Çifte Kitle: Kadınlar ve Erkekler, Canlılar ve Ölüler – Elias Canetti

Olaylar erkekler arasında yaşanır, ama kadınlar kitlenin toparlanmasında yer alırlar

Bir kitlenin kendi varlığını korumasının en emin, belki de tek yolu kitlenin ilişkili olduğu ikinci bir kitlenin varlığıdır. Bu iki kitle bir oyunda rakip taraflar ya da birbirleri için ciddi bir tehlike olarak karşı karşıya gelseler de, ikinci kitlenin görüntüsü ya da yalnızca güçlü biri imgesi birinci kitlenin dağılmasını engeller. Kitleyi oluşturanların gözleri karşılarındaki gözlerin üzerine çevrili olduğu sürece, omuz omuza duracaklardır; kulakları karşı taraftan gelmesi beklenen bağrışları dinlediği sürece, kollar ortak bir ritimle hareket edecektir.

İnsanlar kendilerinden olanlarla fiziksel bir yakınlık içindedirler; alışılmış ve doğal bir birim gibi hareket ederler. Bu arada bütün merakları ve beklentileri net olarak belirlenmiş bir uzaklıktaki ikinci bir insan kütlesine yönelmiştir. İkinci insan kütlesinin görüntüsü kitleyi büyüler; onları göremeseler de seslerini duyabilirler; bütün eylemleri, onların eylemlerine ve yapmak istediklerine bağlanır. Bu tür bir karşılaşma özel bir dikkat gerektirir; bu da her bir grubun yoğunluğunu artırır. Hiçbiri diğeri dağılmadan dağılamaz. Bu iki grup arasındaki gerilim, her birini oluşturan insanların üzerinde baskı kurar. Bu gerilim ritüel bir oyundan kaynaklanıyorsa, bu baskı kendini bir tür utanç olarak dışavurur; insanlar kendi tarafında olanların düşmanın önünde aşağılanmasını önlemek için elinden geleni yaparlar. Ancak düşman onları tehdit ederse, eğer bu gerçekten de bir ölüm-kalım meselesiyse, bu baskı birleşik ve kararlı bir savunma zırhına dönüşür.
Ne var ki, her iki grubun çapı ve yoğunluğu eşitse, bu iki grup birbirini canlı tutar. Düşmanın üstünlüğü çok fazla olmamalıdır ya da en azından üstün olduğu düşünülmemelidir. Ayakta kalmanın mümkün olmadığı duygusu bir kez yayılırsa, insanlar kitlesel kaçış içinde kurtulmaya çalışacaktır; bu kaçışın umutsuz olduğu anlaşıldığında ise kitle panik içinde çözülecek, herkes kendi başını kurtarmak için kaçacaktır. Ancak burada bizi ilgilendiren nokta bu değildir. İki-kitleli bir yapının oluşması için her iki tarafın da aşağı yukarı eşit güçlere sahip olduğunu hissetmesi çok önemlidir.
Bu yapının kökenini anlamak için üç temel karşıtlıktan yola çıkmamız gerekir. Bunlardan ilki ve en çarpıcı olanı, erkeklerle kadınlar arasındadır; İkincisi canlılarla ölüler, Üçüncüsü ise dostla düşman arasındadır. Bu sonuncusu bugün insanların iki zıt kitleden söz ederken şaşmaz bir biçimde ilk akıllarına gelendir.

İlk karşıtlık olan kadın-erkek karşıtlığıyla, belirli kitlelerin oluşumu arasındaki bağlantı çok bariz değildir. Erkeklerle kadınlar aile içinde birlikte yaşarlar. Farklı faaliyetler sürdürme eğilimi gösterebilirler; ama insan bunların birbirleriyle, ayrı, heyecanlı iki grup olarak karşı karşıya geldiklerini neredeyse hiç aklına getirmez. Bu karşıtlığın alabileceği biçimlere ilişkin gerçek bir kavrayışa varmak için daha ilkel yaşam koşullarının kayıtlarına başvurmak gerekir.
Genç bir Fransız Huguenot[13] olan Jean de Leгу, 1557 yılında Brezilya’daki Tupinambular arasında büyük bir şölene tanık olmuştu.

