Krishnamurti: Birini kendinizden yukarıda gördüğünüzde başkasını da aşağıda görmüş oluruz

Jiddu Krishnamurti

Kaçınılmaz olarak zihinsel bir işlem olan salt huzurun peşinden koşarak huzura kavuşmak imkânsızdır. Bunu anlamak biraz zor olabilir ama olabildiğince basit ve açık anlatmaya çalışacağım. Huzurlu olmanın ne demek olduğunu kavrarsak, o zaman belki sevginin asıl anlamını da kavrayabiliriz.
Bizler huzurun zihin, akıl yoluyla ulaşılabilen bir şey olduğunu sanıyoruz ama öyle mi? Düşüncenin baskınlığı veya kontrolüyle, sükûnetle huzur elde edilebilir mi? Hepimiz huzur istiyoruz ve çoğumuz için huzur yalnız kalmak, rahatsız edilmemek veya engellenmemek demektir, böylece zihnimizin etrafına bir duvar, bir düşünce duvarı örüyoruz.

Zihin Huzuru Bulabilir mi?

Hayatımızda, eylemlerimizde, düşüncelerimizde bozulmaya yol açan çeşitli etmenleri ele alırken, çatışmanın bu bozulmanın büyük etmenlerinden biri olduğunu belirtmiştik. Öte yandan genel anlamı itibarıyla huzur da yıkıcı bir faktör değil midir? Zihin huzur doğurabilir mi? Zihin yoluyla huzura kavuşuyorsak bu da bizi bozulmaya, çürümeye götürmez mi? Eğer çok dikkatli ve uyanık değilsek, bu huzur sözcüğü de içerisinden dünyaya bakıp onu anlamaya çalıştığımız dar bir pencereye dönüşebilir. Nitekim dar bir pencereden baktığınızda gökyüzünün tüm enginliğini ve görkemini değil de sadece bir parçasını görebilirsiniz. Kaçınılmaz olarak zihinsel bir işlem olan salt huzurun peşinden koşarak huzura kavuşmak imkânsızdır.
Bunu anlamak biraz zor olabilir ama olabildiğince basit ve açık anlatmaya çalışacağım. Huzurlu olmanın ne demek olduğunu kavrarsak, o zaman belki sevginin asıl anlamını da kavrayabiliriz.
Bizler huzurun zihin, akıl yoluyla ulaşılabilen bir şey olduğunu sanıyoruz ama öyle mi? Düşüncenin baskınlığı veya kontrolüyle, sükûnetle huzur elde edilebilir mi? Hepimiz huzur istiyoruz ve çoğumuz için huzur yalnız kalmak, rahatsız edilmemek veya engellenmemek demektir, böylece zihnimizin etrafına bir duvar, bir düşünce duvarı örüyoruz.
Yaşınız ilerledikçe savaş ve barış meseleleriyle karşılaşacağınızdan, bu konuyu anlamanız çok önemlidir. Huzur zihin tarafından kovalanıp yakalanacak ve uysallaştırılacak bir şey midir? Çoğumuz huzuru bir durgunluk, yavaş bir çözülme süreci olarak adlandırıyoruz. Bir dizi düşünceye bağlanarak, iç dünyamızda güvenlik ve emniyet duvarı, alışkanlıklar, inançlar duvarı örerek huzuru bulabileceğimizi düşünüyoruz; huzurun bir ilke doğrultusunda hareket etme, belli bir eğilimi, emeli, isteği hayata geçirme meselesi olduğunu sanıyoruz. Rahatsız edilmeden huzurlu yaşamak istiyoruz, bu yüzden dünyanın veya kendi varlığımızın bir köşesine çekilip orada sürünmek istiyoruz; kendimizi dış dünyadan yalıtarak yarattığımız karanlığın içinde yaşamak istiyoruz. Karımızla, kocamızla, anne babamızla, arkadaşlarımızla yaşadığımız ilişkilerde aradığımız şey işte budur. Her ne pahasına olursa olsun bilinçsizce huzuru istiyoruz ve arıyoruz.
Fakat zihin huzuru bulabilir mi? Bizzat zihnin kendisi huzursuzluğun kaynağı değil mi? Zihin sadece toplayabilir, biriktirebilir, inkâr edebilir, savunabilir, anımsayabilir, izleyebilir. Huzur mutlaka gereklidir, çünkü huzursuz yaratıcı bir hayat süremeyiz. Öte yandan huzur mücadeleler, inkârlar, zihnin fedakârlıkları yoluyla gerçekleşebilecek bir şey midir? Neden söz ettiğimi anlıyor musunuz?
Henüz gençken hayattan hoşnut olmayabiliriz ama yaşımız ilerledikçe eğer çok aklı başında ve uyanık değilsek, bu hoşnutsuzluk hayata karşı huzurlu bir yetinmeye dönüşebilir. Zihin sürekli münzevi bir alışkanlık, inanç, arzu veya içinde yaşayabileceği ve dünyayla huzurlu olabileceği bir şey arayışı içinde. Fakat zihin huzuru bulamaz, çünkü o ancak zaman, yani geçmiş, şimdi ve gelecek, olmuş, olan ve olacak olan açısından düşünebilir. Sürekli yargılamakta, hüküm vermekte, ölçüp biçmekte, kıyaslamakta, kendi kibrini, alışkanlıklarını, inançlarını hayata geçirmektedir ve böyle bir zihin asla huzurlu olamaz. Huzur diye adlandırdığı bir hale bürünerek kendini kandırabilir, ama o huzur değildir. Zihin sözcükleri ve deyimleri tekrarlayıp durarak, birisinin peşinden giderek veya bilgi toplayarak kendini uyutabilir ama huzura kavuşamaz, çünkü böyle bir zihin huzursuzluğun merkezidir, doğasında zamanın özü vardır. Öyleyse onunla düşündüğümüz, hesap yaptığımız, kıyaslamada bulunduğumuz zihin huzuru bulacak yetiye sahip değildir.
Huzur aklın ürünü değildir; buna rağmen onları gözlemlediğinizde organize dinlerin akıl yoluyla huzuru bulma çabası içinde olduklarını görürsünüz. Savaş ne kadar yıkıcı ise gerçek barış, gerçek huzur da o kadar yaratıcı ve saftır ve insanın huzuru bulabilmesi için güzelliği bulması gerekir, işte bu nedenle henüz gençken çevremizdeki güzelliğin, uygun orantılarla yapılmış yapıların güzelliğinin, temizliğin güzelliğinin, ileri gelen kişilerle sakin konuşmanın güzelliğinin farkına varmanız çok önemlidir. Güzelliği anlamak suretiyle sevgiyi öğreniriz, çünkü güzelliği anlamak kalbin huzurlu olması demektir.
Huzur kalbe aittir, zihne değil. Huzuru öğrenmek için güzelliğin ne olduğunu keşfetmelisiniz. Konuşma tarzınız, kullandığınız sözcüler, mimikleriniz, bunlar çok önemlidir, çünkü bunlar yoluyla kendi kalbinizin inceliğini keşfedersiniz. Güzellik tanımlanamaz, sözcüklere dökülemez. Ancak zihin çok sessiz ve sakinse güzellik anlaşılabilir.
O halde henüz genç ve duyarlı iken çevrenizde bir güzellik atmosferi yaratmanız lazım. Sizden sorumlu olanların da aynı şeyi yapmaları gerekiyor. Kıyafet seçiminiz, yürüyüş tarzınız, oturma usulünüz, yemek yeme biçiminiz, bütün bu şeyler ve etrafınızda olup bitenler çok önemlidir. Yaşınız ilerleyince hayata çirkin yönleriyle çirkin binalar, kin, kıskançlık, ihtiras, zalimlikle, çirkin insanlarla karşılaşacaksınız. Eğer güzelliğin algısı kalbinize sağlam yerleşmemişse, dünyanın devasa akıntısı sizi de peşinden sürükleyip götürür. O zaman zihin yoluyla huzuru bulmaya çalışmanın bitmeyen mücadelesine saplanıp kalırsınız. Zihin huzurun ne olduğuna ilişkin bir fikir uydurup daha sonra onu hayata geçirmeye çalışır, böylece sözcüklerin, hayallerin ve yanılsamaların ağma takılır.
Ancak sevgi olduğunda huzur ortaya çıkar. Mali veya başka türlü güvenlik veya kimi dogmalar, ayinler, sözcük tekrarları yoluyla huzura kavuşuyorsan bunda yaratıcılık olmadığı gibi, dünyada köklü bir devrim gerçekleştirmek için hemen harekete geçme hevesi de yoktur. Böyle bir huzur sadece yetinmeye ve feragate götürür. Fakat eğer içinizde sevgi ve güzellik anlayışı varsa, o zaman huzurun zihnin bir projeksiyonu olmadığını fark edersiniz. Yaratıcı olan, içinizde kargaşayı yok edip düzeni getiren huzur da budur. Öte yandan bu huzur onu bulma çabalarıyla varlık kazanmaz. Ancak sürekli gözlemlemekle, hem çirkinin hem güzelin, hem iyinin hem kötünün, hayatın tüm akıntılarının farkına varmakla söz konusu huzura erişilebilir. Huzur zihnin yarattığı eften püften bir şey değildir; muazzam ölçüde büyük, sonsuz derecede geniştir ve ancak dolu bir kalple anlaşılabilir.

Dinleyici: Bizden daha yukarıda olanlar karşısında neden aşağılık duygusuna kapılıyoruz?

Krishnamurti: Sizden daha yukarıda olduğunu düşündüğünüz kişiler kimlerdir? Bilgililer mi? Unvan, derece sahibi olanlar mı? Sizin bir ödül veya mevki benzeri şeyler istediğiniz kimseler mi? Birisini kendinizden yukarıda gördüğünüz anda başka birini de kendinizden aşağıda görmüş olmaz mısınız?
Neden bu yukarı ve aşağı ayrımını yapıyoruz? Sırf bir şey istediğimiz için bu ayrımı yapıyoruz, değil mi? Kendimi sizden daha az zeki hissediyorum, sizin kadar paralı veya donanımlı olmadığımı düşünüyorum, sizin göründüğünüz kadar mutlu olmadığımı hissediyorum veya sizden bir şey istiyorum; dolayısıyla kendimi sizden aşağıda görüyorum. Size imrendiğimde veya sizi taklit etmeye çalıştığımda ya da sizden bir şey istediğimde hemen sizden aşağıya düşerim, çünkü sizi kendimden yükseğe çıkarmışımdır. Size üstün bir değer vermişimdir. Demek ki psikolojik olarak yukarıyı ve aşağıyı içsel dünyamda ben yaratıyorum; varsıllar ve yoksullar arasındaki eşitsizlik duygusunu yaratan benim.
İnsanlar arasında muazzam ölçüde bir kapasite eşitsizliği var, değil mi? Bir yanda jet uçağını süren pilot, diğer yanda saban süren adam. Kapasitedeki bu devasa düşünsel, sözel, fiziksel farklılıklar kaçınılmazdır. Fakat gördüğünüz gibi, bizler kimi meslek sahiplerine müthiş önem atfediyoruz. Valinin, başbakanın, kâşifin, bilim insanının hizmetçiden çok ama çok önemli olduğunu düşünüyoruz; dolayısıyla meslek statüyü belirliyor. Belli mesleklere statü atfettiğimiz sürece eşitsizlik duygusuna mahkûm oluruz ve yetkin olanlar ile olmayanlar arasındaki mesafe kapatılamaz. Eğer mesleği statüden ayrı tutabilirsek, o zaman sahiden eşitlik duygusunu canlandırabiliriz. Ama bunun için sevgi olması gerek; çünkü yukarı ve aşağı ayrımım ortadan kaldıran şey sevgidir.
Dünya sahip olanlar zenginler, güçlüler, yetkinler, her şeye sahip olanlar ve sahip olmayanlar arasında bölünmüş durumda. Peki, sahip olanlar ile sahip olmayanlar arasındaki bu boşluğa yer vermeyen bir dünya yaratmak mümkün müdür? Aslında yapılmaya çalışılan da budur; zenginler ve yoksullar, büyük kapasiteye sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki bu uçurumu, bu yarığı gören politikacılar ve ekonomistler sorunu ekonomik ve sosyal reformlarla çözmeye çalışıyorlar. Buna diyecek sözümüz yok. Fakat düşmanlık, kıskançlık, garez gibi duygular anlaşılmadığı sürece gerçek bir dönüşüm asla hayata geçemez, çünkü ancak zikrettiğimiz duygular anlaşılıp sona erdirildiğinde kalbimizde sevgi yeşerebilir.

