Kitle ve İktidar: İnsanın Duruş Biçimleri ve Bunların İktidarla İlişkisi – Elias Canetti

Ayakta dik durabilmesiyle övünen insan, yerinden ayrılmadan oturabilir, uzanabilir, çömelebilir ve diz çökebilir. Bütün bu duruşların ve özellikle de bir duruştan diğerine geçişin özel anlamları vardır. Mevki ve iktidar geleneksel olarak belirli duruşlarla bağlantılanır; ayrıca insanların kendilerini gruplama biçimlerinden her birinin sahip olduğu otoritenin miktarını çıkarabiliriz. Bir insanın etrafındaki herkes ayakta dururken yüksek bir yerde oturmasının, biri içeriye girerken odadaki herkesin ayağa kalkmasının, bir insanın diğerinin önünde dizlerinin üstüne çökmesinin, yeni gelen birinin oturmasının istenmemesinin ne anlama geldiğini biliriz. Böyle bir gelişigüzel döküm bile kaç tane sessiz iktidar şekillenmesi bulunduğunu göstermektedir. Bizim amacımız için bunlara daha yakından bakmak ve bunların önemini tek tek belirlemeye çalışmak önemlidir.
Bir insanın benimsediği her yeni duruş, bir önceki duruşla ilişkilidir ve bu duruş ancak önceki duruş biliniyorsa doğru anlaşılabilir. Ayakta duran bir insan, yataktan daha yeni fırlamış olabileceği gibi, bir sandalyeden ayağa kalkmış da olabilir. İlk durumda tehlikeden kuşkulanmış olabilir; İkincisinde birine saygı göstermek istemiş olabilir. Bütün pozisyon değişiklikleri görece anidir. Bu değişiklikler aşina, beklenen ve belirli bir cemaatin âdetlerine uygun olabilir; ama her zaman beklenmedik, bu nedenle de çok daha önemli bir pozisyon değişikliği de olasıdır. Kilisedeki bir ayinde çok kez diz çökülür; insanlar buna alışıktır ve bundan hoşlananlar bile buna büyük bir önem atfetmezler. Ama sokakta biri aniden, daha biraz önce kilisede diz çökmüş olan birinin önünde diz çökerse, bunun etkisi çok büyük olur.
Buradaki çeşitli anlamlara rağmen, gene de insan duruşlarını sabitleştirme ve “anıtlaştırma” şeklinde belli bir eğilimin varlığı yadsınamaz. Oturan ya da ayakta duran bir insan, uzamsal ya da zamansal koşullarına aldırmaksızın böyle durarak bir etki yapar. Anıtsal heykellerde bu duruşların bazıları o kadar boş ve basmakalıp hale gelmiştir ki onlara neredeyse hiç dikkat etmeyiz, ama bu duruşlar günlük hayatımızda çok etkili ve anlamlıdır.

