Egemen Duygularına Göre Kitlelerin Sınıflandırılışı – Elias Canetti

0
120

Şimdiye dek incelediğimiz kitleler duygunun her türüyle doludur ve bunlar hakkında hemen hemen hiçbir şey söylenmemiştir. Araştırmamızın ilk amacı biçimsel prensiplere göre bir sınıflandırma yapmaktı; ama bir kitlenin açık ya da kapalı, yavaş ya da hızlı, görünür ya da görünmez olduğu ifadesi kitlenin ne hissettiği, içeriğinin ne olduğu konusunda fazla bir şey anlatmaz.

Bu içerik her zaman saf bir durumda bulunamaz. Kitlenin hızlı bir ardışıklık içinde bir dizi duyguyu hissettiği durumlar vardır. İnsanlar tiyatroda saatler geçirebilir ve orada çok çeşitli deneyimleri paylaşabilirler. Bir konserde hissettikleri duygular yaşadıkları olaydan daha da kopuktur ve aslında bu duyguların büyük bir çeşitlilik kazandığı söylenebilir. Ne var ki bu olaylar yapaydır ve zenginlikleri, yüksek ve karmaşık kültürlerin ürünüdür. Bunların etkisi ılımlılaştırılmıştır; çünkü içlerindeki aşırı uçlar birbirini dengeler. Bir bütün olarak insanın yalnız olduğunda insafına kaldığını hissettiği tutkuları yumuşatıp azaltmaya hizmet ederler.

Başlıca duygusal kitle türlerinin izi bundan çok daha gerilere kadar sürülebilir. Ortaya çıkışları çok erken dönemlere denk düşer; tarihleri insanlık tarihi kadar eskidir ve iki türün farkı daha da eskiye dayanır. Bu türlerin her birinin homojen bir rengi vardır; tek bir tutku egemendir onlara. Bir kez iyice anlaşılınca onları bir daha karıştırmak olanaksızdır.
Duygusal içeriklerine göre beşe ayırdığım kitle türlerinin en eskileri mütecaviz kitle ve kaçış kitlesidir. Bunlara insanlar arasında olduğu gibi hayvanlar arasında da rastlanabilir ve insanlar arasında görülen şeklinin çok defa hayvanlardan esinlenmiş olması mümkündür. Öte yandan, yasak, karşıtına dönme ve şölen kitleleri tamamen insana özgüdür. Bu beş ana kitle türünün tanımlanması gerekir ve bu tanımların yorumlanması bize önemli bilgiler kazandırabilir.

Mütecaviz Kitleler
Mütecaviz kitle çabucak ulaşılabilecek bir hedefe dayanır. Hedef bilinir, açıkça tanımlanmıştır ve üstelik yakındır da. Bu kitle öldürmeye çıkmıştır ve kimi öldürmek istediğini bilir. Bu hedefe kendine özgü bir kararlılıkla yönelir ve bu konuda aklını çelecek hile yoktur. Hedefin beyan edilmesi, yok edilecek olanın kim olduğunun duyulması kitleyi oluşturmaya yeter. Öldürme hedefine kitlenme özel bir konsantrasyon türüdür ve aşılmaz bir yoğunluk taşır. Herkes olayda yer almak ister; herkes bir darbe vurur ve bunu yapmak için kurbana olabildiğince yakınlaşmak amacıyla diğerlerini iter. Kurbana kendisi vuramasa da, diğerlerinin ona vurduğunu görmek ister. Her kol sanki hepsi tek bir kolmuş ve aynı yaratığa aitmişçesine havaya kalkar. Ancak en çok,vurma işini gerçekten yapan kolların değeri vardır. Hedef aynı zamanda en yüksek yoğunluk noktasını oluşturur. Katılan herkesin eylemlerinin birleştiği yerdir hedef. Hedef ve yoğunluk örtüşür. Mütecaviz kitlenin hızlı büyümesinin önemli bir nedeni, hiçbir riskin bulunmamasıdır. Risk yoktur, çünkü kitlenin sınırsız bir üstünlüğü vardır. Kurban, kitleyi oluşturanlara hiçbir şey yapamaz. Ya bağlıdır ya da kaçış halindedir, vurarak karşılık veremez; savunmasızlığı içinde yalnızca bir kurbandır ve yok edilmek üzere onlara teslim edilmiştir; buna yazgılıdır; böylelikle kimsenin adam öldürme cezasına çarptırılmaktan korkmasına gerek kalmaz. Onun izin verilmiş katli, insanların öldürme cezasının korkusu yüzünden işlemekten çekindikleri bütün cinayetlerin yerini tutar. Pek çok başka insanla paylaşılan ve yalnızca caiz ve tehlikesiz değil, üstelik teşvik edilen bir cinayet insanların büyük bir çoğunluğu için karşı konulmaz niteliktedir. Hatırda tutulması gereken bir faktör daha vardır. Ölüm tehdidi bütün insanların başlarının üzerinde asılı durur ve ne denli kılık değiştirmiş olsa da, hatta bazen unutulsa bile, insanları her zaman etkiler ve onlarda ölümü diğerleri üzerine çevirme gereksinimi yaratır. Mütecaviz kitlelerin oluşumu bu gereksinime yanıt verir.

Bu o kadar kolaydır ve her şey o kadar çabuk olur ki insanlar oraya zamanında varmak için acele etmek zorundadırlar. Mütecaviz kitlenin hızı, coşkusu ve kendinden eminliği esrarengiz bir şeydir. Bu birdenbire görebildiklerini sandıkları anda daha da körleşen âmâların heyecanıdır. Kitle kurbana ve infaza nihai olarak kendi ölümünden kurtulmak için yönelir. Ancak bunun tam tersi olur. İnfaz dolayımıyla, yalnızca infazdan sonra da olsa, ölüm tarafından hiç olmadığı kadar çok tehdit altında hisseder kendini; kitle çözülür ve kaçış içinde dağılır. Kurban ne kadar büyükse korku da o kadar büyüktür. Kitle ancak bir dizi benzer olay, hızlı bir ardışıklık içinde birbirini kovalarsa bir arada kalabilir.

