jump to navigation

Friedrich Nietzsche: ” Çünkü bütün ilahlar şair sembolleri ve şair uydurmalarıdır” Mart 10, 2010

Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment

Zerdüşt havarilerinden birine şöyle diyordu: “Bedeni daha iyi tanıyalı beri ruhun bence ehemmiyeti kalmadı. Ve ”ebedi” denen her şey bir sembolden ibaret.”
Havari cevap verdi: “Evvelce de böyle bir şey söylemiştin. Fakat şairler çok yalan söylerler diye ilave etmiştin. Bunu neden demiştin.”
Zerdüşt, “Neden diye soruyorsun” dedi. “Ben o adamlardanım ki onlara neden diye sual sorulmaz. Ben bunları henüz dün mü yaşadım. Fikirlerimin sebeplerini yaşayalı beri hayli zaman geçti. Eğer sebeplerimi de yanımda taşımam gerekseydi benim bir hafıza ambarı olmam lazım değil miydi? Fikirlerimi kendim için saklamam bile bana fazla geliyor.
Ve nice kuşlar uçup gidiyorlar. Bazen güvercinliğime yabancı ve elimle dokunduğum zaman titreyen bir kuşun sığındığını görürüm.Fakat Zerdüşt sana bir zaman ne diyordu? Şairlerin çok yalan söylediğini mi? Fakat Zerdüşt de bir şairdir. Onun bu işte hakikati söylediğine inanıyor musun? Neden inanıyorsun?” Havari cevap verdi: “Ben Zerdüşt”e inanırım.”

Zerdüşt başını salladı ve gülümsedi.
“İnanman, hele bana inanman, beni mesut etmez. Fakat, birisi ciddiyetle, şairler çok yalan söylerler diyorsa haklıdır. Biz çok yalan söyleriz. Biz pek az şey biliriz. Ve güç öğreniriz. Onun için yalan söylemeye mecburuz. Biz şairlerden, şarabını tağşiş (karıştırma) etmeyen kim var? Kilerimizde nice zehirli karıştırmalar yaptık. Tarif edilmez nice işler yaptık. Çok az şey bildiğimiz için ruhça züğürt olanlar hoşumuza gider.

Hele kadınlar!
Hatta ihtiyar kadınların akşamları anlattıkları masallara bile hasret duyarız. Ve kendimizce buna “ebedi karanlık” deriz. Sanki hususi ve mahrem bir kapı varmış da öğrenmek isteyenlere oradan bilgi dağıtılıyormuş gibi, halka ve onun vecizelerine inanırız.
Çayırda veya münzevi tepelerde yatıp kulaklarını diken herkesin gökle yer arasındaki şeylerin bazılarına agah olabileceğine bütün şairler inanır. Ve şairler kendilerine nermin heyecanlar gelince bizzat tabiatın kendilerine aşık olduğunu ve tabiatın kulaklarına gizlice okşayıcı sözler fısıldadığını duyarlar ve faniler önünde bununla göğüs kabartırlar.

Ah yerle gök arasında o kadar çok şey var ki bunları ancak şairler tahayyül edebilir. Hele tanrı hakkında. Çünkü bütün ilahlar şair sembolleri ve şair uydurmalarıdır. Gerçekten, daima göklere yeni bulutların alemine yükseliriz bu bulutların üstüne alaca körüklerimizi kurarız. Ve sonra onlara tanrılar ve üst insanlar deriz. Onlar ancak bu iskemlelere oturabilecek kadar yufkadırlar. Bütün o şairler ve üst insanlar!

Ah, olağanüstü bir şeymiş gibi görünmek isteyen bütün bu acizlerden ne bıkkınım! Ah bütün şairlerde ne bezginim. “Zerdüşt böyle deyince çömezi ona kızdı. Fakat sustu. Zerdüşt de sustu. Ve gözleri sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi içine yöneldi. Nihayet içini çekti ve nefes aldı. Ve şöyle dedi: “Ben bugünün ve dünün eseriyim. Fakat içimde bir şey var ki, yarının, yarından sonranın ve daha uzak bir istikbalindir. Ben eski ve yeni şairlerden bezginim. Bence hepsi sathidirler. Ve sığ sulardır. Derinlere dalamamışlardır. Onun için duyguları dibe nüfuz edememiştir. Biraz şehvet biraz can sıkıntısı. Onların en çok düşündüğü bu idi. Onların saz tıngırtıları bir hayaletin hışırtılarıdır. Seslerin içliliğinden ne anlıyorlardı?

