Günümüzde ağırlıklı kısmı Belçika topraklarında yer alan Flaman bölgesi, 16. yüzyılın sonlarına dek bir Hollanda-Flandre birleşikliği idi. Bölge, Flaman tarih ve kültürünün merkezi olmasının yanı sıra Hollanda’nın ilk sömürge açılımlarının da ana üssü idi. Bu sömürgenliğin kişide cisimleşmiş simgesi ise, Hollandalı Amiral Michiel de Ruyter olmuştur. 1607-1676 yılları arasında yaşayan Ruyter, Hollanda tarihine; İngiliz İmparatorluğu’na karşı Hollanda sömürgeciliği ve köle ticaretinin ayakta kalma ve büyümesi anlamında ciddi hizmetlerde bulunmuş bir “milli kahraman” olarak geçer.
Kuşkusuz Ruyter şahsında sömürgenliğinin altın yıllarını yaşayan bölge, öncelinde de belirgin bir zenginlik ve görece refahın merkezi idi.
Pieter Bruegel, tam da bu ortamda yaşamış bir ressamdı. 1552 yılında Fransa üzerinden Roma, Napoli ve Sicilya’yı kapsayan gezilerine çıkmadan ve dolayısıyla İtalyan üslubundan etkilenmeden önce Bruegel, Flaman geleneğinde peyzajlar çizerdi.
Üç yıl süren bu gezisinden dönüşünde sadece resim alanında değil, aynı zamanda dünyaya bakış anlamında da değişmiş ve gelişmiş bir Bruegel olarak döner Anvers’e.
Daha yaşadığı dönemde “köylü” lakabı takılan Bruegel, ağırlıklı olarak köy yaşamı üzerine tuvale yansıttığı resimleri ile bu lakabın kendisine takılmasının boş olmadığını da gösterir.
Bu “köylü” ressamın, “Para Çantalarıyla Kasaların Savaşı” adlı oymabaskı eseri, 1560’lı yıllarda Avrupa’da yaşanan ardı arkası kesilmez “din savaşları”na karşı bir çalışma, bir karşı çıkış idi. Bruegel, bu “din savaşları”na (ya da günümüzün Huntington icatlı yeni ismi ile “Medeniyetler Çatışması”na) karşı, söz konusu oymabaskı resminin altına;
“sakın bırakmayın altın dolu küplerinizi
sandıklarınızı, kumbaralarınızı
altınlarınız ve servetiniz için sıklaştırın safları
herkes ayrı bir şey söylüyor
ama gerçeklerden söz eden yok
neden katlanıyoruz
ne yapıyoruz
bizi yıkıntıların altına sürüklemek istiyor onlar
yok mu yağmacılığın ve savaşın olmadığı bir yer
neresi?..”
diye yazar.
1550’lerden öldüğü 1569 yılına dek dünyaya ve resme artık çok daha farklı bir gözle bakan Bruegel, bu farklılığının belki de en ayrıksı ve özel örneklerinden birini, ölümünden bir yıl önce tamamladığı “Körler” adlı tablosu ile sunmuştur.
Bizzat Bruegel’in de ifade ettiği gibi, tablonun ilham kaynağı, İncil’de yer alan, körlerin düşüşü hakkındaki meseldir. Matta İncili’nin 15. Bölümü’nde İsa, Ferisiler hakkında şöyle der: “Bırakın onları; onlar, körlerin kör kılavuzlarıdır. Eğer kör köre kılavuzluk ederse, her ikisi de çukura düşer.”
Dönem Avrupasının sayılı sömürgen merkezlerinden biri olmanın yanı sıra bölge, Calvenizmin de merkeziydi ve Calvenist inanca göre körlük, Tanrı’nın verdiği bir ceza idi. Bruegel işte bu “Tanrı’nın cezası” illeti bize, “Körler” tablosunda altı kör üzerinden gösterir.
Mekanımız, Bruegel’in artık handiyse değişmez mekanı olan köylük bir yerdir. Birbirlerine ellerindeki sopalar ve sırt dokunmaları ile tutunmuş körlerden ilki bir çukura düşmüş, ardındaki ikinci kör ise dengesini yitirmiş ve ilk körün üzerine kapaklanmakta iken üçüncü kör, bir şeylerin ters gittiğinin farkına varır gibi olmuş ama o ters gidenin ne olduğunu henüz algılayamamıştır. Gerideki üç kör ise birkaç adım sonra başlarına geleceklerden habersiz, umarsızca öndekileri izlemektedir.
Köyde bu altı körün dışında hiç kimse görünmemekte, sanki köy bomboş gibi durmaktadır. Öyle midir sahi? Etrafın düzenliliği ve yapıların bakımlılığı bu köyün bir “hayalet” köy olmadığını çok net ortaya koymaktadır. Resimde görünen yapılar içinde en belirgin olanı, kilisedir. Calvinist köy halkı pazar ayininde olmasın sakın?.. Kimbilir, belki de tam o sırada dinlenen vaaz, Matta İncili 15. Bölüm üzerinedir.
O pazar vaazı anında reel dünyayla tüm bağlarını kesmiş bir köy halkı ve dışarıda (belki daha sonra o köy halkının büyük bir kısmının da içine yuvarlanacağı) çukura düşüp birer birer yok olacak olan körler…
Sömürgenliğin ayak seslerinin duyulmaya başladığı o ilk tarihsel dönemece şahit olan Bruegel, bu tarihselliğin, önünde sonunda varacağı noktaya da işaret eder gibidir.
Momsej Kagan, “tarihsel dönemler, belli bir yaşam düzeninin, onunla da birlikte bu döneme damgasını vurmuş insanların ideallerinin çöküntüye uğradığı, bu çöküntüye uğrayışın ideal ve iyi-olanın kötü ve karanlık-olanı yenmesine artık olanak olmadığını gösteren, kesintili dönemlerdir. Rönesans’ın bunalım döneminde yer alan böyle bir dünya görüşünün çarpıcı bir sanatsal örneği, Pieter Bruegel’in ‘Körler’ adlı resmidir. Uçuruma doğru giden üç beş kör, tüm insanlığın aldığı tarihsel yolu simgelemektedir burada” yorumunu yapar.
Görmekten, bakmaktan kaçan insana görmeyi, bakmayı; bunlarla yüzleşmeyi ama aynı zamanda yüzleştiği şeyi de yüzgeri etmeden onu değiştirmek, alaşağı etmek mücadelesinde öncü olabilmek…
Tarihsel dönemi içinde geldiği yere baktığımızda Felaketin Eşiği’ne doğru hızla yol alan Türkiye’de, gerici-liberal ittifakın toplum üzerinde yaratmaya çalıştığı körlüğün üstesinden gelme noktasında; aydınlanmadan yana alınan tavırda ısrarcı olmak, daha bir yakıcı hale gelmiştir.
Günü geldiğinde Bruegel’in bu resmine baktığımızda; bugünü değil de, artık tarihin çöplüğüne gömülmüş bir tarihsel dönemi anlattığını görmek adına…
Fazıl Say, (d. 14 Ocak 1970, Ankara) Küçük yaşlarda obuacı Ali Kemal Kaya ile ritmik jimnastik ve işitme alıştırmalarına başlayan santaçı,, bir yıl sonra Mithat Fenmen’den aldığı piyano dersleriyle öğrenim sürecine girmiştir. Fenmen’le sekiz yıl süren bu dönem, piyano, solfej ve teorinin yanı sıra, besteciliğe özendirme çalışmalarını ve konser podyumlarına ısındırma amaçlı küçük dinletileri kapsar.
Mithat Fenmen’in 1982 yılında vefat etmesi üzerine Ankara Devlet Konservatuarı’na giren Fazıl Say, ‘Özel Statü’ olarak nitelenen hızlandırılmış yoğun eğitim çerçevesinde Kamuran Gündemir ile piyano, İlhan Baran ile kompozisyon çalışmıştır.
