Canetti’nin Kitle ve İktidar adlı eserinden kitlenin çözümlemesi ve iktidara itaati üzerine alıntılar

1905 doğumlu olan yazar Elias Canetti 1930’larda kitle eylemlerinin her tür politik mücadelenin en önemli silahı olduğunu fark ederek “kitle” ve “iktidar” ilişkisi üzerinde çalışmaya başladı. Çalışması ilerledikçe ilişkinin “tarih üstü” boyutlarını keşfetti ve insanın özüne yöneldi. Hayvan sürülerini ve yaşayışlarını, bir araya gelmiş her tür insan topluluğunu din, zaman, mekan farkını gözetmeksizin devasa bir literatür taraması yaparak inceledi. Yaşadığı yıllar, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın tarihteki en büyük kitle hareketlerinin ve kitlesel yıkımların görüldüğü  döngüye denk gelmesi; bir “iktidar” (s)imgesi olarak Hitler’in vahşeti yaptığı işin önemi ve anlamını artırdı. Kendi gündelik yaşamında kitlenin yıkıcı, iktidarın öldürücü yüzünü gördü. İnsanlar arasında “emir” ve “itaat” ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlık mekanizmalarına dönüştüğünü anlatı.Ölüme karşı direnmenin yolu; emre karşı koymak ve yaratmak olduğunu belirti. “Düşünmek ısrar etmektir” diyerek toplumun yapısı, şiddetin doğası üzerine ebedi bir anlatımla son derece ilginç, derin bir düşün eseri kazandırdı.

Kitle ve İktidar’dan bir bölüm

“Güç” sözcüğü, etkisi bakımından doğrudan ve burada olan bir şeyi, iktidardan daha dolaysız bir biçimde zorlayıcı bir şeyi akla getirir. “ Fiziksel Güç” deyişi, gerçekte aynı fikrin yalnızca daha açık bir ifadesidir; çünkü daha aşağı ve kaba dışavurumların içindeki iktidar, her zaman güç olarak daha iyi betimlenmiştir; örneğin avın yakalanıp ağza götürülmesi güç aracılığıyla gerçekleştirilir. Güç kendisine zaman tanındığında iktidar haline gelir, ama kriz anı, geri dönüşsüz karar anı gelince güç çıplak güç haline döner. İktidar daha geneldir ve güçten daha geniş bir uzam üzerinde işler; iktidar çok daha fazlasını içerir ama daha az dinamiktir. İktidar daha törenseldir, hatta belirli bir sabır ölçüsü vardır. Güç ve iktidar arasındaki ayrım kedi ile fare arasındaki ilişkiyle çok basit bir biçimde örneklenebilir.

Kedi, gücü, fareyi yakalamak, onu ele geçirmek, pençelerinin arasında tutmak ve nihai olarak da öldürmek için kullanır. Ama fareyle oynamasında bir başka etken daha vardır. Kedi farenin gitmesine izin verir, birazcık kaçmasına, hatta arkasını dönmesine fırsat tanır; bu süre boyunca fare artık güce maruz değildir. Ancak hala kedinin iktidar [alan]ının içindedir ve her an tekrar yakalanabilir. Derhal uzaklaşırsa, kedinin iktidar alanından kaçar; ama, artık ulaşılamayacak olduğu noktaya varana kadar hala kedinin iktidar alanının içindedir. Kedinin egemen olduğu uzam, fareye yaşattığı umut anları, bir yandan da bütün bu zaman zarfında onu yakından izlemeyi sürdürmesi ve onu yok etmeye gösterdiği ilgiyi ve yok etme niyetini asla elden bırakmaması; bunların hepsine, yani uzam, umut, dikkatle izleme ve yok etme niyetine iktidarın fiili bedeni, ya da daha basit bir biçimde, iktidarın ta kendisi denebilir.

Bu yüzden, gücün aksine, iktidara içkin olarak uzamda ve zamanda belirli bir genişleme vardır. Daha önce ağzın, hapishanenin bir prototipi olduğunu öne sürmüştüm. Her durumda, bu ikisi arasında, güçle iktidar arasındaki ilişkiyi örneklemeye hizmet edecek bir ilişki vardır. Bir kez düşmanın ağzına girince, kurbanın hiçbir umudu kalmaz çünkü manevra yapmak için ne zamanı ne de yeri vardır. Bu iki bakımdan hapishane ağzın bir uzantısı gibidir. Tıpkı kedinin gözünün önündeki fare gibi, tutsak biraz ileri geri yürüyebilir, gardiyanlarına arkasını dönebilir; önünde, kaçmayı ya da serbest bırakılmayı umacağı zamanı vardır. Kapatıldığı hücrenin bulunduğu hapishanenin bütün mekanizması onun yok edilişine ayarlanmış gibidir ve bu mekanizma fiilen işlemekte değilken bile tutsak bunun her zaman bilincindedir.

