ELIAS CANETTI: İTALYA BERBAT YER, İSVİÇRE BİR GÖLLER KONFEDERASYONU

2

Tarih ve Melankoli

O sıralarda “Özgürlük” önemli bir sözcük haline gelmişti. Yunanların ektikleri topraktan çıkmıştı; bize Yunanları öğreten öğretmeni yitirdiğimden içimde Yunanistan ve İsviçre’den oluşan garip yapı güçlendi. Burada dağların özel bir önemi vardı. Yunanları ne zaman düşünsem, önümde dağlar belirirdi, işin en garip yanı, bunların her gün gözümün önündeki dağların aynıları olmasıydı. Havanın durumuna göre bazen yakın görünüyorlardı, bazen uzak, netlikle göründüklerinde seviniyordu insan, onlar hakkında konuşuyor, şarkılar söylüyordu, bir tapımdı bu dağlar adeta. En güzel manzara, yakınlardaki Ütli Dağından, bir sis denizi üzerinden bakıldığında gözler önüne seriliyordu; böyle durumlarda, dağlar ışıltılar saçan, nerdeyse dokunacağınızı saldığınız, zirveleri insanda huşu uyandıran adalara dönüşüyordu. Adları vardı, Tödi gibi bazı adlar işlenmiş değerli taş adları gibi geliyordu insana ve kendilerinden başka hiçbir şeyi belirlemiyorlardı; Wungfrau (Bakir) ya da Mönch (Keşiş), yeterinden fazla şeyi belirliyordu; ben, her dağ için yeni ve eşsiz bir sözcüğü, başka hiçbir nesne için kullanılmayan adları yeğlerdim. Aynı yükseklikte iki dağ göremezdiniz. Kayaları sertti, zaman zaman değiştiklerini insanın aklı almıyordu. Bu değişmezlik konusunda çok kesin bir inancım vardı, onları dokunulmaz nesneler olarak kabul etmiştim; bu dağların fethinden söz edildiğinde, keyfim kaçıyordu; tırmanmayı düşündüğümde, yasak bir şey istiyormuş duygusuna kapılıyordum.

Üstelik yaşam, tam da göllerin çevresinde yaşanıyordu, en ilginç şeyler orada oluyordu, bu göllerin Yunan okyanusu gibi olmasını isterdim, Zürih Gölü yakınlarında oturduğumda, bütün hepsini tek bir göl olarak düşünürdüm. Şeklini biçimini değiştiren yoktu aslında, her yerin bir anlamı vardı ve hepsi de kendine, özgü niteliklerini, bireyselliklerini koruyorlardı. Körfezler vardı, yarlar, ağaçlar, evler vardı. Ama benim düş dünyamda her şey “göl”dü, herhangi birinde olan biten, diğerlerinin de başına gelmiş oluyordu, bir antla oluşturulan İsviçre Konfederasyonu bir göller konfederasyonuydu bana göre. Orda hurda keşfedilen yerleşim yerlerinden söz edildiğinde, burada yaşayanların birbirlerinden habersiz olduğunu düşünüyordum. Kendi insanlarından uzakta, iletişimden yoksun bulundukları sürece nerede oturdukları fark etmiyordu, yeter ki minik bir parça göl ya da herhangi bir su bulunsundu ellerinin altında; kim olduklarını kimse öğrenemeyecekti; onlardan geriye kalmış ne kadar çömlek kırığı, ne kadar ok parçası, ne kadar kemik bulunursa bulunsun, fark etmezdi, onlar İsviçreli değildi.

İşte tarih buydu benim için: göllerin birleşmesi. Bundan önce tarih marih yoktu, zaten tarih, benim için tarihin gerçek tarihöncesini, Yunanları öğrenmekle ortaya çıkmıştı. Arada olanlar pek sayılmazdı; Romalılara güvenmiyordum, Walter Scott’un bana göre Yunanların torunları olan, demirden yapılmış, kolları bacakları vidalı yapma bebekleri yani şövalyeleri bana sıkıcı geliyordu, bunlar yalnızca köylüler tarafından yenilgiye uğratıldıklarında ilginç oluyorlardı.