Mütecaviz kitlenin tarihi çok eskidir. Kökeni insanlar arasında bilinen en ilkel dinamik birim olan avcı sürüsüne kadar uzanır. Kitlelerden daha küçük olan ve başka pek çok bakımdan kitleden ayrılan sürülerden ileride daha ayrıntılı olarak söz edeceğim. Burada yalnızca mütecaviz kitlelerin oluşumuna yol açan birkaç genel durumu ele almak istiyorum.
Bir hordanın ya da halkın bir bireye verebileceği ölüm cezalarının önemli iki çeşidi daha vardır. Bunlardan birincisi dışlamadır. Dışlanan birey, hiçbir türden savunması olmaksızın vahşi hayvanların insafına kalacağı ya da açlıktan öleceği ıssız bir yere bırakılır. Daha önce ait olduğu halkın onunla artık hiçbir ilgisi olmayacaktır; ona yiyecek ya da barınacak yer verilmez; dışlanan kişiyle her türlü iletişim bu insanları kirletir ve suçlu duruma düşürür. Burada en ağır ceza, mutlak yalnızlıktır; insanın grubundan ayrılması, özellikle ilkel koşullar altında, hemen hemen hiç kimsenin dayanamayacağı bir işkencedir. Bu yalıtılmanın bir çeşidi de düşmana teslim edilmedir. Bu teslim erkekler için savaşamadan gerçekleşirse, özellikle zalimce ve aşağılayıcıdır. Onlar için bu çifte ölümdür.

Cezalandırmanın ikinci biçimi kolektif öldürmedir. Mahkûm bir tarlaya götürülüp taşlanır. Onun öldürülmesinde herkesin payı vardır, herkes bir taş atar ve suçlu herkesin attığı taşların birleşik etkisiyle yere yığılır. Hiç kimse cellat olarak atanmamıştır; topluluk öldürme eylemini bir bütün olarak yapar. Taşlar topluluğu temsil eder; taşlar hem toplum kararının hem de eyleminin eseridir. Kolektif öldürme eğilimi, taşlama âdetinin kalktığı yerlerde de varlığım korur. Yakarak öldürme bununla karşılaştırılabilir; ateş mahkûm edilen kimsenin cezasının infazını isteyen kalabalığı temsil eder. Kurban, onu yakalayan ve aynı anda öldüren alevlerce her yandan sarılır. Cehenneme yer veren dinlerde bu konuda daha da ileri gidilir. Bir kitle simgesi olan ateşle kolektif öldürme, dışlama fikriyle, yani cehenneme yollamayla ve Şeytan’ı düşmanlara teslim etmeyle ilintilendirilir. Cehennemin alevleri yeryüzüne ulaşır ve bu cezayı hak etmiş olan sapkını içine alır. Bir kurbanın ok yağmuruna tutulması ya da ölüme mahkûm edilenin bir manga asker tarafından kurşuna dizilmesi, ölüm cezasını yerine getiren grubu bütün bir cemaatin temsilcisi haline getirir. Afrika’da ve daha başka yerlerde uygulandığı gibi, insanların karınca yığınlarına gömülmesi durumlarında ise karıncalar kalabalıkları temsil eder ve bu kalabalığın yapacağı zahmetli işini üstlenir.

Kamuya açık idamın bütün biçimleri kolektif öldürmenin eski uygulamalarıyla ilintilidir. Gerçek cellat, idam sehpasının etrafında toplanmış olan kitledir. Kitle bu dehşet verici manzarayı onaylamaktadır ve bu gösteriyi baştan sona izleyebilmek için, tutkulu bir heyecanla yakın, uzak her yerden gelip toplanmıştır. Gösterinin gerçekleşmesini ister ve kurbanı elinden kaçırmaktan nefret eder. İsa’nın ölüm cezasına çarptırılışı bu konunun özünü içerir. “Onu çarmıha gerin!” çığlığı kitleden gelir; burada gerçekten etkin olan kitledir. Başka bir durumda kitle her şeyi kendisi yapıp İsa’yı taşlayabilirdi. Normal olarak yalnızca sınırlı sayıda insanın önünde, karan okuyan mahkeme heyeti, daha sonra idama katılacak olan kalabalığı temsil eder. Adalet adına verildiğinde soyut ve gerçekdışı görünen ölüm hükmü, kitlenin huzurunda yerine getirildiğinde gerçeklik kazanır. Aslında adalet kitle için yerine getirilir ve adaletin kamuya açık olmasının öneminden söz ederken aklımızda hep kitle vardır.

Ortaçağda idam cezaları büyük bir görkem ve ciddiyetle olabildiğince yavaş yerine getirilirdi. Bazen kurban izleyicilere dini konuşmalar yaparak nasihat ederdi. Kurban onlar için duyduğu kaygıyı dile getirir ve kendi kaderinden kaçınabilmeleri için bulunduğu yere onu getiren hayat tarzını etraflıca anlatırdı. Kitle onun bu ilgisinden çok hoşnut olurdu; kurban için onlarla eşit bir insan, onlar gibi iyi bir insan olarak, kitleyle birlikte önceki yaşamından vazgeçmek ve orada o yaşamı lanetleyerek durmak son bir tatmin olsa gerektir. Rahiplerin günahkârlar ve imansızlarda yaratabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıkları, ölümle yüz yüze gelince duyulan pişmanlık duygusunun, ruhu kurtarma amacının yanı sıra başka bir önemi de vardır: Mütecaviz kitlenin duygusal durumunu gelecekteki şölen kitlesine ilişkin önsezilere taşır. Orada mevcut bulunan herkes, kendi temiz vicdanının ve cennetle ödüllendirileceğine ilişkin inançlarının onaylandığı hissine kapılır.

Devrim dönemlerinde idamlar hızlanır. Paris celladı Yargıç Samson, yardımcılarının “adam başına bir dakikadan fazla zaman harca-mamalan”yla övünürdü. Böyle dönemlerdeki ateşli kitle heyecanı büyük oranda peş peşe gelen sayısız idamdan kaynaklanır. Celladın, öldürülenin kesik başını göstermesi kitle için önemlidir; bu, deşarjın olduğu andır. O baş kime ait olursa olsun, artık o insanın sosyal mevkisi düşürülmüştür; donuk bakışlarını kitleye yönelttiği o kısa an boyunca o da tıpkı diğer başlar gibi bir baştır. Daha önce bir kralın omuzlarının üstünde durmuş bile olsa, kamusal düzeyi herkesin gözünün önünde, yıldırım hızıyla düşürülmüş ve ötekilerle aynı konuma indirilmiştir. Buradaki kitle, bakışlarını ona dikmiş başlardan oluşur ve kitle, kesik başın onlara baktığı süre zarfında eşitlik duygusu edinir. Başı kesilen adamın daha önce sahip olduğu iktidar ne kadar büyükse, eskiden onu kitleden ayıran mesafe de o kadar büyük demektir ve bu yüzden deşarjın yarattığı heyecan da o kadar şiddetli olur. İdam edilen bir kral ya da benzeri bir iktidar sahibiyse, bir de karşıtına dönmenin verdiği tatmin işin içine girer. Uzun zamandır bu iktidar sahibince kullanılan idam cezası hakkı şimdi ona karşı kullanılmaktadır. Eskiden öldürttükleri, bu defa onu öldürmektedir. Bu karşıtına dönme özelliği oldukça önemlidir. Yalnızca karşıtına dönme sayesinde oluşan bir kitle türü de vardır.

