Kış Bilgisi – Murat Özyaşar | “Biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden” Eylül 3, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment
Mademki insan bir gecikmedir şu dünyada, kavuşmak fiilinin üstünde ancak ve ancak güzel atlar koşabilir. Madem, gitmekten başka gidecek yerim yok, düğmelerimi ilikleyip öylece çıkmalıyım karşıma. Paltomu da almalı, üşüyebilirim. Malum, mevsim kış. Zaten, aldığım bir gömlek ceza, uykularıma her gece giren annem, bana bir ömür kış biçmemiş miydi? Artık, kendimle karşılaşmanın vaktidir: Kuyulara tutulan aynalar gibi, karşı karşıya bırakılan iki ayna.
Kar ya da tuz
Takvimlere bakarak kışın geldiği mi anlaşılır?
İşte düpedüz kış. Kendime, kalbime dönmem için kış. Kim söylemiş dışarıda kar olmadığını? Dur hele, hemen sevinme öyle. Kar yağarken neden sevinilir, düşün bir. Eskilerin kar kuyuları varmış, kiraz mevsiminde hatırlamak için kışı. El mi kaldırdım? Duymadım. Daha yüksek sesle konuşsam…
Akşamsa akşam. Yalnızlıksa yalnızlık. Karsa kış. Durup yedi gün, kırk gece seyredilmez öyle. Öyleyse alnımı ellerime yaklaştırayım. Kaç zamandır ağrıyan alnıma kar suyu dökeyim. Tuza sızı olurmuş kar. Hem zaten, avlumuzdaki kuyuya eğilmiş; kendi yüzümü görmüş, kırılan yine ben olmuştum o kuyunun karşısında. Böylece kendimden bile saklayacağım, benden bana kalan bir sırrım vardı artık: Bütün yolculuklar çocukluğa varmak içindir.
Aya bakarak yürüdüm çok zaman. Yanımda nereye gittiğini bilmenin azabı. Tehlikeli bir şeydir çünkü, çocukluktan uzak durmak gerek.
Mademki insan bir gecikmedir şu dünyada, kavuşmak fiilinin üstünde ancak ve ancak güzel atlar koşabilir. Madem, gitmekten başka gidecek yerim yok, düğmelerimi ilikleyip öylece çıkmalıyım karşıma. Paltomu da almalı, üşüyebilirim. Malum, mevsim kış. Zaten, aldığım bir gömlek ceza, uykularıma her gece giren annem, bana bir ömür kış biçmemiş miydi? Artık, kendimle karşılaşmanın vaktidir: Kuyulara tutulan aynalar gibi, karşı karşıya bırakılan iki ayna.
Hem, zaten yaz kırkını doldurdu. Hem sağım solum kış. “Ben”den ben’e varmak için, eski defterlerimi –açık bıraktığım sayfaları– okumak için, geldiğim köprüleri onarmak için, önüm arkam hep kış!
Dünyanın en uzun gecesini takvimlere bakıp anlıyorlar. Sanki onlar ne anlıyorlar?
Uzundur, uzak kaldığım rüyalarıma artık varmalıyım. Yani ki; dudaklarıma uçuk olsun diye uyandığım rüyalara. Demek ben, kendime ancak mendil verebilirim. Mademki kalbime yolcuyum, biraz da tuz almalıyım galiba. Bunlar da ağırlık olsun diye kış taşları. Unutmamalı.
Ben böyle sanki nereye gidiyorum? Ayaklarım geri geri gidiyor. İşte, bir yokuş! Durup dinliyorum. Bir tas su içiyorum o kuyu başında. Bir kova suyu da önüme döküyorum. Yol mu benem, yolcu mu benem, biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden.
Bu yol uzun mu ne, uzağa daha çok var.
Beni köprülerden, ırmaklardan, dehlizlerden geçiren atımı, adak ağacının gövdesine bağladım. Ağacın toprağına da ben çöktüm. Önümde, üzerime üzerime tıssslayan bir ses…
Bi dakka, siz de kimsiniz, ama adınızı bilmiyorum.
Gözüm bir yerlerden ısırıyor.
Ah evet, yıllar önce öldürdüğüm anne yılan. Bu, en büyük oğlu olmalı. Demek gelip beni burada yakalayacaktı. Düğmelerimi iliklemeyi unutmuşum. Tıssslama uzadıkça uzuyor. Gözlerim büyüdükçe büyüyor. N’olur bu bir kış düşü olsun. Demek burada, bu uzayan yolda, kendimi en güçsüz hissettiğim anda yakalayacaktı. Evet evet, yılan ve kış! Bu nasıl böyle kin? Canınızın nasıl yandığının farkındayım.
Tamam, acınızı da anlıyorum. Ama bu böyle nasıl kin?
Çıkarıp gömleğimi veriyorum:
Unutmuştum.
Pişmanım.
Öyle sanmıştım.
Doğrudur, ihaneti de ben öğretmiştim sizlere.
Lütfen kuyuları hatırlatmayın. Kuyulara bakmaktan geldim ben buralara.
Benim de annem kış başıydı gittiğinde. Gül biriktirdiğim kimsemdi.
Bende de hâlâ kahır. Anlarsınız.
Bir zamanlar doğru sandığım, şimdiki pişmanlıklarıma dönmek için yoldayım. Sizden de biraz tuz var yanımda.
Oldu bi kere.
Sadece siz değilsiniz.
İnanın.
Alnımda birikmiş defterleri görmüyor musunuz?
Zaten kaç zamandır hep böyle kış: Bağışlayın!
Kışın hatırına, yüzü suyu hürmetine verin gitsin.
Günlerdir tövbe defteri tutuyorum yolda.
Ama n’olur!
Yo, hayır!
Lütfen uzak dur.
N’olur! Kalbime daha çok var.
Sanki n’olur ben de herkes olsam. Başımda uçuşan çaputlar, bu sürekli öten kar kuşları, alnıma çalışan rüzgâr, sayfa sayfa açılıyorum, neyi söyler? Sol omzumdaki melek iyi çalışıyor. Rüzgârı dinliyor sonra taşlıyorum. Şimdi öpüp başıma koyamadığım eli özlüyorum.
Az önce önümden geçen ben’mişim gibi bir şey. Seslendi: Artık git, o uzak kahrına var, dedi. Tuhaf şey doğrusu, insanı kendi adından birinin çağırması. Ellerim alnımda gittim çok zaman. Tanrım Tanrım, bu kaçıncı imtihan?
Cebimde kış taşları biriktiriyorum daha da uzağa gitmek için.
Nasıl hatırlamam? Üvey annesine kenger taşıyordu bir çocuk. Heybesi yırtık. Kengerlerin döküldüğünün farkında değil. Toplayıp toplayıp heybesi boş göndermiştim, o an hamur yoğuran üvey annesine. Rivayet edilir ve denir: Hamurlu eller şimdi ayda birer leke. O gün bu gündür ay, anne olmuş o yetim çocuğa. Ah, benim yüzümden, benim yüzümden.
Herkes dönermiş bir gün kendi uzağına.
Top patlatan biriydim her oyunda. Acemi ve gol yiyen. Mahallede maç yapılırken beni artık, kaleye bile almadıkları bir zamandı. Yeni taşınmıştı –adı Edip’ti– sırf topu olduğu için onu kaleye almışlardı. Böylelikle de takıma. Ertesi gün sahaya cam gömmüştüm: Tuzak ve fak. Beni sahanın kenarına bırakmışlardı. Ben de kalkıp maçı anlatmaya koyulmuştum. Herhangi bir adım yoktu. Lakabım çok: Topal, topaallll, mesela. Ahh, daha o zamanlar anlamalıydım ancak ve yalnızın kesinliğini, gitmekten başka gidecek yerimin olmadığını, ikinci hâlin imkânsızlığını.
Herkes dönermiş bir gün kendi suçuna…
Gideceğim en uzak takvimdi annem. Döndüğüm en uzak kış. Annem çok uzundu, uzun bir cümle kadar uzundu, git git bitmiyordu. Veda ve vefaydı bana. Bense ona kusur. Annem gölgesiz’di gibi bir şey ya da öyle sandımdı. Sanki çok küçükken kaybolmuş, gidip bir romana kahraman olmuş ya da gazetelere üçüncü sayfa haberi. Sonra sonra bulundu, gelip bana anne oldu. Sahi, sonra kar neden yağmıştı kaaar? Annemdi beni bu uzağa getiren. Hiç aklıma gelmezdi. Beni ta buralara kadar getirdi; alnımda bir defter birikti. Vah ettim, iki kış arasında buldum kendimi.
N’eyledim, ben bu uzağa uzak olayım için mi geldim?
Tuz ya da kar
Madem gelmiş bulundum, öyleyse döneyim.
Annem annemdi. Alnında ve ellerinde aşiret dövmesinin izi. Annem bana Allah’ı anlatırdı: La ilahe illallah. Türkçe bilmezdi. Utancımdı. Annem gelmesindi veli toplantısına. Öğretmenim onu görmesindi. Kara kavruktu. Altın dişleri vardı. Annem sanki siyahtı. Sınıfımızdaki öğretmen çocuğunun annesine hiç benzemezdi. Sanki ona niçin niçin benzemezdi? Tanrı yorgunken mi yaratmıştı onu, ne! Sanki annem niçin ölmezdi?
Niye geldim ki ben buraya?
Portakal kabuklarının küçük küçük doğrandığı, incelen boynuma boncuk boncuk, şifa olsun diye takıldığı zamanlardı. Hastaydım. Gövdem parça parçaydı. Annemin adını sayıklayacak yaşa mı gelmiştim, ne! Sonra annem beni alıp okutmaya götürmüştü de. Şeyh, bir mektup nasıl okunursa öyle okumuştu başıma. Et yemem gerekliymiş: ‘‘La havle vela kuvvete illa billah!’’ Oysa benim seneye de giyerim diye alınan pantolonum vardı. Ah, annem annem, tuzak ve fak kurmuştu kar kuşlarına. Daha etliydiler serçelerden. Alnıma isli lekeler çekildi. Solgun vücuduma da gümüş paralar kesildi. Şeyh sonra sonra, üzgün üzgün sözler söylediydi de annem koşup çaput astıydı dallara.
Şimdi kuyulara ayna tutan ben, dilimde biten bu kışla nereye kadar…
Daha ne olsundu! Onun geriye kalan tek erkeğiydim. Ayrılmama sebebiydim. Sarındığım yorganlar buzdu. Ağzımda kızarmış kar kuşu eti. Annemin anlattığı masallar da ısıtmazdı beni. Annem ayı göstererek üzerindeki lekeleri işaret etmişti: Henüz söz vardı, hepsi bir imaydı.
Şimdi kar her yağdığında yüzü kızaran ben, artık mecburum:
Dışarıda kar vardı. Sınıfta yaz!
Anneler büyük harflerle yazılır demişti öğretmen. Annenizin adını, defterinizin en baş sayfasının en baş satırına yazınız demişti sonra.
Öğretilen en büyük harflerle yazmıştım: GÜVERCİN.
Nasıl oldu da oldu. En arka sıradan değil de en ön sıradan: Bir parmak, havada!
– Örtmenim, örtmenim onun annesinin adı güvercin değil, KEVOK’tur. *
* Kürtçede “güvercin.”
Öykü: Murat Özyaşar -Ayna Çarpması
Toplam okunma (448) Bugün(448) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri Eylül 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Diğer Müzikler - Dünyadan Sesler, Enstrümantal Müzik - Instrumental music , add a comment
Dünya müziğine duyduğu merakla yola çıkıp Doğuya ve Batıya ait birçok enstrümanı kullanmakta ustalaşan Tim Rayborn’un daha önce yayınladığımız Ashek, Chordae, Canconier, Qadim, Veils of Light , Honey From The Thorn, The Path Beyond ve Rihla adlı sekiz albümünden seçilmiş eserleri aşağıdan dinleyebilirsiniz. Sanatçının albümünlerine ulaşmak için dinlemek istediğiniz isimlerini tıklayarak ulaşabilirsiniz.]
Yüklenmesini bekleyiniz… açılmıyorsa sayfayı yenilemek için burayı tıklayınız
1.Kashik by Tim Rayborn 2.Zaman by Tim Rayborn 3.Tabak by Tim Rayborn 4.Panayir by Tim Rayborn 5.Bora by Tim Rayborn 6.Alevlen saz ( Alevi -Turkish) by Tim Rayborn 7.Khamsin by Tim Rayborn 8.Veselba by Tim Rayborn 9.Nafs by Tim Rayborn 10.Gandhara by Tim Rayborn 11.Nagme by Tim Rayborn 12.Ashek by Tim Rayborn 13.Ravan by Tim Rayborn 14.Khamsa ashra by Tim Rayborn 15.Laylat – oud (Turkish) by Tim Rayborn 16.Safar sehtar (Persian)- by Tim Rayborn 17.Tutka by Tim Rayborn 18.Lofi by Tim Rayborn 19.Adrar- by Tim Rayborn 20.Nebos by Tim Rayborn 21.Kalakh by Tim Rayborn 22.Kyrsal by Tim Rayborn
Toplam okunma (27490) Bugün(3522) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Komünist Manifesto’nun “Manifestoon” adıyla hazırlanan çizgi filmi Eylül 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından kaleme alınan Komünist Manifesto ilk olarak 21 Şubat 1848′de bilimsel sosyalizmi en açık ve en sade biçimiyle dünyaya duyurmak amacıyla Londra ‘da yayımlandı. Komünizmin ilk bildirgesi olan metin en etkileyici politik yazıları arasına girdi. Dünyada en çok okunan üç kitaptan biri oldu. O tarihten bugüne belli başlı dünya dillerinde sayısız basımı yapıldı, bugün de yaygın bir ilginin konusu olmaya devam eden kitap, yazılı formatının dışında değişk şekillerde de karşımıza çıkıyor. Son olarak ABD’li sanatçı, medya aktivisti ve eğitimci Jesse Drew tarafından, klasik çizgi filmlerden yararlanılarak hazırlanan “Manifestoon” adlı çizgi filmi aşağıdan izleyebilirsiniz.
Komünist Birlik tarafından yetkilendirilen Marx ve Engels, birliğin amacını ve programını da çizer. Komünist Manifesto, proletaryanın burjuva düzenini ve özel mülkiyeti bir devrimle ortadan kaldırarak sınıfsız bir toplum düzenini gerçekleştirmesi gerektiğini söyler.
Manifesto`nun ilk sayfasında yazar olarak Friedrich Engels ve Karl Marx`ın isimleri birlikte yer alır ve ortak yazım şeklinde geçer. Marx`ın ölümünden sonra Engels, 1883 Almanca baskısının önsözüne şöyle yazar: “Manifesto’ya egemen olan temel düşünce… yalnızca ve tamamıyla Marx’a aittir.”
Komünist Parti Manifestosu ilk olarak 1848 tarihinde Londra`da Almanca koyu yeşil bir broşür olarak basılmıştır. İlk İngilizce çevirisini Helen MacFarlane 1850`de yapmıştır. 1872`den 1893`e kadar değişik önsözlerle tekrar basıldı: Marx ve Engels`in 1871 Paris Komünü deneyimiyle ilgili bazı düşüncelerini kapsayan bir önsözle, 1882 Rusça baskıya yazılmış bir önsözle ve Marx öldükten sonra Engels`in 1883 Almanca, 1890 Almanca, 1892 Lehçe, 1893 İtalyanca baskıya önsözleriyle birlikte.
1888 yılında Samuel Moore`un Engels ile birlikte yaptığı İngilizce`ye çeviri, en çok kullanılan İngilizce baskıdır.
Manifestodan bir bölüm:
I – Burjuvalar ve Proleterler
Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.
Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle, ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır.
Tarihin daha önceki dönemlerinde, hemen her yerde toplumun değişik katmanlara tam bir ayrılmışlığını, toplumsal konumların çeşitli basamaklara ayrılmasını görüyoruz. Eski Roma’da, patrisyenler, şövalyeler, plebler, köleler; ortaçağda, feodal beyler, vasaller, lonca ustası, çıraklar, serfler; üstelik hemen her bir sınıf da kendi içinde özel bir basamaklılık gösteriyor.
Feodal toplumun çökmesiyle oluşan modern burjuva toplumu, sınıf karşıtlığını ortadan kaldırmış değil. Yalnızca, eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni ezme koşulları, yeni mücadele biçimleri getirmiştir.
Ne var ki burjuvazinin dönemi olan çağımızın başlıca özelliği, sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiş olmasıdır. Giderek toplumun tümü birbirine düşman iki safa, birbirine doğrudan karşıt iki büyük sınıfa ayrılıyor: Burjuvazi ile proletarya.
Ortaçağın serflerinden ilk kentlerin imtiyazlı köylüleri, imtiyazlı köylülükten de burjuvazinin ilk unsurları oluştu.
Amerika’nın keşfi, Afrika’nın gemiyle dolanılması, yükselen burjuvaziye yeni bir alan yarattı. Doğu Hint ve Çin pazarı, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle alışveriş, mübadele araçlarında ve genel olarak metadaki artış, ticarete, gemiciliğe, sanayiye görülmemiş bir yükselme getirdi ve böylece de yıkılmakta olan feodal toplumun içindeki devrimci öğeye hızlı bir gelişme sağladı.
Sanayide o zamana kadarki feodal veya lonca yapılı işletme tarzı, yeni pazarlarla büyüyen talebi karşılamaz oldu. O yapıların yerini manüfaktür aldı. Sanayi orta kesimi, lonca ustalarını bir kenara itti; işin değişik korporasyonlar arasında bölünmesi, işin her bir atölyenin kendi içindeki bölünmesi önünde yitip gitti.
Ama pazarlar sürekli büyüyor, talep sürekli yükseliyordu. Manüfaktür de yetmez oldu. İşte bu noktada buhar ve makineleşme, sanayi üretimine devrim getirdi. Manüfaktürün yerini modern büyük sanayi alırken, sanayi orta kesiminin yerini de endüstri milyonerleri, tüm sanayi ordularının patronları, modern burjuvazi aldı.
Büyük sanayi, Amerika’nın keşfinin hazırladığı dünya pazarını oluşturdu. Dünya pazarı ise, ticarete, gemiciliğe, kara ulaşımına ölçüsüz bir gelişme sağladı. Bu da yine sanayiyi geliştirici etki yaptı ve sanayinin, ticaretin, gemiciliğin, demiryollarının genişlemesi ölçüsünde burjuvazi de gelişti, sermayesini artırdı, ortaçağdan kalma tüm sınıfları geriye itti.
Demek ki modern burjuvazinin kendisinin de nasıl uzun bir gelişme sürecinin, üretim ve değişim tarzlarındaki bir dizi dönüşümlerin ürünü olduğu görülüyor işte.
Burjuvazinin bu gelişim basamaklarının her birini, ona uyan bir politik ilerleme izliyordu. Feodal beylerin egemenliğinde baskı altındaki bir kesim, komün[ 3 ] içinde silahlı ve kendi kendini yöneten birlik, şurada bağımsız kent cumhuriyeti, orada monarşiye karşı vergi yükümlüsü üçüncü kesim, sonra manüfaktür döneminde mutlak veya meşruti monarşilerde soylulara karşı denge gücü, bütünüyle büyük monarşilerin temeli olarak burjuvazi, mücadelesinin sonucunda nihayet büyük sanayinin ve dünya pazarının oluşturulmasıyla modern temsili devlette siyasal iktidarı tek başına ele geçirdi. Modern devlet gücü, tüm burjuva sınıfının ortak işlerini yürüten bir komiteden ibarettir.
Burjuvazi, tarihte son derece devrimci bir rol oynamıştır.
İktidara geldiği her yerde burjuvazi, tüm feodal, babaerkil, kırsal ilişkileri darmadağın etmiştir. İnsanları doğal efendilerine düğümleyen cicili bicili feodal kordonları acımasızca koparıp atmış ve insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz “nakit ödeme” dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini de, şövalyece yüksek heyecanları da, dar kafalı burjuva duygusallığını da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur. Kişisel saygınlığı değişim değerine indirgemiş, sayısız belgeli ve kazanılmış özgürlüklerin tümünün yerine tek bir özgürlüğü, vicdansız ticaret özgürlüğünü koymuştur. Kısacası burjuvazi, dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü geçirmiştir.
Bugüne dek üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.
Burjuvazi, aile ilişkilerinin yürek titreten duygu dolu peçesini yırtmış ve onu düz para ilişkisine indirgemiştir.
Burjuvazi, ortaçağda gericiliğin öylesine hayranlığını uyandıran kaba kuvvet gösterisinin maskesini indirip, ona nasıl hantalca bir ayı postunun yakıştığını açığa çıkarmıştır. İnsan eyleminin neleri başarabileceğini ilk kanıtlayan burjuvazi olmuştur. Mısır’ın piramitlerinden, Roma’nın su kanallarından ve gotik katedrallerden çok başka harikalar yaratmış, Kavimler Göçünden ve Haçlı Seferlerinden çok başka seferler gerçekleştirmiştir.
Üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim yapmaksızın burjuvazi var olamaz. Buna karşılık, eski üretim tarzının değişmeksizin korunması da tüm eski sanayi sınıflarının ilk varoluş koşuluydu. Üretimde sürekli dönüşüm, tüm toplumsal kesimlerin aralıksız sarsıntıya uğratılması, sonsuz güvensizlik ve hareket, burjuva döneminin tüm ötekilerden ayırt edici niteliğidir. Tüm yerleşmiş ilişkiler, doğurdukları eski değer yargıları ve görüşlerle birlikte çözülüp dağılmakta, yeni oluşanlarsa daha kemikleşemeden eskimektedir. Kalıcı ve duran ne varsa buharlaşıyor, kutsal diye ne varsa kutsallıktan düşüyor ve insanlar nihayet yaşam tavırlarına, karşılıklı ilişkilerine, ayılmış gözlerle bakmak zorunda kalıyorlar.
Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağlantılar kurması gerekiyor.
Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. Her uygar ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor. Yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderilebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte. Üstelik yalnız maddi üretimde değil manevi üretimde de bu böyle. Ayrı ayrı ulusların manevi ürünleri ortak mülk oluyor. Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil, pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta.
Toplam okunma (6088) Bugün(44) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Franz Kafka: Çöktüm ve çok geçmeden paramparça oldum Eylül 2, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment
Katı ve soğuktum, bir köprüydüm, bir uçurum üzerinde uzanmış yatıyordum. Bir yakaya ayak uçlarım, öbür yakaya ellerim gömülmüştü; çatlayıp dökülen balçık toprağa sımsıkı geçirmiştim dişlerimi. Giysimin etekleri iki yanımda uçuşuyor, derinlerde o buz gibi suyuyla alabalıklı dere gürül gürül akıyordu.
Hiçbir turist yolunu şaşırıp da bu geçit vermez yücelere uğramıyordu, henüz haritalara geçirilmemişti köprü. Böylece uçurum üzerinde uzanmış yatıyor, bekliyordum; çaresiz bekliyordum.
Adam gelip bastonunun demir ucuyla şöyle bir yokladı beni, sonra yine bastonunun ucuyla giysimin eteklerini kaldırıp üzerimde düzeltti. Bastonunun ucunu çalı gibi saçlarıma daldırdı ve belki yabancı bakışlarını çevresinde gezdirip uzun süre öylece tuttu. ama derken -o anda dere tepe adamın peşinden seğirtiyordum düşümde- her iki ayağıyla sıçradığı gibi karnımın orta yerine gelip dikildi.
Müthiş bir acıyla korkudan donakaldım; kim olduğundan şuncacık haberim yoktu.
Bir çocuk mu?
Bir düş mü?
Bir eşkiya mı?
Canına kıymak isteyen biri mi?
Bir baştan çıkarıcı mı? bir yok edici mi?
Ve onu görmek için arkama döndüm. köprü arkasına dönüyor!
Henüz dönmem sona ermemişti ki; birden çökmeye başladım, çöktüm ve çok geçmeden paramparça oldum, doludizgin akan sularda şimdiye dek beni hep sessiz sakin süzüp durmuş çakılların şişlerine geçirildim.
Franz KAFKA
Köprü adlı kitabından bir bölüm
Batı’da Kafka’nın ne kadar büyük ve ne kadar özgün bir yazar olduğunu vurgulamak için anlatılan bir hikaye:
Tanrı Azrail’den Kafka adında bir adamı öldürüp kendine getirmesini ister. Azrail elindeki öldürülecekler listesinde küçük bir oynama yaparak Kafka’nın adını ilk sıraya alır ve canını almak için dünyaya iner. Prag’dan başlar aramaya ve tüm Avrupa’yı dolaşır, ama bulamaz. Tanrıya karşı mahcup olmak istemediğinden hiç ara vermeden devam eder yolculuğuna ve tüm mevsimlerde, tüm kentleri dolaşır… Tanrı’nın huzuruna çıktığında eli boştur. Tanrı Kafka’yı sorar kendisine, Azrail boyun büküp cevap verir, “Yok” der önce… “Sizin yarattığınız evrende Kafka adında bir adam yaşamıyor.” Tanrı öfkelenir bu sözün karşısında, belki de ilk defa istediği bir şey yerine gelmemiştir. Gür sesiyle bağırır Azrail’e “Git o zaman onu kendi yarattığı dünyada bul ve getir.”
Toplam okunma (6141) Bugün(33) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Sadık Gürbüz, Umut ve Yaşam Türküleri’yle cafrande.org’ta Eylül 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Türkçe Müzik & Klip - Turkish music, Türküler, Deyişler , 1 comment so far
1950 Amasya doğumlu olan Türk halk müziği sanatçısı Sadık Gürbüz, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra 1976 yılına kadar Şehir Tiyatroları’nda çalıştı. Siyasal sebeplerden dolayı görevinden uzaklaştırılan Gürbüz, Türk halk müziğinin önde gelen adlarından biri olarak bilinir. Yaklaşık 30 yıldır müzikle uğraşan sanatçı, Tiyatroda çalıştığı dönemde oyun müzikleri daha sonra Kara Çarşaflı Gelin (1975), Kaçak (1982) ve Şaşkın Ördek (1983) adlı filmlerin müzikleri de yaptı.
Sadık Gürbüz- Odam kireçtir tutmuyor
musicwebtown
Sadık Gürbüz’e göre, radyo ve televizyonun da etkisiyle, halk kültürünü savunanlar artık eskisi kadar etkin değildirler. Sanatçı, halk müziğini modern tekniklerle de buluşturmak, müziği tek seslillikten kurtarılıp modern tekniklere açmak amacıyla çok sesli çalışmalar yapmaktadır. Sanatçı, müzik anlayışının temellerinin 1971-1976 yılları arasında Muhsin Ertuğrul yönetimindeki Şehir Tiyatroları’ndaki çalışmaları sırasında atıldığını, o dönemde tiyatroda sağlam bir müzik eğitimi aldıklarını belirtmektedir.
Albümleri
Ben mahpusum abem candarma(plak)
Pir Sultan Abdal
Sevdadır
Ölüm Adın Kalleş Olsun (Sevda ve Gurbet Türküleri)
Gurbet Bize Yazgı mı? (Sevda ve Gurbet Türküleri)
Toprağım ve Sevdam
Turna Telinden
Umut ve Yaşam Türküleri
Yine O Sevda
Toplam okunma (16682) Bugün(11) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Charlie Chaplin: “Aklın İdare Ettiği Bir Dünya İçin Savaşalım” Eylül 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , 1 comment so far
|
Büyük Diktatör, Charlie Chaplin’in yönettiği ve başrolü Paulette Goddard ile paylaştığı, 1940, ABD yapımı politik komedi filmidir. Aynı zamanda Chaplin’in ilk sesli filmidir.
Filmde Nazizm ve Chaplin tarafından canlandırılan Adolf Hitler oldukçe sert bir şekilde eleştirilmektedir.
ABD’nin resmi olarak Nazi Almanyası ile hala barış içinde olduğu ve savaşa henüz girmediği bir dönemde çekilen filmin, kendi dönemi içinde sıradışı bir yeri vardır. Hitler ve emrindeki Nazilerin işgal ettikleri bölgelerde yaptıklarının henüz tam olarak açığa çıkmadığı bir dönemde, Chaplin yaptığı film ile Hitler’in Yahudi mallarını kamulaştırması, antisemitizm, faşizm konularını Nazileri yerden yere vurarak işlemiş; hatta filmde Nazileri beyinleri ve kalpleri makineden yapılma insanlar olarak tanımlamıştır.
Askerler!
.
Esirlik için değil, hürriyet için savaşın. Değerli luke’ün dediği gibi: “cennetin kapıları insana açıktır.” Bir kişiye, bir gruba değil, herkese açıktır. Güç sizin, siz halkın elindedir. Makine ve mutluluk yaratma gücü. Bu güçle yaşamı hür ve güzel yapın. Harika bir maceraya dönüştürün.
Charles, Diktatör ile dalga geçerek, yürekli bir adam olduğunu ispatlamıştır. İnsanların adından bile ürktüğü Hitler’i, karşısına alabilecek kadar cesurdu. Bu Diktatör filmi Almanya’da yasak olmasına rağmen, Chaplin’e hayranlık duyan Adolf Hitler merakına yenilmiş ve bu filmi iki kez izlemiştir. Charles Chaplin ise, Hitler’in filmi izlemesinden sonra ne düşündüğünü çok merak ettiğini samimiyetle ifade etmiştir.
Charlie Chaplin – Büyük Diktatör Final Konuşması
Chaplin bu filmde Adolf Hitler’in parodisi olan Adenoid Hynkel ve Yahudi bir berberi canlandırır. Yahudi berber I. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda savaşır. Pek başarılı bir asker olmasa da Schultz (Reginald Gardiner) adlı bir subayın hayatını kurtarır; fakat geçirdikleri uçak kazasında hafızasını kaybeder ve yıllarca hastanede yatar. Bu nedenle de Almanya’nın değişen şartlarından, Almanya’nın başına geçen Adenoid Hynkel ve yönetiminin Yahudilere karşı başlattığı savaştan habersizdir. Bir gün hastaneden kaçıp evine geri döner fakat penceresine Jew (Yahudi) yazmak isteyen askerlere izin vermediğinden kavga çıkarır. Onlar tarafından öldürülecekken tesadüfen oradan geçen ve berbere hayat borcu olan Schultz tarafından kurtarılır; askerler de berberin yaşadığı gettoyu rahatsız etmeme emri alır. Gerçekleri öğrenen berber aynı yerde yaşadığı Hannah’a (Paulette Goddard) aşık olur.
Bu sırada Adenoid Hynkel, Herring ve propaganda bakanı Garbitsch yardımı ile Yahudi mallarına el koymanın ve Avusturya’yı -hatta tüm dünyayı- işgal etmenin planlarını yapmakta ve etkileyici konuşmaları ile kalabalıkları etkilemeye devam etmektedir. Zengin bir Yahudi işadamından ordu için para almaya çalışır fakat bu olmayınca Yahudilere yönelik saldırılarını iyice arttırır. Gettoda yaşam zorlaşmaya başlar. Hynkel kendisini eleştiren Schultz’u da hapse yollar. Schultz yolda kaçıp berberin olduğu yere sığınır. Ancak yapılan bir baskında Schultz ve Berber tutuklanır, gettoda yaşayanların evleri -berber dükkânı dahil- yıkılır ve malları yağma edilir. Bu olaydan sonra Hannah ve beraberindekiler daha iyi bir yaşam umuduyla Avusturya’ya göç ederler.
Adenoid Hynkel, Bacteria ülkesinin diktatörü olan Benzino Napaloni’nin (-Mussolini-)Avusturya’yı kendisinden önce işgal ettiğini duyup deliye döner. Bu nedenle Naploni’yi Tomania ordusunun görkemi ile ezmek ve onun Avusturya’yı kendisine bırakması sağlamak için Napaloni’yi Tomania’ya davet eder. Napolini gelir fakat Adenoid Hynkel’in onu ezmek için kullandığı psikolojik taktikler pek bir işe yaramaz. Naploni Avusturya’dan vazgeçmez. Bunun üzerine Hynkel Avusturya sınırına gizlice yığdığı askeri birliklerin başına geçmek için oraya tebdil-i kıyafet gitme kararı alır.
Tüm bunlar olurken Schultz ve Berber toplama kampından kaçmayı başarır. Avusturya sınırına çok yakın olduklarından, en yakın Avusturya kasabasına ulaşıp peşlerindeki askerlerden kurtulmaya çalışırlar. Aslında ulaşmaya çalıştıkları yer, Alman ordusunun gizlice oraya ulaşmaya çalışan Adenoid Hynkel’i beklediği yerdir. Berber, Hynkel’e çok benzediğinden askerler onu Hynkel sanır ve yanlışlıkla ordunun başına geçirirler. Ölüm korkusu içindeki Schultz ve Berber durumu kabullenmek zorunda kalır. Aynı anda ordunun olduğu kasabaya ulaşmaya çalışan gerçek Adonoid Hynkel de hapisten kaçan berber sanılarak tutuklanır ve hapse atılır. Her şey önceden ayarlanmıştır ve Berber ordunun başına geçer geçmez Avusturya işgali başlar. Tomania’nın askerleri Hannah ve ailesinin Avusturya’daki yeni çiftliğini basar ve her yeri yağma eder. Schultz ile birlikte Tomania’nın başkentine götürülen Berber, büyük bir şaşkınlık ve gerginlik içindedir. Ondan Avusturya işgaline dair bir konuşma yapması beklenir. Berber ise bir cesaret örneği göstererek tüm dünyaya seslenen ve herkesi barışa çağıran etkili bir konuşma yapar. Bu sırada Avusturya’da bir çiftlikte ağlamakta olan Hannah, radyodan sevgilisinin kendisine ve tüm insanlara seslenişini dinler ve umudunu kaybetmemeye karar verir.

Charlie Chaplin ve Mahatma Gandhi
Büyük bir üne sahip olduğu dönemde Charlie Chaplin’in benzerleri yarışması açılmış, bu yarışmaya bir çok kişiyle beraber Chaplin de katılmıştır. Fakat bu yarışmada ancak altıncı olabilmesi sinema tarihene geçen komik bir olay olması dışında sanatçının ne kadar sevildiğinin bir göstergesi. Sanatçı ile ilgili bir diğer olay ise ABD tarafından Komünist olmakla suçlanması ve bir dönem ABD’ye girmesinde sorunlarla karşılaşmasına karşın Chaplin, soğuk savaş döneminde açık yüreklilikle Amerikan makamlarına “Komünist olmak en doğal hakkımdır” demiş olmasıdır.
Toplam okunma (8192) Bugün(21) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Savaşın Nedenleri Üzerine – Erich Fromm | Savaşa doğuştan insan yıkıcılığının neden olduğu tezi saçmadır Eylül 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Felsefe - Psikoloji - Philosophy, Genel Kültür - General Culture , add a comment
“Doğuştan savaş eğilimi hakkındaki tezi, yalnızca tarihsel kayıtlar değil, aynı zamanda ve çok önemli olarak, ilkel savaş tarihi de çürütmektedir. Daha önce, ilkel halklar arasındaki saldırganlık bağlamında ortaya koyduğumuz gibi, bu halklar —özellikle de avcılar ve yiyecek toplayıcılar— en az savaşsever insanlardır ve bunların kavgalarının ayırıcı özelliği, yıkıcılıktan ve kana susamışlıktan göreceli olarak yoksun olmalarıdır. Bundan da öteye, uygarlığın gelişmesiyle birlikte, savaşların sıklığının ve kan dökücülüğünün arttığını gördük. Savaşa doğuştan yıkıcılık tepileri neden olsaydı, bunun tersinin doğru olması gerekirdi. “
Savaşa doğuştan insan yıkıcılığının neden olduğu tezi, tarih hakkında en az bilgili olan birisine bile düpedüz saçma gelecektir. Babilli-ler’den, Yunanlılar’dan23 tutun da zamanımızın devlet adamlarına kadar bütün yetkililer, savaşı, çok gerçekçi gerekçeler saydıkları nedenlerden dolayı planlamışlar ve her ne kadar yaptıkları hesaplamalar, doğal olarak çoğu kez hatalı olsa da, olumlu ve olumsuz yönleri eksiksiz biçimde tartıp dökmüşlerdir. Bunların güdüleri katmerliydi: ekilecek toprak, zenginlik, köleler, hammaddeler, pazarlar, genişleme — ve savunma. Özel koşullar altında, öç alma isteği ya da küçük bir boy içindeki yıkım tutkusu, savaşı güdüleyen etkenler arasında olmuştur, ama böylesi durumlar tipik değildir. Savaşa insan saldırganlığının neden olduğu yolundaki bu görüş, yalnızca gerçekçilikten uzak değil, zararlıdır da. ilgiyi gerçek nedenlerden saptırır, böylece de bu nedenler karşısındaki muhalefeti zayıflatır.
yapılan Uluslararası Ruhçözümleme Derneği 27. Kuraltayı’ndan gelen raporlar, savaş konusunda bir tutum değişikliğini ortaya koyar görünmektedir. Dr. A. Mitscherlich. ruhçözümleme toplumsal soranlara uygulanmadıkça «tarih bütün kurumlarımızı silip süpürecektir» demiştir ve dahası, şunları belirtmiştir: «Savaşın, babalar oğullarından nefret ettikleri ve onlan öldürmek istedikleri için meydana geldiğini, savaşın evlat kırımı olduğunu ileri sürmeye devam edersek, korkarım, hiç kimse bizi pek ciddiye almayacaktır. Bunun yerine, küme davranışını açıklayan bir kuram, bu davranışı bireysel dürtüleri eyleme geçiren toplum-içi çatışmalara kadar izleyen bir kuram bulma amacına yönelmeliyiz.» Otuzlu yılların başlarından beri ruhçözümlemeciler gerçekten böyle girişimlerde bulunmuşlardır, ama bu girişimler, onların, şu ya da bu gerekçeyle Uluslararası Ruhçözümleme Deraeği’nden kovulmalarına yol açmıştır. Anna Freud, Kuraltay’m sonunda, bu yeni «çaba»ya resmi izin vermiştir, ama şunu da ihtiyatla eklemiştir: «Saldırganlığı gerçekten oluşturan öğeler hakkındaki klinik incelemelerimizden ^ok daha açıklayıcı bilgiler elde edinceye kadar, saldırganlığa ilişkin bir kuram belirleme işini ertelememiz gerekir.» (Her iki alıntı da Herald Tribune’na 29 ve 31 Temmuz 1971 tarihli Paris basımından yapılmıştır.)
Doğuştan savaş eğilimi hakkındaki tezi, yalnızca tarihsel kayıtlar değil, aynı zamanda ve çok önemli olarak, ilkel savaş tarihi de çürütmektedir. Daha önce, ilkel halklar arasındaki saldırganlık bağlamında ortaya koyduğumuz gibi, bu halklar —özellikle de avcılar ve yiyecek toplayıcılar— en az savaşsever insanlardır ve bunların kavgalarının ayırıcı özelliği, yıkıcılıktan ve kana susamışlıktan göreceli olarak yoksun olmalarıdır. Bundan da öteye, uygarlığın gelişmesiyle birlikte, savaşların sıklığının ve kan dökücülüğünün arttığını gördük. Savaşa doğuştan yıkıcılık tepileri neden olsaydı, bunun tersinin doğru olması gerekirdi. On sekizinci, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda görülen insancıl eğilimler, savaştaki yıkıcılık ve zalimlikte bazı azalmalar sağlamıştır ve bu eğilimler, çeşitli uluslararası antlaşmalarla yasalaştırılmıştır — ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan süreyle bu savaş sırasında bu antlaşmalara uyulmuştur. Bu ileriye dönük açıdan bakılınca, uygar insan ilkel insandan daha az saldırgan görünmüştür ve varlığını hâlâ sürdüren savaş olgusu, uygarlığın yararlı etkisine boyun eğmeyi reddeden saldırganlık içgüdülerinin inatçılığından ileri gelen bir olgu olarak açıklanmıştır. Oysa gerçekte, uygar insanın yıkıcılığı insanın doğasına yansıtılmış, böylece de tarih biyolojiyle karıştırılmıştır.
Savaşın nedenlerinin kısa bir çözümlemesini olsun sunmaya kal-kışsaydım, bu kısa çözümleme bile bu kitabın çerçevesini kat kat aşardı; bu yüzden kendimi, yalnız bir örnek, Birinci Dünya Savaşı örneğini vermekle sınırlandırmak zorundayım.24
Birinci Dünya Savaşı’nı, çeşitli ilgili ulusların engellenerek birikmiş saldırganlıklarına bir çıkış yolu sağlama gereksinmeleri değil, her iki yandaki siyasal, askeri ve sınai önderlerin ekonomik çıkarları ve hırsları harekete geçirdi. Bu güdüler çok iyi bilinmektedir ve burada ayrıntılı biçimde anlatılmaları gereksizdir. Genelde, 1914-1918 savaşında Almanlar’ın güttükleri amaçların aynı zamanda ana güdüleri olduğu söylenebilir. Bu amaçlar, Batı ile Orta Avrupa’da ekonomik egemenlik ve Doğu’da topraktı. (Gerçekte bunlar, temelde imparatorluk hükümetinin dış politikasının devamı niteliğinde bir dış politika izleyen Hitler’in de amaçlarıydı.) Batılı Bağlaşıklar’ın amaçlan ve güdüleri de benzer nitelikteydi. Fransa Alsas-Loren’i, Rusya Çanakkale Boğazı’m, İngiltere bazı Alman sömürgelerini, italya da hiç değilse ganimetten küçük bir pay istiyordu. Bazıları gizli antlaşmalarda koşula bağlanan bu amaçlar olmasaydı, yıllarca önce barışa varılır ve her iki yandan milyonlarca insanın yaşamı esirgenmiş olurdu.
*24 1914-1918 savaşının askeri, siyasal ve ekonomik yönleriyle ilgili yazılı kaynaklar öylesine geniştir ki, kısaltılmış bir kaynakça bile sayfalar doldurur. Bence, Birinci Dünya Savaşı’nın nedenlerine ilişkin en derinlemesine ve en aydınlatıcı yapıtlar iki seçkin tarihçinin yapıttandır: G. W. F. Hallgarten (1963) ve F. Fischer (1967).
Birinci Dünya Savaşı’nda her iki yan da özsavunma ve özgürlük duygusuna seslenmek zorundaydı. Almanlar, kuşatma ve tehdit altında olduklarını; dahası, Çar’la mücadele etmekle özgürlük için mücadele etmekte olduklarını ileri sürüyorlardı. Almanlar’ın düşmanları ise Alman Junkerleri’nin saldırgan militarizmince tehdit edildiklerini ve Kay-zer’le mücadele etmekle özgürlük için mücadele etmekte olduklarını öne sürüyorlardı. Bu savaşın, Fransız, Alman, ingiliz ve Rus halklarının saldırganlıklarını boşaltma isteklerinden kaynaklandığını düşünmek yanlıştır ve yalnızca bir tek işlevi vardır: tarihteki büyük kırımlardan birisinin sorumlusu olan kişilerden ve toplumsal koşullardan dikkatleri saptırmak.
Bu savaşa duyulan coşku söz konusu olduğu sürece, başlangıçtaki coşku ile ilgili halkların kavgayı sürdürme güdülerini birbirinden ayırmak gerekir. Alman tarafı söz konusu olunca, halk içindeki iki grubu birbirinden ayırmak zorunludur. Küçük bir ulusçular grubu —bütün halkın küçük bir azınlığı— 1914′ten önce de yıllardan beri bir fetih savaşı çığırtkanlığı yapıyordu. Bu grup, en başta, Alman Deniz Kuvvetleri’nin bazı önderlerince ve ağır sanayinin bazı kesimlerince desteklenen yüksekokul öğretmenlerinden, birkaç üniversite profesöründen, gazetecilerden ve politikacılardan oluşuyordu. Bunların güdüsü, küme özseverliğinin, araçsal saldırganlığın ve bu ulusçu hareket içinde ve bu yolla kendine bir yer edinme ve güç kazanma isteğinin bir karışımı olarak tanımlanabilir. Halkın geniş çoğunluğu, ancak savaşın patlak vermesinden kısa süre önce ve sonra büyük bir coşku gösterdi. Burada da çeşitli toplumsal sınıflar arasında önemli ayrılıklar ve farklı tepkiler görülmektedir; örneğin aydınlar ve öğrenciler, işçi sınıfından daha büyük bir coşkuyla davrandılar. (Bu soruna bir ölçüde ışık tutan ilginç bir veri, savaştan sonra yayımlanan Alman Dışişleri Bakanlığı belgelerinin ortaya koyduğuna göre, Alman hükümeti başkanı Reichschancellor von Bethman-Hollweg’in, önce Rusya’ya savaş açıp böylece de işçilerde otokrasiye karşı ve özgürlük için mücadele ediyormuş duygusu vermedikçe Reichstag’daki en güçlü parti olan Sosyal Demokrat Parti’nin rızasını almanın olanaksız olduğunu çok iyi bilmesidir.) Savaşın başlamasından birkaç gün önce ve savaş başladıktan sonra bütün halk hükümetin ve basının sistemli aşılama etkisinin altındaydı; bu aşılama çabasının amacı, halkı Almanya’nın aşağılandığına ve saldırıya uğradığına inandırmak, bu yolla da savunucu saldırganlık tepilerini harekete geçirmekti. Ne var ki, güçlü araçsal saldırganlık tepileri, bir başka deyişle yabancı toprak fethetme isteği, halkı bir bütün olarak harekete geçirmedi. Hükümet propagandasının daha savaşın başında bile herhangi bir fetih amacını ya yadsıması ya da daha sonra, dış politikayı generaller dayatıyorken, fetih amaçlarını, Alman tmparatorluğu’nun gelecekteki güvenliği bakımın1 dan zorunlu amaçlar olarak tanımlaması gerçeği, bunu doğrulamaktadır. Ama başlangıçtaki coşku, birkaç ay sonra, bir daha geri dönmemek üzere ortadan kalktı.
Hitler Polonya’ya karşı saldırısını başlattığı, böylece de, bir sonuç olarak ikinci Dünya Savaşı’nın tetiğini çektiği zaman, halkın savaşa duyduğu coşkunun hemen hemen sıfır olması son derecede dikkate değer bir olgudur. Yıllarca süren yoğun militarist aşılamaya karşın halk, bu savaşı sürdürmeye çok istekli olmadığını açıkça ortaya koydu. (Hitler, saldırıya karşı savunma duygusunu uyandırmak için, Silez-ya’daki bir radyo istasyonuna sözde Polonyalı askerlerce —gerçekte, kılık değiştirmiş Naziler’ce— uydurma bir saldırı sahnelemek zorunda bile kaldı.)
Ama her ne kadar Alman halkı bu savaşı kesinlikle istemiyorsa da (generaller de isteksizdiler), hiç direnmeksizin savaşa girdi ve sonuna kadar kahramanca savaştı.
Ruhbilimsel sorun burada yatar; savaşın nedenselliği’nfe değil, şu soruda yatar: Hangi kutsal etkenler, savaşa neden olmadıkları halde savaşı olanaklı kılar?
Bu soruya yanıt verilirken göz önüne alınacak birçok ilgili etken vardır. Birinci Dünya Savâşı’nda (bazı değişikliklerle ikinci Dünya Savaşı’nda da), savaş bir kez başlayınca Alman (ya da Fransız, Rus, ingiliz) askerleri dövüşmeye devam ettiler, çünkü savaşı kaybetmenin bütün ulus için felaket anlamına geleceğini hissediyorlardı. Tek tek askerleri, yaşanılan için dövüştükleri ve bunun bir öldürme ya da ölme sorunu olduğu duygusu güdülüyordu. Ama bu duygular bile, devam etme isteğinin sürdürülmesi için yeterli olmazdı. Kaçacak olsalar vurulacaklarını da biliyorlardı; yine de bu güdüler bile bütün ordularda geniş ölçekli ayaklanmaların olmasını önleyemedi. Rusya’da ve Almanya’da bu ayaklanmalar, en sonunda 1917 ve 1918′deki devrimlere yol açtı. 1917′de Fransa’da, askerlerin ayaklanma yapmadıkları hemen hiçbir ordu birliği yoktu ve ancak Fransız generallerinin, bir ordu biriminin öteki ordu birimlerinde olan bitenleri bilmesine engel olmada gösterdikleri beceri sayesinde, bu ayaklanmalar, gerek toplu idamlar, gerekse askerlerin günlük yaşam koşullarında yapılan bazı iyileştirmelerle bastırıldı.
Savaşın olanaklılığıyla ilgili bir başka önemli etken, yetkeye duyulan çok derine yerleşmiş saygı ve huşu duygusudur. Askerler, geleneksel olarak, öyle eğitilmişlerdi ki, önderlerinin sözünü dinlemeyi, yerine getirmek için yaşamlarını vermeleri gereken ahlaksal ve dinsel bir yükümlülük olarak hissediyorlardı. Bu söz dinleme tutumunun, en azından ordunun önemlice bir bölümünde ve ülke içindeki halk arasında ortadan kakması, ancak siperlerde geçen yaklaşık üç ile dört yıllık bir dehşet yaşamından ve askerlerle halk, savunmayla hiçbir ilgisi olmayan savaş amaçları uğruna önderlerinin kendilerini kullan-, makta oldukları gerçeğini iyice kavradıktan sonra gerçekleşti.
Savaşı olanaklı kılan ve saldırganlıkla hiçbir ilgisi bulunmayan başka, daha karmaşık duygusal güdüler de vardır. Savaş, beraberinde kişinin yaşamıyla ilgili tehlikeler ve pek çok acı getirse bile, heyecan vericidir. Sıradan kişinin yaşamının sıkıcı, tekdüze ve serüvenden yoksun olduğu göz önüne alınırsa, savaşa girmeye hazır oluş, günlük yaşamın sıkıcı tekdüzeliğine bir son verme —ve kendini bir serüvene, gerçekte sıradan kişinin yaşamında geçirmeyi umabileceği tek serüvene— atma arzusu olarak anlaşılmalıdır.25
Savaş, bir ölçüye kadar, bütün değerleri tersine çevirir. Savaş, açığa vurulması gereken özgecilik ve dayanışma gibi derine yerleşmiş
25Ama bu etkenin abartılmaması gerekir, isviçre, İskandinavya ülkeleri, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerin oluşturduğu örnek, serüvencilik etkeninin, ülke saldırıya uğramadıkça ve hükümetlerin savaş çıkarmak için hiçbir gerekçeleri olmadıkça, bir halkın savaş istemesine neden olamayacağını açıkça göstermektedir.
insan tepilerini —barış zamanındaki yaşamın modern insanda yarattığı bencillik ve yarışma ilkelerinin dumura uğrattığı tepileri— özendirir. Sınıfsal farklılıklar, eğer varsa, önemli ölçüde ortadan kalkar. Savaş içinde, insan yeniden insandır ve sahip olduğu toplumsal konumun bir yurttaş olarak ona verdiği ayrıcalıklara bakmaksızın kendini seçkinleştirme şansı elindedir. Çok belirgin bir biçimde dile getirirsek: savaş, bans zamanında yaşamı yöneten adaletsizlik, eşitsizlik ve can sıkıntısına karşı dolaylı bir başkaldmdır ve bir askerin yaşamı için düşmanla dövüşürken, yiyecek, sağlık bakımı, barınak, giyecek için kendi kümesinin üyeleriyle dövüşmek zorunda olmadığı gerçeğinin gözden ırak tutulmaması gerekir; bütün bunlar, bir tür karşıt biçimde toplumsallaşmış sistem içinde sağlanır. Savaşın bu olumlu yönlere sahip olması gerçeği, uygarlığımız üzerine üzücü bir yorumdur. Sivil yaşam, serüvencilik, dayanışma, eşitlik ve ülkücülük öğelerini sağlasaydı, diyebiliriz ki, insanların bir savaşta dövüşmelerini sağlamak çok zor olabilirdi. Savaşta hükümetlerin sorunu, bu başkaldırıyı savaş amacına koşarak, bu başkaldırıdan yararlanmaktır; aynı zamanda katı disiplin uygulanarak ve halklarını yıkımdan koruyan çıkar gözetmez, bilge, yürekli kişiler biçiminde tanımlanan önderlere boyun eğme ruhu geliştirilerek, bu başkaldırının yönetim için bir tehdit haline gelmesine engel olunması gerekir26
Sonuç olarak, modern çağdaki büyük savaşlara ve eskiçağ devletleri arasındaki çoğu savaşlara engellenerek biriktirilmiş saldırganlık değil, askeri ve siyasal seçkinlerin araçsal saldırganlığı neden olmuştur. En ilkel kültürlerden en gelişmiş kültürlere kadar savaş sıklığında görülen farklılık hakkındaki veriler bunu ortaya koymaktadır. Bir uygarlık ne denli ilkelse, o denli de az savaşla karşılaşıyoruz (Q. Wright, 1965).27
Savaş sayısı ve yoğunluğunun teknik uygarlığın gelişmesiyle birlikte arttığı gerçeğinde de aynı eğilim görülebilir; savaş, güçlü bir yönetime sahip güçlü devletler arasında en yüksek, sürekli şefliğin bulunmadığı ilkel insanlar arasında en düşüktür.
*26 Savaş tutuklularına uygulanacak işlemleri düzenleyen uluslararası antlaşmalarda, bütün güçlerin, bir hükümetin «kendilerine ait» savaş tutuklularını yönetimlerine karşı aşılamasını yasaklayan madde üzerinde görüş birliğine varmaları bu açmazın ayırıcı bir özelliğidir. Kısacası, her bir hükümetin düşman askerlerini öldürme hakkına sahip olduğu, ama bu askerlerin ülkelerine olan bağlılıklarına son vermeye girişmemesi gerektiği konusunda görüş birliğine varılmıştır.
Savaşın Nedenleri Üzerine – Erich Fromm
Toplam okunma (10106) Bugün(3) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Savaş Üzerine Albert Einstein ve Sigmund Freud Mektuplaşması Eylül 1, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Güncel Hayat - Current Life , add a comment 1932 yılında Albert Einstein* diğer aydın ve bilimadamlarının da desteğiyle savaşa karşı uluslararası bir hareket başlatmı ve bu amaçla ilk olarak Sigmund Freud`a bir mektup göndererek onun fikrini almıştı. Genel olarak toparlarsak, Albert Einstein insanlığı savaş tehdidinden uzaklastıracak bir yol olup olmadığı, yönetici sınıfların nasıl olupta kitleleri canlarını yitirme pahasına ölüme sürükleyebildiği ve bu yıkıcı etkileri denetlemenin nasıl mümkün olabileceğini öğrenme amaçlı gönderdiği mektup ve Freud ‘un yazdığı cevabının kısa özetini aşağıdan okuyabilirsiniz |
Çok sevgili Bay Freud,
Gerçeği bulma özlemi sizde başka bütün özlemleri nasıl bastırıyor, şaşılacak şey. Savaş ve yoketme güdülerinin insan ruhunda sevgi ve yaşama gücü ile nasıl içice girmiş olduğunu su götürmez bir açıklıkla ortaya koyuyorsunuz. Ama, inandırıcı açıklamalarınızdan bir de şu büyük amaca ulaşma özlemi çıkıyor ortaya: İnsanın iç ve dış bütün savaşlardan kurtulması. Bu büyük özlemde, çağlarının ve uluslarının üstüne çıkan, düşünce ve ahlâk alanında birer yol gösterici olarak saygı gören bütün büyük insanlar birleşir. İsa’dan Goethe’den Kant’a kadar hepsinde bu kurtuluş özlemi vardır. Her ne kadar insanlar arasındaki ilişkileri düzenleme istekleri pek gerçekleşmiş değilse de, yalnız bu türlü insanların bütün dünyaca birer önder sayılmış olmaları anlamlı bir gerçek değil mi?
Şuna inanıyorum ki, çalışmalarıyla yol göstericilik yapan üstün insanlar – dar bir alanda da olsa – aynı ülküyü büyük ölçüde paylaşmaktadırlar. Ne var ki, politik gelişim üzerinde pek etkileri olmuyor. Ulusların kaderini çizen bu alan hemen hemen kaçınılmazcasma dizginsiz ve sorumsuz politika adamlarına bırakılmış görünüyor.
Politik önderler ve yönetimler yerlerini ya zorbalığa, ya da yığınların oyuna borçludurlar. Ulusların düşünce ve ahlâkça yüksek bölüklerinin temsilcisi sayılamazlar. Ama, seçkin aydınlar, bugün halkların tarihi üzerinde doğrudan doğruya hiç bir etkide bulunamıyor; oraya buraya dağılmış bulunmaları günün sorunlarının çözümlenmesine doğrudan doğruya katılmalarına engel oluyor. Yaptıkları ve yarattıklarıyla yetilerini ve iyi niyetlerini göstermiş olanların kendiliklerinden bir araya gelmesi, dünyaya bir değişiklik getiremez mi dersiniz? Üyeleri birbirleriyle sürekli düşünce alışverişi içinde bulunacak olan bu uluslararası birleşme, tutumlarını basında ortaya koyarak, imzalarının sorumluluğunu yüklenerek, politik sorunların çözümü üzerinde önemli ve uyarıcı bir etki sağlayabilir.