Kendimi göllere kaptırdığım bu dönemde, Hutten’in Son Günleri elime geçti, Conrad Ferdinand Meyer’in ilk yapıtlarından biri olan bu kitabın beni anında çarpmasına şaşırmadım. Hutten bir şövalyeydi evet, ama aynı zamanda bir ozandı ve yapay güçlere karşı savaşan bir kişi olarak betimleniyordu. Hasta, dışlanmış bir insandı, herkes onu terk etmişti, Zwingi’nin etkisine girmiş bir halde Ufenau’da yalnız yaşıyordu. İsyancı ruhuyla gerçekleştirdikleri, anılar şeklinde anlatılıyordu, ama insan onların ateşini ne denli hissederse hissetsin, o anda Ufenau’da içinde bulunduğu koşulları unutamıyordu. Yazar, Hutten’i hep üstün bir güce karşı mücadele içinde yansıtıyordu; dolayısıyla şövalyeler konusunda insanı rahatsız eden konu, yani en yüreklilerinin bile, güçlerini zırhlarından aldıkları olgusu, saf dışı bırakılmıştı:

Loyola’nın adayı ziyareti bana çok sürükleyici geldi, bu, hiç kimsenin, Hutten’in bile tanımadığı bir Loyola, bir fırtına sırasında kendi küçük kulübesine aldığı, uyuması için üzerini kendi battaniyesiyle, kendi gocuğuyla örttüğü bir hacıydı. Gece yarısı Hutten bir gök gürlemesiyle uyanmıştı, şimşeklerin aydınlığında, hacının kendi sırtını kamçılamakta, kanlar içinde bırakmakta olduğunu görmüş, kendisini Bakire Meryem’in hizmetine adadığını belirten dualarını işitmişti. Sabah kalktığında, hacının yatağı boştu, Hutten şimdi en büyük düşmanının kendini gösterdiğini anlıyordu. Yaşamının sonunda düşmanla karşılaşması, onu gizlice dinleyen birinin varlığından habersiz olması, asıl düşmanının daha yeni ortaya çıkmasıyla şimdiye dek sürdürdüğü mücadelenin boşuna olduğunu anlaması… Ve artık çok geç olduğunda gelen yanıt —”Ben sadece İspanyol’u öldürmüştüm!”’ ‘Gerçeklik” denen şeye, tam da burada, şiirsel bir yazının orta yerinde yaklaştığımı sezmemek elimde olabilir miydi?

Üzerinde Ufenau’nun uzandığı göl, ta bana dek’ uzanıyordu; Meyer karşı kıyıda, Kilchberg’de oturmuştu. Bu uzun şiirin beni sardığını hissediyordum, ozan, önümde uzanan görünümü aydınlatıyordu, iki dizesi, insansal konularda artık geliştirmiş olduğum görüşü dile getiriyordu: “Ben ustaca kurgulanmış bir sanat yapıtı değilim / İnsansal çelişkileri olan bir insanım.” Kurgu ile insan arasındaki karşıtlık, bir ön bilgiyle yapılan ile doğanın verdiği arasındaki, bir kitabın kavranabilirliğiyle insanın anlaşılamazlığı arasındaki karşıtlık içimi kemirmeye başlamıştı. Hiç beklemediğim durumlarda düşmanlıkla karşılaşıyordum, dışardan zorla uygulanan düşmanlık, kişisel kaynaşmalardan doğmamış, köklerini anlamadığım ve üzerinde uzun uzun düşündüğüm kötülüklerle karşılaşıyordum. Çözüm getiremediğimden, insanı bir çelişki olarak görme şeklindeki geçici çözümü kabul etmiştim. Bu çözüme sıkı sıkıya sarıldım ve sonunda Annem bir imha saldırısıyla onları yok edinceye kadar Meyer’in dizelerini yineledim durdum.

Ama bundan önce, beni yalnız bıraktığı bir yıllık bir süre geçirmiştim. Meyer’i Saint Barthelemy Gecesi ve Otuz Yıl Savaşlarına dek okudum. Onun sayesinde, Dante’yi kişi olarak tanıdım, sürgün yerinden konuşan ozanın imgesi, belleğime kazıldı. Geziler sırasında Gruisons dağlarını görmüştüm; biri İsviçre’deki ilk yazımda olmak üzere art arda iki yaz, Domleschg’de, Duke Rohan’ın deyişiyle, “Avrupa’nın en güzel dağı” olan Heinsen dağına çıkmıştım. Yakınlarında, Rietberg Şatosunda, Jürg Jenatsch’a ait olduğu söylenen kan lekesine dikmiştim gözlerimi, ama pek etkilenmemiştim. Şimdi, onu anlatan yazıları okurken, izini kovalayan bir uzman gibi hissediyordum kendimi. Pescara’nın eşi, Michelangelo’nun kutsadığı Vittoria Coloıına’yla tanıştım; Ferrara’ya geldim, yalnızca saf ve sevimli yönleriyle tanıdığım bir ülke olan İtalya ne berbat bir yerdi. “Önemli” oluşlarıyla benim günlük yaşantıma ters düşen heyecan verici olaylar oluyordu burada hep. Kadının giysilerini görmedim, zamanlardaki ve yerlerdeki çeşitliliği gördüm. Giysilerle yaratılmış debdebeyi fark etmedim hiç; sonlar hep kasvetli, hep umutsuz bitiyordu, bu durumu hakikat olarak kabul ettim.