Kurbanın kesik başının kitleye gösterilmesinin yarattığı etki, deşarjla sınırlı değildir. Başın bu düşüşünün etkisi çok büyüktür. Bu sayede kurbanın kitleyi oluşturanlardan üstün bir yanı kalmaz. Kitle onu kendilerinden biri olarak kabul eder ve böylelikle kitleyi oluşturanları birbirleriyle eşitler, çünkü hepsi o başta kendilerini görürler. Ne var ki kurbanın kesik başı aynı zamanda bir tehdittir. Kitleyi oluşturanlar, bu ölü gözlere öylesine tutkuyla bakmışlardır ki artık kendilerini ondan kurtaramazlar. Kurbanın başı artık kitlenin bir parçası olmuştur ve böylece onun ölümüyle kitlenin kendisi de darbe yemiştir. Kitle, esrarengiz bir hastalığa yakalanmış ve dehşet içinde, ürkmüş olarak, çözülmeye başlar ve sonunda kesik baştan kaçarcasına dağılır.

Mütecaviz kitle kurbanını bir kez elde edince hızla dağılır. Tehlike altındaki iktidar sahipleri bu gerçeğin bütünüyle farkındadır ve kitlenin büyümesini engellemek için önüne bir kurban atarlar. Siyasi nitelikli çok sayıda idam yalnızca bu amaçla düzenlenir. Öte yandan radikal partilerin sözcüleri tehlikeli bir düşmanın kamuya açık bir şekilde idamının, düşman partiden çok kendilerine zarar vereceğini çoğunlukla anlamazlar. Kendi yandaşlarının oluşturduğu kitlenin böyle bir idamdan sonra dağılması ve kendi güçlerini daha uzun bir süre yeniden kazanamamaları, hatta belki de hiç kazanamamaları olasıdır.

Kolektif öldürme karşısında duyulan tiksinti yakın tarihlidir ve abartılmaması gerekir. Günümüzde herkes, gazeteler aracılığıyla kamuya açık idamlarda yer almaktadır. Ancak, başka her şey gibi, bu da eskiden olduğundan daha rahattır. Güven içinde evde oturur ve yüzlerce ayrıntının içinden bize özel bir heyecan verenleri seçip dikkatimizi onlara yöneltebiliriz. Her şey bittikten sonra yalnızca onaylarız ve keyfimizi kaçıracak hiçbir suçluluk duygusu hissetmeyiz. Ne verilen idam hükmünden ne idamı bildiren gazetecilerden ne de bunu basan gazetelerden sorumlu değilizdir. Yine de, bu olay hakkında, olayı görebilmek için kilometrelerce yürüyüp saatlerce ayakta bekleyen ve sonunda çok az bir şey görebilen atalarımızdan daha çok bilgi sahibi oluruz. Gazete okurları arasında, mütecaviz kitlenin daha yumuşatılmış, olaylardan uzaklığı nedeniyle daha sorumsuz bir biçimi varlığını sürdürmektedir. Bunun mütecaviz kitlenin en aşağılık, ama aynı zamanda da en dayanıklı biçimi olduğu söylenebilir. Bu kitle, toplanmasına bile gerek olmadığından dağılma tehlikesinden uzaktır; değişiklik gereksinimi gazetelerin her gün yeniden çıkmasıyla karşılanır.

Kaçış Kitleleri
Kaçış kitlesi bir tehditle yaratılır. Herkes kaçar ve herkes kitleyle birlikte sürüklenir. Tehlike herkes için aynıdır. Bu tehlike belirli bir noktada kesifleşir ve orada ayrım tanımaz. Bir şehrin sakinlerini ya da belli bir inanca bağlı olanları ya da belli bir dili konuşan herkesi tehdit edebilir.

İnsanlar birlikte kaçarlar, çünkü kaçmanın en iyi yolu budur. Birlikte aynı heyecanı duyarlar ve birinin enerjisi diğerinin enerjisini de artırır; insanlar birbirlerini aynı yöne iterler. Bir arada oldukları sürece tehlikenindağıldığını hissederler, çünkü eski inanışa göre tehlike yalnızca bir noktada patlak verir. Düşman birini ele geçirdiği zaman diğerlerinin kaçabileceğini düşünürler. Kaçış yolunun yanları açıktır, ama karşısında uzunlamasına konumlandıkları tehlikenin hepsini birden ve aynı anda etkilemesinin imkânsız olduğunu düşünürler. Hiç kimse o kadar çok kişinin arasından kendisinin kurban olacağını varsaymaz ve bütün kaçışın yegâne hareketi kurtuluşa yönelik olduğundan her biri kendisinin şahsen kurtuluşa ulaşacağına bütünüyle inanır.

Çünkü kitlesel kaçışın en çarpıcı özelliği yöneliminin gücüdür. Kitle tehlikeden uzaktır ve bir yönden ibaret hale gelmiştir. Önemli olan yalnızca güvenlik hedefi ve hedefle arasındaki mesafe olduğundan, daha önce insanlar arasında var olan bütün mesafeler önemsizleşir. Daha önce hiçbir zaman birbirine yaklaşmamış olan yabancı ve son derece farklı yaratıklar kendilerini aniden bir arada bulurlar. Kaçış içinde, aralarındaki farklılıklar yok olmasa da bütün mesafeler yok olur. Kaçış kitlesi bütün kitlelerin en kapsamlı olanıdır. Mutlak biçimde herkesi içerir ve böylelikle sergilediği tekdüzelikten uzak görüntü, kaçakların farklı hızları nedeniyle daha da karmaşık hale gelir: Aralarında gençler ve yaşlılar, güçlüler ve güçsüzler, sırtında yükü az ya da çok olanlar vardır. Ancak bu tablo yanıltıcıdır. Bu renkli görüntü yalnızca rastlantısaldır ve yönün ezici gücüyle karşılaştırıldığında son derece önemsiz kalır.