Ayakta durma

Ayakta durmaktan övünmemiz, ayaktayken hiçbir desteğe ihtiyaç duymadığımız için kendimizi bağımsız hissetmemizden kaynaklanır. İster insanın çocukken ilk kez ayakta durmasının anısı, ister doğaları gereği, neredeyse hiçbiri iki ayağı üstünde duramayan hayvanlar karşısındaki üstünlük duygusu buna katkıda bulunmuş olsun, ayakta duran bir insanın kendinden emin ve kendine yeterli olduğunu hissetmesi olgusu sabittir. İnsanın oturma ya da yatma pozisyonundan ayağa kalkması özel bir çabanın sonucudur ve ayağa kalkışı kendisini olabildiğince uzun boylu kılar. Uzun süre ayakta duran biri ya bir ağaç gibi yere sımsıkı bastığı için ya da korkmadan ve saklanmadan kendisini bütünüyle gösterdiği için, dayanıklılığını ve direnç kapasitesini sergiler. Ne kadar sabit durursa, dönüp etrafına ne kadar az bakarsa, o kadar etkileyici olur. Göremediği halde arkasından gelecek bir saldırıdan bile korkmadığını gösterir.
Ayakta duran adamla etrafındakiler arasında bir mesafe varsa, duruşunun etkisi artar. Kendi başına yalıtılmış bir biçimde, başkalarına yüzünü dönmüş; ama bir şekilde onlardan аyrı ayakta duran bir insan özellikle etkileyicidir. Sanki kendisi tek başına hepsinin yerine ayakta duruyor gibidir. Onlara yaklaştığında, onlardan daha yüksekte durmaya özen gösterir; aralarına girerse, bu insanlar onu omuzlarına alıp taşıyarak, üstünlüğünü yeniden kurarlar. Bağımsızlığını kaybetmiştir; ama artık, adeta hepsinin üzerinde oturuyordur.
İnsanlar normal olarak yürümeye ya da koşmaya başlamadan önce ayakta dururlar; ayakta durma böylelikle bütün hareketlerin öncülü olduğundan, ayakta duran bir insan henüz kullanılmamış bir enerji izlenimi yaratır. Ayakta durma, diğer her duruşa doğrudan geçilebilen ve her harekete başlanabilen merkezi bir duruştur. Bu yüzden, aslında o bunu hissetmese bile, ayakta duran birine, görece yüksek düzeyde bir gerilim yakıştırırız. (Bu insan, örneğin, yatmak ve uyumak üzere olabilir. ) Ayakta duran insanı her zaman gözümüzde büyütürüz.
İki kişinin tanışmasında her zaman bir ciddiyet unsuru bulunur. Ayakta durarak birbirlerine adlarını söylerler ve yine ayakta durarak tokalaşırlar. Ayakta durarak birbirlerine saygılarını gösterirler, aynı zamanda karşısındakini tartarlar. Bu ilişki nasıl gelişirse gelişsin, gerçek ilk temas ayakta gerçekleşir.
Kişisel bağımsızlığa en yüksek değerin verildiği ülkelerde, insanlar başka yerdekilerden daha sık ve daha uzun süreler için ayakta durur. Örneğin İngilizler, içki içme eyleminin çoğunun ayakta yapıldığı, pub’lara özellikle düşkündürler. İçki içen kimse herhangi bir zamanda, merasimsiz oradan ayrılabilir. Küçük ve göze çarpmayan bir hareketle arkadaşlarına veda eder; böylelikle resmi bir biçimde masadan kalkmış olmasından çok daha az kısıtlanmış hisseder kendisini. Kalkmak, gitme niyetini duyurmakla aynı şey olurdu ve bunu yapmak zorunda olmak onun özgürlüğünü sınırlardı. İngilizler özel partilerde bile, uzun kalmaya niyetlerinin olmadığını belirtecek şekilde ayakta dururlar. Odanın içinde serbestçe dolaşırlar ve ayakta duruyor oldukları için bir başkasıyla konuşmak için bir insandan en az formaliteyle ayrılabilirler. Bunda olağandışı hiçbir şey yoktur ve bu davranışı yüzünden hiç kimse kendini hakarete uğramış hissetmez. İngiliz yaşamının en önemli ve yararlı uydurmalarından biri olan, sosyal grup içindeki eşitlik, hepsinin benzer bir biçimde ayakta durma avantajına sahip olduğu ya da olabildiği durumlarda özellikle vurgulanır. Hiç kimse başka birinin “üstüne çıkmaz.” Herkes tanışmak istediği insanları aramakta özgürdür.