Bu yıllar boyunca bilgiye karşı duyduğum korkunç susuzluk içinde, Meyer’de beni saran şeyin, tarihin birbirinden farklı şekillerde canlandırılması olduğu görüşündeydim. Ondan ciddi ciddi bir şeyler öğreneceğimi sanıyordum. Kafamda hiç kuşku yoktu, onun söylediklerini kabul ettim, ardında yatanın ne olduğunu allamadım, her şey açıktı, öyle çok olay oluyordu ki, olayların zenginliği yanında ilgisiz ya da sözü edilmeye değmeyecek ne bulunabilirdi bunların ardında?

Artık resmi tarihe dayanamaz hale geldiğim, yalnızca kaynakların dibine inmeyi, olayları olduğu gibi anlatan kitapları yeğlediğim bugün, Meyer’de beni daha da derinden etkileyen başka şeyler vardı diye düşünüyorum: bir hasat duygusu ve meyve yüklü ağaçlar, “yeter denen şey hiç yetmez,” ve göl şiirlerindeki melankoli. Şiirlerinden biri şu dizelerle başlıyordu:

Hazin hazin solmakta durgun yaz günü
Küreklerim ağır, üzgün, isteksiz gider yollarında

………………………

Gökler uzakta, derinliklerse öyle yakın, öyle yakın—
Yıldızlar, ey yıldızlar neden çıkmazsınız ortaya?
Şimdi aziz, sevecen bir ses çağırıyor adımı
Deniz-mezardan, durmadan, durmadan.

Kimin sesiydi bu, bilmiyordum, ama ölü bir insan, kendisine yakın biri olduğunu düşünüyordum, suyun içinden seslenmesiyse sanki seslenen babammış gibi duygulandırdı beni. Bu son Zürih yıllarında, onu sık sık aklıma getirmedim, işte bu yüzden, bu şiirle geri dönmesi, büsbütün beklenmedik, büsbütün gizemli bir durum yaratıyordu benim için. Gölü böylesine çok sevdiğim için babam gölde saklanmıştı sanki.

O ana dek Meyer’in yaşamı hakkında bir şey bilmiyordum, annesinin gölde boğularak kendini öldürdüğünü bilmiyordum. Bunu bilseydim eğer, ikindi aydınlığında gölde kürek çekerken babamın sesini duyabileceğim asla aklıma gelmezdi. Tek başıma kürek çektiğim nadirdi ve işte yalnız böyle durumlarda bu dizeleri söylüyor, sonra durup dinliyordum. Yalnız ve yalnız bu dizelerden dolayı gölde yalnız olmak istiyordum; bu şiiri ve benim için ne büyük bir anlam taşıdığını hiç kimse öğrenmedi. Melankolisi, hüzünlü havası beni bütünüyle sardı; bu benim için yeni bir duyguydu, göle bağlı olarak, hava boğucu ve hüzünlü olmasa da, ben hüzünleniyordum, melankoli, sözcüklerden damlıyordu. Bu duygunun, ozanı göle çektiğini hissediyordum, yüreğimdeki acı, aslında başkasından bana yansımıştı ama buna karşın tuzağa düşüyor, sabırsızlıkla ilk yıldızların gökyüzünde belirmesini bekliyordum. Onları, yaşıma uygun olarak, rahatlama duygusuyla değil de sevinçle karşılıyordum. Uzanılmaz ve dokunulmaz varlıklar olan yıldızlarla ilişki kurma itkisi, sanırım o zaman başladı bende ve o günleri izleyen birkaç yıl içinde bir yıldız dinine dönüşecek kadar arttı. Yaşamım üzerinde etkileri olduğunu düşünemeyecek kadar değerli görüyordum yıldızları, yalnızca, ama yalnızca görünüşleri için bağlanmıştım onlara, yanımdan çekildiklerinde korkuyordum, beklediğim yerde tekrar gözüktüklerinde kendimi güçlü hissediyordum. Düzenli aralıklarla hep aynı yere dönmelerinden, yoldaşlarıyla, yani birlikte, harikulade ve de şaşılası adlar taşıyan burçları oluşturdukları diğer yıldızlarla tutarlı bir ilişki içinde bulunmalarından başka hiçbir şey beklemiyordum onlardan.

Elias Canetti
Kurtarılmış Dil
Bir Gençliğin Öyküsü
Çeviren: Şemsa Yeğin (Payel Yayınevi)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz