Murathan Mungan: Neden her gittiğin yerde bir parçanı bırakıyorsun Aliye?

Önce elini çek yakandan! İnsanlara, ne yaparlarsa yapsınlar, seni kızdıramayacakları, seni incitemeyecekleri intibaını vermelisin. Serinliği öğren! Unutma bir büyük yazarın dediği gibi, en iyi intikam sekli, kayıtsızlıktır. Hiçbir şeyi izzetinefis meselesi haline getirme! Bu, profesyonel bir meslektir, her meslek gibi riskleri vardır, meslek hataları olabilir. Unutma, bu da diğerleri gibi bir iş, sen sadece işini yapıyorsun; sana, senin sahsına yapılmış bir şey yok ortada; bu bir rol, bir yanlışlık olsa bile, oynadığın rol gereği bir yanlışlık olmuştur, hepsi bu! Böyle bakmazsan, dayanamaz, daha ikinci perdenin ortasında kaçar gidersin rüzgarlı kızım. Sakın kendini başkalarının insafına emanet etme! Mahvolursun!

Kendine de, onlara da zaman tanı. İnsanlara güvenme, güveneceksen onların hafızalarına güven! Hafızalar çok unutkandır çünkü. Sana da alışacaklar. Unuta unuta alışacaklar. Bu memlekette bir tek şeye güvenebilirsin: Unutkanlığa!
Su İngiliz centilmeni taklidi heriflerin, Fransız madaması taklidi kadınların, su züppe mekteplilerin, su pastane kibarlarının afra tafralarına bakma sen! Altlarını biraz kazısan, hepsinin altından ne cifeler çıkar! Yüzlerine yerlestirmeye çalıştıkları kilise vitraylarından ezber edilmiş su mağrur ikon bakışlarına aldanmayasın!

Bütün ikonlar tanrıyla göz gözeymis gibidir. Senin zehir çalığı bakışlarınsa, yalnızca erkeğe ayarlı olmalı. O bakışlar bir erkeğin kanına karışmak için bakmalı yalnızca. Senin isin erkeklerle.
Buradaki kokoz karılara ispat etmek mecburiyetinde olduğun hiçbir şey yok! Unutma, sen sadece isini yapıyorsun. Hadi çayını iç de kalkalım artık. İşimize bakalım! Dünya seni bekliyor!
Kalktıklarında, sehpada timsah derisinden yapılma küçük el çantasını unutuyor Aliye. Bütün aramalara karsın bir türlü bulunamıyor.
Moda Deniz Hamamı’nda, kıskanç gözlerin, kem bakışların hısmına uğramış mayosunu unutuyor. Florya Plajı’nda boyunu olduğundan uzun gösteren hasır ökçeli plaj takunyalarını. Kafesantanların birçoğunda sayısız yelpazesini. Sandalye arkalıklarına asılı kaç el çantası, çeşitli kahvehanelerin, birahanelerin kayıp hatıralarına karıştı çoktan. Dem sofralarında kristal kahkahalar savurduktan sonra, azıcık uzanıverdiği atlas döşeli divanlarda, içine Hasan ya da Sükufe marka kolonyaların serpildiği kaç lavanta kokulu mendil, sıkıstırıldıkları minder aralarından yokluğa karıştılar.
Yabancı yatak odalarının ahsabı kararık komodinlerinin üstünde, gümrah saçlarını güçlükle zapteden sıra pırlantalı tarakları kaldı. Dalgın ve hüzünlü gözlerle sularına daldığı nilüferler açmış havuz kenarlarından kalkıp mahzun bir roman kahramanı gibi gölgesine yürüdüğü sonbahar kameriyelerinde, omuzlarından düşürdüğü kaç Suriye salı başkalarının hatıraları içinde kaybolup gitti. Sesinde saklı vaatlerle şarkılar söylediği, çekingen bakışlı içki masalarında, üzeri mineli ya da sedef islemeli nice enfiye kutusu, baska zamanların kokularına karıstı. Boğaz postasını yapmakta olan, 27 baca numaralı yandan çarklı Sahilbent gemisinde, her defasında baska biriyle el ele tutusup husu içinde mehtap seyrederken, çırpına çırpına uçusarak sonunda rüzgara kaptırdığı esarpları, kaç Boğaz akıntısına bayrak oldu. Mesirelerde unuttuğu fildisi ya da abanoz saplı şemsiyeleri kaç yabancı yağmur savuşturdu.
Kim bilir, hangi lavaboların sabunluklarında unuttuğu nice yüzük, kaç parmakta kaç el, kaç kader değistirdi? Otel aynalarının önünde unutulmuş onca kokulu pudra, kuyruklu sürme şisesi, say say bitmez nice saçıntı…
Hepsi de kazanılmış bir hayatın sayısız kayıplarıydılar.
Bütün aramalara karsın hiçbiri bulunamıyor. Eşyanın kuşattığı dünya, böyle biri hiç olmamış gibi yapıyor. Eşya uğruna değiştirilmis hayatlardan ilkin eşya çekiliyor.

