbirisi olmazdı ve bazılarının anlamsız zevk ve sefasına karşılık, diğerlerinin daha da anlamsız fukaralığı hiç olmazdı.

Leo Tolstoy
Din Nedir XV. Bölüm

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nazım Hikmet: Henüz vakit varken, gülüm/ Paris yanıp yıkılmadan…

Kapat