Güçle iktidar arasındaki ayrım oldukça farklı bir başka alanda, bir dine çeşitli düzeylerde tabi olmakta görülebilir. Tanrı’ya inanan herkes sürekli O’nun iktidarı altında olduğuna inanır ve bu iktidarla kendi tarzında uzlaşmıştır. Ancak bunu yeterli bulmayan insanlar vardır. Bu insanlar, Tanrı’nın kesin bir müdahalesini; tanrısal gücün tanrısallığını fark edip hissedecekleri doğrudan bir edimini beklerler. Tanrı’nın vereceği emirlerin beklentisi içinde yaşarlar; onlara göre Tanrı, yöneticinin özelliklerinin daha açık bir türüne sahiptir. Her özel vakada, O’nun etkin iradesi ve bu insanların etkin ve bariz tabiyeti dinin özü haline gelir. Bu türden dinler kadercilik öğretisine yatkındır; bu dine inananlar başlarına gelen her şeyin Tanrı’nın iradesinin doğrudan bir ifadesi olduğunu her zaman hissederler. Böylece bütün hayatları boyunca boyun eğmek için yeni vesileler bulurlar. Sanki az sonra ezilmek üzere çoktan Tanrı’nın ağzına girmiş gibidirler. Ama bütün hayatlarını bu berbat yerde, cesaretlerini kaybetmeksizin ve hala doğru olanı yapmaya çabalayarak yaşamak zorundadırlar.

İslamiyet ve Kavlinizm, bu eğilimin en kuvvetli biçimde sergilendiği dinlerdir. Bu dinlere inananlar, Tanrı’nın gücü için yanıp tutuşurlar; sadece O’nun gücü onları tatmin etmeye yetmez. Çünkü Tanrı’nın gücü çok uzaktadır ve onları fazla serbest bırakır. Küçük yaşlarda kendilerini sonsuza değin teslim ettikleri emir beklentisi, onlarda derin izler bırakır, ayrıca diğer insanlara karşı tutumları üzerinde de ciddi bir etki yapar. Bu sürekli emir beklentisi, askerlerinkine benzeyen bir inanan türü, kendileri için hayatın en gerçek temsilcisi savaş olan ve hayatı savaştan ibaret gördükleri için gerçek savaşlardan korkmayan insanlar yaratır.

Elias Canetti – Kitle ve İktidar’dan alıntılar

• Kitlenin varlığını sürdürmek için gösterdiği bütün çabalar, açlığını giderme anlamında etkisizdir. Tek umudu, her biri kendini diğeriyle kıyaslayan, çifte kitlenin oluşmasında yatar.
• İnsan, dokunulma korkusundan yalnızca kitle içinde kurtulabilir. İdeal durumda, kitle içinde herkes eşittir. Kitle her bireyi dokunulma korkusundan, mümkünse bütünüyle kurtarmak ister.
• Kitle, oluşumuna neden olan taleplerin karşılanmasıyla, içinden de saldırıya uğrayabilir.
• Kitleye güvensizlik duygusu, bütün tarihi dünya dinlerinin, deyim yerindeyse kanında vardır.
• Ani olarak yasaklanan dinlerin hepsi intikamlarını bir tür dünyevileşme ile alırlar.
• Ateş, kitlenin en güçlü ve en eski simgesidir.
• Bir tiyatrodaki panik, kitlenin dağılması anlamına gelir.
• İzleyicilerin arasındaki kitle duygusu ne kadar az olursa olsun, yangının farkına varmak bu duyguyu zirveye taşır.
• Panik, kitlenin kitle içinde dağılmasıdır.
1. Kitle daima büyümek ister.
2. Kitle içinde eşitlik vardır.
3. Kitle yoğunluğu sever.
4. Kitlenin bir yöne gereksinimi vardır.
• Bütün eşitlik kuramları ve adalet talepleri sonunda enerjilerini bir kitlenin parçası olmuş herkese aşina olan fiili eşitlik deneyiminden alır.