Kaçış içerisindeki herkes kendisiyle birlikte kaçan diğerlerinin farkında olduğu sürece kaçışın şiddeti artmaya devam eder. İnsan diğerlerini ileri doğru zorlayabilir, ama kimseyi yana doğru itmemelidir; sadece kendisini düşünmeye etrafındaki insanları yalnızca bir engel olarak görmeye başladığı an kitlesel kaçışın niteliği bütünüyle değişir ve tam tersine döner; herkesin, yoluna çıkan herkesle mücadele ettiği bir panik çıkar ortaya. Bu karşıtına dönme genellikle kaçışın yönü sık sık değiştiği zaman gerçekleşir. Kitlenin başka bir yöne akmasını sağlamak için kitlenin yolunu kesmek yeterlidir. Yolu tekrar tekrar kesilirse, kısa bir süre sonra nereye döneceğini bilemez hale gelir. Yönünü şaşırır ve kitle iç tutunumunu da yitirir. O zamana kadar kitleyi oluşturanları birleştirmiş ve onları kanatlandırmış olan tehlike artık her insanı diğerine düşman kılar. Herkes yalnızca kendisini kurtarma derdine düşer.

Öte yandan, kitlesel kaçış, paniğin tersine, enerjisini iç tutunumundan alır. Tek, kollara ayrılmamış ve güçlü bir nehir olarak kaldığı ve dağılıp bölünmeye izin vermediği sürece onu harekete geçiren korku dayanılabilir ölçülerde kalır. Kitle bir kez harekete geçtikten sonra, kaçışın belirleyici özelliği bir tür yücelik duygusu; ortak hareket etmenin verdiği yücelik duygusu olur. Hiç kimse diğerinden daha az tehlikede değildir ve kendi hayatını kurtarmak için bütün gücüyle koşmayı sürdürmesine rağmen diğerlerinin arasında hâlâ belli bir yeri vardır ve bu yeri o telaş boyunca korur.

Bu kaçış günlerce ya da haftalarca sürebilir, bu kaçış boyunca kimileri ya düşmana yakalandıklarından ya da güçlerini yitirdiklerinden arkada kalabilirler. Yolda düşen her insan diğerlerinin ilerlemesi için mahmuz işlevi görür. Diğerleri, onu ele geçiren yazgıdan muaf kalmıştır. Düşen, tehlikeye sunulmuş bir kurbandır. Kaçış içinde bazıları için yoldaş olarak önemli olsa da, düşmekle hepsi için önem kazanmıştır. Düşenin görüntüsü bitkinlere yeniden güç kazandırır, çünkü onlardan daha güçsüz olduğunu kanıtlamıştır; tehlike onlara değil düşene yönelmiştir. Düşenin geride kalmakla içine düştüğü ve diğerlerinin onu hâlâ içinde gördükleri yalıtılmışlık, bir arada olmalarının değerini kitlenin gözünde yüceltir. Düşen herkes böylelikle kaçışın iç tutunumu için büyük bir önem taşır.

Kaçışın doğal sonu hedefe ulaşılmasıdır; bu kitle bir kez güvenliğe kavuştu mu, dağılır. Ne var ki tehlike kaynağında da ortadan kaldırılabilir. Bir ateşkes ilan edilebilir ve herkesin kaçtığı şehir artık tehlike altında olmayabilir. Hep birlikte kaçarlar, ama tek tek geri dönerler ve kısa sürede her şey eskiden olduğu gibi olur. Ancak, sıcak kumlara düşen su damlalarının buharlaşmasına benzetilebilecek, üçüncü bir olasılık da vardır. Hedef çok uzaklardadır, çevre düşmancadır, insanlar açlıktan ölmekte ve bitkileşmektedir. Devrilip geride kalanların sayısı yalnızca bir, iki değil yüzlerce, binlercedir. Bu fiziksel çözülüş ancak yavaş yavaş gerçekleşir, çünkü başlangıçtaki kuvvet kendini uzun bir süre korur; bütün kurtuluş umutları ortadan kalktığında bile insanlar sürünerek de olsa ilerler. Bütün kitle türleri içinde, kaçış kitlesi en büyük inatçılığı sergileyenidir; kitleden arta kalanlar son ana kadar birbirlerinden ayrılmazlar.

Kitlesel kaçışların örneklerinin az olduğu söylenemez. Yalnızca çağımız bile bu bakımdan zengindir. Son savaşa gelene kadar ilkinin Napolyon’un Moskova’dan geri çekilen Grande Armee’si (Büyük Ordusu) olduğu düşünülürdü, çünkü bu, bütün ayrıntılarını bildiğimiz en çarpıcı örnekti: çeşitli dilleri konuşan ve çeşitli ülkelerden insanların oluşturduğu bir ordu, berbat bir kış, çoğunun yaya olarak aşmak zorunda kaldığı akıl almaz uzunlukta bir ülke. Sonunda kaçınılmaz biçimde kaçış kitlesine dönüşen bir geri çekilmeydi bu. Bir metropolden benzer boyutlardaki ilk sivil kaçış belki de Almanların 1940 yılında Paris’e yaklaştıkları zaman yaşanmıştır. Sonunda ateşkes ilan edildiği için bu ünlü göç uzun sürmemiştir; ama hareketin yoğunluğu ve kapsamı o kadar büyüktü ki bu, Fransızlar için son savaşın en önemli kitlesel anısı olmuştur.

Yakın geçmişe ait örnekleri burada sıralamak istemiyorum, çünkü bunlar herkesin belleğinde hâlâ tazeliğini koruyor. Ancak belirtilmesi gereken önemli bir nokta, kitlesel kaçışı insanların her zaman, hatta hâlâ küçük gruplar halinde yaşadıkları sıralarda bile bildiğidir. Kitlesel kaçış, insanların düşleminde henüz sayıları bunu yaşamaya yeterli değilken bile önemli rol oynamıştır. Bir Eskimo Şamanının görüşünü anımsatalım:
“Cennetin uzamı havada uçuşan çıplak varlıklarla, havada uçuşan, tutmalara ve tipiye yol açan insanlarla, çıplak erkekler, çıplak kadınlarla doludur. Bu uçuşun uğultusunu duyuyor musunuz? Yükseklerde uçuşan büyük kuşların kanat çırpışlarına benzeyen bir uğultu bu. İşte bu çıplak insanlara! korkusudur. Bu, çıplak insanların kaçışıdır.”