“Bize kadınların bulunduğu evde oturmamız söylendi. Ne yapacaklarım henüz bilmiyorduk; ama birdenbire erkeklerin bulunduğu, bizden ve kadınlardan 30 adım kadar ötedeki evden gelen derinden bir ses duyduk. Bu ses dua mırıltılarına benziyordu.
“Bu sesi duyar duymaz sayıları yaklaşık 200 kadar olan kadınların hepsi birden ayağa fırladılar, kulak kabarttılar ve bir yığın oluşturacak şekilde bir araya geldiler. Kısa süre sonra erkekler seslerini yükselttiler. Hepsinin bir ağızdan şarkı söylediklerini ve sürekli ‘He, he, he, he!’ nidasını yineleyerek birbirlerini yüreklendirdiklerini net bir biçimde duyduk. Kadınlar da onlara aynı haykırışla, ‘He, he, he, he!’ diyerek karşılık verince şaşkına döndük. Bir çeyrek saatten fazla bir süre boyunca o kadar yüksek sesle bağırıp feryat ettiler ki ne yapacağımızı bilemedik. Feryatlarının arasında göğüslerini sallayarak ve ağızlarından köpük saçarak, büyük bir şiddetle havaya sıçradılar. Bazıları bilincini kaybedip yere düştü. Bana öyle geldi ki şeytan içlerine girip onları delinmişti.

“Kendi başlarına, oldukça yakınımızdaki ayrı bir odada duran çocukların seslerinin yükseldiğini duyduk. Altı aydan uzun bir süre yerlilerin arasında yaşamış ve onlarla oldukça iyi geçinmiş olmama rağmen o sırada dehşete kapıldığımı ve kaleme dönmek istediğimi reddedemem.”

Cadıların sebti sonunda dinmişti; kadınlarla çocuklar seslerini kestiler ve Jean de Leгу erkeklerin koro halinde o kadar güzel şarkı söylediklerini duydu ki onların yanında olmamaya tahammül edemedi. Kadınlar ona engel olmaya çalıştılar, çünkü kendilerinin erkeklere katılmasının yasak olduğunu biliyorlardı. Ancak Jean erkeklerin arasına sızmayı başardı; başına kötü bir şey gelmedi ve iki Fransızla birlikte şölene katıldılar.

Burada erkeklerle kadınlar farklı ama yakın evlerde birbirlerinden kesin olarak ayrılmışlardır. Birbirlerini göremezler, ama bu nedenle bir grup diğerinin seslerini büyük bir dikkatle dinler. Sonra onlarla aynı çığlıkları atarlar ve her iki grupta da ortak olan kitle heyecanına sürüklenirler. Gerçek olaylar erkekler arasında yaşanır, ama kadınlar kitlenin toparlanmasında yer alırlar. Erkeklerin evinden gelen ilk sesleri duyar duymaz yoğun bir kütle halinde birbirlerine yaklaşıp kısa süre sonra öbür yandan duydukları vahşi haykırışlara giderek daha çılgınca karşılık vermeleri kayda değer bir durumdur. Korku kadınları tepeden tırnağa sarar, çünkü içeriye kapatılmışlardır; hiçbir koşulda dışarıya çıkmalarına izin verilmez ve erkeklerin arasında neler olduğunu bilemediklerinden, heyecanları özel bir coşku kazanır. Sanki dışarı fırlamak istiyorlarmışçasına havaya sıçrarlar. Lery’nin saptadığı histerik semptomlar engellenmiş kitle kaçışının tipik özelliğidir. Kadınların doğal eğilimi erkeklere doğru kaçmaktır; ama bu konuda ağır bir yasak söz konusu olduğundan, sanki kaçma eylemini bulundukları yerde gerçekleştiriyor gibidirler.

Jean de Lery’nin duyumsadıktan da dikkate değer niteliktedir. Jean de Lery kadınların heyecanını duyumsar, ancak gerçek anlamda onların kitlesine katılamaz; çünkü hem yabancı hem de erkektir. Bu etkinliğin hem tam ortasında hem de ondan ayrı bir yerde olduğundan, kaçınılmaz olarak kurban olmaktan korkar.