Gündemir, yorum kavrayışı gerektiren yapıtlar üzerinde üst düzey bir değerlendirme ortamı yaratarak öğrencisini yetiştirmiş, İlhan Baran ise ona kompozisyon eğitiminin temeli olan teknik donanımları kazandırmıştır. Donanımların başlıcaları armoni, kontrpuan, form bilgisi, analiz, enstrümantasyon, orkestrasyon, antik modlar, makamsal ve ritmik sistemleri, caz armonisi ve stil araştırmalarıdır. İlhan Baran, ayrıca çağdaş müzik stilleri çalışması için Ertuğrul Oğuz Fırat’dan yararlanılmasını istemiş ve Fazıl Say, üç yıl Fırat’dan ders almıştır. 1987 yılında konservatuarı bitiren genç piyanist, Almanya’nın DAAD bursuyla bu ülkeye gitmiş, Düsseldorf Müzik Yüksek Okulu’nda ABD’li piyanist David Levine’in öğrencisi olmuştur. Dünyanın önde gelen Schubert yorumcularından olan Levine, “Yaratıcı Yorumculuk” açısından örnek bir piyanisttir. Fazıl Say, piyanist kimliğiyle onu örnek almıştır.
Besteleri ‘
Prelüdler’, flüt ve piyano için, 1985; ilk seslendirme: Mehmet Mesci ve F. Say, (1986).
‘Süit’, piyano için, (1986).
‘Siyah İlahiler’, keman ve piyano için, 1987; ilk seslendirme, Götz Bernau ve Sayali Dadaş; Berlin’in 750. yılı kutlamaları dolayısıyla, 1987.
‘Gitar Konçertosu’, 1987; bu yapıtı geri çekti, 1997’de gitar ve orkestra için yeni bir yapıt yazdı.
‘İpekyolu’, piyano için, 1989; ilk seslendirme: RIAS Berlin Radyosu, canlı yayın: F. Say, 1989; sonradan konçertoya dönüştürüldü.
‘Yansıtmalar’, keman, piyano ve orkestra için konçerto, 1991; ilk seslendirme: Eduard Maturet yönetimindeki Berlin Senfoni Orkestrası, solistler; Götz Bernau, F. Say, 1991.
‘Nasreddin Hoca’nın dansları’ (sonradan “Türk Dansları” olarak adı değiştirilmiştir), piyano için, 1991.
‘Antik Anadolu Modları Albümünden’, piyano için, 1991.
‘Üç Masal’, oda orkestrası için: (12 yaylı, 6 üflemeli çalgı, arp, çelesta ve vurmalı çalgılar için), 1992.
‘Liszt’in si minör sonatı orkestralaması”; büyük orkestra için, 1992.
‘Altı Prelüd’ Debussy’nin 6 prelüdünün orkestralaması. 14 solo çalgıcı için: flüt, obua, klarnet, fagot, trompet, 2 vurmalı çalgı, piyano, gitar ve yaylılar dördülü, 1992; ilk seslendirme: besteci yönetimindeki Yeni Müzik Topluluğu, Köln, 1992.
‘Paganini’nin temaları üzerine çeşitlemeler” (modern caz stilinde) piyano için, 1993.
‘İpekyolu’, piyano konçertosu, 1994; ilk seslendirme: Scott Yoo yönetimindeki Boston Metamorphosen Orkestrası, solist: F.Say, 1995.
‘Fantazi parçaları’, piyano için, 1993.
‘Caz Fantazileri’, piyano için, 1994.
‘Senfoni Konçertant’, piyano ve büyük orkestra için, 1993; ilk seslendirme: Gürer Aykal yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, solist: Fazıl Say, 1996; orkestra: 3 flüt, 3 obua, 3 klarnet, altosaksofon, 2 fagot, kontrafagot, 4 trompet, 3 trombon, tuba, 7 vurmalı çalgıcı için 27 vurmalı çalgı ve yaylılar için (14+12+12+8).
‘Gitar ve Orkestra için’, (gitar konçertosunun yeniden yazılışı), 1996.
‘İki Ballade’, oda orkestrası için; 1996 ilk seslendirme: Scott Yoo yönetimindeki Boston Metamorphosen Orkestrası, 1996.
‘Oda Senfonisi’, oda orkestrası için, 1996; ilk seslendirme: Scott Yoo yönetimindeki Boston Metamorphosen Orkestrası, 1996.
‘Kara Toprak’, piyano için, Aşık Veysel’in teması üzerine, 1997.
‘Gülnihal’, piyano için, Hamamizade İsmail Dede Efendi’nin teması üzerine, 1997.
‘Kadanslar’, Mozart’ın piyano konçertoları için kadanslar, 1987 – 1996.
‘Nazım Oratoryosu’, piyano, solo ses, koro ve orkestra için, 2001.
‘Metin Altıok için Ağıt’, piyano, solo ses, koro ve oda orkestrası için, 2002/2003.
‘Piyano Konçertosu, No:3′, piyano ve orkestra için, 2001.
Albümleri (CD)
‘Wolfgang Amadeus Mozart’, Warner Music France
Piano Sonata K.333 in B flat major
Variations on ‘Ah, vous dirais-je, maman’ K.256
Piano Sonata K.330 in C major
Piano Sonata K.331 in A major ‘Alla Turca’.
‘Fazıl Say’, Troppenote Recordings
Piano Concerto No.2 “Silk Road”
Chamber Symphony
Two Ballades
Four Dances of Nasreddin Hodja
Fantasy Pieces.
‘George Gershwin’, Teldec Classics International
Rhapsody in Blue
Porgy and Bess arrangements…
‘Igor Stravinsky’, Teldec Classics International
Le Sacre du Printemps.
‘Johann Sebastian Bach’, Teldec Classics International
French Suite N.6 BWV 817 in E major
Italian Concerto BWV 971 in F major
Prelude and Fugue BWV 543 in A minor
Chaconne in D minor (F. Busoni)
Prelude and Fugue BWV 846 in C major.
‘Peter Ilyich Tchaikovsky’, Teldec Classics International
Piano Concerto No.1 in B flat minor
‘Franz Liszt’,
Piano Sonata in B minor.
‘Johann Sebastian Bach, Teldec Classics International
Italian Concerto BWV 971 in F major
French Suite N.6 BWV 817 in E major
Prelude and Fugue BWV 543 in A minor
‘Wolfgang Amadeus Mozart’,
Piano Sonata K.331
Ödülleri
Avrupa Birligi Piyano Yarışması, 1991
Genç Konser Solistleri Yarışması Avrupa Birinciliği, 1994
Genç Konser Solistleri Yarışması Dünya Birinciliği, 1995
Radio France/Beracasa Vakfi Ödülü, 1995
Paul A. Fish Vakfı Ödülü, 1995
Boston Metamorphosen Orkestrası Solist Ödülü, 1995
Maurice Clairmont Vakfı Ödülü, 1995
Telerama Ödülü, 1998, 2001
RTL Televizyonu Ödülü, 1998
Le Monde de la Musique Ödülü, 2000
Diapason d’Or ( Altın Plak ) Ödülü, 2000
Classica Ödülü, 2000
Le Monde Ödülü, 2000
Avusturya Radyo-TV Ödülü, 2001
Deutsche Phono Akademie ECHO Ödülü, 2001
Sen ne getirdin bana çocukluğundan?
şen kahkahalar ulumalar dona kalmalar mı?
Üzüncün senin hangi çağrışımlara uzandı
benim eskil saatlerimde?
geçmişsiz ve geleceksiz suç sevinçleri,
deniz kıpırtılarınca yürek dalgalanmaları?
titreyerek uçurulan köpükten balonlar,
anlık aşkın tasarımlar mı?
nasıl bir ak konutun isteklendiricisi oldun
anılarıma düz baktıran
ah, ben pembe fistanımla kuşanırdım
dantelalı tafta yumuşaklıkla
savaşırdım kovmaya, çifte yetkeyi
hiçlemeye annemi ve uykuyu
öğle sonlarında ürkünç odaların! . diledin mi yanında tümden varolmayı an için
ve bir kaç sonrasında hiç yokmuşçasına
beklememeyi bir şey çevremdekilerin uyumundan başkaca? . yok böyle bir şey yok!
sunduğun sağaltımı kaçkın bir geçmiş,
sayrılık tutsağı bir gelecek duyumu bulanık,
sisi varlığının üzünç kanıtı bir vaktin şimd’i_
beni bağışlayan sarsan
aşan bizleri mor birliktelik..