Yasak Kitleleri
Özel bir kitle türü de reddetmeyle oluşur: Bir araya toplanmış çok sayıda insan o zamana kadar kendi başlarına yapmış oldukları şeyi yapmayı artık kabul etmezler. Ansızın ortaya çıkan bir yasağa uyarlar, yasağı kendileri koymuştur. Bu, artık unutulmuş eski bir yasak ya da zaman zaman canlandırılan bir yasak olabilir. Fakat her halükârda yasak müthiş güçlü bir etki yaratır. Bir emir kadar mutlaktır, ama asıl belirleyici özelliği olumsuz niteliğidir. Görünüşünün tersine, asla gerçekten dışarıdan gelmez, her zaman etkilediği kişilerin bir gereksiniminden kaynaklanır. Yasak dile getirilir getirilmez kitle de oluşmaya başlar. Kitleyi oluşturanlar dış dünyanın onlardan yapmalarını beklediği şeyi yapmayı reddederler. O zamana kadar pek sorun çıkarmaksızın, sanki doğalmış ve zor değilmiş gibi yapmakta oldukları şeyi, ansızın hiçbir koşul altında yapmamaya başlarlar; reddedişlerindeki kesinlik, beraberliklerinin ölçütüdür. Doğduğu andan itibaren yasağın olumsuzluğu bu kitleye iletilir ve var olduğu sürece bu kitlenin temel niteliği olarak kalır. Böylelikle olumsuz bir kitleden de söz edilebilir. Kitleyi oluşturan direniştir; yasak, kimsenin geçemeyeçeği bir sınır, hiçbir şeyin delemeyeceği bir barajdır. Her biri, bir diğerini, barajın bir parçası olarak kalıp kalmadığım görmek amacıyla izler. Vazgeçen ve yasağı delen kişi, diğerleri tarafından aşağılanır.

Günümüzde olumsuz kitlenin, ya da yasak kitlesinin en iyi örneği grevdir. İşçilerin büyük çoğunluğu işlerini düzenli olarak belirli saatlerde yapmaya alışıktır. Yapılan iş insandan insana değişir, biri bir şey diğeri bambaşka bir şey yapar. Ama işe büyük gruplar halinde aynı zamanda başlar ve aynı zamanda paydos ederler. İşe başlama ve paydos etme zamanının ortaklığı açısından birbirleriyle eşitlik içindedirler. Ayrıca çoğu, işlerini elleriyle yapar ve hepsi çalışmalarının karşılığında benzer bir biçimde ücret alırlar. Ancak aldıkları ücret yaptıkları işe göre farklılık gösterir. Genel olarak açıkça görüldüğü gibi bu eşitlikleri pek ileri gitmez ve kitle oluşumuna yol açmak için yeterli değildir. Ancak grev patlak verdiğinde, işçiler arasındaki eşitlik çok daha kaynaştırıcı olur. Bu eşitlik, işi sürdürmeyi hep birlikte reddetmelerinden kaynaklanır; bu reddediş insanın iliklerine sirayet eden bir şeydir. İş konusundaki bir yasağın yarattığı kanı hem güçlü hem de çok dirençlidir.
İşi bırakma anı büyük bir andır; işçilerin şarkılarında yüceltilir. Greve başlayan işçilerin hissettiği rahatlama duygusuna katkıda bulunan pek çok şey vardır. İşçilerin çokça dinlediği, ama gerçekte hepsinin de ellerini kullanıyor olmasından öte bir anlam taşımayan kurmaca eşitlikleri, birdenbire gerçek bir eşitliğe dönüşür. Çalıştıkları sürece, yapmaları gereken çeşitli şeyler vardır ve ne yapacakları önceden belirlenmiştir. Oysa işi bıraktıkları zaman hepsi aynı işi yapıyor olurlar. Sanki hepsi aynı anda ellerini indirirler, aileleri aç kalsa bile, hepsi bu elleri yeniden kaldırmamak için bütün güçlerini harcamak zorundadırlar. İşin bırakılması işçileri eşit kılar. Bu anın etkisiyle karşılaştırıldığında, somut talepleri çok daha önemsiz kalır. Grevin amacı ücret artışı olabilir ve grev yapanlar kuşkusuz bu hedef üzerinde birleşmişlerdir. Ama onları kitleye dönüştürebilmek için bu hedef tek başına yeterli değildir.
İndirilen ellerin başka eller üzerinde bulaşıcı bir etkisi olur. Bu ellerin eylemsizliği bütün topluma yayılır. “Sempati” uyandıran grevler, başlangıçta işi bırakmayı düşünmemiş olanların da her günkü işlerini sürdürmelerini engeller. Grevin özü, grevci işçiler çalışmazken diğerlerinin de çalışmasını önlemektir. Bu amacı ne denli gerçekleştirebilirlerse, grevden zaferle çıkma şansları da o kadar büyük olur.

Aslolan grev içinde çalışmama taahhüdüne herkesin uymasıdır. Kitlenin içinden kendiliğinden bir biçimde, devlet işlevi gören bir teşkilat çıkıverir. Ömrünün kısalığının bütünüyle farkındadır ve çok az sayıda yasası vardır ancak bu yasalara titizlikle uyulur. Grevin başladığında giriş noktalarında seçkin gözcüler bekler ve işyerinin kendisi yasak bölgedir. Bu yere ilişkin yasak, orayı her günkü sıradan yer olmaktan çıkarır ve ona özel bir önem kazandırır. Boşluğu ve dinginliği içinde neredeyse kutsal bir niteliği vardır. Grevcilerin işyerinin sorumluluğunu devralmış olmaları burayı ortak bir mülkiyete dönüştürür, böylece daha büyük bir önemle korunur ve yüce bir anlamla donatılmış olur. Oraya yaklaşan herkes niyet bakımından denetlenir. Bu kutsal havaya aykırı niyetlerle gelen, çalışmak isteyen herkes düşman ya da hain muamelesi görür.

Teşkilat, yiyecek ve paranın hakça dağıtılmasını sağlar. Sahip oldukları şeyler olabildiğince uzun süre dayanmalı, bu yüzden herkes aynı azlıkta almalıdır. Güçlüler kendilerinin daha çok almaları gerektiğini akıllarına getirmezler ve açgözlüler bile kendi paylarına düşenle yetinirler. Çoğunlukla herkese çok az şey düştüğünden ve düzenleme açıkça herkesin gözü önünde gerçekleştirildiğinden, böyle bir dağıtım kitlenin, içerisinde bulunduğu eşitlik durumuyla gurur duymasına katkıda bulunur. Böyle bir teşkilatta ciddi ve saygıdeğer bir nitelik vardır, kitlelerin vahşiliğinden ve yıkıcılığından söz edildiğinde, insan kitleler içinde kendiliğinden düşüvermiş böyle yapıların sorumluluk bilincini ve saygınlığını anımsamadan edemez. Diğer kitlelerden çok farklı, hatta karşıt nitelikler taşıması bile, yasak kitlelerinin incelenmesini gerekli kılar. Bu kitle doğasına sadık kaldığı sürece, her türden yıkıma karşıdır.