Jean de Lery’nin aktardıklarının burada alıntılanmamış olan bir kısmından anlaşılıyor ki kadınların katkısı önemsiz değildir. Kabilenin büyücüleri ya da de Lery’nin verdiği adla Caraibler kadınların evlerini terk etmelerini kesinlikle yasaklamış, ancak aynı zamanda erkeklerin şarkılarını dikkatle dinlemelerini de emretmişti.

Birbirlerinden çok daha uzakta olsalar bile, kadınların toplanmasının erkeklerin oluşturduğu kitle üzerinde önemli bir etkisi olabilir. Kadınların, askeri seferlere katkıda bulunmak üzere çağrıldıkları zamanlar olur. Aşağıda sırasıyla Asya, Amerika ve Afrika’dan verilen örnekler birbirleriyle hiç temasta bulunmamış ve birbirlerini etkilemelerine olanak bulunmayan halklardan alınmıştır.

Hindikuş’un Kafirlerinde erkekler akına gittiğinde kadınlar savaş dansı yaparlar. Bu yolla savaşçılara güç ve cesaret verir, kurnaz bir düşman tarafından tuzağa düşürülmemeleri için onları tetikte tutmaya çalışırlar.

“Güney Amerika’daki Jivarolar arasında, erkeklerin savaşta olduğu süre boyunca kadınların her gece bir evde toplanıp bellerine salyangoz kabuklarından yapılmış çıngıraklar takıp dinsel şarkılar söyleyerek özel bir dans yapma âdetleri vardır. Kadınların bu savaş dansının özel bir gücünün olduğuna inanılır: Bu dans babalarını, kocalarını ve oğullarını düşmanın mızraklarından ve kurşunlarından korur; artık çok geç olmadan, yakınları için tehlike oluşturmasın diye düşmanı uyutur, son olarak da düşmanın, artık yazgısı olan mağlubiyetin intikamını almasını önler.”

Mirary, Madagaskar’da yalnızca fiili çatışma durumunda kadınların yaptığı eski bir dansa verilen addır. Savaş hemen kopacak olduğunda, durum habercilerle kadınlara bildirilir. Kadınlar o zaman saçlarını çözüp dansa başlarlar. Böylece savaşçılarla yekvücut [komünyon] olurlar. Almanlar 1914 yılında Paris’e yaklaşırken Tananarive’deki kadınlar Fransız askerleri korumak için mirary yapmışlardı. Aradaki mesafeye rağmen bu dans işe yaramışa benziyor.

Dünyanın her yerinde kadınlarla erkeklerin ayrı dans ettikleri şölenler vardır. Ancak kadınlarla erkekler birbirlerini görebilir ve çoğunlukla da karşılıklı dans ederler. Bu dansları tarif etmek gereksiz, çünkü yaygın olarak bilinir; ben de kendimi ayrılma, mesafe ve heyecan derecelerinin özellikle çarpıcı düzeyde uç noktalara ulaştığı birkaç vakayla sınırlamak istiyorum. Çifte kitleden bu insanların yaşamlarını derinden etkileyen bir şey olarak söz etmek kesinlikle mümkündür. Bu vakalardaki çifte kitle birbirine şekil vermektedir. Bir taraftakilerin heyecanının diğerinin esenliğini ve başarısını artırdığı varsayılır. Erkekler ve kadınlar aynı halktandır ve birbirlerine bağımlıdırlar.

Kesinlikle Antik Grek’le sınırlı olmayan, Güney Amerika yerlileri arasında bile benzerlerine rastlandığı gibi, Amazonların efsanelerinde de kadınlar erkeklerden sonsuza kadar ayrılmışlardır ve düşman bir halkmışçasına onlarla savaşılmıştır.
Ancak, ikili kitlelerin kaçınılmaz tehlikeli özü olarak görünen niteliğinin en şiddetli ifadesi olan savaşı incelemeden önce, canlılarla ölüler arasındaki, çağlar boyunca sürmüş uzlaşmaz karşıtlığa bir göz atalım.