• Kaçış içinde aralarındaki farklılıklar yok olmasa da bütün mesafeler yok olur.
• Kitlesel kaçış, paniğin tersine enerjisini, iç tutunumundan alır.
• Düşen, tehlikeye sunulmuş kurbandır. Bütün kitle türleri içinde kaçış kitlesi en büyük inatçılığı sergileyenidir. Kitleden arta kalanlar son ana kadar birbirinden ayrılmazlar.
• Günümüzde olumsuz kitlenin ya da yasak kitlesinin en iyi örneği grevdir. İşin bırakılması işçileri eşit kılar.
• Grevcilerin işyerinin sorumluluğunu devralmış olmaları, burayı ortak bir mülkiyete dönüştürür, böylece daha büyük bir önemle korunur ve yüce bir anlamla donatılmış olur.
• Her emir onu yerine getirmek zorunda olan insanda acı veren bir sızı bırakır.
• Komünyonu alanlar kendilerini tek vücut olarak hissetmekten, bir hazineyi ele geçirip az önce aralarında paylaşmış insanlar kadar uzaktır.
• Parlementer etkinliklerin kutsallığı, bir karar aracı olarak ölümden vazgeçmekten çıkar.
• Yemenin getirdiği yalıtma, o adına iktidar denen dehşete düşürücü büyümenin köklerinden biridir.
• Üretimden duyulan kibrin kökleri artış sürüsüne kadar uzanır.
• İki elin aynı hareket dizisini (tutma-bırakma) ardışık olarak yerine getirdiği çok yaygın bir uğraşı vardır: ticaret. İnsanlar ticaret dışında hiçbir yerde maymunlara bu kadar yakın değildir.
• Birinden karşılığını vermeksizin bir şey alma, en kaba biçimiyle aldatma, tırmanma bağlamına çevrildiğinde ağaçtan düş(ür)meye denk düşer.
• Elde kırılan bir dal parçası sopanın kökeni oldu… İnsan ona güvendi ve hiç bırakmadı. Çomaktı, sivriltti, mızrak oldu; büktü ve uçlarını bağladı, yay oldu; maharetle kesince de ok; asa olarak ve büyücünün değneği olarak iktidarın iki önemli biçiminin özelliklerini taşımayı sürdürmüştür.
• Elin gerçek büyüklüğü sabrında yatar.
• Bir arkadaşı olmayınca sağlıklı bir maymun kendi postunu ayıklar.
• Ok, parmakla kuş arasındaki geçiştir; daha derine girmesi için uzatılmış, daha iyi uçması için inceltilmiştir.
• Doğrudan öldürmeye yaramayan şey sadece yararlıdır.
• Yeme şampiyonunu kendine şef olarak seçen halklar vardır.
• Başka herkesten çok yemek yemek, yiyene ait hayvanların yok edildiği ön kabulünü taşır.
• Aynı gruba ait olmanın her zaman beraberinde birbirini yemeyecekleri güvencesini da taşıdığı doğrudur; ama bu güvence ancak yeme anında ikna edici biçimde anlatılabilir.
• Anne kendi bedenini yensin diye veren insandır. Annenin tutkusu yemek vermek, çocuğunu yemek yerken ve yediklerinin yararını görürken izlemektir; çocuğun büyümesi, kilosunun artması değişmez amaçlarıdır.
• Çocuk üzerinde egemenlik kurmak için iştahın yoğunlaştırılması, insanlar arasında kurulan diğer adet olmuş ilişkilerin hepsinden daha büyük bir üstünlük duygusu yaratır.
• Çocuk annenin elinde ekin gibi büyür ve evcil bir hayvan gibi annenin izin verdiği hareketleri yapar.
• İki kişilik bir aile, insanın en sevmediği eseridir.
• Modern insan lokantalarda, ayrı masalarda, kendi küçük grubuyla birlikte, parasını kendisinin ödediği yemekler yemeyi sever. Karnını doyurmuş olanlar açların üstüne basıp gitmeyi umursamazlar.
• Başkalarıyla birlikte yemeyi sevmenin bir nedeni daha vardır, bu bir dolgunluk yarışıdır. Yalnız yiyen herkes bu işlemin başkalarının gözünde ona sağlayacağı prestijden özveri yapmış demektir.
• İnsanın dişlerini başkalarına gösterebileceği doğal vesile, birlikte yemektir… Çatal-bıçakla yani kolaylıkla saldırı amaçlı kullanılabilecek iki araçla yemek yeriz. Olabildiğince zarif biçimde kesip ağzımıza attığımız yiyecek parçasına hala “bir ısırımlık” denir.
• Özgün olarak kahkaha, garantilenmiş av ya da yiyecek karşısında duyulan hazzı içeriyordu.
• Her ani düşüşün kahkaha nedeni olması, akla çaresizliği getirmesi, ve bize, istersek düşene av muamelesi yapabileceğimizi anımsatmasındandır. Düşeni yemek yerine ona güleriz. (Bir kahkaha bir pirzola. M.İ.)
• Gülme, içe almanın son aşamasının yerine simgesel bir eylemi koymaktır.
• Kafesteki bir sırtlanın önüne yiyecek koyup sonra hayvan onu kapmadan geri çekerek, kahkaha benzeri bir ses çıkarması sağlanabilir.(Dizilerdeki kahkaha efektleri?M.İ.)
• Hayatta kalma savaşında her insan diğer bütün insanların düşmanıdır ve asıl yengi yaşamla karşılaştırıldığında, çekilen bütün ıstırap önemsizdir. Hayatta kalan ister bir ister çok sayıda ölüyle karşılaşmış olsun, durumunun özü kendini yalnız duyumsamasıdır.
• Düşmanı yere serilmiş yatarken kendinin hala ayakta olduğunu duyabilmek için onu yere devirmek ister. Ama öteki, bütünüyle yok olmamalıdır; ceset olarak fiziksel varlığı zafer duygusu için vazgeçilmez bir unsurdur.
• Yaşamda kalanın öldürdüğü adamla yüz yüze geldiği bu an onu özel bir güçle doldurur.
• Komutan savaş kazanırsa, savaş alanında gerek kendisi adına, gerekse kendisine karşı savaşmış bütün ölüler onun olur. Düşman düzgün bir savaş olmaksızın teslim olmuşsa ve yalnızca birkaç ölü varsa, zafer gülünçleşir.
• Paranoyak yönetici, tehlikeyi kendinden uzak tutmak için her aracı kullanan biridir. Tehlike yalnızca önünde değil her yerdedir; özellikle de yeterince çabuk fark edemeyeceği arkasındadır.
• Yöneticinin tek gerçek tebaası onun kendilerini öldürmesine izin verecek olan insanlardır.
• Hiçbir yönetici kendine tabi olanların itaatinden kalıcı olarak emin olamaz.
• (Kendini korumak isteyen insan) başkaları ölürken hayatta kalmak için öldürmek ister; o ölürken başkaları sağ kalmasın diye hayatta kalmak ister.
• En yoğun iktidar duygusu oğul istemeyen hükümdarda bulunur.
• Yerlinin zihninde yiğitlik MANAnın nedeni değil sonucuydu.
• Galip olanın kesip çıkarttığı ya da kendine kattığı ya da savaş nişanı olarak taşıdığı uygun ceset parçaları iktidarın artışını sürekli anımsatmaya hizmet eder.
• Öldürülenin ruhu öldürenin bacağı içinden yukarı doğru ilerler, vücuduna girer. Bir karınca gibi yürür. En sonunda mideye girer ve mideyi kapatır. Adamın midesi bulanır; karın bölgesi ateşlenir. Ruh kalbe girince sanki ölenin kanı öldürene verilmiş gibi etkiler.
• Dine Stendhal’den daha karşı olan ve dinin vaatleri ve yükümlülüklerinden onun kadar arınmış biri zor bulunur.
• Bir despot her zaman ikiyüzlülüğünün bilincindedir ve bu yüzden de her zaman başkalarından aynısını bekler.
• Soru sormak, zora dayalı girişimdir.
• Sessizlikle karşılaşan bir soru, bir kalkan ya da zırhtan geri tepen bir silah gibidir. Israrlı sessizlik sorgu ve işkenceye yol açar.
• Yanıt, yanıt vereni bağlar; yanıt veren ona itaat etmek zorundadır; yanıt onu sabit bir tavır almaya ve orada kalmaya zorlar, oysa sorgucu kendi işine geldiği gibi yer değiştirerek, ona her yandan saldırabilir.
• Kimsin? Yenebilecek bir şey misin?
• Çoğunlukla ne düşündüğümüzü bize bir soru sorulana kadar bilmeyiz.