Onlar temiz de değillerdi. Derin görünsün diye bütün sularını bulandırmışlardır. Ve böylelikle barıştırıcı görünmek istediler. Fakat bence aracı, karıştırıcıdırlar. Yarım ve pistirler. Ah, ben ağımı onların denizlerine daldırdım ve balık avlamak istedim. Fakat daima eski bir tanrının başını çektim. Böylece deniz ancak bir taş vermiş oldu. Bizzat onlar da denizden gelmiş olabilirler. Tabii içlerinde inci vardır. Fakat kabuklu hayvanlara o nispette benzerler.

Ve kendilerinde ruh yerine ekseriya tuzlu bir sümük buldum. Onlar denizden gurur da öğrenmişlerdir. Deniz tavus kuşlarının en güzeli değil mi? Tavus en çirkin bir manda karşısında bile kuyruğunu açar gümüşten ve ipekten kanatlarından hiç bıkkınlık göstermez.

Manda hayretle bunu seyreder. Ruhunda kuma yakın, sazlıklara daha yakın, batağa en yakın olarak. Mandaya güzellikten, denizden ve tavus süsünden ne? Şairlere bu sembolü söylerim. Gerçekten, onların ruhları tavusların tavusudur ve bir kibir denizidir. Şairin ruhu seyirci ister. İsterse seyirci manda olsun. Fakat ben, bu ruh dan bezdim. Ve görüyorum ki o da kendinden bezecek. Ben şairleri değişmiş ve bakışları kendilerine yönelmiş görüyorum. Ruh tövbekarlığının geldiğini görüyorum. Bunlar onlardan meydana gelmiştir. Zerdüşt böyle dedi.

Friedrich Nietzsche – Şairlere dair


Evet, bilirim nereden geldiğimi
Alev gibi doymamış, aç
Yanar, tüketirim kendimi.
Işık olur, ne tutarsam,
Küldür arkamda kalan.
Ben ateşim besbelli.

Friedrich Nietzsche: Batı’nın ve Hıristiyanlığın geleneksel din, ahlak ve felsefe anlayışına en kökten eleştirileri yönelten, kendine özgü “ateşli” bir üslupla ortaya koyduğu düşünceleriyle modern Batı düşüncesinin en etkili düşünürlerinden biri olan ve etkisini günümüze değin sürdüren Alman filozof ve şair Friedrich Wilhelm Nietzsche, 15 Ekim 1844′te doğdu, 25 Ağustos 1900′de öldü. Nietzsche Protestan din adamları yetiştirmiş dindar bir ailenin çocuğuydu. Bir Protestan yatılı okulunda burslu öğrenci olarak okuduktan sonra papaz olmak üzere Bonn Üniversitesi’ne gitti. Burada ünlü filoloji bilgini Friedrich Wilhelm Ritschl’in etkisiyle klasiklere yöneldi. Bu arada müzikle de ilgilendi. 1865′te hocası Ritschl’le birlikte Leipzig Üniversitesi’ne geçti ve onun yönettiği Rheinisches Museum dergisinde yazıları yayımlanan tek diplomasız kişi oldu. 1867′de süvari olarak orduya yazıldı, bir kaza geçirince ertesi yıl Leipzig’e dönerek eğitimini sürdürdü. Bu yıllarda Schopenhauer’ın felsefesini inceledi; Richard Wagner ile tanıştı ve müziğine hayran oldu. 1869′da Ritschl’in önerisiyle Leipzig Üniversitesi tarafından sınav ve tez koşulu aranmadan yalnızca yazılarına dayanılarak doktor unvanı verilen Nietzsche, Basel Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak atandı. Ertesi yıl İsviçre yurttaşı oldu ve öğretim üyeliğine yükseldi. Fransız-Alman Savaşı başlayınca Ağustos 1870′de gönüllü sıhhiye eri olarak cepheye gitti. Dizanteri ve difteriye yakalanınca ekimde Basel’e döndü. Bozulan sağlığının 1871′den başlayarak öğretmenliğini sürdürmesini güçleştirmesi üzerine, 1876′da bir yıllık izin aldı, 1879′da da görevinden ayrıldı, Basel Üniversitesi’nden malulen emekli sayılarak maaşa bağlandı. Zihinsel yaşamının son on yılı (1879-1889) yalnız ama yoğun geçti. Bitkisel bir yaşamı sürüklediği 11 yıldan sonra da öldü.