Nilgün Marmara – Ancak Yazgıdır Bu
1958 yılında İstanbul’da doğdu. Ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji ve Anadolu Lisesi’nde bitirip, yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı.
Sylvia Plath üzerine incelemeler yaptı. Plath’ın bireyin yalnızlığına ve varoluş sorununa bakışı genç şairi etkiledi. Nilgün Marmara, şiirlerinde çoğunlukla, 1. tekil kişinin düşle gerçek arasında gidip gelen, kırılgan izleklerini kullandı.
Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı. Küçük İskender, Lale Müldür, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, Ece Ayhan, Gülseli İnal ve Serdar Aydın gibi şairleri derinden etkiledi.
Sylvia Plath sevgisi, Marmara’yı ölümde de sevdiği şairin yazgısıyla birleştirdi. 13 Ekim 1987′de henüz 29 yaşındayken “yaşama karşı ölüm” dedi ve intihar etti.
Eserleri
Şiir
Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1988)
Metinler (1990)
Günlük
Kırmızı Kahverengi Defter (Gülseli İnal tarafından hazırlandı, 1993)
İnceleme
Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi (1985, Dost Körpe tarafından 20 yıl sonra Türkçe’ye çevrildi)
Küresel kriz Karl Marks’ı yine dünyanın gündemine taşıdı. Bırakınız dünyaca ünlü ekonomistleri Türkiye’de bazı muhafazakar isimler bile Marks’ın haklılığını öven yazılar kaleme almaya başladı. Görünen o ki önümüzdeki dönem Marks yeniden okunup, tartışılacak. İlginçtir Marks, Kapital’i yazdığında sanki bu durumu önceden tespit etmişti! Dava arkadaşı F. Engels’e yazdığı mektupta kendisini bir hikaye kahramanına benzettiğini yazdı. Marks, hangi ünlü yazarın, hangi eserinin kahramanıyla özdeşleşmişti? Neden kendini ona benzetmişti? Gelin 1867 yılının 16 Ağustos gününe gidelim…
Tarih 16 Ağustos 1867. Londra.Saat: 02.00 Karl Marks geceleri çalışıyordu hep. Sadece araştırma yapıp kitap yazmıyordu; 1864’de kurulan “Enternasyonal İşçi Birliği”nin faaliyetleri de zamanını alıyordu. Bu nedenle yazmaya ancak geceleri fırsat buluyordu. Uzun dönemdir üzerinde çalıştığı yapıtını yeni bitirmişti. Heyecanla, 25 yıldır her fırsatta yanında olan, maddi-manevi katkılarda bulunan dava arkadaşı Friedrich Engels’e mektup yazdı: “Sevgili Fred…Kitabımın adını ‘Kapital: Politik Ekonominin Eleştirisi’ koydum…” Dört yıldır üzerinde çalıştığı ve yılbaşından beri temize çektiği Kapital’in birinci cildine son noktayı az önce koymuştu. “Böylece bu bölüm bitmiş oluyor. Bunun olabilmesi senin sayendedir. Benim için yaptığın fedakarlıklar olmasaydı, bu korkunç işi yapamazdım…” Hastaydı; karaciğerinden rahatsızdı. Bazen iki ay yataktan çıkmadığı oluyordu. Ama çalışmayı bırakmıyordu. Çok titizdi; her kitaba ulaşmak, okumak, üzerinde çalışmak istiyordu. Bazen kütüphanelerde bulamadığı kaynaklar için Engels’ten yardım istiyordu: Engels araştırıp Marks’ın istediği eserleri mutlaka buluyordu: Bu bazen James Edwin Th. Rogers’in “İngiltere’de Tarımın ve Fiyatlarının Tarihi” ya da John Watts’ın, “Sendikalar Grevler, Makinalar, Kooperatif Toplulukları” gibi kitaplar oluyor; kimi zaman da İngiltere parlamento tutanakları ya da İngiliz sanayiinde kadınların çocukların durumlarıyla ilgili raporlar olabiliyordu. Evet, aslında 20 yılı aşkındır üzerinde çalıştığı, para-sermaye ilişkisi, emeğin sermayeye bağlılığı, malların dolaşımı, işbölümü, makinaların kullanımı gibi politik-ekonominin eleştirisini ele aldığı yorucu çalışmasını bitirmişti sonunda. Sağlığını, ailesini, mutluluğunu feda ettiği; uğruna yoksulluk çekip paltosunu, saatini tefeciye verdiği kitabı çıkıyordu işte. Ama Karl Marks’ın kafasında bir korku vardı…
BALZAC’A HAYRANDI
Karl Marks, Fransız yazar Honore de Balzac’a hayrandı. Onun kentsoylu düzene yukarıdan bakan, para-zevk ve iktidarın temel amaca dönüştüğü bir dünyayı anlatan eserlerini çok beğeniyor; “işte gerçekçi yazar” diyordu. Balzac 1845 yılında “Gizli Başyapıt” adlı eserini çıkardı. (Bu eser Türkçe’ye tam 100 yıl sonra 1945’te “Bilinmeyen Şaheser” adıyla Nahit Sırrı Örik tarafından çevrildi.) “Gizli Başyapıt” yazıldığı dönemden başlayarak özellikle sanat dünyasını çok ilgilendirdi; Cezzanne, Picasso gibi büyük ressamları derinden etkiledi; üzerinde sanat tarihçileri tarafından çalışmalar yapılan bir yapıt oldu. Balzac’ın eserinin kahramanı Frenhofer ressamdı. Tuvalinde yaratmaya çalıştığı eserinin kusursuz olmasını istiyor; onunla tutkuyla bir aşk ilişkisi yaşıyordu sanki. 10 yıldır atölyesine kapanmış, çileli bir hayatla arayış içindeydi. Resimlerine bağlıydı, sergilemek bile istemiyordu. Ama bir gün gizli başyapıtını, resimlerine hayran genç bir ressam ile sanatsal bilgilerine güvendiği bir başka ressama gösterdi. İkilinin resimi hakkında söyledikleri Frenhofer’i çıldırttı. Her iki ressam da uzun uzun tuvale bakıp hiçbir şey anlamadıklarını itiraf etmişlerdi. Ressam Frenhofer kızgındı; hayal kırıklığına uğramıştı. Anlaşılamamıştı işte. O gece geçirdiği büyük bunalım sonucu intihar etti. Ve Balzac hikayesini böylece bitirdi… Aslında ressam Frenhofer’in yaratımı, “soyut resim” idi; bu nedenle hem de meslektaşları tarafından bile anlaşılamamıştı! Araya girip bir not aktarmalıyım: Balzac’ın “Gizli Başyapıt”ı yazdığı 1845’te “soyut resim” nedir bilinmiyordu! İşte “Gizli Başyapıt”ı sanat tarihi açısından önemli kılan da bu özelliğiydi aslında! Peki, Balzac bunu nasıl keşfetmişti, bilinmiyor. Eserini yazarken resim teknikleri konusunda bilgi aldığı ressam G. Boulanger idi ve onun da “soyut resim” ile ilgisi filan yoktu. Bu arada ekleyeyim Boulanger, bizim Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyid, Osman Hamdi gibi ressamlarımızın da Paris’te hocalığını yapmıştır. Neyse, yok “soyut resim” yok bizim ressamlar diyerek kafanızı karıştırmayalım. Gelelim Karl Marks’ın, çağının çok ötesinde olan ressam Frenhofer’den nasıl etkilendiğine…
MARKS’IN KAFASINDAKİ KORKU