Ancak kitleyi bu durumda tutmanın kolay olmadığı da doğrudur. İşler kötüye gittiğinde ve gereksinimler zor karşılanır boyutlara ulaştığında, özellikle de bir saldırıya uğrama ve kuşatılmışlık söz konusuysa, olumsuz kitle, olumlu ve etkin bir kitleye dönme eğilimi gösterir. Grevciler ellerinin alışılmış çalışmasını ansızın kesmiş insanlardır ve bir süre sonra ellerini kullanmamayı sürdürmekte zorlanabilirler. Greve gidenler, direnişlerinin birliğinin tehdit altında olduğu hissine kapıldıkları an, yıkımlar, özellikle de kendi çalışma alanları içinde yıkımlar gerçekleştirme eğiliminde olurlar. Teşkilatın en önemli görevi işte bu noktada başlar. Teşkilat yasak kitlesinin el değmemiş karakterini yozlaşmadan uzak tutmalı, her türden olumlu ya da ayrı eylemi önlemelidir. Teşkilat kitlenin varlığını borçlu olduğu yasağın kalkması gereken anı da zamanında saptamalıdır. Teşkilatın bu yöndeki saptaması kitlenin duygularına uyduğu an, yasağı kaldırarak kendi varlığına da son verecektir.

Karşıtına Dönme Kitleleri
“Sevgili Dostum, hep kurtlar koyunları yemiştir; bu kez koyunlar mı kurtları yiyecek?” Madam Jullien’in Fransız Devrimi sırasında oğluna yazdığı bir mektuptan alınan bu cümle, yalın bir anlatımla karşıtına dönmenin özünü içermektedir. O zamana kadar birkaç kurt, pek çok koyuna saldırmıştır. Artık çok sayıdaki koyunun kurtlara saldırmasının zamanı gelmiştir. Koyunların etyemez olduğu doğrudur, ancak bu cümle tam da bu tuhaflığıyla anlam kazanır. Devrimler dönüşüm zamanlandır, onca zaman savunmasız olanlar aniden dişlerini göstermeye başlarlar. Kötücüllük konusundaki deneyim eksikliklerini sayılarıyla telafi etmek zorundadır.

Karşıtına dönme, çeşitli tabakalardan oluşmuş bir toplumu gerektirir. Karşıtına dönme gereksinimi ortaya çıkmadan önce, birinin hakların ötekilerden fazla olan sınıfların net bir biçimde birbirinden ayrılması, insanların günlük yaşamlarında varlığını uzun zaman duyurmuş olmalıdır. Bu tabakalaşma, iç olaylar sonucunda gerçekleşmiş olabilir ya da üst konumdaki grup ast konumdakine emir verme hakkını ülkeyi fethederek ve böylelikle kendini yerlilerin üstünde bir konuma yerleştirerek kazanmış olabilir.
Her emir, onu yerine getirmek zorunda olan insanda acı veren bir sızı bırakır. Bu sızıların doğasını ileride ayrıntılarıyla inceleyeceğiz.

Burada söylemek istediğim, bu sızıların ortadan kaldırılmasının olanaksız olduğudur. Kendilerine sürekli emir verilenler bu sızılarla ve bu sızılardan kurtulmak için çok güçlü istekle doludurlar. Kendilerini acı veren bu sızılardan iki farklı biçimde kurtarabilirler. Yukarıdan aldıkları emirleri başkalarına aktarırlar: Ama bunu yapabilmeleri için, altlarında onların emirlerini almaya hazır başkalarının bulunması gerekir. Ya da üstlerinde bulunanlardan, bunca zaman onların kendilerine çektirdiklerini ve esirgediklerinin hesabını sorabilirler. Tek bir kişinin, zayıflığı ve çaresizliği nedeniyle, böyle bir fırsat ele geçirecek kadar şanslı olması ender bir durumdur; ama çok sayıda insan bir kitle içerisinde bir araya gelebilirlerse, tek başlamayken yapamadıklarını elbirliğiyle başarabilirler; o ana kadar onlara emir vermiş olanlara hep birlikte karşı çıkabilirler. Bir devrim durumu böyle bir karşıtına dönme durumu olarak tanımlanabilir, deşarjı, emrin neden olduğu sızılarından kolektif kurtulma eyleminden oluşan kitle karşıtına dönme kitlesi olarak adlandırılmalıdır.
Genellikle, Fransız Devrimi’nin Bastille baskınıyla başladığı kabul edilir. Oysa devrim daha önce, bir tavşan kıyımıyla başlamıştır. États Généraux 1789 mayısında Versailles’da toplanmıştı. Meclis, aralarında soyluların avlanma hakları da bulunan feodal hakların kaldırılmasını görüşüyordu. Delege olarak toplantılara katılmış olan Camille Desmoulins, 10 Haziran tarihinde, yani Bastille baskınından bir ay önce, babasına yazdığı bir mektupta şunları anlatıyordu:

“Bretanlar şikâyet dosyalarındaki (cahiers de doléance) bazı maddeleri geçici olarak yürürlüğe sokuyorlar. Güvercinleri ve av hayvanlarını öldürüyorlar. Buralarda 50 delikanlı yabani tavşanlarla ada tavşanlarına karşı inanılmaz bir kıyıma giriştiler. Söylendiğine göre, St. Germain ovasında, nöbetçilerin gözlerinin önünde dört ya da beş bin hayvanı öldürmüşler.”

Koyunlar kurtlara saldırmaya kalkışmadan önce, tavşanlara saldırmaktadır. Yukarıdakilere yönelik bir karşıtına dönme eyleminden önce, hırslarını altlarındaki kolay avlanabilir hayvanlara yöneltmektedirler.
Ancak asıl olay Bastille Günü olur. O gün bütün şehir silahlanır. Ayaklanma kralın adaletine karşıdır; bu adalet saldırılan ve işgal edilen binada cisimleşmiştir. Mahkûmlar serbest bırakılır, böylece onlar da kitleye katılabilirler. Bastille’in savunmasından sorumlu olan komutanla yardımcıları idam edilir. Bu arada hırsızlar da sokak lambalarının direklerine asılır. Bastille yerle bir edilir; taş üstünde taş kalmaz. Adalet, iki temel öğesiyle, yani idam cezası verme ve affetme yetkisiyle birlikte halkın eline geçer. Karşıtına dönme, o an için, tamamlanmıştır.