Toplam okunma (239) Bugün(239) Son okunma tarihi (10 March 2010)

Kaybolmuş Bir Dilden Şarkılar, Yahudice – Ladino Şehir Müziği Mart 9, 2010

Posted by cafrande.org in : İbranice Müzik - Hebrew Music , 6comments


Sefarad olarak bilinen İspanyol Yahudileri 1492′de İber Yarımadası’ndan kovulduktan sonra Doğu ve Güney Akdeniz’e dağıldılar. Daha sonra Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya olacak olan Osmanlı İmparatorluğu’na sığındılar. Osmanlı kanunlarının, etnik azınlıkların bağımsız birer etnik birim olarak hayatlarını sürdürmelerine izin vermesi sayesinde Yahudi cemaati kendi dinini ve geleneklerini koruyabildi, bu nedenle dil ve tüm ritüeller dahil olmak üzere kültürel mirasları varlığını sürdürebildi.

Toplam okunma (17439) Bugün(1758) Son okunma tarihi (10 March 2010)

“Mutluluk sadece sebzelere özgüdür” Acı çeken bilinç: William Faulkner Mart 9, 2010

Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment

Amerikan Modernist yazarların babası sayılan Faulkner, rakip gördüğü Ernest Hemingway’den farklı olarak, uzun ve karmaşık anlatımları benimsedi. Genelikle bilinç akışı ve çoğul anlatı tekniklerini kullandı.  1930′larda Avrupa’daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikan yazar oldu. İnsanin iç dünyasında olup bitenler  üzerinde çalışarak insan beynindeki düşünce akışının hızına erismeyi amaçladı. Aynı olayı birçok kişinin ağzından anlatarak gerceğin nasıl değişken olabileceğini, ve okuyucunun kendi gerceğini yaratması olgusunu vurguladı.

Toplam okunma (6407) Bugün(16) Son okunma tarihi (10 March 2010)

Michel Foucault’nun İktidar Düşüncesinin Anlaşılması Mart 9, 2010

Posted by cafrande.org in : Felsefe - Philosophy , add a comment

Michel Foucault’nun düşüncelerini anlamaya çalışan araştırmacılar arasında onun düşüncelerini değişik bakış açıları, bir siyasetçi, yorumcu, tarihçi, vb. ile konuşturmaktadırlar. Bu, onun araştırma tekniğinin iki farklı araştırma tekniği gibi görünmesinden kaynaklanmaktadır. Arkeolojik yöntem ve soybilim yöntemi.
Bu nedenle, Michel Foucault’yu yorumlamaya yönelik çalışmalarda bazı sınıflandırmalar ve dönemlendirmeler neredeyse standart bir biçim aldı. Örneğin yöntembilimsel olarak bir arkeolojik dönem ile bir soy-bilimsel dönem arasında temel bir ayrım yapılıp, arkeolojinin yöntembilimsel olarak başarısız kaldığı veya bir noktada tıkandığı ve Foucault’nun soybilimi arkeolojinin bu başarısızlığını gidermek üzere geliştirdiği iddia ediliyor.

Toplam okunma (6655) Bugün(5) Son okunma tarihi (10 March 2010)

iki Alman, bir Türk, bir Kürt ve bir Zaza kadından oluşan, 6 dilde şarkılar söyleyen bir grup – Lilith ve albümü “Göğün yarısı” Mart 8, 2010

Posted by cafrande.org in : Diğer Müzikler - Dünyadan Sesler, Zazaca Müzik dinle - klip , 1 comment so far

Göğün Yarısı” ile dinleyicilere merhaba diyen Lilith, müzik yaşamına 1999 yılında Şehriban Özdemir ve Gabriele Thierkopf ile İstanbul’ da başladı. Daha sonraları Satı Sarıyar’ın da katıldığı grup, 2002 yılından itibaren Berlin’de, Maviş Güneşer ve Luise Blum ile çalışmalarına devam ettiler. Grupta Şehriban Özdemir (bağlama-cura-vokal), Gabriele Thierkopf (gitar-vokal), Maviş Güneşer (bendir-vokal), Luise Blum(keman), Satı sarıyar (vokal) de yer alıyor. Lilith, enstrümanlarıyla, sesleriyle, tamamen kadınların yer aldığı, genellikle kadınlara düşen vokalistlik ve solistlik rolünün ötesine geçilen, kadınların hem çaldığı hem söylediği bir grup.

Toplam okunma (25457) Bugün(15) Son okunma tarihi (10 March 2010)

Sevgilim… yetimim benim, aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken.. Mart 8, 2010

Posted by cafrande.org in : Şairler Şiirler - Poets Poetry , add a comment

kapılar kapalı,
dünya buzlu cam
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor
hiç kımıldamadan..

ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarini görüyorum
ölür gibi uyurken

kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların..