• Sokrates dinleyicilerine yalnızca soruları aracılığıyla egemendi.
• Sorular ancak sorguda kuşku yüklüdür.
• Yargıç yetkesinin temelinde kesin olarak her şeyi bilmek yatar.
• Suskunluk kendini dönüştürmeye engel olur.
• Hiçbir çocuk, en sıradan çocuk bile kendine verilen emirlerin bir tekini bile ne unutur, ne de affeder.
• İnsanı başarı yönünde mahmuzlayan şey, bir zamanlar ona verilmiş emirlerden kurtulmak için duyulan derin istektir.
• Büyük histeri krizleri bir dizi şiddetli kaçış dönüşümlerinden başka şey değildir. Histerik, kendini üstün bir iktidar tarafından ele geçirilmiş hisseder.
• Dairesellik histerinin en çarpıcı özelliklerinden birini, erotik doğaya sahip süreçlerden dini süreçlere geçişin sıklığını da açıklar. Her türden ele geçirme, her türden kaçış dönüşümünü başlatabilir.
• Kaçış dönüşümünün tersi şamanların geçirdiği nöbetlerde bulunur. Şaman kendine itaat eden yardımcı ruhları arayıp bulabilmek için kendisini dönüştürür.
• Manik insanın dönüşümlerinin büyük bir kolaylığı vardır; bu dönüşümler avcının doğrusal ve başıboş karakterini, ayrıca istediği şeyi elde etmeyi başaramadığı, ama buna karşın ava devam ettiği her zaman değişen araçlarının bağlantısızlığını paylaşır.
• Mani, ava duyulan şiddetli arzu nöbetidir. Onun için önemli olan kovaladığı şeyi görmek, birden karşısına çıkmak ve ele geçirmektir. İçe alma, kurbanı yemesi o kadar önemli değildir.
• Mani, tamamlayıcısı olduğu durumun başlangıcını, yani melankoliyi de yaşatır. Kaçış dönüşümleri yararsız oldukları hissedildiği için bırakılınca melankoli başlar. Melankolideki kişi kovalamacanın bittiğini ve çoktan ele geçirildiğini hisseder. Kendini önce bir av olarak, sonra bir yemek ve son olarak da leş ya da dışkı olarak görür. Kıymetten düşme süreci mecazi olarak suçluluk duygusu diye anlatılır. Suçluluk özgün olarak borçla aynı şeydi. (Almanca’da hala ikisi için tek sözcük vardır.) Melankolik yemek istemez, hak etmediğini söyleyebilir, asıl nedeni kendini yen(il)miş hissetmesidir. Kendi ağzı kendine döner. Her zaman yemiş olmanın berbat cezası birdenbire ve kaçınılmaz biçimde önüne çıkar. Yenen bir şeye dönüşüm, bütün kaçışı sona erdiren son dönüşümdür.
• Maske net ve kesindir, ama belirsizliğin dehşetiyle yüklüdür.
• Maske çok şey anlatır, ama daha da fazlasını saklar. Her şeyden önce maske, ayırır.
• Hiç bilinmeyen her dil bir tür akustik maskedir.
• Cadıların asıl günahı şeytanla cinsel ilişkiye girmektir.
• Bugün bildiğimiz şekilde sandalye tahttan türemiştir ve taht, işlevi yöneticiyi taşımak olan yöneticiye tabi hayvan ya da insanların varlığını gerektirir. Sandalyenin dört bacağı bir hayvanın bacaklarını temsil eder.
• Oturmanın saygınlığı, sürekliliğin saygınlığıdır.
• Döşenmiş bir sandalye yalnızca yumuşak değildir, aynı zamanda oturana oturduğu şeyin belli belirsiz canlı olduğu hissini verir.
• Uykuda da uyanıkken vazgeçilmez görünenlerin çoğunu –zihnin giysileri olan düşüncenin sabit, zorlayıcı biçimlerini- üzerimizden atarız.
• Uykunun savunmasızlığı, yineleyişi, sürekliliği, açıklanamayan pek çok şeyin açıklaması olarak öne sürülen, çevreye uyum kuramlarının hepsinin uygunsuzluğunu gösterir.
• Boylu boyunca uzanmış bir insan kesinlikle bağımsız değildir, çünkü kendini destekleyecek her şeyi kullanır.
• Yere oturmak ya da çömelmek, gereksinim yokluğunu, insanın kendi içine dönmesini belirtir. İnsanlar sanki mülklerini içinde taşıyorlarmış ve bundan bütünüyle eminmiş gibi davranırlar.
• Ne var ki çömelmek ya da yere oturmak olabilecek her şeyi kabullenmeyi de ima eder.
• Orkestra yöneticisi ayakta durur… Bir kürsünün üzerinde durur ve hem önden hem arkadan görülür… Enstrümanların sesleri üzerinde bir ölüm kalım iktidarına sahiptir; uzun bir sessizlik onun emriyle yeniden bozulur. Enstrümanların çeşitliliği, insanların çeşitliliğinin yerini tutar… Soğukkanlılık onun temel niteliklerindendir; yasayı ihlal edenler anında engellenmelidir. Yasanın notalar şeklindeki şifresi onun elindedir… Görülmeye giderek alışır ve onsuz edemez olur… O orkestrayı yönetirken hiç kimse kıpırdayamaz ve bitirir bitirmez alkışlamak zorundadırlar… (İzleyicilere) sırtını dönmüş olarak başlarında durur. Onun peşinde giderler, çünkü o önde gidendir… Gözleri bütün orkestrayı (göz hapsinde) tutar… Dikkati aynı anda her yerdedir ve otoritesinin büyük kısmını buna borçludur.
• Zengin bir insan insanları sorun etmez; biriktirdikleri onları satın almaya yeter. Yönetici, insan biriktirir. Şöhret, sesler korosunu biriktirir.
• Her tür yönetimin birincil niteliğinin zaman düzenlenmesi olduğu söylenebilir.
• Zamanın hesaplanmasında en etkileyici işaret İsa ile konmuştur. İsa bu konuda, Yahudi düşüncesine göre, dünyanın yaratılmasına denk düşen zamanı başlatmak açısından Tanrı2yı bile geri bırakmıştır.
• Çinliler ancak ortak bir takvim oluşturmayı başardıktan sonra ulus haline gelmişlerdir.
• Yedinci günün sabahı sahilde yürürken, birdenbire taç giyme töreni için zorunlu olan bir törene, tahta göz dikmeye yeltenen herkesi, ama özellikle en hırslı olanları vazgeçirmesi gereken bir törene gitmekte olan halkın tamamı Njogoni’nin üzerine çullandı. Çevresini yoğun bir kitle olarak sardılar ve sonra ancak en kötü çapulcu sürüsünün düşünebileceği her hakareti etmeye başladılar. Kimileri yüzüne tükürdü; kimileri ona yumruklarıyla vurdu; kimileri onu tekmeledi; diğerleri ona iğrenç nesneler attılar; dışarıda duran ve zavallı adama ancak sesleriyle ulaşabilen talihsizler, ona, babasına, anasına, kız ve erkek kardeşlerine ve en uzak kuşaklardan atalarına sürekli küfrettiler. Bir yabancı o anda taç giydirilecek olan bu adamın yaşamı için bir kuruş bile vermezdi.
• Emir, ertelenmiş bir idam hükmünden daha hafif bir şey değildir.
• Kutlama ve alkışlama da artış isteğinin anlatımları olarak kabul edilebilir.
• Saçlarına ak düşen, görüşü bozulan, dişlerini yitiren ya da iktidarsız olan bir kral öldürülür, aksi halde kendisi intihar etmelidir; zehir içer ya da boğulur.

• Muhammed Tuğluk, zamanının en kültürlü prensiydi… Stilinde olduğu gibi hat sanatında da en başarılı profesörlerini geride bıraktı. Kayda değer bir düş gücü vardı ve mecaz kullanımında mahirdi… Matematik, fizik, mantık ve Yunan felsefesi onu eşit derecede büyülüyordu… Sultan dindardı, dininin kuralarına sıkı sıkıya bağlıydı ve şaraptan kaçınırdı… Savaşta inisiyatifi ve cesaretiyle dikkat çekerdi… Sultanın doğasının karmaşıklığına dikkat çekmek gerekir…
• Sultanın tebaasına hiddet duymasının nedeni uzun süre hüküm sürmüş olması değildi. (Delhi’yi boşaltma emri hükümdarlığının ikinci yılında verildi.) Aralarında en başından beri var olan gerilim zamanla büyüdü… Muhammed’in babası Tuğluk şah, yalnızca dört yıl hüküm sürmüşken bir kazada yaşamını yitirdi; gerçekte nasıl öldüğünü sırrı paylaşan birkaç kişiden başka hiç kimse bilmese de kuşku duymamak olanaksızdır. Eski sultan bir seferden döndükten sonra oğluna bir köşk yaptırmasını emretti. Köşk üç gün içinde her zamanki gibi ahşaptan yapıldı, ama öyle yapıldı ki belirli bir noktadan itilince hemen çökebilirdi. Sultan, yanında genç ve gözde oğluyla köşke yerleşince Muhammed bir fil geçit töreni yapılması için izin istedi. Bu izin verildi ve filler öyle biçimde yürütüldü ki ahşap yapının altından geçerken o duyarlı noktadan yapıyı ittiler. Köşk çöktü ve sultanla en sevdiği oğluna mezar oldu… Hükümdarlığının en başından itibaren babasının katili olmasından kuşkulanıldı.
• Dünyanın fethi, muazzam ordular, böyle ordular da daha çok, daha çok para gerektiriyordu. Muhammed’in varidatının çok büyük olduğu doğruydu. Uyruğu olan Hindu krallarının vergileri her taraftan akıyordu ve babasından, başka şeylerin yanı sıra, dökme altın kütlesiyle dolu bir depo miras kalmıştı. Ama bütün bunlara karşın, kısa sürede parasız kaldı ve tipik biçimde bu eksikliği bir hamlede giderecek bir yöntem aradı. Çinlilerin kağıt parası olduğunu duymuştu ve benzer bir şeyi bakırla yapma fikrini edindi. Değerleri keyfi biçimde gümüş paralara göre belirlenmiş çok miktarda bakır paraları vardı ve altın ve gümüş yerine bunların kullanılmasını emretti. Kısa süre sonra her şey bakır karşılığı alınıp satılmaya başlandı. Bu kararı yüzünden her Hindu’nun evi özel bir darphane haline geldi; her eyalette milyonlarca bakır para yapıldı ve insanlar bunlarla vergilerini ödeyip at ve benzeri şeyler aldılar. Prensler, köy şefleri ve toprak sahipleri bu bakır para sayesinde zenginleştiler ve devlet yoksullaştı. Kısa süre sonra paranın değeri hızla düştü, bu arada çok nadir oldukları için eski paraların değeri dört, beş kat arttı. Sonunda bakır paralar çakıl taşlarından daha değersiz hale geldi. İnsanlar mallarını ellerinde tuttuklarından ticaret durakladı. Sultan emrinin sonuçlarını fark edince büyük bir öfkeyle uygulamayı durdurdu ve bütün bakırın hazineye getirilmesini, orada eski türden parayla değiştirilmesini emretti. Böylece her yerden, binlerce insanın hor görerek attığı bakır her köşeden çıkarıldı ve karşılığında altın ve gümüş verilerek hazineye toplandı. Tuğlukabad’da bakır dağları oluştu; hazine büyük ölçüde para kaybetti ve para kıtlığı vahim hale geldi. Sultan bakırın hazineye neye mal olduğunu kavrar kavramaz, tebaasına daha da hiddetlendi.
Para bulmanın bir başka yolu vergilendirmeydi. Kendisinden önceki yöneticilerin döneminde vergiler zaten yüksekti; şimdi daha da yükseltilip amansız bir zulümle toplandı. Köylüler meteliksiz kaldılar. Toprak sahibi olan her Hindu toprağını bıraktı ve küçük büyük gruplar halinde her yerde bulunan asilere katılmak için vahşi ormana kaçtı. Topraklar işlenmeden kaldı; giderek daha az tahıl yetişti; merkezi eyaletlerdeki açlık özellikle uzun bir kuraklıktan sonra imparatorluğun her yerine yayıldı. Bu kuraklık yıllarca sürdü, aileler parçalandı, kentlilerin tamamı açlıktan öldü ve binlerce insan yok oldu.
İmparatorluğun kaderindeki gerçek değişimi ortaya çıkaran belki de bu açlıktı. İsyanlar sıklaştı ve eyaletler peş peşe Delhi’den koptular. Muhammed sürekli taşradaki isyanları bastırıyordu. Zulmü arttı…
Muhammed yaptığı zulüm yüzünden hiçbir vicdan azabı duymuyordu; aldığı bütün önlemlerin meşru olduğuna kesinlikle inanmıştı…
…Tarihçi Ziyaeddin Barani’yle yaptığı aydınlatıcı bir konuşma vardır: “…Kralların hangi koşullarda idam cezası uyguladıklarına dair bir şeye rastladın mı?”
Barani yanıt verirken, idam cezasına yedi koşulda izin verilebileceği kanısında olan yüksek bir İslam otoritesinden alıntı yaptı. Yoksa idam cezası rahatsızlık, sıkıntı ve ayaklanma doğuruyor ve ülkeye zarar veriyordu. Bu yedi koşul şunlardı:
Gerçek din değiştirme; kasıtlı cinayet; evli bir erkeğin başka bir erkeğin karısıyla zinası; krala suikast; isyana önderlik; kralın düşmanlarla işbirliği ve onlara bilgi aktarma; devlete zarar verebilecek itaatsizlik, ama başka hiçbir itaatsizlik değil. Peygamberin kendisi bu yedi suçlamadan ilk üçünü mahkum etmişti. Diğer dört suçun cezalandırılması, daha çok bir siyasa ve iyi yönetim sorunuydu…
• …Mısır’daki halifeyle görüşmeler yaptı, özel görevliler gitti geldi; halifeye yazdığı mektuplar öylesine yontulmamış iltifatlar içeriyordu ki yazışmaları yaparken bunlara epey alışmış olan Barani bile bunları tekrarlayamıyordu… Paralarının üstünden kendi adını çıkarıp yerine, İslam’ın en yüce yöneticisi olarak gördüğü halifeninkini koydurmuştu… Halife tarafından kutsanmamış bütün öncüllerinin adı hutbe duasından çıkarıldı ve otoriteleri geriye dönük olarak geçersiz ilan edildi. Halifenin adı azametli binalara kazındı ve yanında başka hiçbir ismin bulunmasına izin verilmedi. Yıllarca süren karşılıklı yazışmalardan sonra, Mısır’dan içinde Muhammed’in resmen halifenin Hindistan vekili olduğunu belirten ciddi bir belge geldi. Bu belge Muhammed’e o kadar haz verdi ki saray şairlerine bu belgeyi mahirane biçimde şiire dönüştürttü.
• Muhammed’in sertliği başarısızlıklarıyla arttı, diğer bütün açılardan sonuna kadar aynı kaldı. Bir katilin elinden ölmedi. Yirmialtı yıl hüküm sürdükten sonra, bir cezalandırma seferinde yakalandığı hummadan öldü.

• Dürüst bir iktidar araştırması başarıyı ölçüt almamalıdır.
• Bu rastlantıları, yasalarla yönetildiği yanılsaması altında yeniden yapılandırma girişimine tarih adı verilir.
• Tanrıyla birleşmek bir onurdu; onun uğruna giderek daha çok kadınlaşmak, onu çekebilecek şekilde giyinmek ve onu kadınca oyunlarla baştan çıkarmak, bu bir zamanların yargıtayın başyargıcı olan sakallı adama artık bir yüz karası gibi gelmiyordu.
• Bir paranoyak için sözcüklerin önemi ne denli abartılsa azdır. Sözcükler her zaman uyanık olan haşarat gibi her yerdedir.
• Bu dünyanın “büyükler”ine duyulan saygı kolay bırakılmaz ve insanın tapınma gereksinimi sınırsızdır.
• Büyük ağıt dinlerinin iktidarı azalıyor. Çok fazla büyüdüler ve artışla boğuldular… Artık bir inanç varsa, o da üretime, modern artış çılgınlığına olan inançtır; ve dünyanın bütün halkları ona birer birer yenilmektedir… Üretim özü gereği barışçıldır… Bu noktada kapitalizm ve sosyalizm, aynı inancın ikiz rakipleri olarak birdir.
• İsa ölmekte olan ve ölmemesi gereken bir adamdır… Bir hiç için ölebilir, ama ölmek onu önemli kılar.
• Hayatta kalan, insanoğlunun en büyük belası, laneti ve belki de kıyametidir… Kurbanların itaatleri değilse bile çaresizlikleri hep aynı kalmıştır. İnsan, tanrısını çalmıştır… Hayatta kalanın kendisi de korkmaktadır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Türkiyede Nefret Söyleminin Sosyolojik Arka Planı Nefret Söylemi: Medya Arkası* – Ragıp Duran

Bugünkü medya baronlarına ve müritlerine inanacak olursak, medya çok güçlü siyasi/toplumsal/ideolojik/kültürel bir araçtır. Hatta buradakiler de söyler: ‘Biz istediğimizi vezir,...

Kapat