Bu tür kitleler, kölelerin efendilerine karşı, askerlerin subaylarına, beyaz ırktan olmayanların aralarına yerleşen beyazlara karşı isyanlarında olduğu gibi çok çeşitli koşullar altında oluşabilir. Ancak her koşulda, bir grup uzun süreden beri diğer grubun emrine tabi olmuştur, isyancılar içlerinde taşıdıkları sızılar nedeniyle eyleme geçerler; eyleme geçmeleri her zaman çok uzun zaman alır.

Öte yandan, devrimlerin yüzeyde görünen eylemlerinin çoğu aslında mütecaviz kitlelerin işidir. Tek tek insanların peşine düşülür ve bunlar yakalandığında, bütün bir kitle tarafından, hüküm gereğince ya da bir hüküm olmaksızın, öldürülürler. Ama devrim yalnızca bunlardan oluşmaz. Devrim, doğal sonlarına çabucak varan mütecaviz kitlelerden ibaret değildir. Karşıtına dönme bir kez başladıktan sonra, yayılmayı sürdürür.Herkes emir altında yaşamış olmanın yarattığı sızılarından kurtulabileceği bir konuma gelmeye çalışır; bu sızılardan herkeste çokça vardır. Karşıtına dönme, bütün toplumu kapsayan bir süreçtir; başlangıçtan itibaren başarı kazansa bile yavaş yavaş ve güçlükle sona erer. Yüzeyde mütecaviz kitleler peş peşe kısa ömürlü eylemlerde bulunurken, karşıtına dönme ağır ağır, dipten gelen dalgalar halinde yükselir.

Süreç bundan daha da yavaş olabilir; karşıtına dönmenin cennette olacağı vaat edilmiş olabilir: “Sonuncular, birinciler olacaklardır.” Mevcut durumla cennet arasında ölüm yer almaktadır. Öbür dünyada insanlar yeniden hayat bulacaklardır. Bu dünyada en çok yoksulluk çekmiş ve hiç kötülük yapmamış olanlar, öbür dünyada en yukarıda olacaklardır. Orada, daha iyi bir konumda, yepyeni bir insan olarak yaşayacaktır. İnananlara sızılarından kurtulacakları vaadinde bulunulur. Ancak bu kurtuluşun koşulları hakkında kesin hiçbir şey söylenmez. Fiziksel yakınlık, cennet kavramının önemli bir parçası olsa da, kitlenin bu karşıtına dönüşün özünü oluşturduğuna dair hiçbir gösterge bulunmaz.

Bu türden bir vaadin odak noktasında diriliş fikri bulunur. İncillerde, İsa’nın dirilttiği insanlara ilişkin vakalar yer alır. Anglo-Sakson ülkelerindeki ünlü “diriliş” vaizleri, ölümün ve dirilişin etkisini her biçimde kullanmışlardır; vaizler, toplanan günahkarlan, tanımlanması olanaksız bir dehşete düşürene kadar en korkunç cehennem acılarıyla tehdit ederlerdi; ateş ve kükürt gölü, Tanrı’nın onları bu korkunç uçuruma iten eli günahkârların gözünde canlanırdı. Bu vaizlerden birinin tehditlerinin etkisini, yüzünü ürkünç bir biçimde çarpıtarak ve sesini gök gürültüsü tonlarında kullanarak güçlendirdiği anlatılırdı. İnsanlar bu türden vaazları dinlemek için kırk, elli hatta yüz mil uzaktan kalkıp gelirlerdi. Erkekler, ailelerini de kapalı arabalar içerisinde getirirler, yanlarında yataklarını ve birkaç gün yetecek yiyeceklerini taşırlardı. 1800 yılı dolaylarında Kentucky Eyaleti’nin bir bölümü böyle toplantılar nedeniyle ateşli hezeyanlara boğuldu. O sırada eyalette bulunan hiçbir bina bu kadar devasa kitleleri almaya yetmediğinden, toplantılar açık havada yapılmaktaydı. 1801 Ağustosu’nda, Cane Ridge’de 20. 000 kişi bir araya geldi; bu toplantının anılan, aradan yüz yıl geçtikten sonra bile Kentucky’de hâlâ capcanlı kalabildi.

Vaizler, dinleyicileri, yığılıp ölmüş gibi yerde kalıncaya kadar korkuturlardı. Kitleyi oluşturanları korkutan ve sözde bir ölüme sığınıp kurtulmak istedikleri şey Tanrı’nın emirleriydi. Dinleyenleri yere yapıştırmak vaizlerin bilinçli ve açıkça dile getirdikleri amaçlarıydı. Vaazın verildiği yer bir savaş alanına dönerdi; sağdaki soldaki insanlar sıralar halinde yere yıkılırdı. Bu savaş alanı benzetmesi vaizlerin kendileri tarafından yapılmıştı. Vaizlerin hedefledikleri ahlâki dönüşüm için bu son ve doruk noktasındaki korku kesinlikle gerekliydi. Vaazın başarısı “düşen” insanların sayısıyla ölçülürdü. Bu konuda kesin kayıtlar tutmuş olan bir görgü tanığının bildirdiğine göre, pek çok gün süren toplantı sırasında 3000 kişi yere yıkılmıştır; bu sayı da toplantıda bulunanların yaklaşık altıda biriydi. Yere düşenler, yakındaki toplantı odasına taşınırlardı. Her zaman, odanın zemininin en az yarısı, yatan insanlarla dolu olurdu. Bazıları konuşamadan ve kıpırdayamadan öyle sessizce yatardı. Zaman zaman birkaç dakika için kendilerine gelir, sonra derin bir inlemeyle, insanı ürperten bir çığlıkla ya da affedilmeyi dileyen içten bir duayla yaşadıklarını belli ederlerdi.

“Bazıları konuşabiliyor, ama kıpırdayamıyorlardı. Bazıları topuklarını yere vuruyordu. Bazılarıysa can çekişiyormuşçasına titreyip, sudan çıkmış balık gibi çırpınıyordu. Çoğu, yerde saatlerce yuvarlanıyordu. Diğerleriyse aniden sıraların, kürsülerin üstüne sıçrayıp, ‘Mahvolduk! Mahvolduk!’ diye bağırarak ormanda kayboluyordu.”