Sevgilim, yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotograflarının..

Sevgilim – Murathan Mungam

Toplam okunma (3758) Bugün(7) Son okunma tarihi (10 March 2010)

Elazığ’da deprem: 51 ölü, 100′e yakın yaralı var Mart 8, 2010

Posted by cafrande.org in : Güncel Hayat - Current Life , add a comment


Sabaha karşı saat 04.32′de Elazığ’da 6.0 büyüklüğünde  meydana gelen deprem sonrasında yapılan ilk belirlemelere göre  Kovancılara bağlı üç köyde hasar meydana geldi. 51 kişinin hayatını kaybettiği açıklandı.  Yaşanan  depremin ardından 32 artçı deprem daha meydana geldi. En son saat 09:47′de meydana gelen depremin şiddeti 5.5 olduğu belirlendi.

Toplam okunma (4366) Bugün(1) Son okunma tarihi (10 March 2010)

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları film müzikleri albümü cafrande.org’ta Mart 7, 2010

Posted by cafrande.org in : Film Müzikleri - Film Music, Türkçe Müzik & Klip - Turkish music , 1 comment so far


Anadolu’nun ücra noktalarında provasız ve canlı kaydedilen otantik ses ve görüntülerin yer aldığı ‘Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’ filminin soundtrack CD’si film vizyona girmeden önce Kalan Müzik’ten çıktı. Yönetmen ve yapımcı olarak Nezih Ünen`in ilk uzun metraj filmi olan çeşitli festivallerde gösterimiş ve beğeni ile izlenmişti. `Anadolu`nun Kayıp Şarkıları “Yüzyıllık sessizlik sona eriyor!..” sloganıyla 12 Mart’ta gösterime girecek.

Toplam okunma (37921) Bugün(13) Son okunma tarihi (10 March 2010)

Hrant’ın Fransız Direnişçi Ağabeyi: Misak Manouchian ve kurşuna dizilmeden önce eşine yazdığı son mektup Mart 7, 2010

Posted by cafrande.org in : Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment

21 Şubat günü Fransa’da ‘Emperyalizme Karşı Uluslararası Direniş Günü’ olarak kutlanır. Çünkü 21 Şubat 1944 günü, Paris’te, Mont Valérien’de Gestapo, yabancı işçilerden kurulu 23 kişilik bir Direnişçi Grubunu kurşuna dizmişti. Grubun şefi, 1906 Adıyaman doğumlu marangoz, şair, komünist Misak Manuşyan’dı.
Manuşyan grubu, Nazi İşgaline karşı mücadelesi ve nihayet kurşuna dizilmeleri, şiirlere (Louis Aragon), şarkılara (Leo Ferré), filmlere (Frank Cassenti), romanlara konu olan ünlü ‘Kızıl Afiş’, Fransa’da yabancı işçilerin Nazizme karşı mücadelesinin enternasyonalist simgesi.
Misak’ın eşi, 1913 Istanbul doğumlu Meline, eşinin öldürülmesinden otuz yıl sonra kaleme kağıda sarılıp ‘Bir Özgürlük Tutsağı:Manuşyan’ kitabını yazmış.

Toplam okunma (7562) Bugün(11) Son okunma tarihi (10 March 2010)

Ece Ayhan, “Kömürün elmasa dönüşmesi üzerine…” Zafer Yalçınpınar’la söyleşi Mart 7, 2010

Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Genel Kültür - General Culture , add a comment

Ece Ayhan’ın hayatı, zihninde, çok derin bir yerde “kömürün elmasa dönüşmesinin eczası ya da kimyası olarak şiir” düşünmekle, tasarlamakla, yazmakla ve araştırmakla geçmiştir”

 “Ece Ayhan, “Ben karamsarım. Ama benim karamsarlığım akkordur” der. Bunu yaşamıyla ortaya koymuştur. Başına gelen binlerce olay, umutsuzluk,  onun inadına inat katmıştır. Olumsuzluklar onu karakter aşınmasına uğratacağına, kendisinden uzaklaştıracağına, aksine, Ece Ayhan’ın kendisiyle yanmasına neden olmuştur… Neyse o olmuştur Ece… Kendisinden, özünden,  doğrularından, şüphelerinden, kök nedenler arayışından, bildiklerinden, bulduklarından, sezdiklerinden, anlam arayışından kısacası sahiciliğinden hiç dönmemiş, aksine derinleşmiş ve sürekli olarak boyayı kazımaya çalışmıştır.”

Toplam okunma (5988) Bugün(3) Son okunma tarihi (10 March 2010)