Karl Marks, gerek gündelik gerekse yazı çalışmalarından yorulduğunda evindeki sedire uzanıp beğendiği okumaktan hep keyif aldığı Cervantes, Shakespeare gibi ustaların ölümsüz eserlerini okurdu. Yaşamı boyunca edebi yapıtlarla hep yakından ilgilendi, sürekli okudu.“Gizli Başyapıt” yazıldığı dönemde Karl Marks’ı da şaşırttı, düşündürdü, heyecanlandırdı. Balzac’ın bilgece, içten, ironik bu eserini büyülenmiş gibi elinden düşürmeden bir çırpıda okudu. Ve dahi ressam Frenhofer’ın karmaşık ve sürekli arayış içinde olan ruhuyla kendisi arasında benzerlikler buldu. Marks da yıllardır kütüphanelere, müzelere, kitaplığına kapanarak Kapital’i kaleme almıştı. Yorulmadan yazılarına eklemeler çıkarmalar yaparak sürekli değişiklikler yapmıştı. Yazdıklarının düşüncelerini tam olarak ifade edip etmediğinden emin olamıyor, tekrar tekrar çalışıyordu. Örneğin: İngiliz çalışma mevzuatına ilişkin yirmi sayfa yazmak için, İngiliz ve İskoç tahkikat komisyonları ve fabrika müfettişlerinin raporlarını bile günlerce arayıp bulmuş ve okumuştu. Sonuçta çileli, yorucu çalışması sonucu yıllardır çalıştığı kitabı çıkıyordu. Dahi ressam Frenhofer gibi devrimci bir arayış içinde olan Marks, yeni sözler söylüyordu; bunlar anlaşılacak mıydı?Kapitalizmdeki egemen üretim ilişkisini, ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesini, sermayenin dolaşımını, sermaye kar ilişkisini vb. insanlar doğru anlayabilecekler miydi? İçinde kuşku vardı; anlaşılamama kuşkusu. Tıpkı çağdaşları; Goethe, Schiller, Beethoven, Stendal, Gogol, Puşkin, Goya vd olduğu gibi…
“BALZAC’I OKUMALISIN”
Karl Marks, Engels’le her sırrını, duygusunu paylaşıyordu. Mektubunda Balzac’ın “Gizli Başyapıt” kitabını mutlaka okumasını önerdi. Çünkü ruh halini ressam Frenhofer’e benzetiyordu! Frenhofer ile yaşamında benzerlikler olsa da Marks bilim adamıydı ve bu nedenle daha gerçekçiydi. Marks, Engels’e yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Zavallı ressam. Mükemmelliği ararken, kendi sanatını öldürdü. İnsan gerektiği yerde durmasını ve noktayı koymasını bilmeli, değil mi? Mükemmel, iyinin düşmanıdır. Balzac’ın, yaptıklarıyla hiçbir zaman yetinmeyen kahramanının ruhunu anlıyorum ben.” Engels, “Gizli Başyapıt”ı okudu mu; üzerinde bir daha konuştular mı bilinmiyor. “Seçme Yazılar” adlı eserde bu konuyla ilgili sadece Marks’ın mektubu var. Ama Marks’ın Kapital’i bitirdiğinde başta Engels olmak üzere yakın dostlarına okuttuğu bilgisi var. Genç ressam Porbus ustası ressam Frenhofer’in tablosundan hiç bir şey anlamamıştı. Oysa Engels ustası Marks’ın yazdığından çok etkilendi. Frenhofer’in başına gelen Marks’ın başına gelmedi. Ancak Marks bilim adamıydı; akademik formasyonu vardı; doçentti. Bu nedenle felsefi ve ekonomik terimleri sık kullanan Marks’ın dili ağırdı; düşünceleri insanlara karmaşık geldi ve bu nedenle Kapital zor okundu. Diğer yandan Kapital, içerik, ansiklopedik zenginlik, bütünlük, mantık ve vuruculuk bakımından övgüyü hak etmişti. Gerçekçi Marks ile öykü kahramanı Frenhofer’in yazgısı ayrıydı artık…
BİSMARCK’IN TEKLİFİ
Kapital’inin ilk cildi 14 Eylül 1867’de Almanya’da çıktı. Marks, kuşkusuz Kapital ile dünya devrimini amaçladı. Ama o da insandı; babaydı; telif haklarının mali sorunlarını çözmek, eski borçlarını ödemek ve eve bir şeyler almak için kendisine faydası dokunacağını sanıyordu. Ama eline geçen o kadar azdı ki kendisinin de alayla belirttiği gibi kitabı yazarken içtiği tütün parasını karşılamaya bile yetmiyordu! Bugün dünyada hala, İncil’den sonra en çok satan kitap olarak gösterilen Kapital ilk baskısında 1000 adet basılmıştı. Ve ilk baskısı dört yılda bitti. Marks’ın, “Proletaryanın öncü savaşçısı, cesur, dürüst, mert, unutulmaz dostum Wilhelm Wolff’a” diyerek adadığı Kapital’i medya görmezlikten geldi. Hakkında uzun süre hiçbir yazı çıkmadı. Kapital, Almanya, İngiltere, Fransa yerine bir başka ülkede çok fazla ilgiyle karşılandı: Rusya! Lenin’in 1917’de Rusya Devrimi Marks’ın çalışmalarını dünya çapında duyulmasına, okunmasına ve tartışılmasına neden oldu. Ve 20. yüzyıldaki her toplumsal değişim Marks’ın etkisini taşıdı. Bu arada ileri de Almanya’yı birleştirecek olan “demir yumruk” Lauenburg Dükü Otto Von Bismarck, Marks’a haber gönderdi; büyük yeteneklerini Alman halkı yararına kullanmasını istedi. Marks kendisine zenginlik, itibar ve en önemlisi ana yurduna dönmesini sağlayacak teklifi reddetti; yerinin proletaryanın yanı olduğunu söyledi. Bu şekilde zenginleşmeyi reddeden Marks, gazetelere yazdığı paralar ve Engels gibi dostlarının yardımlarıyla geçindiriyordu ailesini. Mektubunda Engels’e şöyle diyordu:“Gönderdiğin 15 sterlini aldım, çok teşekkür ederim benim sevgili, dürüst dostum…” Marks, zamanının ve enerjisinin büyük bölümünü sosyalist I. Enternasyonal’e ayırdığı için Kapital’in ikinci ve üçüncü ciltlerini yetiştirmeye ömrü yetmedi. 1883’te 65 yaşında vefat etti; iki cildi Marks’ın notlarından Engels tamamlayıp yayınladı.Aradan yıllar geçti…Küresel kriz bugün dünya piyasalarını kasıp kavuruyor. Karl Marks şimdi tekrar revaçta. İnsan soramadan edemiyor; Marks’ın aslında yazgısı, geleceğin sanatını yapan Frenhofer’e benzemiyor mu? Devrimcileri, eserlerini anlayabilmek için zaman gerekiyor belki de, kim bilir… Balzac’ın “Gizli Başyapıt” eserinin kahramanı Frenhofer’le kendini sadece Karl Marks’ın özdeşleştirmedi. Kusursuz bir yaratıyı arayan ressam Frenhofer, birçok ünlü sanatçıyı da etkiledi. Bunların başında modern sanatın öncüsü kabul edilen; empresyonizmle kübizm arasında köprü kurmuş olan ressam Paul Cezanne (1839–1906) geliyordu. O da Frenhofer gibi yaratma sürecine tutkuyla bağlı bir çile adamıydı. Yanında “çıraklık” yapmış Emile Bernard, “Cezanne Üzerine Anılar” kitabında bir hatırasını şöyle anlatıyordu: “Bir akşam ona Balzac’ın Gizli Başyapıt’ından ve hikayesinin kahramanı Frenhofer’den söz açtım; masadan kalktı, gelip önüme dikildi ve işaret parmağını göğsüne bastırarak –ağzından tek sözcük çıkmadan ve bu hareketi art arda yineleyerek- öyküdeki kişinin kendisi olduğunu belirtti. Öyle heyecanlanmıştı ki, gözleri yaşlarla dolmuştu.”Cezanne kara kalem taslaklarında “Gizli Başyapıt”ın sahnelerini resmetti. Bunlardan biri; Frenhofer’in tablosunu gösterdiği, diğeri de resmi yaptığı sahneydi. Bunlar İsviçre Basel Kunstmuseum’da sergilenmektedir. Balzac’ın “Gizli Başyapıt”ına tutkuyla bağlı, kahramanı Frenhofer’le kendini özdeşleştiren bir diğer dünyaca ünlü ressam ise Pablo Picasso (1881–1973) idi. Balzac’ın eserinden o kadar etkilenmişti, öyküdeki olayın geçtiği Paris’teki Biere de Bretteville konağını kiralayıp, 1936–1955 yılları arasında burada yaşadı.