Yere düşenler kendilerine geldiklerinde, artık başka bir insan olurlardı. Ayağa kalkıp “Kurtuluş!” diye bağırırlardı. Artık “yeniden doğmuş” olarak iyi ve temiz bir yaşama başlamaya hazırdılar; eski günahkâr varlıkları geride kalmış olurdu. Bu karşıtına dönme, ancak daha önce bir tür ölüm yaşandıysa inandırıcı olabilirdi.
Aynı sonuca varan, ama bu denli uç nitelikte olmayan olgular da vardı. Toplanan bütün insanlar aniden ağlamaya başlardı, çoğu insan durdurulamaz hıçkırıklara boğulurdu. Dört beş kişilik gruplar halindeki kimileri de köpek gibi sesler çıkarmaya başlardı. Birkaç yıl geçtikten sonra, heyecan daha ılımlı biçimler almaya başlayınca, önce tek tek sonra koro halinde “kutsal gülme” krizi geçirir oldular.
Ama her şey kitle içerisinde; bildiğimiz diğer bütün kitlelerden çok daha coşkulu ve heyecanlı olan bu kitlenin içerisinde olup biterdi.
Burada hedeflenen, karşıtına dönme devrimlerde hedef alınandan farklıdır. Söz konusu olan, insanın kutsal emirler karşısındaki tutumudur. İnsanlar o ana kadar bu emirlere karşı gelmişlerdir ve şimdi Tanrı’nın vereceği cezanın korkusu sarmıştır onları. Vaizin her yola başvurarak yoğunlaştırdığı bu korku onları bir bilinçsizlik konumuna itmiştir. Kaçan av hayvanları gibi ölü taklidi yaparlar, ama korkuları öylesine büyüktür ki bilinçlerini gerçekten yitirirler. Kendilerine geldiklerinde Tanrı’nın emirlerine ve yasaklarına bütünüyle uymaya hazır olduklarını açıklarlar, böylelikle şiddetli cezalandırılma korkusunu yatıştırırlar. Bu süreç uslandırma sürecidir: İnsanlar vaiz tarafından Tanrı’nın sadık hizmetkârı olacak şekilde yola getirilirler.

Bu süreç devrim sürecinde olan bitenin tam tersi niteliktedir. Daha önce gördüğümüz gibi, devrim sürecinde önemli olan uzun süre herhangi bir egemenliğe tabi olmanın yarattığı bütün sızıların yükünden kurtulmaktır. Burada ise, yeni bir boyun eğme, Tanrı’nın buyruklarına boyun eğme ve bu yüzden de bu buyrukların neden olacağı bütün sızılara gönüllü olma söz konusudur. Her iki süreçte de bulunan ortak faktör karşıtına dönmenin kendisi ve karşıtına dönmenin yer aldığı ruhsal sahnedir: Her iki durumda da bu sahne kitledir.

Şölen Kitleleri
Beşinci kitle türü şölen kitlesidir. Burada, sınırlanmış bir yerde bolluk söz konusudur ve yakınlardaki herkes yiyip içebilir. Her türden tarım ve hayvancılık ürünü büyük yığınlar halinde sergilenir: Sıra halinde yüz domuz ateşe dizilir; meyveler dağ gibi üst üste yığılır; en beğenilen içki dev kaplarda hazırlanır ve içilmeyi bekler. Her birinden, her şeyden, insanların hep birlikte tüketebileceğinden çok daha fazlası bulunur; bunları tüketebilmek için giderek daha çok insan kitleye akar. Bu insanların pay alabileceği bir şey olduğu sürece, şölen hiç bitmeyecekmiş gibi görünür. Erkekler için bol bol kadın vardır, kadınlar için de bol bol erkek. Hiçbir şey ve hiç kimse onları tehdit etmez, kaçacak bir şey de yoktur; bir süre için hayat ve haz güvenlik altına alınmıştır. Çoğu yasaklama ve kısıtlama geçici olarak kaldırılmıştır; alışılmadık hareketlere yalnızca izin vermekle kalınmaz, bu hareketler teşvik bile edilir. Birey için bu ortam, deşarj değil gevşeme atmosferidir. İnsanların uğraşıp birlikte varmak isteyecekleri ortak bir hedef yoktur. Hedef şölenin ta kendisidir ve onlar oradadır. Yoğunluk son derece büyüktür ama eşitlik büyük oranda yalnızca müsamaha ve haz eşitliğinden ibadettir. İnsanlar yalnızca bir yönde değil, değişik yönlerde ileri-geri hareket ederler. Ortaya yığılmış, herkesin payı olan şeyler yoğunluğun en önemli parçası, hatta çekirdeğidir. Önce bu şeyler bir araya getirilmiştir; ancak onlar toplandıktan sonra insanlar toplanmaya başlamıştır. Her şeyin hazırlanması yıllar boyu sürebilir ve insanlar bu kısa süreli bolluğu yaşamak için uzun bir yokluğa katlanmak zorunda olabilirler. Ama onlar bu an için yaşarlar ve bu ana ulaşabilmek için durmaksızın çalışırlar. Başka zamanlarda birbirlerini nadiren gören insanlar gruplarıyla birlikte bu törensel şölene bir şekilde davet edilir. Çeşitli grupların gelmesi büyük bir heyecanla ilan edilir ve gelen her yeni grup genel coşku düzeyini yükseltir.

Ancak bu atmosferde rol oynayan bir duygu daha vardır. Bu tek şölende yaşanan ortak keyifle insanlar gelecekteki pek çok şölenin de yolunu yaparlar. Ritüel danslarda ve drama gösterilerinde daha önce yaşanmış aynı türden olaylar anımsanır; bu dans ve gösterilerin geleneği yaşanan şölenin gerçekliğinde mevcuttur. Şölen yapanlar kutlamalarının ilk kurucularını anımsarlar; bunlar kendi ataları, tadına vardıkları zevklerin mitik yaratıcıları ya da daha sonraları, daha donuk toplumlardaki gibi yalnızca şölene hibede bulunan zenginler olabilir. Her halükârda şölene katılanlar benzer olayların gelecekte de tekrarlanacağı konusunda güven duyarlar. Şölen şölenleri doğurur, şölende tüketilenlerin ve insanların yoğunluğu yaşamın kendisinin artacağı vaadini taşır.

Elias Canetti
Kitle ve İktidar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz