Kitle ve İktidar: Sürülerin Tarihsel Sürekliliği – Elias Canetti

Elias Canetti

“Bowling oyunundaki kukalara benziyoruz daha çok. Aileler halinde getirilip oraya dikiliyoruz, yaklaşık dokuz kuka. Bodur ve tahtadan oracıkta dikilip duruyoruz. Yanı başımızdaki öbür kukalarla bir ilişkimiz yok. Bizi devirecek darbenin izleyeceği yol, çoktan belirlenmiş durumda; salakça bekleşiyoruz; bir darbe karşısında bitişiğimizdeki kukaları devirebildiğimiz kadarını deviriyoruz bizimle, bitişik kukalara aktardığımız darbe onlarla aramızdaki biricik ortak noktadır, hızla akıp giden bir varoluş sürecinde bu ortak noktayı birbirimize çok görmüyoruz.

Arkadan yeniden kalkıp dikiliyoruz ortaya. Ama böyle de olsa, yeni yaşamda eski varlığımızı koruyoruz. Ne var ki, dokuz nüfuslu aile içindeki yerimiz değişiyor yalnız, hatta bu da olmuyor, tahtadan ve salakça yine eski darbeyi gözlemeye başlıyoruz.”*

Sürülerin Tarihsel Sürekliliği 

İnsanlar, arkasından ağıt yaktıkları ölüyü tanırlar. Yalnızca ona yakın olanların ya da onun kim olduğunu tam olarak bilenlerin ağıt sürüsüne katılma hakkı vardır. Ölenle yakınlıklarına bağlı olarak acılan da artar; onu en iyi tanıyanlar en iyi ağıt yakar ve ağıdın kraliçesi, öleni karnında taşımış olan annesidir. Yabancıların yası tutulmaz ve en baştan hiç kimse ağıt sürüsünün merkezi olamaz. Bir nesneyle ilişkideki bu belirlilik bütün sürülerin karakteristiğidir. Bir sürüye ait olanlar birbirlerini iyi tanımakla kalmaz, aynı zamanda hedeflerini de çok iyi bilirler.

Ava çıkınca, peşinde oldukları avın ne olduğunu çok iyi bilirler; savaşa gidince düşmanlarının kim olduğunu çok iyi bilirler; ağıt yaktıklarında duydukları ıstırap iyi tanıdıkları biri içindir ve artış ritlerinde, artması gerekenin ne olduğunu tam olarak bilirler. Sürünün belirliliği korkutucu ve değişmez niteliktedir, ama aynı zamanda bir yakınlık öğesi de içerir. İlkel avcıların avlarına bir tür şefkat duydukları sezilebilir. Ağıtlarda ve artış ritlerindeki bu bildik şefkat doğal görünebilir; ama bu bazen, artık korkulacak bir şey olmaktan çıkan düşmana da duyulabilir. Sürü tekrar tekrar aynı şeyleri hedefler. İnsanoğlunun diğer bütün yaşama yöntemleri gibi sürü de sonsuz bir biçimde tekrarlanır. Bu belirlilik ve tekrarlanma esrarengiz bir biçimde sürekli olduğu kanıtlanan oluşumlara yol açmıştır. Söz konusu oluşumlar her zaman hazırdır ve kullanılabilir; bu olgunun, daha karmaşık uygarlıklarda kullanılabilmesini sağlayan şey esrarengiz değişmezliğidir.
Önceki bölümlerden birinde keşiş ve asker birimlerini örnekleyerek kitle kristallerinden söz etmiştim. Sürüler, tıpkı kitle kristalleri gibi, aslında kitlelerin hızla oluşmasının istendiği her yerde, tekrar tekrar kullanılır. Ancak, modern kültürlerde hala varlığını ısrarla sürdüren gerçekten arkaik öğelerin çoğu, ifadelerini bir sürüde bulurlar. Artan baskılardan ve günümüzün ayak bağlarından kurtulmuş, daha basit ve doğal bir varoluşa duyulan nostalji tam tamına bunun göstergesidir; bu nostalji, yalıtılmış sürülerde yaşama arzusudur. İngiltere’deki tilki avları, asgari sayıda tayfayla küçük teknelerle okyanus yolculukları, az bilinen ülkelere keşif gezileri, hatta birkaç kişiyle, insan çabası olmaksızın her şeyin kendiliğinden çoğaldığı doğal bir cennette yaşama hayali bile, bunların hepsi arkaik durumlardır ve ortak bir yanları vardır: açık, karmaşık olmayan, belirli ve kısıtlı özellikteki girişimleri paylaşan az sayıda insan hülyası. Bunlara ek olarak, günümüze kadar kalmış hiçbir kural tanımayacak kadar ilkel bir sürü daha, linç hukuku adı altında işleyen bir sürü vardır. Sözcük, işin kendisi kadar utanmaz bir nitelik taşır; çünkü yapılanlar aslında hukukun bir reddidir.
Kurbanın hukuka layık olduğu düşünülmez; insanlar arasındaki alışılmış biçimlerin hiçbirine uyulmaksızın, bir hayvan gibi gebertilir. Kurban, görünüş ve davranış bakımından katillerinden farklıdır ve katillerin kendileriyle kurban arasında hissettikleri bu uzaklık ona hayvan muamelesi yapmalarını kolaylaştırır. Kurban, kaçışı sırasında onlara yakalanmamayı ne kadar uzun süre becerirse, katillerin oluşturduğu sürü o kadar gözü dönmüş olur. İyi koşabilen ve hayatının en iyi çağındaki bir insan, onlara hevesle ele geçirecekleri iyi bir av sunmuş olur. Bu kovalama doğası gereği sık sık gerçekleşemez; seyrekliği de çekiciliğini artırır. Sürüyü oluşturanların, vahşeti kendilerine hak olarak görmeleri, adamı yiyememe/eri olgusuyla açıklanabilir. Muhtemelen, dişlerini adama gerçekten geçirmedikleri için kendilerini insan olarak görürler. Bu türden sürünün kökeninde sıklıkla cinsel suçlama yatar ve bu da kurbanı tehlikeli bir varlığa dönüştürür. Kurbanın gerçek ya da sözde vukuatı gözde canlandırılır. Siyah bir adamın beyaz bir kadınla ilişkilendirilmesi, fiziksel yakınlıklarının görüntüsü aralarındaki farklılığı saldırganların gözünde vurgular; kadın daha da beyazlaşır, adam daha da kararır. Kadın masumdur; çünkü öbürü, erkek olduğundan, daha güçlüdür. Eğer kadın ilişkiyi kabul etmişse, bu onun erkeğe atfedilen üstünlük sayesinde kandırılmış olmasındandır. İnsanların tahammül edemediği ve hepsini adama karşı birleşmeye zorlayan şey, adamın üstünlüğü fikridir. Vahşi bir hayvan gibi -değil mi ki bir kadını hırpalamıştır- hep birlikte kovalanır ve öldürülür. Bu adamın katli onlara hem mubah hem de zorunlu görünür ve bu eylem hepsine apaçık bir tatmin verir.**

*Marakeşte Sesler
**Kitle ve İktidar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kendisi Olmayan İnsan: İnsanın Dört Zindanı – Dr. Ali Şeriati

Ben, kendi dinimi, kendi edebiyatımı, kendi duygularımı, keder ve ızdıraplarımı, dertlerimi ve ihtiyaçlarımı düşündüğüm zaman, gerçekte kendimi düşünüyorum. Benim bireysel...

Kapat