Oturma

Oturduğumuz zaman, üzerinde durmaktan vazgeçtiğimiz iki bacağın yerini alması için yabancı bacaklardan yararlanırız. Bugün bildiğimiz şekliyle sandalye, tahttan türemiştir; taht, işlevi yöneticiyi taşımak olan yöneticiye tabi hayvan ya da insanların varlığını gerektirir. Sandalyenin dört bacağı bir hayvanın -atın, öküzün ya da filin- bacaklarını temsil eder ve böyle yükseltilmiş bir yerde oturmak, oldukça farklı bir anlama gelen, yere oturmak ya da çökmekten kesin olarak ayırt edilmelidir. Bir sandalyeye oturmak orijinal olarak bir ayrım belirtisiydi. Sandalyeye oturan insan, uyrukları ya da köleleri olan diğerlerine dayanırdı. O oturabilirken, diğerleri ayakta durmak zorundaydı. O rahat olduğu sürece onların ne kadar yorulduğu önemli değildi. Önemli olan, korunması gereken kendisi ve kutsal kuvvetiydi; çünkü başka herkesin iyiliği ona bağlıydı.
Oturan her zaman, savunmasız ve karşı baskı kapasitesi olmayan bir şeyin üstüne, aşağıya doğru baskı uygular. Oturmanın bu yönü ata binmekten türer, ama ata binmede bu yön kılık değiştirmiştir; çünkü söz konusu hareket, amacın böyle bir baskı uygulamak değil, yalnızca, belirli bir hedefe olabildiğince hızlı ulaşmak olduğu izlenimini verir. Hareket unsuru kaldırılır, ata binme oturma haline gelirse, oturanla üzerine oturduğu şey arasındaki ilişki kendi başına bağımsız bir varoluş edinir; sanki oturmanın amacı tam da bu ilişkiyi ifade etmektir. Üzerine oturulan şey artık canlı bile değildir. İşlevi sonsuza kadar belirlenmiştir ve köleden bile az iradesi vardır; durumu köleliğin özüdür. Oturulan şeyi kullanan, ona her istediğini yapabilir. Gelip oturabilir ve istediği kadar orada kalabilir ya da hiç düşünmeden kalkıp gidebilir.
Oturmanın itibarı devamlılığın itibarıdır. Ayakta duran biri herhangi bir şey yapabilir ve ona duyduğumuz saygı kısmen onun birçok olasılığa açık olduğu, onun tetikte ve her an harekete geçebilir olduğu olgusundan türer. Ama oturan birinin oturmuş durumda kalmasını bekleriz. Ağırlığının aşağıya doğru yaptığı baskı, otoritesini onaylar ve oturan insan bu otoriteyi ne kadar uzun süre hissettirirse, o kadar kendinden emin görünür. Konumunu korumak, kuvvetlendirmek için bu olgudan yararlanmamış hiçbir kurum yoktur.
Bir insanın oturduğu zaman sergilediği şey fiziksel ağırlıktır ve bunun etkisini tam olarak göstermesi için, yerden yükseltilmiş bir şeyin üzerinde oturması gerekir. Sandalyenin bacakları için o gerçekten ağırdır. Yere otursa, bütünüyle farklı bir izlenim bırakırdı, çünkü toprak kendi üzerindekilerden o kadar ağır ve katıdır ki onların uygulayabilecekleri baskı bununla karşılaştırılınca önemsiz kalır. İktidarın en basit biçimi, bir insanın kendi bedeninden türeyendir ve insan bunu ayakta durduğunda boyla ya da gözle görülür bir baskı uyguladığında ağırlık olarak ifade eder. Oturma pozisyonundayken ayağa kalkmak her ikisini de yapmaktır. Bunun en çarpıcı örneği, duruşma sırasında oturmuş ve hareketsiz durumda kalan yargıcın, karan bildirmek için ayağa kalkmasıdır.
Çeşitli oturma biçimleri, temelde baskı uygulamanın değişik biçimleridir. Döşenmiş bir sandalye yalnızca yumuşak değildir, aynı zamanda oturana belli belirsiz oturduğu şeyin canlı olduğu hissini verir. Minderin yumuşaklığı, esnekliği ve geriliminde canlı et niteliğinde bir şey vardır; bu da pekâlâ, hem pek çok insanın çok yumuşak sandalyelerden tiksinmesinin, hem de genellikle rahatına düşkün olmayan başkalarının bu türden rahata yükledikleri olağanüstü önemin nedeni olabilir. İkinci türden insanlar, iktidara sahip olmayı, ikinci doğaları haline getirmiş insanlardır; oturmak, bu işlemin tadını çıkarmanın günlük olarak tekrarlanan simgesel ve hafifletilmiş bir biçimidir.

Diz Çökme

İktidarsızlığın, yatmanın edilgenliğinin yanı sıra, etkin bir biçimi de vardır. Bu duruş, mevcut bir iktidarla yüz yüze gelir ve kendisini ifade ediş tarzı bu iktidarı olduğundan daha büyük gösterir. Diz çökme bir yalvarış jestidir. İdama mahkûm edilen insan darbeyi yemek için boynunu uzatır; öleceği gerçeğini kabul etmiştir ve bunu önlemek için hiçbir şey yapmaz, ama bedeninin pozisyonuyla başkalarının iradesinin gerçekleştirilmesine yardımcı olur. Ama birleştirilmiş ellerini kaldırır ve bu son anda bile bağışlanmasını diler. Diz çökme her zaman bir anlamda son anın başlangıcıdır. Bu bir tür dalkavukluktur ve aşırıdır, çünkü dikkat çekmek zorundadır. Görünüşte öldürülmeye boyun eğen insan, önünde diz çöktüğü kişiye olası en büyük iktidarı, ölüm kalım üzerindeki iktidarı atfeder. Bu kadar büyük birinin elinde büyük şeyler bahşetme iktidarı olması gerekir; onun merhameti yalvaranın savunmasızlığına denk olmalıdır. Aralarındaki uçurum ancak onun büyüklüğüyle kapanabilecek kadar abartılır. Bunu yapmazsa, sonradan, kendi gözünde sonsuza kadar öyle küçülecektir ki ona yalvaran önünde diz çöktüğü zaman bile bu kadar küçülmemiştir.

Elias Canetti
Kitle ve İktidar

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Theodor Adorno: Gerçekliği çarpıtmaktan ibaret olan masum işlevini yitirmiştir yalan

Kapat