Dinleyici: Hayatımızın her anında çevreye karşı mücadele verirken huzura ermemiz mümkün müdür?

Krishnamurti: Çevremiz neden ibarettir? Çevremiz toplumdur, içinde yetiştiğimiz ülkenin ekonomik, dinsel, ulusal ve sınıfsal ortamıdır ve ayrıca iklimdir. Çoğumuz çevremize uymaya, uyum sağlamaya gayret ediyoruz, çünkü çevremizden bir iş bulmayı umuyoruz, içinde yaşadığımız toplumdan çıkar elde etmeyi ümit ediyoruz. Ne var ki o toplumu oluşturan şey nedir? Bunu hiç düşündünüz mü? İçinde yaşadığınız ve uyum sağlamaya çalıştığınız topluma hiç yakından baktınız mı? Bu toplum din adı verilen bir dizi inanca ve geleneğe ve ayrıca belli ekonomik değerlere dayanmaktadır, değil mi? Siz bu toplumun bir parçasısınız ve kendinizi ona uydurmaya çalışıyorsunuz. Fakat bu toplum sahiplenmeciliğin bir ürünü, yer yer alevlenen sevgi kıvılcımlarıyla birlikte haset, korku, açgözlülük ve sahiplenmeciliğin bir ürünüdür. Ve eğer zeki, korkusuz ve sahiplenmecilikten uzak olmak istiyorsanız, kendinizi böyle bir topluma uydurabilir misiniz? Bunu yapabilir misiniz?
Hiç kuşkusuz yeni bir toplum yaratmak zorundasınız, bir birey olarak sahiplenmecilikten, kıskançlıktan, açgözlülükten kurtulmak zorundasınız; milliyetçilikten, vatanseverlikten ve dinsel düşüncenin tüm dar kalıplarından kurtulmak zorundasınız. Ancak o zaman yeni bir şey, tamamen yeni bir toplum yaratmak mümkün olabilir. Öte yandan eğer mevcut topluma kendinizi uydurmak için düşüncesizce didinip durursanız yıkıcı olan inançların, güç ve itibar arayışının, kıskançlığın eski yolunu takip etmekten öteye geçemezsiniz.
Öyleyse henüz gençken bu sorunları anlamaya başlamak ve kendi içinizde gerçek özgürlüğü uyandırmak çok önemlidir, zira o zaman yeni bir dünya, yeni bir toplum, insanlar arası yeni ilişkiler kurabilirsiniz. Ve bunu yapmanıza yardım etmek elbette eğitimin asıl işlevidir.

Jiddu Krishnamurti
Yeni Bir Yaşam
Öğrenme ve Anlam Arayışı Üzerine

“Krishnamurti: Birini kendinizden yukarıda gördüğünüzde başkasını da aşağıda görmüş oluruz” üzerine bir yorum

  1. Sadece başlığa atıfla yazıyorum.
    Her kavram için geçerlidir bu…

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sabahattin Ali: “Kusurlarımı başkalarında da görmekle ne değişecek sanki…”

Macide’ye kapıyı açan Fatma:“Aman, küçükhanım, nerede kaldınız?.. Sizi bekliyorlar... Enişteniz pek hiddetli!” dedi. Macide omuzlarını silkti. Eniştemin hiddetinden bana ne,...

Kapat