Bilim akademilerinde de raslanan insan yaradılışının eksikliklerinden doğan sakıncalar burada da görülecektir şüphesiz. Ama, yine de öyle bir çabaya girişmek yerinde olmaz mı? Doğrusu ben, böyle bir işe girişmeyi büyük bir ödev sayıyorum. Böyle bir yüksek aydın topluluğu kurulunca, sistemli olarak dinsel kurumları da savaşa karşı harekete geçirmeye çalışmalıdır. İyi niyetleri bugün acı bir boyun eğme ile felce uğrayan bir kişiye içten destek olurdu. Düşünce ürünleriyle yüksek bir saygınlığa ulaşmış olan kişilerin kurduğu böylesi bir topluluk, Milletler Cemiyetinin güçleri için değerli bir dayanak olacaktır.
Bu düşüncelerimi, dünyada herkesten çok size sunuyorum, çünkü, siz isteklere herkesten daha az kapılırsınız ve sizin yargınız ciddiliği en ağır basan bir sorumluluk duygusuna dayanmaktadır.
Freud ise bu sorulara insanlığın sorunların çözumu için ilke olarak şiddete başvurduğunu, bunu Çözmek için merkezi bir denetimin kurulması gerektiğini milletler cemiyetinin gücü olmadığı için bunu uygulayamayacağını belirtmistir. Yaptığı gözlemler sonucu yıkıcı ve saldırgan eğilimlerin engellenemeyeceğini, insanlığın önderler ve önderligi takip edenler olarak ikiye ayrıldığını bu yüzden aydınlar aristokrasisi denilebilecek bir yuksek kurulun varlığı için caba gösterilmesi gerektigini savunur. uygarlik evrimlestikce diğer insanlarin da savaşa karşı olabilecegi ihtimalini öne sürer.
*) Kuantum fiziğinin babası e=m×c² formulünü bulan dahi fizikci Atom bombasına dolaylı da olsa katkısından çok büyük pişmanlık duydu. “Üçüncü dünya savaşı neyle savaşılacak bilmiyorum, ama dördüncüsü taş ve sopalarla olacak” diyen Albert Einstein, Komünizme ilgi duyması nedeniyle ABD tarafından ajanlıkla suçlandı. Amerikalı tarihçi Richard Schwartz’ın 1983 yılında açıkladığı belgeler, öldüğü yıl olan 1955′te FBI’ın hakkında yürüttüğü araştırma dosyalarının 1.500 sayfayı bulduğunu, bu dosyaların çoğunda, komünistlerle bağlantılar kurmak ve Almanya’daki evini haberleşme merkezi olarak kullanımasına yer verildiği belirtiliyor.
Toplam okunma (10650) Bugün(12) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Türkiye’de halen yaşamakta olan 10 Dilde 10 Şarkı “Anlat” albümü Ağustos 31, 2010
Posted by cafrande.org in : Diğer Müzikler - Dünyadan Sesler, Kürtçe Müzik Klip - Kurdish Music video , 4comments
Ada Müzik tarafından Nisan 2010 tarininde çıkartılan ve seçilmiş 10 şarkıdan oluşan “Anlat” adlı albümde Türkçe, Kürtçe, Lazca, Rumca, Süryanice, Çerkesce, Ermenice, Hemşince, Arapça, Gürcüce birer şarkıya yer veriliyor. Halkların kardeşliğine kültürel anlamda katkı sağlamaya yönelik bir çalışma olan “10 Dilde 10 Şarkı”, birbirinden farklı bu insanların birbirlerini ne kadar benimsediğini,birinin varlığının diğerini nasıl da çoğalttığını ve birbirinin kopyası insanlar topluluğu yerine çeşitliliğin ne büyük bir zenginlik olduğunu vurgulamayı amaçlıyor.
musicwebtown.com’
“Elinizdeki albüm bu yaklaşımdan hareketle Türkiye’de halen yaşamakta olan ve varlıklarını sahip oldukları kültürel değerlerle ifade edebilen azınlıkların kültürlerine kendi özellerinde ama diğer kültürlerle dayanışma ve işbirliği içerisinde ve kendi dokularını bozmadan sahip çıkmak , ülkemizdeki tarihi ve kültürel zenginlikleri ülkemizin ve dünyanın başka yörelerinde yaşayan insanlarla da paylaşmak ve ülkemiz kültür yapısına olumlu katkı sağlamak için tasarlanmış bir “Kültürel Birliktelik” projesidir. Daha açık bir deyişle:
Türkiye de halen yaşayan kültürlerin ezgilerini kendi dilleriyle ve aslına uygun sunmayı amaçladığımız bir müzik albümü çalışması. Bu albüm bir kültürler çokseslilik dayanışmasıdır.
Sanatın sınır (duvar) tanımayan bir olgu olduğundan hareketle, Anadolu topraklarında yaşayan insanların ne kadar farklı olduğunu ve bunun nasıl büyük bir güzellik olduğunun resmini çekmeye çalışıyoruz.
Toplumlar yaşadıkları acıları,mutlulukları, sahip oldukları tarihi ve kültürel değerleri tanıdıkça sever ve sevdikçe sahiplenir.” *
Anlat: 10 Dilde 10 Şarkı albüm içeriği
1. Dann’er Sip’o Çerkesce Okuyan: Gülcan Altan 2. Kadduk Al Mayyas Arapça Okuyan: Ali Nafile 3. Seranta Mila Kokina Rumca Okuyan: Adem Ekiz 4. Qumrike (Kumru) Kürtçe Okuyan: Zelal Gökçe 5. Ağ Elime Mor Kınalar Yaktılar Türkçe Okuyan:Duygu Rüzgar 6. Bingeol Ermenice Okuyan: Maral Ayvaz Çağlıçubukçu 7. Satrpialo Gürcüce Okuyan: Kaf Dağı Müzik Grubu 8. Livadi Kudeli Lazca Okuyan: Birol Topaloğlu 9. Habibo Süryanice Okuyan: Yakup Atuğ 10. Yar Yar Hemşince Okuyan: Hikmet Akçiçek
*Albüm tanıtımından.
Toplam okunma (33341) Bugün(19) Son okunma tarihi (03 September 2010)
Hırant’ı nasıl Fırat’la buluşturduk – Mehmet Ulusoy Ağustos 31, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Güncel Hayat - Current Life , add a comment
|
Hırant’ı nasıl Fırat’la buluşturduk – Mehmet Ulusoy
Onu ilk tanıdığımda 1981 yılının soğuk kış günleriydi.
12 Eylül askeri darbesinin hükmünü bütün acımasızlığıyla sürdüğü aylardı.
Karakolların nezarethaneleri, emniyet müdürlükleri, askeri kışlalar…
Hatta okulların bile işkence hanelere çevrildiği…
Ev baskınlarının, gözaltlıların, işkencede ölümlerin, darağaçlarının…
Sokakta tankların, yollarda zırhlı askeri araçların kol gezdiği…
Radyolarda, TRT televizyonunda sıkıyönetim bildirilerinin sıkça okunduğu…
Yazılı basında, günlük gazetelerde yakalanan devrimcilerin resimlerinin bir masa üzerine “suç aleti” kitap ve dokümanların sergilendiği, arkasında da saç sakal içerisinde perişan yüzleriyle gençlerin örgüt üyesi suçlamasıyla sıralandığı günlerdi…
İşte böyle bir günde bende daha 19 yaşıma yeni basmış gencecik bir insan olarak kendimi bir askeri cezaevinde buluverdim. Bu cezaevi sıkıyönetim komutanlığının ve birinci ordunun da konumlandığı İstanbul’daki Selimiye askeri kışlasıydı.
Gencecik yaşamımın ilk cezaevleri günlerimi bu cezaevinde tattım. Bu görkemli ve devasa yapının cezaevi olarak ta kullanıldığını içeri düştüğümde anlamıştım.
Denize bakan sol alt katının köşesi yüksek tavanlı ve 7 büyük tutuklu koğuşu, iki tanesi ise tecrit ( idamlık hükümlülere ait ) toplam 9 koğuştan ibaretti.
Sıkıyönetim savcılığında tutuklanıp, cezaevi koridoruna geldiğimizde üzerimizdeki tüm giysileri soyup, asker gardiyanlar tarafından kaba dayağa tabi tutulduk. Bu kaba dayak faslı tamda idamlık hükümlülere ait tecrit koğuşu önünde cereyan etti.
Bu koğuşta sonradan idam edilen devrimciler, Kadir Tandoğan, Ahmet Saner ve Hakkı Kolgu bulunuyordu. Kaba dayak yememize kayıtsız kalmayan bu arkadaşlar, asker gardiyanlara bağırıp, sloganlar atarak tepkilerini göstermeleri üzerine, dayak faslı erken bitti.
Demir kapının açılıp ilk adımımı attığım yüksek tavanlı büyük koğuşta tüm tutukluların meraklı bakışları altında tanıdık yüzler arıyordum.
Kimler yoktu ki bu loş ve sigara dumanı altında kararmış koğuşta; Sendikacılar, öğretim üyeleri, parti yöneticileri, öğrenciler, devrimci gençler, evinde yasak yayın bulunduranlar, hatta sokağa çıkma yasağını ihlal eden sıradan insanlara kadar kısa sürede çoğu arkadaşlarla tanışıp kaynaştık.
En heyecan içerisinde beklediğim gün, kuşkusuz ki ilk ziyaret günüydü… İlk kez annem, babam ve yakınlarımla demir parmaklıklar arkasında görüşecektim. Bu durum heyecandan çok, onların ruh durumunu merak etme, nasıl bir duygusal çöküntüye uğradıklarının endişesine dönüşmüştü.
İlk pazartesi günü, bitten ve kirden giyilmez durumdaki çamaşırlarımı plastik bir poşete koyup merakla beklemiştim. Ta ki asker gardiyanın koğuş kapısı önüne gelip ziyaretçi listesini okuyan kadar…
Adım okunmuştu… Gardiyan ziyaretçisi olanları ziyaret mahalline tek sıra halinde götürdü.
Heyecanım doruktaydı. 1 no.lu ziyaretçi kabinine askeri gardiyanla birlikte girdik.
Merakla inceledim kabinin tel örgülerini ve demir parmaklıklarını.
Birden bire annemi ve babamı karşımda buluverdim.
Onlara soğukkanlı ve vakurlu olmaları için telkinde bulunacaktım.
Ancak hesapta olmayan bir şey oldu.
Türkçe bilmeyen annem, daha ilk cümlesinde;
Lawo, Qurban, çerê rindî? Çi halî dayî ?
Diye söze başlarken, kendiside Kürt olan asker gardiyan tarafından ziyaret kesilerek,
bir tarafında ben, bir tarafında annem ve babam sürüklenerek ziyaret mahallinden uzaklaştırıldık.
Asker gardiyan öfkeyle durmadan; arkadaş Türkçe konuşun, Kürtçe yasağ.. Kürtçe yasağ… diyerek beni koğuşa sürükleyerek geri götürdü..
Bu ilk görüşümden hiçbir şey konuşmadan geri koğuşa döndürüldüğüm için, müthiş bir öfkeyle ve sinirle durumu koğuştaki arkadaşlara anlattım…
Askeri darbeye karşı olmak, solcu olmak, sosyalist olmak, alevi olmanın o günlerde ırkçı bir düzende “zenci olmak” la ne kadar özdeş olduğunu biliyorsam da Kürt olmanın “iki kere zenci” anlamına geldiğini, ilk kez o ziyaret mahallinde hissettim.
Siyah gür saçları, zeytin karası gözleri, konuşurken “dost sıcaklığını” tüm hücrelerimize işleyen, güleç bakışları, birikimi, konuşurken tartışırken sözcüklerini bir kuyumcu itinasıyla işleyen, seçen , etkileyici duruşuyla, sabrıyla “bir dağın bilgin duruşunu” andıran tipik bir Anadolu çocuğu. Yani bizden çok, bize benzeyen insanlar olur ya… 25 yaşlarındaki bu insani işte tam da o günlerde tanıdım.
O günler de Asala örgütünün Türk diplomatlarına karşı eylemleri hız kazanmıştı. Her eylemden sonra gecenin bir vaktinde askeri gardiyanların keyfi tutumları ile aramızda bulunan Ermeni kökenli tutuklular koridorlara alınarak kaba dayağa tutuluyorlardı. Bu durum başta Ermeni arkadaşlarımız olmak üzere hepimizin sinirlerini fena halde bozmuştu. Tamamen intikam duygusuyla yapılan keyfi bir uygulamaydı.
Adlarını hatırladığım, diğer koğuşlarda bulunan, Murat Şaşkal, Alis Delice, sokağa çıkma yasağından gözaltına alınan soyadını hatırlamadığım Robert (asker onu çağırınca “Robertooo diye çağırırdı) ve bizim koğuşta bulunan Hrant Dink bu kaba dayaktan en çok nasibini alan arkadaşlardı.
Askeri baskı ve şiddetin tüm hızıyla sürdüğü bu günlerde, bu uygulamayı durduracak direnci de gösteremiyorduk. Bizim 5 no.lu koğuşta bulunan dost yüzlü, insan pırlantası insani korumak için bir şeyler yapmalıydık. Akşam yemek saatinden sonra arkadaşlar pratik bir çözüm bulmuşlardı. Bundan sonra Hrant olan ismin FIRAT Dink olan soyadını ise DİNÇ olacak diyordu arkadaşlar. O bu çözüme sadece gülümsemişti…
Nitekim o gece nöbetçi olan gardiyan koğuşun kapısına geldiğinde, “Ermeni gelsin” diye emreden bir ifadeyle Hrant’ı çağırdı. Arkadaşlar içimizde Ermeni yok diyerek gardiyanı ikna etmeye çalıştılar. Gardiyan tam emin olmamalı ki , Hrant’a ismini sordu..Parmakla göstererek…
-Adın ne senin?
-Fırat diye cevapladı, Hrant…Fırat Dinç dedi..
Bu cevap üzerine gardiyan diğer koğuşlara yöneldi. O gece Hrant’ı bu basit çözümle dayak yemekten kurtarmıştık. Gülüşüyorduk. Artık günlerce koğuşta ona sadece Fırat diye hitap etmeye başladık. Sonraki günlerde de Hrant asla bu uygulamadan dolayı dayak yemedi.
- Askeri darbeye, sisteme ve devlete muhalif olup da içeri düşmüşsen, bir Kürt olarak “iki kere zenci” sin Ermeni olmanın da “üç kere zenci” olduğunu da yine o günlerde öğrendim.
Çok sonra öğrendim ki tahliye olan Hrant, hem Ermeni cemaate kendisinin siyasal düşünceleri için askeri cuntanın daha fazla zararı gelmemesi düşüncesiyle, hem de Selimiye Kışlası’nda dostlarının ona önerdiği bir ismi özümsemiş olacak ki, 82 yılında mahkeme kararıyla ismini Fırat Dinç olarak değiştirmiş. Ancak 85 yılında Agos gazetesini kurduğu yıllarda, askeri darbe etkisinin de giderek yumuşaması sonucu, bu isim değiştirme olayı vicdanını rahatsız etmiş olmalı ki, yeniden mahkemeye başvuran Hrant, isim tahsisi yaparak eski ismine yeniden kavuştu. Çünkü Hrant her şeyden önce bir “vicdan adamı” idi.
İstanbul’a yüzlerce şaheser mimarlık örnekleri kazandıran Kirkor Balyan ve kardeşleri, 1847 yılında Selimiye Kışlası’nı inşa ederken, bir gün bu kışla Ermenilerin de içinde olduğu insanlara işkence amacıyla kullanılacağını bilseydi, acaba yine bu yapıyı inşa eder miydi? Ya da 1854 yılında modern hemşireciliğin anası sayılan Florance Nathingale bu yapı içerisinde yaralı askerleri tedaviye gelip, insanlara sağlık sunarken, bu yapının bir gün insanlara zindan olacağını hiç düşündü mü? Sanmıyorum…
Katledilişinin 3. yıldönümünde geçmiş günlere dair anılarıma yolculuğa çıkardın beni sevgili Hrant..Bu Anadolu topraklarını parçalayıp koparmak değil, içine gömülecek kadar sevdin sen. Hatıran önünde sevgi ve saygıyla eğiliyorum.
Mehmet ULUSOY
KAY-DER (Kiği,Karakocan,Adaklı,Yayladere ve Yedisu Derneği) Dergisi sayı:41 Yaz 2010. Derginin yeni sayısına Rasimpaşa Mah. Duatepe Sok.No:44/A adresinden ulaşabilirsiniz.
*Selimiye Kışlası İstanbul’un Üsküdar ilçesinde III. Selim tarafından Nizam-ı Cedid askerleri için inşa ettirildi.
Selimiye Kışlası ilk olarak III. Selim devrinde yeni kurulan Nizam-ı Cedid askerleri için kesme taş bir kaide üzerinde ahşap olarak inşa edildi. Yeniçeriler’in isyanı sonucunda yıkılan bu kışla II. Mahmut devrinde kâgir olarak yeniden inşa edildi. Sultan Abdülmecid devrinde iki defa yenilenen kışlanın dört köşesine yedişer katlı birer kule ilave edildi.
Selimiye Kışlası Kırım Savaşı sırasında İngiliz askerlerine tahsis edildi. Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale 1854′te kışlaya gelerek yaralı İngiliz askelerinin tedavisinde görev aldı. Florence Nightingale ve beraberindeki hemşirelerin kaldığı oda günümüzde müzeye dönüştürüldü.
Cumhuriyet döneminde farklı amaçlarla kullanıldı. 1959-63 yılları arasında “Selimiye Askeri Orta Okulu” adı ile askeri orta okuldu. Selimiye Kışlası günümüzde I. Ordu Komutanlığı merkez binası olarak kullanılmaktadır.
Toplam okunma (6548) Bugün(6) Son okunma tarihi (03 September 2010)


İstanbul’a yüzlerce şaheser mimarlık örnekleri kazandıran Kirkor Balyan ve kardeşleri, 1847 yılında Selimiye Kışlası’nı inşa ederken, bir gün bu kışla Ermenilerin de içinde olduğu insanlara işkence amacıyla kullanılacağını bilseydi, acaba yine bu yapıyı inşa eder miydi? Ya da 1854 yılında modern hemşireciliğin anası sayılan Florance Nathingale bu yapı içerisinde yaralı askerleri tedaviye gelip, insanlara sağlık sunarken, bu yapının bir gün insanlara zindan olacağını hiç düşündü mü? Sanmıyorum…
Bir saz şairi olarak Aşık Veysel – Enver Gökçe
Makedonya akustik etnik müzik grubu Baklava, “Kalemar” adlı albümüyle cafrande.org’ta
İki alıntı bir öykü | “Ortasında cehennem olmayan kim var” Italo Calvino ve Vicdan
Abidin Dino hayatı, sanatı ve online resim sergisiyle cafrande.org’ta
Aynur Doğan ve yeni albümü “Rewend/ Göçebe” (2010) cafrande.org’ta
12 bölümden oluşan BBC Siyasi Düşünce Tarihi’ni Cafrande.org’ta sesli dinleyin
Ve İnsan Otomobili Yarattı | Yürüyen Bant – İlya Ehrenburg
Başarılı bir besteci ve multi – enstrümantalist; Yann Tiersen ve eserleri
KPSSzedeler… Oy badem bıyığını yidiim gel bakim sen yamacıma! – Serdar Türkmen