Ölmekte olanlar ve ölenlerle ilgili her şey öbür dünyada ölülerin sonunda aralarına katılacağı çok daha büyük sayıdaki varlıkların imgesiyle renklendirilmiştir. Birinin kaybı yaşayanları zayıflatır; ölen eğer yaşamının doruğunda olan biriyse, bu, sevenlerine özellikle acı verir. İnsanlar bu gerçeğe ellerinden geldiğince direnirler, ama dirençlerinin hiç işe yaramadığını da iyi bilirler. Öbür taraftaki kitle kendi kitlelerinden daha kalabalık ve daha güçlüdür, ölen insan diğer kitleye geçer. Bunu önlemek için gösterdikleri bütün gayretler bu üstünlüğün bütünüyle farkında olarak gerçekleştirilir. Ruhları huzursuz edecek her şeyden kaçınmak gerekir, çünkü bu ruhların canlılara zarar verme gücü vardır. Bazı toplumlarda ölülerin oluşturduğu kitlenin yeni doğanların ruhlarını aldığı bir depo olduğuna inanılır. Bu yüzden bir kadının çocuğunun olup olmayacağı ruhlara bağlıdır. Bazen ruhlar bulut olarak gelip yağmur bırakırlar; bazen de yiyecek olarak kullanılan bitki ve hayvanlardan yoksun bırakırlar; ayrıca yaşayanların arasından kendilerine yeni kurbanlar seçebilirler. Büyük bir direnişten sonra teslim edilen ölü insan teskin edilmelidir, çünkü o artık güçlü düşman ordusunun bir üyesidir.
Ölüm bu nedenle, güçleri eşit olmayan iki düşman arasındaki çatışmadır. Yürekleri yakan çığlıklar, acı ve umarsızlık içinde kendi bedenine açılan yaralar belki de bu kavgayı ifade etmektedir. Ölen adam kolayca gözden çıkarılmadığına, uğruna savaşıldığına inandırılmalıdır.

Bu kendine özgü bir çatışma, ne denli cesurca savaşılırsa savaşılsın her zaman kaybedilen bir çatışmadır. En başından itibaren canlılar kaçış halindedir; savaşı kabul etmiş görünmelerinin tek nedeni kendilerini düşmandan artçı savunmayla kurtarabilecekleri umududur. Bu çatışma aynı zamanda çok kısa süre sonra düşman kuvvetlerine katılacak olan ölü adamı övme niyeti taşır. Yaşayanlar, ölünün oraya vardığı zaman kendileri hakkında iyi şeyler düşünmesini, en azından düşman olmamasını isterler. Ölü adam ölülerin arasına katıldığı zaman eğer kızgınsa onları yeni saldırılar için kışkırtabilir.

Ölülerle canlılar arasındaki bu kavganın özü bunun aralıklarla sürmesidir. Neyin ne zaman olacağı asla bilinemez. Uzun bir süre hiçbir şey olmayabilir, ama buna güvenmek mümkün değildir; her yeni darbe karanlıkların içinden aniden gelir. Savaş ilanı gibi bir şey yoktur; tek bir ölümden sonra her şey bitebilir ya da uzun bir süre veba ya da başka salgın hastalıklar şeklinde devam edebilir. Yaşayanlar her zaman geri çekilme halindedir. Gerçek anlamda hiçbir şey sona ermez.
Yaşayanlarla ölülerin ilişkisi hakkında ileride daha fazla bilgi verilecektir. Burada yapılmak istenen, bunların, parçalarının sürekli etkileşim halinde olduğu bir çifte kitle olduklarını göstermekti.
Üçüncü türden çifte kitle savaşta oluşur ve bugün bizi en çok ilgilendiren de bu tür kitledir. Son elli yılın deneyimlerinden sonra bu tür kitleyi daha iyi anlamak ve çözümleyebilmek mümkün hale gelmiştir.

Elias Canetti
Kitle ve İktidar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sabahattin Ali: “Seni hasretle kucaklarım benim birtanecik Aliye’m…”

Kapat