Neden her gittiğin yerde bir parçanı bırakıyorsun Aliye? Diye hüzünlü bir merakla soruyor Mustik. Aliye, bilmediği ama diplerde, ta içinde hissettiği bir cevabı neredeyse kendiliğinden veriyor: Bilmem, zaten parça parçayım ya, belki ondandır; belki de kaybolmayayım, diyedir… Bir zamanlar buralardan ben de geçtim, demek içindir… Ormanda kaybolmamak içindir. Hatıra olmak içindir… Bizden nisan veren bir sır bırakmak içindir… Ne bileyim, böyle şeylerdendir herhalde!.. Unutma, bana zamanı sen öğrettin!
Umarım bir gün yavaşlığı da öğrenirsin, diyor Mustik. Hızda kaybettiklerini, yavaşlıkta bulursun.

Murathan Mungan
Üç Aynalı Kırk Oda * Aynalı Pastane


*Yapıtta üç uzun öykü var: Alice Harikalar Diyarında, 96 sayfa, Aynalı Pastane, 110 sayfa, Gece Elbisesi, 164 sayfa.Son uzunöykü, diğer ikisini, bir iki noktadan küçük ilmeklerle kendine bağlar.

Aynalı Pastane

Aliye kasabada oturur bütün gün. Para alır verir, fiş keser. Tuşlara basmaktan tırnakları aşınır, bazen de kırılır. Karşısında eskimiş, sırları yer yer dökülmüş bir boy aynası vardır. Aynalı Pastane adını buradan alır. Halen çalıştığı bu işi, yazar olan ama aynı zamanda falcılık da yapan genç bir adam aracılığıyla bulabilmiştir. Falcı ondan para değil, bir top kâğıt istemiştir, öykü yazmak için. “Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim hayatıma. Herkes kâğıt üzerinde yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylece” der falcı yazar.
Aliye, Aynalı Pastane’de yıllarını geçirir. Sevdalı gençlerin göz süzmelerine, varsıl kokonaların afra tafralarına, arabulucuların yapmacık kibarlıklarına tanık olur. İlk günlerin coşkusunu yitirmiş, usanmıştır çalışmaktan, tekdüzelikten ve parasızlıktan. Ayağına çorap alamamakta, eskilerini onartmaktadır. Kasada otururken kamburunu çıkarır, patronu uyardığında toparlanır. Yaşamının iyice anlamsızlaştığı, gelecek için evlilik, için, hiç umudu kalmadığı günlerden birinde Muştik’le tanışır. Onu zaman zaman pastanede görmüş, uzaktan tanımış, ilgisini de çekmiştir. O işine bağlı biridir. İşi ise pezevenkliktir. Aliye’nin tüm yaşamı değişir. Aynalı Pastane’nin kasasında oturan sessiz kız artık bir fahişedir. Muştik’in cinsellikle ilgisi yoktur. Aseksüeldir. Hiçbir kadını arzulamamış, hiçbir gövdeye cinsel ilgi duymamıştır. “Ne dört kitap, ne kırk peygamber seksle baş edemedi. Çünkü seks ne yazık ki, var oluşumuzdur. Var oluşumuz kadar anlamsız ve açıklanamazdır.” (sayfa 1999) der Muştik.
Yapıtı okurken Beyoğlu’nun Divan, Tokatlıyan, Park Otel gibi ünlü otellerini, Karlman, Aznavur, Hacapulos gibi büyük pasajlarını, Markiz, Nisuaz gibi pastane ve kafelerini gezer, tanırız. Birbirini çekiştiren çulsuz ozanlarla, yeni dergilerdeki öykülerini arkadaşlarına okuyan dalgın yazarlarla karşılaşırız.
Aliye, Muştik aracılığıyla yeni yaşamına başlarken Aynalı Pastane’nin duvarındaki boy aynasından geçer gider, yeni dünyasında yol alır. (sayfa 176) İstiklal Caddesi’nde gezerken bir vitrinde gördüğü ve yitip giden bir kediyi, bir süre sonra ulu bir ağacın dibinde görür, kedi Aliye’ye gülümser ve kuyruğundan başlayarak yavaş yavaş yitip gider. Okur, yapıtın bu ve bunun gibi birçok bölümlerinde, bilinçaltı gerçeklerini yansıtan olguların peşinden sürüklenir. İmgelemin, çağrışımın sınır tanımaksızın özgürlük denizinde yelken açmasına tanık olur ve sürekli olarak daha sonra ne olacağını öğrenme isteğindedir.
Yılmaz Çongar, “Üç Aynalı Kırk Oda”, Cumhuriyet Kitap, 13 Nisan 2000

“Murathan Mungan: Neden her gittiğin yerde bir parçanı bırakıyorsun Aliye?” üzerine bir yorum

  1. Üç aynali kirk odayi okuyali 6 yil olmus….
    “Ask sevdiginiz kisinin mazisinide ele gecirmenizi ister sizden, Ask birlikte yasanmamis zamanlarida ele gecirmek ister.”
    Tesekkurler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Metin Altıok: “Neden bu kadar çok acı var şiirlerinde?” diye soruyorlar bana…

Kapat