(“Gizli Başyapıt”ı günümüz Türkçesi’ne çeviren ve ne yazık ki kitap çıkmadan kısa bir süre önce vefat eden mimar Samih Rıfat, araştırdığı kaynaklarda Frenhofer’in bu konukta oturduğuna dair bilgi bulamadığını yazıyor kitabın önsözünde.) Cezanne gibi Picasso da, dahi ressam Frenhofer’in öyküsünü kara kalemle resimleyerek ölümsüzleştirdi. Sanat kitapları yayımcısı Ambroise Vollard’ın yayınladığı “Gizli Başyapıt” baskısını Picasso resimledi. Çok az sayıda basılan bu eser bugün koleksiyonerler için önemli bir parçadır. Frenhofer sadece ressamları etkilemedi. Michel Leiris, Hubert Damisch, Michel Serres, Georges Didi-Huberman gibi yazarlar da ressam Frenhofer ile ilgilendiler; denemeler kaleme aldılar. Bizim yazarlarımız da ilgisiz kalmadı Balzac’ın edebi kahramanı Frenhofer’e. 1997 yılında Enis Batur, “Frenhoferolmak” adlı kitabını çıkardı. Amerikalı sanat tarihçisi Dore Ashton, bu ilgiyi “Gizli Başyapıt” mitosu üzerine kapsamlı bir incelemeyle kaleme aldı.“Gizli Başyapıt”a sinema da ilgisiz kalamadı. Fransız yönetmen Jacques Rivette, Balzac’ın eserini günümüze uyarlayarak çekti. Film 1991 yılında Cannes’da ödül aldı. Siyaset bilimciler, ressamlar, yazarlar, yönetmenler Frenhofer’i ne kadar kendileriyle özdeşleştirseler de, Frenhofer aslında Balzac’ın ta kendisi değil miydi? Yaşadığı dönemde anlaşılamayan ressam Frenhofer karakterini yaratan Balzac, bugün Paris’te Pere Lachaise Mezarlığı’nda yatıyor; biraz ilerisinde bizden iki “Frenhofer” uyumaktadır: Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney!…
Düzenlemeleri Cebrail Kalın’a vokalleri Ali Yılmaz ve Grup Munzur’a ait olan Nevajin – Kürt Enstrümantal Halk Müzikleri/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgilerinden oluşuyor. Albüme emek veren diğer sanatçılar ise şöyle; Sinan Güngör – Akustik Gitar, Cem Yıldız – Bağlama/ Şelpe, Serhat Tunç – Tar, Adnan Karaduman – Solo Keman, Özer Arkun – Çello, Burhan Elmas – Kemançe, Osman Aktaş – Dilsiz Kaval, Zafer Taştan – Balaban, Cebrail Kalın – Mey, Çoban Kavalı ve Zurna, İzzet Kızıl – Vurmalı Çalgılar, Cemal Kaplan – Bendir ve Davul
“Dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle Murat Kasap’ı öldürmekten yargılanan polis memuru Halil İbrahim Yıldırım’a, Mahkeme heyeti 1 yıl 8 ay hapis cezasına ve beş yıl süreyle hükmün geri bırakılmasına karar verdi.
Yani polis Yıldırım beş yıl içinde aynı suçu işlemezse hapis cezasını çekmeyecek.
Ceyhan’ın Hacı İbrahim Mahallesi’nde 29 Eylül 2006′da 19 yaşındaki Murat Kasap ve Reşit Seven’e “dur” ihtarına uymadıkları gerekçesiyle polis memuru Yıldırım tarafından ateş açılmıştı. Olayda Kasap yaşamını yitirirken, Seven ise yaralanmıştı.
Kasap’ın akrabası Sultan Boyoğlu, “Murat ve arkadaşı Reşit Seven, motosikletle gezerken yolda kaza yapıyor. Murat kazadan sonra polisi görünce ehliyeti olmadığı için panikle kaçmak istiyor. Arkadaşı Reşit’in ‘Ben onu size getiririm, ateş etmeyin’ demesine rağmen polisler arkasından ateş açıyor” demişti.
2 ay kadar tutuklu kalan polis Yıldırım tahliye edilmişti.
“Polis olayı önceden zihninde canlandırmadı”
İHD’nin verdiği bilgiye göre Kaymakamlık tarafından görevlendirilen İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görevli Emniyet Amiri Serdar Filiz’in incelemesinde polis Yıldırım’ın görevini yaparken kasıt olmadan kaçan kişiyi vurduğu raporda belirtmişti. Kaymakamlık tarafından mahkemeye gönderilen karar yazısında, Yıldırım’ın görevini yaptığı sırada dur ihtarına uymayan kişiyi kovalarken kaza sonucu ayağının sekerek düştüğü ve kalkmaya çalıştığı sırada silahının ateşlendiği iddia etmişti.
“Polis memurunun olayı önceden zihninde canlandırmadığı” gerekçesiyle suçsuz görülmesi gerektiğinin belirtildiği karar yazısında, “Öldürme veya yaralama olayında kastının olmadığı anlaşıldığından hakkında ön inceleme yapılan polis memuru Yıldırım’ın 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanmasına İlişkin Kanun’un 3. ve 6. maddeleri gereği adli mercilerde soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir” denilmişti.
İHD Adana Şubesi açıklamasında “Ama olayda en az 5 mermi kullanıldığı olay yeri inceleme ve görgü tanıklarının ifadesi ile ortaya çıkmıştı. Mahkeme heyetinin Adli Tıp’tan olaya ilişkin istediği raporun da karara girmedi. Adli Tıp raporunda olayda kullanılan silahın ‘çarpma sonucu’ateş alamayacağı net bir şekilde ortaya koydu” diyor.
Adana Bölge İdare Mahkemesi’nde karara yapılan itiraz sonucunda sonucun da polisin yargılamasına karar verildi.
Dava süreci nasıl ilerledi?
Polis memuru Yıldırım hakkında ilk dava Ceyhan 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde “Taksirle öldürmeye sebebiyet vermek” iddiasıyla açılmıştı.
29 Kasım 2006′da görülen ilk duruşmada mahkeme heyeti suçun “Kasten insan öldürmek” fiili kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine kanaat getirerek, “görevsizlik kararı” verip dosyayı Ceyhan Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermişti.
Ceyhan Ağır Ceza Mahkemesi ise 19 Ocak 2007′dee olayda kasıt olmadığı ve sanığın “Taksirle insan öldürmeye sebebiyet vermek” suçundan yargılanması gerektiğine kanaat getirerek görevsizlik kararı verip dosyayı Yargıtay’a göndermişti.
Müdahil Avukat Gülşen Battal, Ceyhan Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararına bir üst mahkeme olan Osmaniye Ağır Ceza Mahkemesi’ne itirazda bulunmuştu.
Battal’ın itirazını kabul eden mahkeme, olayda kasıt olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak yetkili mahkemenin Ceyhan Ağır Ceza Mahkemesi olduğuna karar vermişti.
İHD Adana Şuba Başkanı Açıkalın’ın verdiği bilgiye göre 1 Ağustos 2007′de Ceyhan Ağır Ceza Mahkemesi’nde tekrar görülmeye başlanan dava ilk duruşmasında durduruldu.
“Dosyayı 2 duruşma ve 3 ayrı mahkeme dolaştırdıktan sonra ‘4483 Sayılı Devlet Memurlarının Yargılanmasına İlişkin Kanunu’ hatırlayan mahkeme heyeti, Ceyhan Kaymakamlığı’na yazı göndererek polis memuru Yıldırım’ın yargılanmasına ilişkin izin istemişti. Git gellerle süren dava nihayet 29 Haziran 2009 tarihinde karara bağlandı. Ve polise ödül gibi ceza sonunda çıktı.”
Açıkalın’ın karar ilişkin yorumu şöyle:
“Bir insanı öldüren polise ödül gibi bir ceza vereceksiniz, diğer taraftan polise taş atıkları , PKK ve Abdullah Öcalan lehine slogan atıkları gerekçesiyle 86 çocuğa toplam 400 yıl 11 ay hapis cezası vereceksiniz, üstelik aylarca ve yıllarca bu çocukları cezaevinde tutacaksız, sonra da bu ülkede adaletin herkese eşit işlediğinden dem vuracaksınız.”
Tursun’u öldüren polise 2 yıl ceza
İzmir’de “dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle polisin vurduğu ve yaşamını yitiren Baran Tursun davasında geçen Mayıs ayında karar çıktı. Sanık polis memuru Oral Emre Atar 2 yıl bir ay hapis cezası aldı.
Yine Antalya’da “dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle Çağdaş Gemik’i öldüren polis Mehmet Ergin’in yargılanmasına devam ediliyor. (EZÖ – Bianet)
Dalgayı haber veren yakamoz
kimin gözüne çarpar kıyıda?
Çiçeğe durduğunu kim ayırt eder
tepeden tırnağa giyinmeden ağaç?
Kimin dikkatini çeker küçücük bir bulut
güneşi kapatmadan önce?
Şair Kemal Özer, geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. 74 yaşındaki Özer, İkinci Yeni akımıyla başladığı şiir serüveninde toplumcu gerçekçiliğe yönelmiş, sayısız özgün eser vermişti.
Üretmeyenler yaşamı ve rüzgârı göğünden,
denizi balığından esirgeyenler kökleri toprakta değildir onların.
Sudan ve havadan uzağa sürdükçe bir kâğıt kadar boş ve beyazdırlar.
Ve bir çanak parçası kadar eklenmesi olanaksız öbür parçalarına.
Doğa durur ve ilerlemez çünkü damarlarında.
Nasıl kabuk tutmazsa işleyen yarayı, kilden ve cansız
çakıllardan kentleri nasıl yıkıp geçerse deprem,
pul pul dökülecektir onlar da, gelecek günlerin üzerinden.
ZAMANI DEĞİL
Zamanı değil susmanın!
Göreceksin nice çiçeklerin dirildiğini, nice korkuların
dağıldığını yüzlerden; gelip de bir kavşağa dirençsiz mi kalmışlar, güç katacak nice insana boşalınca dudaklarının arasından, göğsünün içinde tuttuğun hava.
Yükle o soluğu ey suskun!
Geliştir sınırlarını, varacağı yönleri genişlet, büyüt yeni
bir gökyüzü kadar. Döndüreceği yeni kanatlar eklensin değirmenlere, yeni yataklar bulunsun ırmakların akacağı, yeni dallar yaratsın kavgadaki ağaç, kırdaki bekleyiş yeni anlamlar edinsin.
Ağıt annem mi bir kadın
geciken bir kadın gece yatısına
ölüm kendini göstereli babamın saçlarından
günübirlik bir kadın
üsküdar’la istanbul arasında
babamdı sakalıydı babamın
bir akşam göle batırdı
çıkmamak üzere bir daha
hepsi de ekmek kokardı
sayısı unutulan parmaklarının
akşam bir attır bütün ülkelerde
serin esmer bir attır
terkisine çocukların bindiği
Her Soluk Alışta
Kaldırın bugün
ne kadar engel varsa
güneşle aranızda,
elinizin değdiği her şey
gökyüzü koksun
Türkülerle doldurun göğsünüzü
açılın kırlara çiçekler devşirin
kolan vurun ağaçtan ağaca
her soluk alışta duysanız bile
o zonkloyan hüznü
Bir Gün Konuşmak İçin
Kalabalığı gördüm; fışkırmış ara yollardan,
doldurmuş bir alanı göz alabildiğine.
Bir tek yüze çevirmiş bakışlarını,
kulağını vermiş bir tek sese.
Kalabalığı gördüm; bir tek sözle
haykırmaya hazır bir ağızdan.
Gergin yaylar gibi atılmaya hazır,
duramıyor durduğu yerde.
Kalabalığı gördüm; elindeki bayraklar
yatıştırıyor acısını ve öfkesini.
Yan yana getirmiyor coşkunluk
o kadar kolu bir yumruk gibi.
Kalabalığı gördüm; habersiz
nereye varacağından sesinin.
Dinlemek için değil de
bir araya geldiği vakit konuşmak için.
ÜZGÜNÜM AMA ÖVÜNÜYORUM
Bunca geç kaldığıma üzgünüm
bulanıklıktan sıyırıp yaşamı
açmakta çalışkan ellere.
Bu sizin demekte, kavrayın sımsıkı,
sahip çıkmak gerekir en önce.
Alında biriken tere sahip çıkmak,
yorgunluğun ardından beliren türküye.
Kavga mı ediyorlar, bilsinler,
niçin ettiklerini ve kiminle.
Gelecek günlerin bilinci
su versin ateşteki çeliğe.
Üzgünüm, insanın dağılan yüreğini
bir dizeyle birleştirmek için
bunca geç kaldığına şiirlerimin.
Ama övünüyorum gene de kardeşler,
kavgaya girmekte geciksem bile
yanınızda olacağım yaratırken zaferi
Neyle Başlar İnsan Yüzü
Meraklıysan insan yüzünün tarihine
önce şunu sor ey yolcu:
Neyle başlar insan yüzü,
uçları güneş alevinde savrulan
saçıyla mı bir çocuğun,
sarkık avurtlarıyla mı,
kıvrılmaya hazır dudaklarıyla mı,
gücenik bakışıyla mı yoksa?
Bir de şunu sor:
Gücendiren ne insan yüzünü?
Kadırga
karanlığı bıraktım benim değil bu rüzgar
artık yol almıyorum şafağında suların
kıyısı kıyım değil dışındayım zamanın
çözdü yelkenlerimi iplerinden yıldızlar
şimdi bir gökyüzüdür o bizans çarşıları
saraylarla avlarla kölelerle yan yana
köleler ki uzanmış her biri bir şafağa
her biri bir ağıtın vazgeçilmez uğrağı
o kırallar o gülen miraslı geniş yüzler
kutsal diye tapınak kurdukları o saygı
çürümüş gövdem bile onları anıp titrer
çoğalır bana varan beni aşan bu anı
çoğalır beni saran bir deniz evreninden
ölüme baş eğmeyen ölülerin rüzgarı
Bugün ilkyazın ilk günü
Onların Sesleriyle 1
bir yolculuk daha başlıyor ozan için. Elinde
bir tek sözcük. Bir dalga ucu, yürüyen
kalabalığın denizinde. Belli değil kimin
ağzından çıktı, nereye taşıyacak hangi titreşimi.
Belli değil, çünkü bir salkımın taneleri
nasıl benzerse birbirine, tıpkı öyle
söylenenlerin de söyleyenlerin de her biri.
Bir tek sözcük bile olsa ozanın elinde
biliyor ki çıkılan yolculuğun sonu
o sözcüğü söyleyene varacak, o sözcüğün
taşıdığı titreşime. Çünkü döktüğü ter
sözcükler arasında yürüye yürüye
dönüştürecek onu da o kalabalıkta
sesini sokaklara taşıran birine.
Onların Sesleriyle 2
buluşuncaya kadar orda burda savrulup duran
binlerce başıboş anı
kimi çoktandır çağrışımı eksik sözlerle
söyleyenden yoksun bir şarkı
kimi darmadağın bir düş
belli değil hangi göze nasıl bir uyanıştan yansıdığı
niye bırakıldığı unutulmuş bir karanfilden
kiminin bir kaldırıma sızıyor ışığı
kiminde her darağacından bir şafak
her ağıttan biz dize, her yıldönümünden bir yankı
artık ne darmadağın ne unutulmuş ne eksik
hiçbiri sahipsiz değil onların sesleriyle buluşalı
Onların Sesleriyle 3
ileriye doğru itildiğini duyacaksın sen de
daha dünyaya gelmene bunca yıl varken,
duyacaksın daha ilk soluğu ciğerine çekmeden
senin için de söylenmiş olduğunu o şarkıların.
Üst üste konan taşlarla bir duvarın nasıl
yükseldiğini görmeden daha, anlayacaksın
sözcükler değildi o şarkılarda sana ulaştırılan,
onlar için atılmış adımlardı, yürünmüş yollardı.
Bileceksin, söylemeye daha başlamadan,
sesinde bir güneş taşıdığını bugünden yarına,
bugünden yürek yüreğe geleceksin söyleyecek olanlar
yarın söylemeye daha başlamadan o şarkıları.
Yürüdükçe Öğrenmenin Şarkısı
Yürüdükçe öğreniyorum ayaklarımızın da konuştuğunu
yürüdükçe sorular sorduğunu, yankılar bıraktığını ardında
öğreniyorum gök ne uçsuz bucaksız,
ne göründüğü kadar mavi
bulut değil rüzgârın taşıdığı bir tek,
vakti gösteren saat değil
yürüdükçe öğreniyorum, kendiliğinden ışımıyor sabah bile
Söylendiği yerde kalmıyor söz, durmadan ilerliyor alevi
- içinde bir yürek varsa bir sözün,
içinde bir alev varsa yüreğin -
bir alan bir başka alanın, bir kent bir başka kentin
yürüdükçe katıyor sınırlarına kendi sabırsız genişliğini
Yürüdükçe öğreniyorum, elimize neyi alırsak alalım
- bir somun parçası, aşınmış bir çift ayakkabı, bir bayrak -
yeni bir dili konuşuyor tutup kaldırdıkça havaya
öğreniyorum bir kıvılcıma yol verdiğini parmaklarımızın
neyi tutarsak tutalım ellerimizin her biri bir şalter
ŞİMDİ NERDEYSE
Böyle değildi bu kentte
sokaklar, şarkılar ve insanlar.
Yürüyüp giderdik birlikte
bir heyecanı paylaşarak.
Bir gergefe girip çıkan
iğneler gibi ayaklarımız
işlerdi yürüdüğümüz yollara
coşkulu saatlerin nakışını.Alınlarımıza biriken güneş
şimdi nerdeyse soğuyacak.
Zonguldak
Yerin derinliklerinden geldiler, ellerinde susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle, ne kadar diplere bastırılırsa o kadar boğulmak bilmez yankısıyla yüreklerinin.
Ağır ağır geldiler, karanlık sarnıçlardan sıza sıza. sağır küplerde birike birike, yararak kaslarının içine yuvalanmış sızıları ve ciğerlerinde yer etmiş ışıksız lekeleri.
Geldiler bir büyük sesin harfleriyle ağızları dopdolu, suskun çamuru küremek için kentin gölgesi sokaklarından, sıyırıp aşmak için yıllardır gökyüzüne birikmiş pası, ovmak için isli alnını sabahın.
Anıt bildiler sıradan ve gösterişsiz bir günü, diyecek sözleri varsa anıt bildiler, akacak bir yatağı varsa ırmaklarının ve atacak köprüleri varsa anıt bildiler, toplandılar o anıtın çevresine.
Sonra her gün geldiler, artarak geldiler, kadınları çocukları ve alkışlarıyla,yoğurt mayalar gibi geldiler, pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi, su gibi, ateş gibi.
Her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına, yeni
yollarla tanıştı ayakları, her gün yeni kabuklar çatladı,
yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini, bir kent
oldular sonunda
ve adını değiştirdiler ülkenin.
(Damar, Nisan 1999)
Kemal Özer (1935-)
Babası demiryollarında çalışan bir makinist olan Kemal Özer, İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümü’ne devam etti ancak tamamlayamadı. Kim ve Varlık dergileriyle Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Ardından yayıncılığa başlayarak Uğrak Kitapevi’ni kurdu. 1965-70 arası ‘a’, 1972′de ise ‘Yeni a’ dergilerinin yayın kurulunda bulundu. 1983 ile 1990 yılları arasında Varlık dergisinde genel yayın danışmanlığı yaptı.
İlk şiirleri, Ankara’da bulunduğu 1951′li yıllarda, ‘Harika’ dergisinde çıktı. Kemal Özer’in, aynı yıllarda ‘Seçilmiş Hikayeler’ ve ‘Dönem’ dergilerinde hikayeleri yayınlanmış olsa da Kaynak, İstanbul, Şairler Yaprağı, Yenilik, Pazar Postas veı a dergilerindeki şiirleriyle edebiyat camiasında adından söz ettirmeye başladı. Şiirdeki ilk yıllarında modernist bir akım olan ‘İkinci Yeni’nin şair ve yazarlarını biraraya toplayan ‘a’ dergsinin kuruluşunda yer alarak biçimci ve kapalı bir anlayış oturtan Özer, daha sonraki yapıtlarında toplumcu gerçekçi bir çizgi izleyerek güncel ve toplumsal konulara yöneldi.
Sevda, barış, özgürlük temalarını ele alarak evrensel bir kimlikte yaşanan güncel olaylara tanıklık ve sorgulama egemendir.
Aldığı ödüller
1976 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü: Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya 1982 Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü : Kimlikleriniz Lütfen 1991 Yunus Nadi Şiir Ödülü : İnsan Yüzünün Tarihinden Bir Cümle 1993 Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü:Bir Adı Gurbet 1999 Damar Dergisi Edebiyat Emek Ödül 2000 Truva Kültür ve Sanat Ödülü 2001 Dionysos Şiir Ödülü
Şiir kitapları
Gül Yordamı (1959)
Ölü Bir Yaz (1960)
Tutsak Kan (1963)
Kavganın Yüreği (1973)
Yaşadığımız Günlerin Şiirleri (1974)
Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya (1975)
Geceye Karşı Söylenmiştir (1978)
Kimlikleriniz Lütfen (1981)
Araya Giren Görüntüler (1983)
Sınırlamıyor Beni Sevda (1985)
İnsan Yüzünün Tarihinden Bir Cümle (1990)
Bir Adı Gurbet (1993)
Oğulları Öldürülen Analar (1995)
Onların Sesleriyle Bir Kez Daha (1999)
Toplu basım şiirler
Çağdaş ve Boyun Eğmeyen (1985)
XX. Yüzyıldan Duvar Kabartmaları 1-2 (2000)
Öykü kitabı
Baba ile Kız (1999)
Deneme kitapları
Umut Edebiyatı Yedi Canlıdır (1992)
Acı Şölen (1992)
Gün Olur Söze Yazılır (1992)
Yaşadığımız Günlerin Yazıları (1996)
“Benim Ellerimi Al, Benim Gözlerimi Kullan” (1999)
Bendeki Görüntüler (2000)
Şiiri Sorgulayan Yazılar (2000)
Nasrettin Hoca (1975)
Tatil Köyünün Çocukları (1981)
Trenler Ne Güzeldir ( 1983)
Dünya Onlarla Daha Güzel (1992)
Şiirlerle Ezop Masalları (1993)
Çiçek Dürbünü (1994)
Şiirlerle Andersen Masalları (1995)
Sinemayı Seven Çocuk (1997)
Sorulardan Bir Gökkuşağı (1999)
Güneş Arkasına Baktı (2000)
Derleme kitapları
Soruların Gündeminde (1995)
Oradaydım Diyebilmek (1995)
Eleştirilerin Gündeminde (1999)
Sanatçılarla Yazışmalar 1 (1999)
45. Sanat Yılında (2000)
Söyleşi kitabı:
Sanatçılarla Konuşmalar (1979)
Antoloji kitapları
Şiirlerle İstanbul (1992)
100 Şiir (1995)
Dünden Bugüne Türk Şiiri (Asım Bezirci’yle, 2002)
Çeviri şiir kitapları Haydut Otu (Lubomir Levçev’ten Fahri Erdinç’le, 1979)
Benimdir Bu Dünya (Georgi Cagarov’tan Fahri Erdinç’le, 1982)
Kurşun Asker (Lubomir Levçev’ten Fahri Erdinç’le, 1984)
Temiz Yürekle (Attila Jozsef’ten Edit Tasnadi’yle, 1986)
Zamanın Sözü (Nicolae Dragoş’tan Erem Melike Roman’la, 1989)
Zambak ve Gölge (Federico Garcia Lorca’dan Gülşah Özer’le, 1990)
Sevdiğime Seslenir Gibi (Pablo Neruda’dan Sibel Özbudun’la, 1992)
Suskun Sesler (Romen kadın ozanlardan Ergin Koparan’la, 1992)
Kuşlar Havalanıyor Yüreğimden (Sara Mathai Stinus’tan Gülşah Özer’le, 1997)
Köpüklenen Gök (Miklos Radnoti’den Edit Tasnadi’yle, 1997)
Granit Destanı (Lıçezar Elenkov’tan Ömer Çandır’la, 1997)
Bir Yıldızdı Taşıdığım (Lubomir Levçev’ten Gülşah Özer’le, 1999)
1959 Atina doğumlu olan Yunanlı sanatçı Savina Yannatou (Σαβίνα Γιαννάτου), Yunanistanda aldığı Konservatuvar eğitimden sonra Lonra’da müzik ve tiyatro konusunda önemli bir isim olarak bilinen ’Guildhall School of Music and Drama’ da eğitimini sürdürdü. 1979 yılında çıkardığı ilk albümüyle beğeni kazandı.
Savina ve grubu genel olarak Balkanlar ve çevresindeki halk şarkılarını farklı vokal tekniği ve deneysel düzenlemelerle yeniden yorumluyor. Tarz olarak klasik caz ve Avant-garde müzik türlerine yakınlığı ile bilinen sanatçı, mahmur, melankolik renkte bir ses sahip. Repertuarını ise ağırlıklı olarak Rönesans ve Barok dönemi şarkılarından veya benzerlerinden seçiyor.
Song of an other (Bir diğer şarkı) Atina’da 2007 yılının ekim ayında kaydedidi. Savina Yannatou & Primavera tr Salonico beraberliğinden çıkan üçüncü albüm. Ermenistan, Sırbistan, Kazakistan geleneksel şarkıların yanı sıra 16. yüzyıldan kalma bir Yunanistan ilahisine de albümde yer veriliyor.
Albümleri
Edo Lillipouli, 1980-81
Sabotage, 1981
Karyotakis 1982
To ‘62 tou Manos Hadjidakis, 1983
Nanourismata1985
Aniksi sti Saloniki, 1992
Anapnoes, 1997
Tragoudia tis Mesogiou, 1998
Panayi ves tou Kosmou, 1999
Rosa das Rosa, 2000-2001
Terra nostra 2002
Pao na po sto synnefo Manos Hadjidakis, 2002
Sumiglia, 2005
Birçokları Darwin’in yaşama savaşı teorisini ve ona bağlanan ayıklanmaya dayanarak yarışmacı eğitimi destekliyorlar. Bazıları da sözde bilimsel çalışmalarla, ekonomik yarışma alanında tekler arasında yıkıcı bir savaşın zorunlu olduğunu ispatlamayı denediler. Ama doğru değildir bu görüş; çünkü insan yaşama savaşındaki gücünü toplum halinde yaşayan bir canlı varlık olmasına borçludur. Bir karınca yuvasında nasıl tek tek karıncaların birbiriyle savaşması, yaşamaları için zorunlu değilse, insan toplumunda da teklerin yaşamak için birbiriyle savaşmaları şart değildir.
Yaşamanın amacı kaba anlamıyla başarı olduğu inancını gençlere aşılatmaktan sakınmalıyız. Çünkü başarı kazanan bir insan başkalarından büyük pay alır ve bu pay çok kez onlara gördüğü hizmetin karşılığını kat kat aşar. Bir insanın değeri verdiğiyle ölçülür, alabileceğiyle değil.
Okulda ve hayatta çalışmanın en önemli dürtkeni çalışma zevki, yaptığını görme sevinci ve alınan sonucun toplum için değerini bilmedir. Gençlerde bu ruh güçlerini uyandırmak ve artırmak okulun başlıca işidir. Yalnız böylesi bir psikoloji temeline dayanarak insanlığın en yüce değerlerine ulaşma isteği ve sevinci yaratılabilir: O değerler de bilgi ve sanattır.
Şüphesiz bu dediğim verimli ruh yeteneklerini uyandırmak, zor kullanmaktan ya da kişisel tutkuyu dürtüklemekten daha güç bir iştir, ama bu yolun daha güç olması, daha değerli olmasına engel değildir. Önemli olan çocuğun oyun eğilimini, doğal olan kendini gösterme isteğini geliştirmek ve onu toplumun bütün iş alanlarına götürmektir. Böyle bir eğitimin temeli, sonu başarıya ve değerin bilinmesine varan bir çalışma isteğidir. Okul bu temele dayanıp çalışmayı başarırsa yeni kuşaklar ona büyük saygı gösterecekler ve okulun verdiği ödevleri bir çeşit armağan sayacaklardır. Ben okul zamanını tatil günlerinden daha çok seven çocuklar tanıdım.
Böylesi bir okul, öğretmenden kendi alanında bir çeşit sanatçı olmasını ister. Okulda bir havanın esmesi için ne yapılabilir? Bunun evrensel yolunu bulmak insanın hiç hasta olmamasına çare bulmak kadar zordur. Ama bu zorunlu koşulları bulmak mümkündür. İlk olarak, öğretmenlerin böylesi bir okulda yetişmiş olmaları gerekir. İkinci olarak, öğretmene öğreteceği şeyleri ve öğretme yollarını seçmekte büyük bir özgürlük verilmelidir. Çünkü zorlama ve dış baskı öğretmenin de iş görme sevincini öldürür…
Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuşyukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer). Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez.
Erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar. Dişilerinide aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlardayanabildikleri sürece) barınırlar. ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar. Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrıyerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşıbirleştikleri görülmemiştir.
Belirli bir beslenme düzenleri de yoktur. Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. Bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (Bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez).
İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat -genetaklitçilikleri nedeniyle – başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir. Bununla birlikte, hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlemlenmiştir.(Aynı bilginler, kavgacı tutunamaynların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler).
Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da gizli olarakavlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çokkolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz hemen yaklaşırlar size. Ondan sonratutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplartaşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayankesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafifsıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibiduygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynıhekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara dabulaştırdıklarını ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemektenvazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler.
Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunlarısirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizliklerinedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıcabirkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmekyerine mahzun etmişlerdir. (Halk gişelere saldırarak parasını geriistemiştir).
Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir. Öldüktensonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. Fakat toplu, ya datek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağısanılmaktadır.
Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar veher tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufkayürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi denemişlerdir.Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çokzor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evdenkovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce,acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (Birkeresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibinikovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir).
Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitleçevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarınınazalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir.
Babası Erzurumlu Annesi Sivaslı olan Serap Yağız 1977 yılında Ankarada doğdu. İlköğretimini Ankarada, lise eğitimini Muğlada tamamladı. Saz çalmaya ortaokulda başlayan sanatçı, sahneye ilk kez Dünya Emekçi Kadınlar Gününde çıktı. Sonraki yıllarda Kültür Bakanlığı ve TRT Ankara Radyosu Gençlik Korosunda çalıştı. Ali Askerin birçok konserinde vokalist olarak yer aldı, bu arada yurt içinde ve yurt dışında televizyon programlarına katılarak, birçok konser verdi.
Sitemizde yer alan eserler tanıtım amaçlı orjinal eserlerin dijital kopyalarıdır. İzinli olanlar hariç download edilmez. Buna rağmen sanatçı veya taraflardan biri, herhangi bir eserinin kaldırılmasını talep ederse derhal kaldırılır. Sitemiz 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na uygun olarak yayın yapmakta olup içeriğin her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. Aksi durumda yapılacak yasal işlemlerin kabul edildiği varsayılacaktır. Cafran Kultur Sanat ve Hayat•