Zerdüşt havarilerinden birine şöyle diyordu: “Bedeni daha iyi tanıyalı beri ruhun bence ehemmiyeti kalmadı. Ve ”ebedi” denen her şey bir sembolden ibaret.”
Havari cevap verdi: “Evvelce de böyle bir şey söylemiştin. Fakat şairler çok yalan söylerler diye ilave etmiştin. Bunu neden demiştin.”
Zerdüşt, “Neden diye soruyorsun” dedi. “Ben o adamlardanım ki onlara neden diye sual sorulmaz. Ben bunları henüz dün mü yaşadım. Fikirlerimin sebeplerini yaşayalı beri hayli zaman geçti. Eğer sebeplerimi de yanımda taşımam gerekseydi benim bir hafıza ambarı olmam lazım değil miydi? Fikirlerimi kendim için saklamam bile bana fazla geliyor.
Ve nice kuşlar uçup gidiyorlar. Bazen güvercinliğime yabancı ve elimle dokunduğum zaman titreyen bir kuşun sığındığını görürüm.Fakat Zerdüşt sana bir zaman ne diyordu? Şairlerin çok yalan söylediğini mi? Fakat Zerdüşt de bir şairdir. Onun bu işte hakikati söylediğine inanıyor musun? Neden inanıyorsun?” Havari cevap verdi: “Ben Zerdüşt”e inanırım.”
Zerdüşt başını salladı ve gülümsedi.
“İnanman, hele bana inanman, beni mesut etmez. Fakat, birisi ciddiyetle, şairler çok yalan söylerler diyorsa haklıdır. Biz çok yalan söyleriz. Biz pek az şey biliriz. Ve güç öğreniriz. Onun için yalan söylemeye mecburuz. Biz şairlerden, şarabını tağşiş (karıştırma) etmeyen kim var? Kilerimizde nice zehirli karıştırmalar yaptık. Tarif edilmez nice işler yaptık. Çok az şey bildiğimiz için ruhça züğürt olanlar hoşumuza gider.
Hele kadınlar!
Hatta ihtiyar kadınların akşamları anlattıkları masallara bile hasret duyarız. Ve kendimizce buna “ebedi karanlık” deriz. Sanki hususi ve mahrem bir kapı varmış da öğrenmek isteyenlere oradan bilgi dağıtılıyormuş gibi, halka ve onun vecizelerine inanırız.
Çayırda veya münzevi tepelerde yatıp kulaklarını diken herkesin gökle yer arasındaki şeylerin bazılarına agah olabileceğine bütün şairler inanır. Ve şairler kendilerine nermin heyecanlar gelince bizzat tabiatın kendilerine aşık olduğunu ve tabiatın kulaklarına gizlice okşayıcı sözler fısıldadığını duyarlar ve faniler önünde bununla göğüs kabartırlar.
Ah yerle gök arasında o kadar çok şey var ki bunları ancak şairler tahayyül edebilir. Hele tanrı hakkında. Çünkü bütün ilahlar şair sembolleri ve şair uydurmalarıdır. Gerçekten, daima göklere yeni bulutların alemine yükseliriz bu bulutların üstüne alaca körüklerimizi kurarız. Ve sonra onlara tanrılar ve üst insanlar deriz. Onlar ancak bu iskemlelere oturabilecek kadar yufkadırlar. Bütün o şairler ve üst insanlar!
Ah, olağanüstü bir şeymiş gibi görünmek isteyen bütün bu acizlerden ne bıkkınım! Ah bütün şairlerde ne bezginim. “Zerdüşt böyle deyince çömezi ona kızdı. Fakat sustu. Zerdüşt de sustu. Ve gözleri sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi içine yöneldi. Nihayet içini çekti ve nefes aldı. Ve şöyle dedi: “Ben bugünün ve dünün eseriyim. Fakat içimde bir şey var ki, yarının, yarından sonranın ve daha uzak bir istikbalindir. Ben eski ve yeni şairlerden bezginim. Bence hepsi sathidirler. Ve sığ sulardır. Derinlere dalamamışlardır. Onun için duyguları dibe nüfuz edememiştir. Biraz şehvet biraz can sıkıntısı. Onların en çok düşündüğü bu idi. Onların saz tıngırtıları bir hayaletin hışırtılarıdır. Seslerin içliliğinden ne anlıyorlardı?
Onlar temiz de değillerdi. Derin görünsün diye bütün sularını bulandırmışlardır. Ve böylelikle barıştırıcı görünmek istediler. Fakat bence aracı, karıştırıcıdırlar. Yarım ve pistirler. Ah, ben ağımı onların denizlerine daldırdım ve balık avlamak istedim. Fakat daima eski bir tanrının başını çektim. Böylece deniz ancak bir taş vermiş oldu. Bizzat onlar da denizden gelmiş olabilirler. Tabii içlerinde inci vardır. Fakat kabuklu hayvanlara o nispette benzerler.
Ve kendilerinde ruh yerine ekseriya tuzlu bir sümük buldum. Onlar denizden gurur da öğrenmişlerdir. Deniz tavus kuşlarının en güzeli değil mi? Tavus en çirkin bir manda karşısında bile kuyruğunu açar gümüşten ve ipekten kanatlarından hiç bıkkınlık göstermez.
Manda hayretle bunu seyreder. Ruhunda kuma yakın, sazlıklara daha yakın, batağa en yakın olarak. Mandaya güzellikten, denizden ve tavus süsünden ne? Şairlere bu sembolü söylerim. Gerçekten, onların ruhları tavusların tavusudur ve bir kibir denizidir. Şairin ruhu seyirci ister. İsterse seyirci manda olsun. Fakat ben, bu ruh dan bezdim. Ve görüyorum ki o da kendinden bezecek. Ben şairleri değişmiş ve bakışları kendilerine yönelmiş görüyorum. Ruh tövbekarlığının geldiğini görüyorum. Bunlar onlardan meydana gelmiştir. Zerdüşt böyle dedi.
Friedrich Nietzsche – Şairlere dair
Evet, bilirim nereden geldiğimi
Alev gibi doymamış, aç
Yanar, tüketirim kendimi.
Işık olur, ne tutarsam,
Küldür arkamda kalan.
Ben ateşim besbelli.
Friedrich Nietzsche: Batı’nın ve Hıristiyanlığın geleneksel din, ahlak ve felsefe anlayışına en kökten eleştirileri yönelten, kendine özgü “ateşli” bir üslupla ortaya koyduğu düşünceleriyle modern Batı düşüncesinin en etkili düşünürlerinden biri olan ve etkisini günümüze değin sürdüren Alman filozof ve şair Friedrich Wilhelm Nietzsche, 15 Ekim 1844′te doğdu, 25 Ağustos 1900′de öldü. Nietzsche Protestan din adamları yetiştirmiş dindar bir ailenin çocuğuydu. Bir Protestan yatılı okulunda burslu öğrenci olarak okuduktan sonra papaz olmak üzere Bonn Üniversitesi’ne gitti. Burada ünlü filoloji bilgini Friedrich Wilhelm Ritschl’in etkisiyle klasiklere yöneldi. Bu arada müzikle de ilgilendi. 1865′te hocası Ritschl’le birlikte Leipzig Üniversitesi’ne geçti ve onun yönettiği Rheinisches Museum dergisinde yazıları yayımlanan tek diplomasız kişi oldu. 1867′de süvari olarak orduya yazıldı, bir kaza geçirince ertesi yıl Leipzig’e dönerek eğitimini sürdürdü. Bu yıllarda Schopenhauer’ın felsefesini inceledi; Richard Wagner ile tanıştı ve müziğine hayran oldu. 1869′da Ritschl’in önerisiyle Leipzig Üniversitesi tarafından sınav ve tez koşulu aranmadan yalnızca yazılarına dayanılarak doktor unvanı verilen Nietzsche, Basel Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak atandı. Ertesi yıl İsviçre yurttaşı oldu ve öğretim üyeliğine yükseldi. Fransız-Alman Savaşı başlayınca Ağustos 1870′de gönüllü sıhhiye eri olarak cepheye gitti. Dizanteri ve difteriye yakalanınca ekimde Basel’e döndü. Bozulan sağlığının 1871′den başlayarak öğretmenliğini sürdürmesini güçleştirmesi üzerine, 1876′da bir yıllık izin aldı, 1879′da da görevinden ayrıldı, Basel Üniversitesi’nden malulen emekli sayılarak maaşa bağlandı. Zihinsel yaşamının son on yılı (1879-1889) yalnız ama yoğun geçti. Bitkisel bir yaşamı sürüklediği 11 yıldan sonra da öldü.
Toplam okunma (239) Bugün(239) Son okunma tarihi (10 March 2010)
Sefarad olarak bilinen İspanyol Yahudileri 1492′de İber Yarımadası’ndan kovulduktan sonra Doğu ve Güney Akdeniz’e dağıldılar. Daha sonra Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya olacak olan Osmanlı İmparatorluğu’na sığındılar. Osmanlı kanunlarının, etnik azınlıkların bağımsız birer etnik birim olarak hayatlarını sürdürmelerine izin vermesi sayesinde Yahudi cemaati kendi dinini ve geleneklerini koruyabildi, bu nedenle dil ve tüm ritüeller dahil olmak üzere kültürel mirasları varlığını sürdürebildi.
Kalan Müzik tarafından ‘Yahudice-Ladino Şehir Müziği’ başlığıyla yayınlanan albümde İstanbul, İzmir, Selanik ve Kudüs’ten kent müzikleri yer alıyor. Albümde yer alan şarkıların çoğu Osmanlı döneminde ortaya çıktığı için tüm şarkılarda makam etkisi görülüyor. Şarkılar geleneksel Osmanlı çalgıları ile icra edildi.
MusicWebTown.com
Sefarad Yahudilerinin kullandığı Ladino dili aslında kaybolmuş bir dil. Sözdizimi Ortaçağ İspanyolcasından türeyen dilin kelime dağarcığı İspanyolca, İbranice, Arami dili, Arapça, Yunanca, Türkçe ve diğer yerel kaynakların bir karışımı. Günümüzde ‘balıkçı dili’ olarak da bilinen Ladino dili hâlâ İstanbul’da Kurtuluş ve Şişli sokakları ile İsrail’de Kudüs’teki ve Bat-Yam’daki bazı mahallelerde konuşuluyor. Ladino müziğinin Yahudi cemaati içindeki geleneksel işlevi 20. yüzyılın başlarından itibaren yavaş yavaş kayboldu.
Bu albümde Osmanlı dönemine ve sonrasına ait dört ana Yahudi merkezinden çeşitli şarkı türlerine yer verilmiş. Bu merkezlerin hepsinde Sefarad cemaatleri hayatlarını sürdürdü. Selanik’te Sefarad müziğinin yaygınlığıyla ilgili zengin bir arşiv mevcut. İzmir zengin kadın sözel geleneğiyle biliniyordu. İstanbul’da ise Osmanlı çalgısal ve vokal müziğine dayalı geniş bir Sefarad repertuvarı mevcuttu. Kudüs’ün de kendine özgü bir Sefarad müzik biçemi var ve Balkanlar’dan gelen Sefarad nüfusunun kültürel kökenlerini yansıtıyor. Albümün müzik editörlüğünü ve seslendirmesini yapan Haddass Pal-Yarden etnomüzikoloji doktorası yapan, İsrailli bir Ladino şarkıcısı. Pal-Yarden ‘Ladino müziği, benim için bahsettiğim geleneksel Sefarad müzik merkezlerinde geçirdiğim zamanda canlanan bir dünyadır’ diyor. Düzenleme: Yurdal Tokcan & Göksel Baktagir
Albümde yeralan şarkılar: 1 Landariko 2 Küçük Çiçeğim 3 Afların Efenfisi 4 Hapiste 5 Ulu Tanrı 6 Gel Nazlı Küçük 7 Anacığım Kudüs e Gitmek İsterim 8 Kral Davut Kederli 9 Anne, Ben Görmemiştim / Dinginlik 10 Beş Yıllık Aşk 11 Kadifenin Şarkısı 12 Ninni Ninni 13 Günden Güne 14 Açık Kalpli Dürüst Genç
Amerikan Modernist yazarların babası sayılan Faulkner, rakip gördüğü Ernest Hemingway’den farklı olarak, uzun ve karmaşık anlatımları benimsedi. Genelikle bilinç akışı ve çoğul anlatı tekniklerini kullandı. 1930′larda Avrupa’daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikan yazar oldu. İnsanin iç dünyasında olup bitenler üzerinde çalışarak insan beynindeki düşünce akışının hızına erismeyi amaçladı. Aynı olayı birçok kişinin ağzından anlatarak gerceğin nasıl değişken olabileceğini, ve okuyucunun kendi gerceğini yaratması olgusunu vurguladı.
Genç kuşak yazarlar hakkında ne duşunuyorsunuz, sorusuna : genç kuşak değerli hiç bir şey bırakamayacak, yanıtını verdi. “Genç kuşağın soyleyecek hiç bir şeyi yok yazmak için, birincil sıradaki önemli doğruların yazarın içine kök salması ve yapıtın bu doğrulardan birinne ya da hepsine birden yönlendirilmesi gerekir. Gururu, onuru, acıyı dile getirmeyi bilmeyen yazarlar önemsiz yazarlardır ve yapıtları onlarla birlikte ya da onlardan daha once ölecektir. Goethe ve Shakespeare her şeye direndi, çünkü onlar insanın yüreğine inanıyorlardı. Balzac ve Flaubert de. onlar ölumsuzdur” dedi.
Gençliğinde geçimini sağlamak için boyacılık, marangozluk, profesyonel golf oyunculuğu ve karides avcılığı yapmıştı. İlerleyen yaşlarında loisiana ‘nın bataklık kanallarında çalışan bir sürat motoruyla rom kaçakçılığı yaptığını da itiraf etti.
Ancak bütün bu para getirici işleri yaparken yazdığı ilk eserlerinin (1927) her defasında yayıncılardan geri dönmesi üzerine her şeyden umudunu keser ve yazdıklarını yayıncılara beğendirme kaygısı taşımaksızın yeni romanlar yazmaya koyuldu.
“İnsanlar sorunlara muhtaçtır, ruhu keskinleştirip kuvvetlendirmek için biraz yenilgi ve umutsuzluk gerekir. sanatçılar böyledir; bir ağaç kovuğunda ya da su oluğunda yaşamanız gerekir, demek istemiyorum. Ama yiğitliği ve metaneti öğrenmek zorundasınız. mutluluk sadece sebzelere özgüdür.”
Acı çeken bilinç: William Faulkner
20. yüzyılın şaşırtıcı büyüsü, edebiyat tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş ve görülemeyecek kadar farklı mizaçta onca yazarı bir araya toplamış olmasından geliyor.
Çağın başında henüz kendi temellerini yeni yeni kurmaya başlayan ve Avrupa edebiyatının gölgesini izleyen Amerikan edebiyatının üç çağdaş ve çok farklı yazar (Faulkner, Fitzgerald ve Hemingway) çıkarmış olması bile bu bereketliliği anlamak için yeterlidir.
Bu üç yazar içinden, dönemlerinin ruhunu anlamak ve heyecan verici biyografiler oluşturmak için öteki ikisi kadar bol malzeme vermeyen Faulkner, yüzyılın ilk yarısındaki bu bereketliliğe en iyi örnektir. Önümüzdeki günlerde Türkçede yayımlanacak bir Faulkner kitabı, ‘Faulkner: Güneyin Bilinci’, bunu yeniden hatıra getiriyor.
Peter Nicolaisen’in imzasını taşıyan kitap, Faulkner’ın yapıtları üzerinden kurgulanmış, bir tür izlenimler toplamı. William Faulkner’ın yaşamı boyunca her tür biyografik ilgiye kapılarını sımsıkı kapatması, zaman zaman vahşileşen inzivası zaten kendisi üzerine nitelikli yaşamöyküsü yazılma şansını baştan azaltıyor. Bir Alman olan (neyse ki iyi İngilizce bilen) yazar da bunu baştan kabullenerek yola çıkmış. İngiliz dilini uçlara götüren Faulkner’ı konu edinen bir kitabın Almanca yazılması ve Almanca aslında çevrilmiş olması kafalarda soru işaretleri oluşturabilir. Ne var ki, yapıtın, bir Faulkner okurunun izlenimlerine ve birtakım belgelerin incelemesine dayanan bir ‘ilk adım’ kitabı olduğunu söylersek, herhalde beklentileri azaltmış, fakat soru işaretlerini gidermiş oluruz.
Uyumsuz, münzevi, aylak
Kitapta Faulkner’ın yapıtlarından yola çıkılması, yaşamına ilişkin bazı durumların yer almasını da zorunlu kılıyor. En basitinden, romancının yazıya karşı tuhaf bir biçimde takındığı umursamazlık tavrının daha ilk yazma deneyimlerinden beri var olduğunu öğreniyoruz. Çağdaş edebiyatın kimi soy yazarlarında görülen bu tavır, William Faulkner’ın yaşamı boyunca sadık kaldığı temel felsefesiydi. Başından beri, biraz pervasızca, bir şeyleri tamamlamayı hayal etmişti; ama yeteneğine güveniyordu. Daha da ötesi, dâhilerde görülen kendi yeteneğine inanç, onda işkoliklikle birleşiyordu. Faulkner’da sorun, sık sık kendini yüceltmek ya da tam aksine, yapay bir alçakgönüllülükle bunu inkâr etmek değil, bu yeteneğin kendisine verilmiş olmasından duyulan şaşkınlıktı. Her zaman, gelecekte bir hiç olarak anılmak istediğini söyledi. Mektuplarında ve söyleşilerinde, her an kalemini kırıp yazmayı bırakabilecek, bunu da umursamayacak bir insanın ruh halini buluruz. Bu durumun, Faulkner’a ayrı bir çekicilik kattığına da kuşku yok. Kitapta, Faulkner’ın yapıtlarının yazılış süreçlerine dair ipuçları bulsak da bunlar, yüzeysel kalmaktan kurtulamıyor. Örneğin yazar, evliliğin, Faulkner’ın sanatsal gelişimine darbe vurduğunu söylese de bunu açımlamayı göze alamamış ya da ertelemiş. Her büyük yaşamda mutlaka olan ‘karşılıksız aşk’ın da Faulkner’ın yaşamındaki ve dolayısıyla yapıtlarındaki izine odaklanmamış. William Faulkner’ın özel evreninin psikolojik katmanlarını irdelemenin çok daha farklı bir donanım ve çalışma gerektirmesinden olsa gerek. (Böyle bir irdeleme gerekli midir? Bu da ayrı bir soru.)
Her iyi romancı, başarısız bir şairdir
Faulkner’ın zor ve büyük yapıtları -başta ‘Abşalom, Abşalom!’- lirik olanlar değildi. Fakat bu, kitapta da anılan çok önemli bir noktayı görmezden gelmeyi gerektirmiyor: William Faulkner, gençliğinde uzun süre şiir yazdı ve hep vasatın üstünde bir şair olabilmeyi umdu. Türkçesini henüz okumadığımız bu şiirlerde, Faulkner’ın pek çok şiirini İngilizceye çevirdiği (o çevirileri görmek de heyecan verici olurdu) Verlaine’in etkisinden söz ediliyor. Faulkner, şiir yazmaktaki kısa süreli ısrarının ardından, gençlik yıllarında da şiirdeki başarısızlığını söz konusu etmemiştir. Ne var ki, geç gelen dahi yazar efsanesiyle birlikte yaşamöyküsü hakkındaki efsanevî duvarı yıkan birkaç söyleşiden birinde, şiirdeki başarısızlığını kabul ediyor ve ekliyor: “Her romancı önce şiir yazmak ister, yazamadığını görür ve roman yazmayı dener.” Kitaplık dergisinin geçen yılki sayılarından birinde de yayımlanan bu cümle, şiirin konumunun, düzyazının en yetkin ağızlarından birince onaylanması anlamına geliyor.
William Faulkner, yazdıkça, yaşamın çözümü olmadığına inanıyor ve kendisine acı veren bilincini susturmanın yolunu alkolde buluyordu. Çiftçilik yaparak mutlu olabileceğine inandı. Şaşırtıcı bir iradeyle, Amerikan edebiyat piyasasının o yıllardaki parıltılı cazibesine aldanmadı. Fakat onun yaşadığı, o kuşakta bir yeteneğin uğradığı en büyük trajedi değildir; o paye Scott Fitzgerald’ın hakkı. Faulkner, ısrarla reddedeceğini söylemesine ve hattâ bunu denemesine karşın Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı, törene katılıp smokin bile giydi. Sonraları pek çok kez alıntılanan Nobel konuşmasında umut dağıtmayı da ihmal etmedi. Yine de, Fitzgerald gibi Amerikan hayatının sahte parıltısıyla uğraşmak yerine, ayrıksı karakterleri yazmayı seçti. Faulkner, bir sanatçının, bir kez denediği yeteneğinin sınırları içinde kalıp beklemesi gerektiğini sezmişti. Bunu yaptı ve ödülünü aldı. İşte, geriye kalan her şey, edebiyattır.
Faulkner: Güneyin Bilinci Peter Nicolaisen, Çev.: Yasemin Bayer Dünya Kitap
Michel Foucault’nun düşüncelerini anlamaya çalışan araştırmacılar arasında onun düşüncelerini değişik bakış açıları, bir siyasetçi, yorumcu, tarihçi, vb. ile konuşturmaktadırlar. Bu, onun araştırma tekniğinin iki farklı araştırma tekniği gibi görünmesinden kaynaklanmaktadır. Arkeolojik yöntem ve soybilim yöntemi.
Bu nedenle, Michel Foucault’yu yorumlamaya yönelik çalışmalarda bazı sınıflandırmalar ve dönemlendirmeler neredeyse standart bir biçim aldı. Örneğin yöntembilimsel olarak bir arkeolojik dönem ile bir soy-bilimsel dönem arasında temel bir ayrım yapılıp, arkeolojinin yöntembilimsel olarak başarısız kaldığı veya bir noktada tıkandığı ve Foucault’nun soybilimi arkeolojinin bu başarısızlığını gidermek üzere geliştirdiği iddia ediliyor.
Aynı iddia açısından bu ayrım aynı zamanda Foucault’nun ilgi alanında bir kaymaya da işaret ediyor: buna göre arkeolojik analizin amacı sadece belli tarihsel dönemlere özgü söylemsel oluşumlar ile onların içinde yer alan tikel söylemlerin ortaya çıkışını mümkün kılan biçimsel epistemik koşulları ortaya çıkarmak iken, soybilim iktidar ilişkileri ve bu ilişkilere biçimlenen politik tekniklerin analizine yönelik bir çalışma olarak görülmekte.
Ancak Foucault’nun eserlerinin bütününe bakıldığında onun eserlerinde amaç ve kaygı bakımından sistematik bir bütünlük ve bu bütünlüğün arkasında yöntembilimsel bir süreklilik görülebileceği; yani arkeoloji ile soybilimi iki ayrı araştırma alanı için birbirinden farklı ve birinin diğerine bir seçenek olarak değil, aynı araştırmanın birbirini tamamlayan bir inceleme yöntemi olarak ortaya koyulduğu rahatlıkla gözlemlenebilir.
Foucault’nun araştırmaları incelediğinde düşüncelerine bir bütünlük getiren şey kuşkusuz özne ve öznellik konusu olarak görülebilir. Foucault da kendi yapıtını değerlendirmeye yönelik retrospektif yazılarında amacını insanların özneye dönüştürülme biçimlerinin bir tarihini yazmak olarak tanımlıyor. Ancak bu tanımın altı özellikle altı çizilmesi gereken bir ayrıntısı var. Bu tarih çalışmasında söz konusu olan, verili bir özneyi tarihselleştirmek, yani tarih içinde aldığı biçimlerin analizini yapmak değil, öznenin ta kendisinin belli tarihsel söylemler ve pratikler yoluyla kurulduğu sürecin analizini yapmak. Aslında Foucault’nun düşüncelerinde öznellik ve özgürlük konularının önemli bir yeri olması hatta bilginin veya eylemin, öznel deneyimi oluşturan , başka bir deyişle kurucu bir özne ve bu özneyi koşullayan evrensel bir insan doğası yok, Bu yüzden öznel deneyimi, bir özne felsefesi yoluyla anlamaya da çalışmamaktadır. Bireysel özgürlük düşüncesi, bireyin kendini oluşturması ve bireyin mevcut bulunan düzene itaati ve kendini bu düzen içinde oluşturması bireyin normalleştirilmiş olduğunu göstermektedir. Normalleştirme: iktidarın, bireyleri doğruluk oyununa sokarak normal olmayan olarak görülen bireyleri toplumun geneline uydurma işlemidir. Bu da disiplin cezalandırma gibi kavramları beraberinde getirmektedir.
Siyaset, özellikle de demokratik siyaset, çatışma ve bölünmelerin üstesinden hiçbir zaman gelemez. Amacı her çatışma ve çeşitlilik bağlamı içinde birlik kurmaktır, bir onlar karşısında, bir �iz�oluşturmakla ilgilenir.
Michel Foucault’un İktidar Düşüncesinin Anlaşılması
Son dönemlerde, Michel Foucault’un düşüncelerini anlamaya çalışan araştırmacılar arasında onun düşüncelerini değişik bakış açıları, bir siyasetçi, yorumcu, tarihçi, vb. ile konuşturmaktadırlar. Bu, onun araştırma tekniğinin iki farklı araştırma tekniği gibi görünmesinden kaynaklanmaktadır. Arkeolojik yöntem ve soybilim yöntemi.
Bu nedenle, Michel Foucault’u yorumlamaya yönelik çalışmalarda bazı sınıflandırmalar ve dönemlendirmeler neredeyse standart bir biçim aldı. Örneğin yöntembilimsel olarak bir arkeolojik dönem ile bir soy-bilimsel dönem arasında temel bir ayrım yapılıp, arkeolojinin yöntembilimsel olarak başarısız kaldığı veya bir noktada tıkandığı ve Foucault’un soybilimi arkeolojinin bu başarısızlığını gidermek üzere geliştirdiği iddia ediliyor. Aynı iddia açısından bu ayrım aynı zamanda Foucault’un ilgi alanında bir kaymaya da işaret ediyor: buna göre arkeolojik analizin amacı sadece belli tarihsel dönemlere özgü söylemsel oluşumlar ile onların içinde yer alan tikel söylemlerin ortaya çıkışını mümkün kılan biçimsel epistemik koşulları ortaya çıkarmak iken, soybilim iktidar ilişkileri ve bu ilişkilere biçimlenen politik tekniklerin analizine yönelik bir çalışma olarak görülmekte.
Ancak Foucault’un eserlerinin bütününe bakıldığında onun eserlerinde amaç ve kaygı bakımından sistematik bir bütünlük ve bu bütünlüğün arkasında yöntembilimsel bir süreklilik görülebileceği; yani arkeoloji ile soybilimi iki ayrı araştırma alanı için birbirinden farklı ve birinin diğerine bir seçenek olarak değil, aynı araştırmanın birbirini tamamlayan bir inceleme yöntemi olarak ortaya koyulduğu rahatlıkla gözlemlenebilir.
Foucault’un araştırmaları incelediğinde düşüncelerine bir bütünlük getiren şey kuşkusuz özne ve öznellik konusu olarak görülebilir. Foucault da kendi yapıtını değerlendirmeye yönelik retrospektif yazılarında amacını insanların özneye dönüştürülme biçimlerinin bir tarihini yazmak olarak tanımlıyor. Ancak bu tanımın altı özellikle altı çizilmesi gereken bir ayrıntısı var. Bu tarih çalışmasında söz konusu olan, verili bir özneyi tarihselleştirmek, yani tarih içinde aldığı biçimlerin analizini yapmak değil, öznenin ta kendisinin belli tarihsel söylemler ve pratikler yoluyla kurulduğu sürecin analizini yapmak. Aslında Foucault’un düşüncelerinde öznellik ve özgürlük konularının önemli bir yeri olması hatta bilginin veya eylemin, öznel deneyimi oluşturan , başka bir deyişle kurucu bir özne ve bu özneyi koşullayan evrensel bir insan doğası yok, Bu yüzden öznel deneyimi, bir özne felsefesi yoluyla anlamaya da çalışmamaktadır. Bireysel özgürlük düşüncesi, bireyin kendini oluşturması ve bireyin mevcut bulunan düzene itaati ve kendini bu düzen içinde oluşturması bireyin normalleştirilmiş olduğunu göstermektedir. Normalleştirme: iktidarın, bireyleri doğruluk oyununa sokarak normal olmayan olarak görülen bireyleri toplumun geneline uydurma işlemidir. Bu da disiplin cezalandırma gibi kavramları beraberinde getirmektedir.
Sorunsallaştırma ve Doğruluk Oyunları
Foucault araştırmalarında temel bir sorunsal belirleme ve bu sorunsalı doğruluk oyunu dediği oyuna sokarak iktidar içerisindeki yerinin bulunabileceğini göstermektedir. Örneğin delilik. Foucault’un tanımıyla sorunsallaştırma ise her hangi bir şeyi doğru ve yanlış oyununa sokan ve onu bir düşünce nesnesi olarak kuran söylemsel ve söylemsel olmayan pratikler bütünü.
Sorunsallaştırmayı bu şekilde tanımlayan Foucault’a göre bunun gerçekleşmesini sağlayan üç temel bakış açısı vardır: bilgi, iktidar ve etik. Sorunsallaştırma sonucunda ortaya çıkan her deneyim, belli kavramlar ve kuramlar içeren ve ürettiği doğruluklarla ifade bulan bir bilgi alanı (Söylemsel pratikler), belli normlar ve kurallar üzerinden işleyen bir iktidar alanı (Söylemsel olmayan pratikler) ve bu bilgi iktidar alanları bağlamında bireyin kendisiyle kurduğu belli bir ilişki biçimini bir araya getiriyor. Bu anlamda örneğin deliliğin sorunsallaştırması, delilik olarak adlandırdığımız davranış biçimlerinin belli söylemsel pratikler (psikoloji, psikiyatr, psikopatoloji, gibi bilimsel söylemler) ile Söylemsel olmayan pratikler (akıl hastanesinin kurulması, işleyişini düzenleyen bir kurallar sisteminin geliştirilmesi, belli idari tasarruflar, vb.) tarafından bir doğruluk oyununa sokulması; yani bir düşünce nesnesi haline getirilerek delilik hakkında belli doğruluklar üretilmesi anlamına geliyor.
Burada dikkat edilmesi gereken bir başka sorun ise, söylemsel olan pratikler ile söylemsel olmayan pratikler arasındaki karmaşık ilişkinin temelinde olan doğruluk sorunu olarak belirlediği kavramı görebiliriz. Doğruluk önermelerin ortaya konması, düzenlenmesi, iktidar içinde dağılımı için oluşturulmuş söylemlerin bir bütünü olarak anlaşılmalıdır. Söylem; belli bir kişiye veya topluluğa hitap eden konuşma, veya iki ve daha çok kişi arasında düşüncelerin belli bir dil yapısı içinde sözcükler aracılığı ile anlatımı.
Her söylem seçilen belli bir sözcükler gurubu arasında kurulan sistematik ilişkilerden yapılandığı için, bir şey anlatırken aynı zamanda sınırlandırmalar yapmış oluyor, bazı şeyleri dışarıda bırakmış, bazı şeylere ağırlık vererek ileri sürmüş olmuyor muyuz? Öyleyse söylemimizde düşüncelerimizi iletirken aynı zamanda bizi dinleyenleri şu veya bu şekilde kaçınılmaz olarak etkilemiş oluyoruz, veya niyetimize uygun etkilemek istemiş oluyoruz. Yani ötekini yönlendirmek istemiş oluyoruz. Tabi niyetimizin tam tersine bile karşımızdakini etkilemiş olmak da var.
Ancak söylem, bir düşünen, bilen, konuşan öznenin ortaya çıkışı ile değil, aksine öznenin iktidar içindeki dağılımının ve kendisiyle süreksizliğinin belirlenebileceği bir bütün olarak görülebilir. Söylem birbirinden ayrı iktidarın yayıldığı mekan olarak da görülebilir. Bu anlamda söyleme göre öncelik taşıyan, söylemden bağımsız, söylemi mümkün kılan, ona anlamını veren bir şey değil. Bunun tam aksine söylem, söylemsel pratikleri belirleyen kurallara göre oluşurken bir özne için konumlar açmakta ve bireyler bu konumların içini doldurmaktadır.
Foucault’un söylemsel oluşum adını verdiği ifade birliklerinin içinde nesnelerin, dile getirme tiplerinin, kavramların ve tematik seçimlerin arasında sıra, bağlantı, işlev ve dönüşümü içeren bir düzenin varlığı söz konusudur. Özel ifade düzeylerinde söylenmiş olan şeylerin bir bakıma genel planını çıkaran bir söylemsel oluşumun kendilerine göre çözümlendiği nesnelerin, öznel durumların, kavramların, stratejik seçimlerin oluşumundan ibaret sayılabilecek dört yön, ifadenin işlev gördüğü dört alana nesneler, özneler, kavramlar, stratejik seçimler alanı- uygun düşer. Söylemsel oluşumların tespitini ifadenin özel seviyesini gün yüzüne çıkardığını söyleyebileceği gibi, ifadelerin ve ifade düzeyini örgütlenme biçiminin betimlenmesinin söylemsel oluşumların belirginlik kazanmasına götürdüğü de söylenebilir. Bir ifadenin, bir metne ayrılan bir cümle ve dedüktif bir bütüne ait olan bir önerme olarak söylemsel oluşuma ait olduğunu söyleyen Foucault’a göre bir cümlenin düzeni dilin ilkeleri ile bir önermenin düzeni mantığın ilkeleri ile tanımlandığı halde, ifadelerin düzeni söylemsel oluşumun kendisi ile tanımlanır söylemsel oluşum ifadeler için bir imkan şartı değil bir birlikte varoluş ilkesidir.
Foucault�a göre özne konumlarını tanımlamada üç aşama söz konusu. Bu aşamalardan birincisi, kimin konuştuğunu, yani belirli bir söylemi kimin kullanma gücüne sahip olduğunu sormak, çünkü söylemler yalnızca belli niteliklere sahip bireylerin özne konumunu doldurmasına izin veriyorlar. Örneğin tıbbi ya da psikoanalitik söylemde bu konuma sahip olanlar doktor, psikanalist, hastabakıcı, vb. iken kriminolojide savcı, yargıç, pedagog, psikolog, hapishane müdürü, gardiyan, vb. ikinci olarak, verili bir söylemin meşruiyetini ve gücünü aldığı kurumsal mevkiye (emplacement) bakmak gerekiyor. Örneğin tıbbi söylemlerde bu mevkiler hastane, laboratuar, ve kütüphane iken kriminolojide mahkeme ve hapishane. Dolayısıyla her kurumsal mevki sadece kendi iç yapısı açısından değil, aynı zamanda kendi dışında yer alan bir toplumsal ve kurumsal ilişkiler ağındaki konumu açısından da incelenmeyi gerektiriyor�Foucault, özne konumlarını tanımlarken kimin konuştuğunu ve hangi kurumsal mevkiden konuştuğunu sorgulamak gerekir demişti.
Dispositif Kavramı
Soybilimin Foucault�a göre toplumsal bütüne nüfuz eden iktidar ilişkileri ile politik tekniklerin bir incelemesi olduğunu söylemiştik. Foucault modern iktidarın burjuva toplumunun büyük bir icadı olduğunu ve �apitalizmin gelişmesinde vazgeçilmez bir unsur�olduğunu iddia ediyor. Çünkü kapitalist üretim biçimi insan bedeninin güçlerinin emek gücüne dönüştürülmesini ve üretim gücü olarak kullanılmasını, ama aynı zamanda uysal ve tabi kılınmış olmasını gerektiriyor. Bedenin güçlerini tabi kılmak için şiddet kullanmak ise bu güçleri tahrip etme riski taşıyor. Dolayısıyla iktidara şiddetten farklı ve daha ince teknikler gerekiyor. Bedenin şiddet kullanmadan kuşatılıp tabi ve uysal kılınmasını sağlayacak bu yeni ve ince tekniklerin aldığı biçimlere Foucault dispositif�adını veriyor. Foucault�a göre dispositif söylemler, kurumlar, mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar, idari tasarruflar, bu söylemsel ve söylemsel olmayan öğeler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu sistemler. Bu tanıma bakarak dispositiflerin bu yazının başında tanımını verdiğimiz sorunsallaştırma odakları yani bilgi ekseni (Söylemler, bilimsel önermeler, felsefi, ahlaki, önermeler) ile iktidar ekseninin (kurumlar, mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar, idari tasarruflar) bir araya geldiği söylemsel olmayan pratik yumakları olduğunu söyleyebiliriz.
Bu açıdan dispositif her zaman bir iktidar oyunu içersindedir, bunun yanı sıra kendisinden çıkan ve aynı ölçüde kendisini koşullayan belli bilgi sınırlarıyla da her zaman ilişki içindedir. O zaman da bilgi, doğrunun yanlıştan değil, bilimsel olarak karakterize edilebilecek olanın edilemeyecek olandan ayrılmasını mümkün kılan �ispositif olarak görülmektedir.
Bu anlamda bilginin, doğruluk rejimi ve sorunsallaştırma tanımındaki �oğru yanlış oyunu� ya da �oğruluk oyunu�ile aynı şey olduğu görülüyor. Bu aynı zamanda arkeolojinin açıklayamadığı iddia edilen bir bilgiden diğerine tarihsel bir geçişin nasıl olduğunu da açıklıyor. Dispositifler Foucault�a göre stratejik bir işlev taşıyor ve bir dispositifin ana işlevi verili bir tarihsel anda acil bir ihtiyaca cevap vermek olarak görülmektedir.
Böylece bilgi ile iktidarı dispositiflerde bu şekilde birbirine bağlayarak Foucault yalnızca bazı deneyimlerin tarihin belli anlarında niçin sorunsallaştıklarını açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda niçin �erili bir doğruluk oyununda her zaman başka bir şey keşfetmenin ve şu ya da bu kuralı, hatta bazen bir doğruluk oyunun tümünü değiştirmenin mümkün olduğunu�açıklıyor�Söz konusu olan önermeleri neyin yönettiği ve önermelerin, bilimsel olarak kabul edilebilir ve dolayısıyla bilimsel prosedürler yoluyla doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir bir önermeler kümesi oluşturacak şekilde birbirlerini nasıl yönettikleri. Kısacası burada bir bilimsel önermeler rejimi, politikası sorunu var.
Foucault�un sorunsallaştırma konusunda bilgi, iktidar ve etik bakış açılarını bir araya getirdiğini; bilginin, yani doğru söylemin oluşumunu belirleyen kuralları araştırmanın iktidar ilişkilerini de kapsaması gerektiğini iktidar ilişkilerinin ise iktidarla döngüsel bir ilişki içinde olan bilgi ekseni olmadan anlaşılamayacağını görebiliyoruz.
Foucault�un İktidar Kavramının Kapsamı
İnsanlık serüveninin başından itibaren bir iktidar serüveninin, iktidarı bir ele geçirme çalışmasının olduğu bilinmekte ancak iktidar nedir, iktidar nerelerdedir ve iktidara sahip olan kimdir sorularına bugüne kadar her düşünür farklı bir yorum ile karşımıza çıkmaktadır. İktidar toplumsal kuramın inşasında ve pratiklerin yönlendirilmesinde merkezi öneme sahip bir olgu olarak görülebilmekte. Ve, iktidarın etkileri ve sonuçlarını tespitte ciddi sorunlarla karşılaşılmasa da, iktidarın ne olduğu üzerine hala varsayımların ötesine geçen bir kuram ya da yaklaşımdan söz etmek mümkün değil. Diğer taraftan iktidar olgusunun tam bir tanımın yapılamaması, belirli bir tanıma yerleştirilemezliği ve çok boyutluluğu düşünülerek göz ardı edebileceğimiz bir sorun da değildir.
Foucault�un iktidar kavramının tanımında genelde iktidar ilişkilerinin içerisinde bir siyasal iktidar düşüncesi bulunmadığı Foucault�un bu anlamda iktidardan bahsetmediği düşüncesi yaygındır ancak bu düşünce tamamıyla doğru değildir. Çünkü arasındaki ayrımı neredeyse görünemeyecek derecede azdır. İktidarın tanımlanmasında, anlaşılmasında ve incelenmesinde ortaya çıkan güçlükler çağdaş siyaset kuramında ve siyaset biliminde birçok teoriye ortak bir tanım çalışması ile giderilmeye çalışılmıştır. Bu düşünceye ya da düşünme biçimine ise bağlamsallaştırma adı verilmektedir.
Bu konu ile ilgili araştırma Cem Devecinin makalesinde şu şekilde aktarılmıştır. Kurumsal analize göre siyasal iktidarı diğer iktidar kalıplarından ayıran unsur yaptırımların varlığında ve bu yaptırımların ardında yatan şiddet tekeli ilkesinde yatıyordu. Bu kuramsalcı bakışa 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iki temel eleştiri geldiği söylenebilir: siyaset sosyolojisi çalışmaları ve marksist devlet kuramları. Kendi içlerinde arzettikleri çeşitliliğe ve aralarında ki uyuşmazlığa rağmen, bu iki yeni yaklaşım kuramsalcı analizin ve diğer iktidarı bağlamsallaştırma çabalarının temel bir noktada tıkandığını ortak olarak dile getirdiler: siyasal ve siyasal olmayan iktidar biçimlerinin arasında ki ilişkiler kuramsalcı analizde açıklanamıyor, ya da göz ardı ediliyordu. Siyaset sosyolojisi çalışmaları toplumsal kümeler ile devlet kurumunun arasındaki ilişkilerin dinamiğine dikkat çekerken; marksist devlet kuramları sınıf iktidarının önemini ve devlet iktidarının iktisadi boyutunu vurguladılar. Bu iki temel eleştiri iktidar olgusunun toplumsal ilişkilerden kaynaklandığını, bağlamsallaştırılamayacağını ve siyasal iktidarın da bu çoğul ve karmaşık ilişkiler içinde ele alınması gerektiğini sosyal bilimcilerin çoğuna kabul ettirdiler. Devlet-yönelimli olmayan, genelde iktidarın ne olduğu sorununa yönelen bu iktidar kavramsallaştırmalarını kabaca üç sorunsal çerçevesinde toplayabiliriz: a) İstenç sorunsalı, b) karar sorunsalı c) çıkar sorunsalı. Bu üç sorunsala ortak olan tema iktidarın toplumsal eylem düzeyinde, aktörlerin davranışları, seçişleri ve etkileri açısından anlaşılması gerektiğiydi. Verili toplumsal ilişkiler ağında eyleyen özneye ve bu öznenin eylemliliğine odaklanarak iktidarın etkileri tanımlanmaya çalışılıyordu. Çoğunlukla, öznenin özerk eyleme potansiyeli veri olarak kabul edildiğinden, iktidar öznelerin birbirlerinin eylemlerine etkileri açısından anlaşılıyordu.
A- İktidar olgusunun istence bağlanma düşüncesinin 19. yüzyıldan, özellikle Nietzsche�en kaynaklandığı söylenebilir. İstencin insan eylemliliğinin en başat öğesi olduğu varsayımı, örneğin Weber�e devam etmiş, ve onu iktidarı �ireylerin diğerlerinin direncine rağmen istençlerini gerçekleştirme kapasitesi�olarak tanımlamaya götürmüştü. Toplumsal eşitsizliklerin açıklanması da, bu sorunsaldan bakıldığında, bazılarının istençlerini diğerlerine empoze etmesinin kaçınılmaz olduğu savıyla aslında geçiştirilmişti. Bu yaklaşımda, iktidar Foucault�un karşı çıktığı şekliyle yani ele geçirilen sahiplenilen bir muktedir olmaya eşitleniyordu.
B- Dahl ve diğer çoğulculuk kuramcıları Weber� izleyerek, ama onun ussallık kavramına dayanarak eylem odaklı başka bir iktidar tasarımına eriştiler. Dahl bazı Weber�i temalara davranışçı modelin karar alma süreçlerini inceleme yöntemini ekledi. Karar sorunsalı aynı zamanda iktidar tanımlarında oldukça steril A, B gibi terimlerin kullanılmasını getirdi. Bu tür tanımlarda A ve B birey, küme, devlet gibi özneleri betimliyordu. Dahl� göre: �ğer A, B�e B�in iktidar uygulanmadığında yapmayacağı bir şeyi yaptırabiliyorsa A�ın B üzerinde iktidarı vardır�Öte yandan bu sorunsalın eksikliği ise karar alma momentini bir son nokta olarak ele alması, kararların uygulanmasında, yorumunda karar-öncesi ilişkilerden değişik iktidar ilişkilerinin ve hatta değişik aktörlerin gündemde olabileceğini göz ardı etmesiydi. Oysa, uygulama aşamasında da iktidar mücadelelerinin devam ettiği şüphesi doğru bir şüphedir. A-B modeli kullanılarak açıklanırsa, karara giden süreçte B�in A�a uyarak davranması, karar sonrasında B�in aynı tutarlılığı göstereceğini garanti etmez. Kısacası, karar sonrası oluşumlar kendi iktidar ilişkilerini yaratıyor olabilir ki bu da, iktidarın dinamiğini karar sürecinin ampirik incelenmesiyle göremeyeceğimiz anlamına gelir.
C- Çıkar sorunsalı ise kararı merkeze koyan yaklaşımların bir eleştirisi olarak gelişti denebilir. Lukes(1972) iktidarı şöyle tanımladı: �ğer A, B�i B�in çıkarlarına aykırı bir şekilde etkiliyorsa, A�ın B üzerinde iktidarı vardır.�Lukes çıkar terimini radikal bir şekilde anlamamız gerektiğini öne sürdü, ki bu da Marksist gelenekte uzunca tartışılmış olan öznel çıkar ve nesnel çıkar ayrımını vurgulamaktaydı�İdeolojinin çarpıtma ilkesi de, Lukes� göre, iktidar ilişkilerini anlamaya çalışırken incelenmesi gereken bir olguydu, çünkü özellikle ideoloji bazı kesimlerin çıkarlarına aykırı durum ve karalara boyun eğmelerini sağlıyordu.
Disiplinlerin tarihsel anı yalnızca becerilerinin gelişmesini veya bağımlılığının ağırlaştırılmasını değil de aynı zamanda onu aynı mekanizma içinde daha fazla yararlı hale getirdiği ölçüde daha da fazla itaatkar kılan bir ilişkiyi oluşturmayı hedefleyen bir insan bedeni sanatının doğduğu andır. Bu andan sonra artık beden üzerinde bir çalışma onun unsurlarının, hareketlerinin, davranışlarının hesaplı kitaplı bir manipülasyonu (saptırmak) olan bir baskılar siyaseti oluşmaktadır. İnsan bedeni onun derinlerine inen eklemlerini bozan ve onu yeniden oluşturan bir iktidar mekanizmasının içine girmektedir. Aynı zamanda bir �ktidar mekaniği�de olan bir �iyasal anatomi�doğmaktadır. Bu anatomi başkalarının bedenlerine yalnızca onların istenilen şeyleri yapmaları için değil aynı zamanda öyle istenildiği üzere hız ve etkinliğe uygun olarak belirlenen tekniklere göre iş görmeleri için nasıl el konulabileceğini tanımlamaktadır. Disiplin böylece bağımlı ve idmanlı itaatkar bedenler imal etmektedir .
Bu yaklaşımın temel sorunu, iktidarın anlamı konusunda ki belirsizliğin başka bir belirsizlikle değiştirilerek giderilmesi çabasındaydı. İktidar başkalarını, çıkarlarına karşı eylemeye yöneltme üstünlüğüyse, çıkar neydi o halde? Başka deyişle genelde çıkar sorunsalı, özellikle Lukes�n tanımı zaten güçlükler barındıran iktidar kavramını, tanımı zor başka bir kavramla açıklamaya çalışıyordu.
Foucault�un iktidar kavramının tanımı, mevcut kuramlara doğrudan bir etki yapmamıştır. Ancak 1980�erden sonra, Foucault�un, söyleşilerinde iktidarı tanımlama girişimleri nedeniyle bu yeni iktidar anlayışı etkili olmaya başladı ve bu etki giderek yoğunlaştı. Diğerlerinden farkı Foucault�un iktidarı tamamıyla tarihsel bir olgu olarak ele almasıdır diyebiliriz. Verili ilişkiler içinde, sınırlı bir zaman diliminde kimin kim üzerine nasıl etkide bulunduğundan çok, bu verili ilişkilerin nasıl kurulmuş olduğu sorgulanıyor, iktidarın etkileri ise öznelerin eylemlerine etki anlamında değil; toplumsal dokuya yayılmış anonim işleyen söylem ve pratiklerin birbirleri üzerindeki etkileri olarak ele alınıyordu. Bu söylem ve pratikler hem çelişkili hem bütünleştirici hem bütünleştirici hem içerseyen hem dışlayan özelliklere sahip olduğundan iktidarın işleyişini anlamak için geniş çaplı tarihsel analizlerin gereği vurgulanıyordu. Foucault�un iktidar analizindeki en önemli yenilik de, daha önce uzlaşmaz ikilikler olarak ele alınan �Özgürlük ve iktidar gibi, özne olma ve boyun eğme gibi- boyutların iktidar ilişkilerinde aynı mekanda ve eş zamanlı olarak uygulanıyor olduğuna ilişkin genel iddiadır.
Foucault�a göre, özgürlük insan doğasının gizlenmiş ya da bastırılmış doğruluğunu keşfetmek değil, kendimizin bir soybilimini yapmak, bir anlamda kendisine dönmektir, kendi tarihimizin ve sınırlarımızın zorunlu değil olumsal olduğunu görebilmek, bu sınırlar üzerinde çalışmak ve kendimizi yaratıcı bir biçimde yeniden kurmaktır. Bir anlamda varoluşçu bir bakış açısı ile insanın kendisini tanıyıp kendisini kurması gibi. Bu tutumsa Foucault için modernliğin varoluşunu karmaşık ve güç bir geliştirme çabasının nesnesi yapan modern insan tutumudur. Dolayısıyla bu ahlak anlayışı geleneksel ahlakın tersine evrensel bir nitelik taşımaz, ahlak ise davranış biçimi olarak alınmalı çünkü farklı ilişki biçimleri vardır ve kendiyle kurulabilecek her ilişki herkes için eşit ölçüde ideal olmamaktadır.
Michel Foucault�un Noam Chomsky ile bir televizyonda yaptığı yasalar ve adalet hakkında ki tartışma Foucault�un düşüncelerini serilmemek açısından incelenmeye değer.
Foucault : Bu eylemi, ideal bir adalet adına mı yaparsınız, yoksa sınıf mücadelesi bunu yararlı ve zorunlu kıldığı için mi? Benim sorunum ideal adalete atıfta bulunup bulunmadığınız�br/> Chomsky : Genellikle devletin yasadışı olarak gördüğpü bir şeyi yaptığımda, bunu yasal olarak kabul ederim: Yani, devleti suçlu olarak görürüm. Ama bu bazı durumlarda doğru değildir.Bu konuyu somutlaştırmama ve sınıf savaşı alanından, emperyalist savaşa geçmem izin verin, bu alanda yanıt daha berrak ve kolay. Mesela, uluslararası hukuku ele alalım, bildiğimiz gibi çok zayıf bir araç, ama gene de, çok ilginç bazı ilkelerle bütünleşen bir araç. Doğru, arası hukuk, birçok bakımdan, güçlünün aracı: Devletlerin ve onların temsilcilerinin yarattığı bir araç. Bugünkü mevcut uluslararası hukuk bütününün geliştirilmesinde, köylülerin kitlesel hareketleri rol oynamadı. Uluslararası hukukun yapısı, bu gerçeği yansıtıyor. Yani, hukuk, devletlere karşı örgütlenmiş olan halk kitlelerinin çıkarlarına karşı, kendilerini devlet olarak tanımlayan mevcut iktidar yapılarını destekleyen, çok geniş bir dizi baskıcı müdahaleye izin verir. bu, uluslararası hukukun temel bir kusurudur ve ben, uluslararası hukukun bu yönünün geçersiz olduğuna, gayrimeşru olduğuna inanıyorum. Uluslararası hukukun, kralların ilahi hakkından daha fazla geçerli olmadığına yönelik itirazı meşru buluyorum.
Ancak uluslararası hukuku sadece bu şekilde değerlendirmek doğru değil. Ve aslına bakılırsa, uluslararası hukukun ilginç unsurları var. Söz gelimi, Nürnberg ilkelerinde ve Birleşmiş Milletler Yönetmeliği�de, yurttaşı, devletinin haksız bir şekilde suç olarak kabul edeceği tarzda, kendi devletine karşı harekete geçmeye zorlayan unsurlar var.Devlet yasadışı telakki etse bile, yurttaş aslında yasal biçimde davranmaktadır, çünkü uluslararası hukuk aynı zamanda, çok dar bazı koşullar dışında, ki Vietnam bunlar arasında değildir, uluslararası ilişkilerde tehdidi ya da güç kullanımını yasaklar. Bu durum, en çok ilgimi çeken misal olan Vietnam savaşı örneğinde, Amerikan devletinin bir suçlu şeklinde hareket ettiği anlamına gelir. Ve halk, suçluların cinayet işlemesini durdurma hakkına sahiptir. Suçlu, sırf onu durdurmaya çalıştığınız zaman, eyleminizi yasadışı olarak adlandırıyor diye, bu davranış yasadışı olmaz. Temeline indirgeyip yasallıklarını bir yana bırakırsak, olan şudur: Devlet, kendisinin işlediği suçları teşhir eden kişileri mahkum etmeye çalışıyor. Aslında olup bitenlerin anlamı budur. Bunun ne kadar saçma olduğu apaçık ortada; artık bundan sonra, akla uygun her türlü adli sürecin çarpıtılmasına her ne şekilde olursa olsun ehemmiyet vermemek gerekir. Kaldı ki, mevcut hukuk sisteminin bunun neden saçma olduğunu açıklayabileceğini sanmıyorum. Ama eğer yapmazsa, o zaman hukuk sistemine karşı çıkmamız gerekir.
Foucault : Daha saf bir adalet adına, adaletin işleyişini eleştiriyorsunuz, öyle mi? Burada önümüze önemli bir soru çıkıyor. Tüm toplumsal mücadelelerde, bir �dalet�sorunu olduğu doğrudur. Daha açık söylemek gerekirse, sınıf adaletine, daha doğrusu onun adaletsizliğine karşı yapılan kavga, her zaman toplumsal mücadelenin bir parçası olmuştur: Bence, toplumsal mücadeleyi adalet açısından düşünmek yerine, toplumsal mücadele açısından adaleti vurgulamak gerekiyor.
İktidarın Özellikleri
Foucault�un özellikle söyleşilerinde daha bariz şekilde ortaya çıkan iktidara yaklaşımının yöntemsel açıdan en önemli özelliği iktidarı bir töz olarak anlam çabalarının reddedilmesidir. Gordon (1979)Foucault�un iktidar kavramının delilik olgusunu incelerken uyguladığı nominalist yöntemle benzerlik gösterdiğini söyler: Delilik gibi iktidar da Tözsel anlamda varolmaz, belirli türden ilişkilere verdiğimiz isimdir. Foucault�un kendi sözleriyle: �çıkça nominalist olmak gerekir: iktidar bir kurum, yapı ya da sahip olduğumuz bir kuvvet değildir. İktidar verili bir toplumda karmaşık stratejik bir duruma verdiğimiz isimdir.�
Aslında sürekli olarak araştırıla bir konu olarak, İktidar nedir sorusunun yanlış bir soru olduğu düşünülmektedir, iktidarın değişmez bir olgu olduğu düşünülmekte, değişmez bir tözsellik olarak iktidarın hiçbir zaman bulunamayacağı belirtilmektedir. İktidar kavramı karmaşık toplumsal ilişkilere verdiğimiz addan başka bir isimden ibaretse kuramsal ve genel geçer tanımı olanaksız, özü olmayan, ortaya çıktığı durum ve ilişkilere göre çok farklı şekillerde uygulanan bir durumdur.
Bu nedenle, iktidar gözlemlenebilir değildir; bazen yoğunlaşma ya da seyrelme alanları belirlenebilse de ölçülür bir değer değildir; yalnızca etkilerinde analiz edebileceğimiz, kendini sadece etkilerinde var edebilen bir ilişkidir. Açıkça, Foucault�un iktidar analizi iktidarın ne olduğunu bulmaya yeltenmez, yalnızca nereye bakılması gerektiğini göstermeye yönelik olduğu düşünülebilir.
Foucault kendisinden önceki düşünme biçimlerinde, doğru bilgiyi iktidar ilişkilerinden bağımsız, nesnel bir çerçeveye yerleştirilmesine karşın Foucault bilgiyi, hem iktidarla ayakta duran söylemlere gereksinimi nedeniyle; hem de bilginin kullanımının stratejik olması nedeni ile bir iktidar olgusu olarak ele alır. �oğruluk rejimleri�kavramının kendisi bile doğruluk denen ölçütün hep tarihsel olarak değişen, ama içerme dışlama normalleştirici etkileri sabit kalan iktidar ilişkileriyle birlikte işlediğini akla getirir. Normalleştirici etkilerin ise iktidarı elinde bulunduran güç tarafından yapılması ve insanların kendi istekleri ile bu iktidara boyun eğmeleri ve kendilerini normalleştirme düşüncesine bıraktıkları görülmektedir. Ancak Foucault�un liselilerle yaptığı bir söyleşi sırasında �ahip olduğunuz bütün söylemleri terk edin�sözüne dikkatimizi verirsek görüyoruz ki sahip olduğumuz söylemler eğer iktidarın söylemlerine denk düşüyorsa iktidara doğrudan bir hizmette veya sahip olduğumuz söylemler iktidarın söylemlerinden farklı ise iktidara doğruluk oyunu dediğimiz oyun sonucunda farklı olanı vermekte ve normalleştirilmeye olanaklılık tanımaktadır. Sahip olduğumuz bilgi söylemlerimizi oluşturmakta söylemlerimiz ise bizi tanımlamaktadır.
Bilgi söylemseldir çünkü hangi önermelerin kabul edilip hangisinin dışlanacağının sınırının çizilmiş olması gerekir. En genel anlamda dilde anlam söylemsellik sayesinde oluşur� Bilginin hem olanaklılığında, hem de toplumsal dolaşıma sokulmasında iktidarla birlikte işleme zorunluluğu vardır. Bu birliktelik iktidar yönden okunacak olursa, tarihsel belli dönüşümlerden sonra Foucault�a göre batı�a iktidar bilgiye, bilginin evrensel ölçütlerine başvurmadan doğrulanamaz olmuştur�Foucault bilginin iktidarsız oluşamayacağını söylerken kuramsal genellikle bir sav sunmakta, ama iktidarın kendini bilgiyle donatıp temellendirmeye başlamasının tarihsel bir dönüşüm olduğunu söylemektedir.
İktidarın bir merkezde sabitlenemezliğini, bir düzeyden diğerine geçişlilik gösterdiği savını anlamanın yolu Foucault�un güç ve strateji kavramlarına eğilmeyi gerektirir. İktidar ilişkilerinin nereden kaynaklandığı sorusuna Foucault güç ilişkileri cevabını verir. Güçlü olan söylemi belirleme gücüne sahip olandır
İktidar her yerde hazır ve nazırdır: ama bu her şeyi yenilmez birliğin çatısı altında kümeleştirme ayrıcalığına sahip olduğundan değil, her an, her an her noktada daha doğrusu bir noktayla bir başka nokta arasındaki her ilişkide kendini ürettiğindendir. İktidar her yerdedir.
İktidar Düşüncesinin Etkileri
Foucault�a göre iktidar evrenin tüm unsurların da görülebilmektedir. İnsan olsun, doğa olsun, verili bir materyal üzerine müdahalenin tüm şekilleri güç ilişkilerini toparlayıp değiştirdiği için iktidar ilişkileri olarak görülebilmektedir. Ancak aslında güç ilişkileri ve iktidar ilişkileri arsında fark vardır. Güç ilişkileri işlev barındırmayan bir kendiliğindenlik ve olumsallık barındırırken iktidar ilişkileri programsal, söylemsel biçimlendirmeler, yerleştirmeler olarak çalışırlar.
Foucault�un güç-iktidar ayrımında Nietzsche�in etkisi belirgindir: sürekli bir akış olan yaşam iktidarın öncesinde, iktidar uygulamalarına hiç benzemeyen, iktidarın müdahalelerinden hep kaçan bir tesadüfilik sergiler. Deleuze� bakılırsa, güç ilişkilerinin sürekli değişmesinde bulunabilir. Olmayana ergi mantığıyla bakıldığında eğer güç ilişkileri istikrarlı olsaydı, iktidar ilişkilerinde bir tarihsellik sürekli bir yapım bozum çabası görülmezdi, oysa hep görülmektedir.
Nerede iktidar vardır, orada direnme de vardır, ama sonuç itibariyle bu direnme iktidarla ilişkisinde asla bir dışsallık konumunda değildir. İlk bakışta, paradoksal gözüken bu iddiasını Foucault aslında �zne ve İktidar�makalesinde sağlam temellere oturtmuştur. Ona göre iktidar özneler oluşturmasının yanı sıra, yalnızca özneler üzerinde uygulanabilen bir ilişkidir. Özne konumunun hiçe sayıldığı veya yok edildiği durumlar iktidar ilişkisi olarak görülmez. Örneğin şiddet, uygulanan üzerinde özne olmanın, öznelliğin koşullarını yok edici nitelikte olduğu için Foucault�a göre iktidar ilişkisinden ayırt edilmelidir.
İktidar en düşük düzeyde de olsa, özne ile sınırıdır. Çünkü iktidar ilişkileri öznelliği tamamen yok edemez ya da iktidara karşı direnmeyi tamamen olanaksız hale getiremez. İktidar�n kullandığı disiplin altına alma ve bu işlem sırasında da güç kullanma derecesi sınırlı olmak zorundadır aksi halde, burada ya varlık nedenini yitirir, ya da mevcut ilişki iktidar olmaktan çıkar. Aslında iktidar olası direnmenin varsayımlarıyla donanmış söylemler ışığında ve programlar yoluyla işletilir. İktidar az çok da direnme sayesinde, direnmenin iktidar için yeni kullanımlar yaratması başka bir deyişle iktidarı kışkırtması yoluyla süreklilik kazanır. İktidar direnmesiz direnme iktidarsız olamaz. Herkes aynı düşünceyi paylaştığında ya insan anlamını yitirmekte ya da iktidara gerek kalmamaktadır.
Yani düşüncemize iktidar tarafından değil de direnme açısından bakıldığında ortaya çıkan sonuç şudur: direnmede iktidar ilişkisini gereksinir, bireysel olsun, kümesel olsun direnme belli güçleri bir araya getirip bütün oluşturmayı ve bu bütünü istikrarlı kılma çabasını içerdiğinden bütün direnmeler aslında aynı zamanda iktidar ilişkisidir. Direnmenin iktidara dışsal olmadığı ifadesinin bu şekilde anlaşılması mümkün olmaktadır. Direnme ve iktidar düşüncesi bir süreklilik arz ettiğinden dolayı tarihin her döneminde görülmektedir.
Her tarihi oluşum kendi iktidar ve kendi direnme biçimlerini açığa çıkarmaktadır. Eski direnme güçleri ve odakları ile yeni tip iktidar ile mücadele etmek ancak, kaos yaratır. Yeni iktidar biçimlerine yeni direnme biçimleri yeni öznellikler gerekmektedir. Bu direnme biçimlerine karşılık iktidar da cezalandırma sanatını geliştirmektedir.
Cezalandırma sanatı disiplinsel iktidar rejiminde ne kefareti nede tam olarak bastırmayı hedeflemektedir. Birbirinden ayrı beş işlemi devreye sokmaktadır.
1) Bireysel eylemleri
2) Performansları
3) Hal ve gidişleri
4) Aynı anda hem kıyaslama hem de farklılaştırma mekanı
5) İzlenecek olan bir kuralın ilkesi olan bir bütüne göre değerlendirmek. Bireyleri birbirlerine nazaran ve bu bütünsel kuralın işlevinde farklılaştırmak. Bireylerin kapasitelerini, düzeyini, �ins�ni miktarsal terimlerle ölçmek ve değer terimleriyle hiyerarşik hale getirmek gerçekleştirilebilecek bir uygunluğun zorlamasını bu �eğerlendirici�ölçü boyunca oynatmak son olarak da tüm farklılıklara göre olan farklılığı anormalin dış sınırını tanımlayacak hududu çizmek. Tüm noktalardan geçen ve disiplin kurumlarını her an denetleyen sürekli cezalandırma kıyaslamakta, farklılaştırmakta hiyerarşik hale getirmekte, tek kelime ile normalleştirmektedir.
Gözetim disiplinsel iktidarın uzmanlaşmış bir çarkı olduğu ölçüde, belirleyici bir ekonomik işlemci haline gelmektedir�Disiplinlerin hiyerarşik hale getirmiş olan gözetimi içindeki iktidar, bir nesne gibi elde tutmakta, bir mülkiyet gibi aktarmakta, bir makineler bütünü olarak çalışmaktadır.
Sosyal düzenlemenin bütünüyle negatif terimlerle insani varlıklara dışardan empoze edilmiş düzenden başka bir şey olmadığının düşünülmemesi gerektiği vurgulanmalıdır. İnsani güçler kendilerini düzene sokmaya, organize etmeye ve kontrol etmeye çalışırlar ve düzen formları doğal olarak maddi tarihin deviniminden doğar. Ve onların etkileri diğer güçleri yozlaştırmaz ya da tarif etmez, bir tarih dışı temel insan doğasını baskı altına almazlar. Başka bir söyleyişle, bu güçler öncelikle diğer güçleri baskı altına almazlar, aksine onlardan yaralanır, onları organize ederler, kullanırlar ya da işe yarar hale getirirler.
Foucault�a göre iktidar ilişkilerinin özel olarak yoğunlaştığı, ya da kaynaklandığı yer mekan, yapı ya da kurumdan söz etmek yanlıştır. İktidar tüm toplumsal dokuya yayılmıştır. Dolayısıyla iktidar ilişkilerinden arınmış ya da kurtarılmış bir bölgeden, söylemden, toplumsal hareketten bahsedemeyiz. İktidarın her yerdeliği tezi Foucault�un nominalizmiyle, iktidara atfedilen akışkan, değişken dinamik ile tutarlıdır.
İktidar şimdiye kadar düşündüğümüzden çok daha akışkan ve dinamik; hem özne olmayı hem tabi olmayı barındıran; her yerde işleyen; bilgiyle pekişen söylemler ve pratiklerdir.fakat bu özelikle genelde iktidar için geçerlidir diyebiliriz. Diğer yandan siyasal iktidar sürekli bir yapısallık arz etmektedir.
Foucault ve Nietzsche’den daha dolaysız bir biçimde etkilenmiş olanlar, iktidarın bütün toplumsal süreçlere kronik bir biçimde ve kaçınılmaz olarak bulaştığında ısrar etmekte haklıydılar. Bu kabul edilince iktidarla özgürlüğün birbirlerine düşman olmadıkları, iktidarın zorlama ya da kısıtlamayla özdeşleştirilemeyeceği de teslim edilmiş olur. Ama iktidar eylem ve söylemde birincil konuma yükselten Nietzscheci iktidar radikalizasyonunun bizi baştan çıkarmasına da izin vermememiz gerekir. İktidar o zaman her şeyin üstünde ve altında bulunan gizemli bir olgu haline gelir. İktidarın hakikate göre mantıksal bir önceliği yoktur; anlam ve normlar yalnızca taşlaşmış ya da mistifıye edilmiş iktidar olarak görülemez. Bir iktidar indirgemeciliği de ekonomik ya da nor-matif indirgemecilik kadar hatalıdır.
Cinsellik ve Disiplin
İnsani varoluşun kendisi söylemsel bir pratiğe denk düşmektedir. Yani istediğimiz kadar ayırmaya çalışalım, zaten insan toplumsal bir alanda varolur. Onun iç dünyası ya da kişisel alanı diye düşündüğümüz alanda toplumsala eklemlidir. Hayatın her alanında bir disiplin, bir kurallar bütünü ve bu kurallara karşı içsel bir tepki ve direnmede mevcuttur.
Bu bağlamda sözü edilmesi gereken diğer bir nokta, cinsellik sözü. Çünkü, daha önce, “etik” bağlamında anlatmaya çalıştığımız ikili ilişkileri, bu ikili ilişkilere giren kişilerin yaptıkları cinsel seçimi denetlemeye çalışan toplumsal düzenlemeler çerçevesinde de ele almak gerekir. Çocuklara mastürbasyon yapmayı yasaklayan, evlilik öncesi cinsel ilişkiyi yasaklayan, eşcinsel ilişkiyi yasaklayan, evlilik dışı doğan masum çocuklara kötü göale bakılan yada “yasadışı” diyen v.s. toplumsal düzenlemeler. Yalnızca dinsel ve yasal kurallar biçimini almıyor bu yasaklar: tıbbi bilgi, bilimsel bilgi kılığına da girebiliyor ve “normal” olanla “anormal” olanı ayırıyor. Açık yasaklama ve cezalandırma denli; özellikle sanayi devrimi sonrası toplumlarda, bilimsel “doğru”nun tekelleştiği toplumlarda, “normal” ve “anormal” kategorilerini insanların kafasına, kendi kendilerinin polisi olacak biçimde sokma stratejileri de çok önemli Eşcinselliğinden dolayı kendi kendine suç duyan, mastürbasyon yaptığı için kendini suçlu hisseden, evlenmeden hamile kaldığı için canını alan kişiler kendi kendilerinin polisi olmuş kişilerdir. Fakat bu beyinlerdeki otoriterliğin kurulması yoluyla ortaya çıkan kendi kendini cezalandırma ile toplumun doğrudan cezalandırması arasında, fazla bir fark yok. Otoritenin işleyiş biçimi farklı fakat işlevselliği burada da aynıdır..
Foucault’unun vurguladığı, “cinsellik”i algılayış biçimimizin tarihsel değişkenliği: bu değişkenliğin iktidarlarla ilişkisi: hem fiziki hem de söylemsel iktidarlarla ilişkisi. Foucault’un deyimleriyle “haz”ın denetlenme düzenlenme mekanizmaları dönemden döneme değişiyor. Hatta ruhbilim gibi, yasaklayıcı değil tam tersine özgürleştirici gibi bir biçim de alabiliyor. George Bataille’in deyimiyle, “boşu boşuna enerji tüketmeye yönelik”, çocuk yapma amaçlı olmayan “erotik” faaliyeti dünya kurulalı beri her toplum bir biçimde düzenleme, kurallara sokma ihtiyacı hissediyor.
Bu konu üzerinde ahlaksal ve yasal düzenlemeler üzerinde çalışmaktadır. Toplumun düşüncesi ve yapısı değiştikçe yasalarda değişmektedir. Değişmesi en zor olan kurumlar bile zaman içerisinde değişime uğramaktadır. Demek ki daha önce de belirttiğimiz gibi iktidar aslında güçe sahip olan siyasal iktidar tarafından değil taban tarafından da zorla iktidar olarak görülene kabul ettirilmektedir. Toplum kendince bir dönem yasak olanı zamansallık içerisinde farkında olmadan da değişerek ve değiştiğini fark ettiği zamanda yasallaştırarak yeniden normalleştirmektedir.
Toplumun bu tutumu karşısında değişimlerin ve kurumların daha zor değişmesinin temel nedenlerinden birini disiplin olarak belirlemek mümkündür. Bir toplum ister iktidar olsun ister iktidara hizmet eden olsun, disiplini sağlama isteklerinin kendi varlıklarını sürdürme isteklerinden kaynaklandığı düşünülebilir.
Disiplinin icra edilmesi bakışlar aracılığıyla zorlayan bir düzenleme, görmeye olanak veren tekniklerin iktidarın olanaklarını arttırdıklarını ve bunun yansıması olarak baskı altına alma araçlarını bu baskıların uygulandığı kişileri açıkça görülebilir kıldıkları bir makine gerektirmektedir. Klasik dönem boyunca bilim tarihinin övgülerinden çok azını muhafaza ettiği insanın çokluğunu gözetleyen şu �özlem evlerinin�yavaş yavaş kuruldukları görülmektedir.
Gözetim disiplinsel iktidarın uzmanlaşmış bir çarkı olduğu ölçüde, belirleyici bir ekonomik işlemci haline gelmektedir�Disiplinlerin hiyerarşik hale getirmiş olan gözetimi içindeki iktidar, bir nesne gibi elde tutmakta, bir mülkiyet gibi aktarmakta, bir makineler bütünü olarak çalışmaktadır.
Disiplinsel iktidarın başarısı hiç kuşkusuz basit aletlerin kullanılmasına bağlıdır. Hiyerarşik bakış normalleştirici yaptırım, bunların bileşik hale getirilmeleri ve bu birleştirmeleri bu bileşime özgü olan sınav biçimi altında gerçekleştirilmesi. Sosyal düzenlemenin bütünüyle negatif terimlerle insani varlıklara dışardan empoze edilmiş düzenden başka bir şey olmadığının düşünülmemesi gerektiği vurgulanmalıdır. İnsani güçler kendilerini düzene sokmaya, organize etmeye ve kontrol etmeye çalışırlar ve düzen formları doğal olarak maddi tarihin deviniminden doğar. Ve onların etkileri diğer güçleri yozlaştırmaz ya da tarif etmez, bir tarih dışı temel insan doğasını baskı altına almazlar. Başka bir söyleyişle, bu güçler öncelikle diğer güçleri baskı altına almazlar, aksine onlardan yaralanır, onları organize ederler, kullanırlar ya da işe yarar hale getirirler.
Kaynakça:
Akay, Ali, �ichel Foucault�a İktidar ve Direnme Odakları� Bağlam Yayıncılık, İstanbul 2000.
Akşin, Tülin, �öylem Üstüne Söylem�ere Dair� Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl 3, Sayı 9, Kasım 1999, S. 9-14
Deveci, Cem, �oucault�un İktidar Kavramsallaştırmasında Siyasal Boyutun Ayrıştırılamazlığı� Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl 3, Sayı 9, Kasım 1999, S. 23-39
Falzon, Christopher, �oucault ve Sosyal Diyalog� Çev. Hüsamettin Arslan, Paradigma Yayınevi, İstanbul 2001.
Foucault, Michel, Hapishanenin Doğuşu, Çev. M. Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara 2000.
Keskin, Ferda, �oucault�a Öznellik ve Özgürlük� �oplum Ve Bilim� Sayı 73, Yaz 1997, S.30-44.
Keskin, Ferda, �öylem, Arkeoloji ve İktidar� Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl 3, Sayı 9, Kasım 1999, S. 15-23.
Megill, Allan, �şırılığın Peygamberleri� Çev. Tuncay Birkan, Bilim v Sanat Yayınları, Ankara 1998.
Tekelioğlu, Orhan, �oderniteye Sıkışan Özgürlük: Foucault�un �endilik Teknolojileri�e Bir Bakış� Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl 3, Sayı 9, Kasım 1999, S.41-50
Urhan, Veli, �ichel Foucault ve Arkeolojik Çözümleme� Paradigma yayınları, İstanbul 2000.
Göğün Yarısı” ile dinleyicilere merhaba diyen Lilith, müzik yaşamına 1999 yılında Şehriban Özdemir ve Gabriele Thierkopf ile İstanbul’ da başladı. Daha sonraları Satı Sarıyar’ın da katıldığı grup, 2002 yılından itibaren Berlin’de, Maviş Güneşer ve Luise Blum ile çalışmalarına devam ettiler. Grupta Şehriban Özdemir (bağlama-cura-vokal), Gabriele Thierkopf (gitar-vokal), Maviş Güneşer (bendir-vokal), Luise Blum(keman), Satı sarıyar (vokal) de yer alıyor. Lilith, enstrümanlarıyla, sesleriyle, tamamen kadınların yer aldığı, genellikle kadınlara düşen vokalistlik ve solistlik rolünün ötesine geçilen, kadınların hem çaldığı hem söylediği bir grup.
1-Lori Lori 2-Oyfn Boydem 3-Aydil 4-Iki Dagin Arasinda Kalmisam 5-Deja Mal Mariee Deja 6-Desmala Min 7-Meso 8-Das Klein Wild Vögelein 9-Aktas Diye Beledigim10-Lomir Zikh Iberbetn 11-Nur Fort 12-Düs YolaGöğün yarısı kadınların – Celal Başlangıç
Edebiyat tarihi öğretmeni Gabriele Thierkopf, 1999 yılında Türkiye’ye gelmiş. Özel bir üniversitede eğitmenlik yapıyor. Bir arkadaşı aracılığıyla Bağcılar’daki Kürt Kadın Dayanışma Vakfı’na gidip gelmeye başlamış. Vakıftaki bir kutlama sırasında elinde gitarıyla sahneye çıkıyor Gabriele. Ardından da vakıfta çalışan Şehriban Özdemir çıkıyor sazıyla. O da çalıp söylüyor. Elbistanlı Şehriban. Alevi bir aileden geliyor. Lise okumak için İstanbul’a gelmiş ailesiyle. Sonra Mersin’e göçmüş. Babası da saz çalıp söylüyor. Kendi deyişleri var. Ama genç yaşta altı çocuğun sorumluluğunu üstlenince zaman ayıramıyor müziğe. Kızını özendiriyor saz çalması için. Müziğin içinde bir yerlerde görmek istiyor kızını. Zaten “Alevilerde saz çalmayanı da dövüyorlar”. Hemen orada saz saza, gitar gitara veriyor Gabriele ile Şehriban. Birlikte çalıp söylemeye karar veriyorlar. Böylece Lilith’in ilk adımı atılıyor. Kurdukları gruba ‘Göğün Yarısı’ adını veriyorlar. Belli ki bir ‘Çin halk sözü’ etken olmuş bu adı almalarına; “Kadınlar, yarısını omuzlarında taşıdıkları gökyüzüne sahip olmalılar.”
Grubun repertuarı ağırlıklı olarak kadın şarkılarından; kadınların acılarını, sevinçlerini, özlemlerini, aşklarını, kısacası yaşamlarını, yine kadınların kendi ağızlarından anlattıkları şarkılardan oluşuyor. Lilith’in bir özelliği de 6 farklı dilden (Kürtçe, Türkçe, Yidiş/ Yidişçe, Fransızca, Almanca, Zazaca ) kadın şarkıları söylüyor olması.
Satı Sarıyar konservatuvar mezunu. Bir lisede müzik öğretmenliği yapıyor. Tokatlı Alevi bir ailenin kızı. Her sabah türkülerle açmış gözünü. Dedesi âşık, dayısı bağlama çalıyor. Bir gün bir kültür merkezinin kafesinde otururken, yandaki küçük odada prova yapan Gabriele ile Şehriban’ın sazını, gitarını, seslerini duyuyor. Farklı geliyor duyduğu müzik Satı’ya. Sarkıları çok yakın buluyor. Böylece Satı da gruba vokalist olarak katılıyor.
Bir süre sonra Gabriele Almanya’ya dönüyor. Şehriban da eğitim için gidiyor aynı ülkeye. Burada, Almanya’da yaşayan Maviş Güneşer ile Luise Blum katılıyor gruba. ‘Göğün Yarısı’ özellikle Almanca da söylenmesi güç bir isim. Bunun üzerine yeni bir isim buluyorlar gruplarına: Lilith.
Tanrı balçıktan yaratmıştı Âdem’le Lilith’i. Ruhlarını kendi nefesinden vermişti. Birbirlerine eş olur Âdem’le Lilith. Ancak Âdem cinsel ilişkide üstte olmak ister. Lilith karşı çıkar Âdem’in bu üstünlük ve ayrıcalık isteğine. “Tanrı ikimizi de eşit yarattı” diyerek itiraz eder.
Aralarında tartışma çıkar. Lilith, Adem’in kendisine karşı şiddet kullanacağını anlar ve Tanrı’nın yanına kaçar.
Tanrı Lilith’in güzelliğinden o kadar etkilenir ki ona kendi gizli adını söyler.
Tanrı’nın gizli adını bilmek, artık büyük güce sahip olmak ve istekleri Tanrı tarafından mutlaka yerine getirilmek anlamına gelmektedir.
Bunu bilen Lilith Tanrı’dan kanat ister. Tanrı da verir.
Lilith artık kanat sahibidir. Uçarak Kızıldeniz’e gider ve orada yaşamaya başlar.
Ancak olay burada böyle bitmez. Çünkü Âdem hâlâ Lilith’i geri istemektedir.
Tanrı üç melek görevlendirir. Melekler Lilith’i geri dönmeye ikna edecektir.
Kızıldeniz’e gider melekler. Önce yumuşaklıkla ikna etmeye çalışırlar. Ama kararlıdır Lilith. Geri dönmeyi kabul etmez.
Lilith’in bu tavrını gören melekler tatlı dili bir yana bırakıp bu kez Lilith’i Kızıldeniz’de boğmakla tehdit ederler. Ama Lilith gücünün farkındadır. Tanrı’nın gizli adını bildiğini, ona güçlerinin yetmeyeceğini söyler, onu rahat bırakmazlarsa gelecekte doğacak tüm bebekleri öldürmekle tehdit eder.
Sorunun çözümünde tek bir yol kalmıştır; uzlaşmak. Aralarında bir anlaşmaya varırlar. Buna göre Lilith çölde yaşamayı sürdürecek, bunun karşılığında da üzerinde ‘Lilith’ figürlü nazar boncuğu taşıyan bebeklere dokunmayacak, onları asla öldürmeyecektir.
Artık anlaşılmıştır ki Lilith’ten Âdem’e yâr olmayacak. Yeni bir kadın yaratmaktan başka bir yol kalmaz ve Tanrı Havva’yı yaratır. Ama Tanrı’nın başı Lilith’den dolayı bayağı ağrımıştır. Bu yüzden Havva’yı Lilith gibi Âdem’le aynı maddeden yani balçıktan yaratmaz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratır ki Havva, Âdem’e karşı çıkmasın, eşitlik iddia etmesin, itaatkâr olsun. Lilith gibi asi olmasın.
Lilith adı Gılgamış’ta da geçiyor
İşte bu öyküde adı geçen Lilith, Sümerlere ait taş kabartmalarda yarı kuş, yarı insan olarak tasvir edilir. Döneme ait kazılarda, bu öyküden dolayı olsa gerek, bebeklere takılan nazar boncukları bulunur. Gılgamış Destanı’nda da adına rastlanan Lilith, Babil mitolojisine ait bir figür.
“Yeni adımızı, Âdem’e, ‘Tanrı, ikimizi de eşit yarattı’ diyen ve bu sebepten Âdem’le yolları ayrılan Havva’dan önceki eşi Lilith’ten aldık’ Lilith’in hikâyesi biraz da göç hikâyesi. Ama her birimizin göç hikâyesi farklıydı. Kimimizinki doğudan batıya, kimimizinki ise batıdan doğuya. Yönü gibi nedenleri de farklıydı göçümüzün. Başka ülkelerde arayışlara girmemiz de vardı, oralara zorunluluktan dolayı gidenimiz de. Güvenlik, iş ya da değişiklik, her birimiz bir arayış içindeydik. Şarkı söylemek istiyorduk. Ama kadınlara düşen solistlik rolünün ötesine geçip kendi şarkımızı kendimiz çalarak…”
Şarkıların öyküleri
‘Lori Lori’ Kırmançça bir şarkı. ‘Uzun bir yolun göçerleriyiz biz’ diye başlıyor. Şarkıda Kuzey Irak’tan, Saddam’ın bombalarından kaçarken kucağındaki çocuğu ölen bir annenin ağıdı var.
Rusya, Ukrayna gibi Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde yaşayan Yahudilerin açlık ve yoksulluğunu anlatan Yiğdişçe bir ninni. Yiğdişçe, Eşkenaz Yahudilerinin dili. Orta çağda, eski Almanca lehçeleri, İbranice, Aramice, Slavca gibi dillerden oluşmuş.
‘İki Dağın Arasında Kalmışım’da küçük bir akrabasıyla evlendirilen kadının Türkçe yakarması vardır; “Al eyvana yatak serdim yumuşak/Emim oğlu yanıma geldi bir uşak/Öpmesi yok, sevmesi yok, konuşak.”
Başka bir şarkıda Fransızca yakınan kadın “Kötü bir evlilik yaptım/ve ekmeğimi taşın suyuna bandım” der. Babası tarafından bir taşçıyla evlendirilen genç kadın, düğününün hemen ertesi günü taş ocağına çalışmaya giderken yolda köyün papazıyla karşılaşır. Evliliğinden hiç de memnun olmayan kadın, papazı görünce bekarlığına geri dönme umuduyla konuşmaya başlar. Ne de olsa, önceki gün nikâhlarını kıyan odur. Belki nikâhı geri alması da mümkündür. Papazdan talebi “Dün beni kadın yaptınız, bugün beni yeniden kız yapın” olur. Papazın yanıtı kesindir:
“Kızdan kadın yapabilirim, ama kadından kız yapamam.”
Lilith grubunun amacı kadınların deneyimlerini, umutlarını, korkularını, kederlerini, sevinçlerini, aşklarını, işlerini anlatan halk şarkılarını gün ışığına çıkararak yorumlamak ve onlara kendi şarkılarını da katmak. Konserlerinde, albümlerinde söyledikleri şarkılarla Erzurumlu bir kadının yakarmasıyla, bir Kürt kadınının ninnisini, bir Fransız kadının acısını buluşturmak amaçları. Farklılıklarını zenginlikleri olarak görüyorlar. “Ama farklılıklarımız kadar ortak yanlarımız da var” diyorlar “Kimse bir farklılığını diğerine tercih etmek zorunda kalmıyor. Örneğin Kürtlüğünü kadınlığına ya da kadınlığını Kürtlüğüne feda etmiyor kimse.”
Kanıtlamak istedikleri bir nokta daha var: kadınların birbirlerini yemeden bir iş yapamayacaklarına ilişkin ataerkil düzenin yaydığı inancı yıkmak. Türkçe şarkıları ‘Düş Yola’ da “Düş yola umudun düş ola/Düş yola umudun kuş ola/Bulut ola, rüzgâr ola, deniz ola” diyor Lilith grubu. Onlar da zaten ‘Lilith’in kızları’ olarak eşitlik umutlarını düşürmüşler yola, yarısını omuzlarında taşıdıkları gökyüzünü istiyorlar!(*)
kapılar kapalı,
dünya buzlu cam
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor
hiç kımıldamadan..
ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarini görüyorum
ölür gibi uyurken
kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların..
Sevgilim, yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotograflarının..
Sevgilim – Murathan Mungam
Toplam okunma (3758) Bugün(7) Son okunma tarihi (10 March 2010)
Sabaha karşı saat 04.32′de Elazığ’da 6.0 büyüklüğünde meydana gelen deprem sonrasında yapılan ilk belirlemelere göre Kovancılara bağlı üç köyde hasar meydana geldi. 51 kişinin hayatını kaybettiği açıklandı. Yaşanan depremin ardından 32 artçı deprem daha meydana geldi. En son saat 09:47′de meydana gelen depremin şiddeti 5.5 olduğu belirlendi.
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün internet sitesindeki verilere göre, saat 04.32′de, merkez üssü Elazığ’ın Karakoçan İlcesi’ne bağlı Başyurt beldesi olan, 6.0 büyüklüğünde, beş kilometre derinlikte deprem kaydedildi.
Elazığ Kriz Merkezi: Ölü sayıdı 51
Yaralı 100′e yakın kişiden 10′unun durumunun ağır olduğu ifade ediliyor. Elazığ Valisi Muammer Erol, depremden etkilenip de ulaşılamayan köy bulunmadığını ifade ederek, ölü sayısını teyit etti.
Elazığ Valiliği Kriz Merkezi’nin saat 9,15 sularında verdiği rakamlarsa bilançonun ağırlaştığına işaret ediyordu. Verilere göre, ölü sayısı 51′e çıktı.
10 Köyde evler yıkıldı
Elazığ Valisi Muammer Erol, depremin ardından kriz masası oluşturulduğunu ve hasar gören yerlere kurtarma ve sağlık ekiplerinin sevk edildiğini söyledi.
Kovancılar Kaymakamı Selçuk Aslan, depremin 10 köyde yıkıma neden olduğunu, bu köylere ekiplerin sevk edildiğini söyledi. Kaymakam Aslan, “Deprem şehir merkezlerinden çok köyleri vurdu. Bir çok ev yıkıldı, çok sayıda yaralı var” dedi.
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mustafa Erdik de “Bu depremin şiddetti bölge için çok büyük değil. Bundan sonra bölgede artçılar yaşanabilir” dedi.
Erdik, şunları kaydetti: “Bu depremin şiddetti bölge için çok büyük değil. Bundan sonra bölgede artçılar yaşanabilir. Bunun şiddeti 5 ile başlar 4, 3 ve 2′ye kadar düşer. Başka yerleri tetikleyip tetiklemeyeceği meydana gelen gerilmelerin dağılımı incelendikten sonra belirlenebilir” şeklinde konuştu.
NTV muhabiri: Okçular Köyü yerle bir
NTV muhabiri Sevda İncesu, en büyük hasarın yaşandığı Okçular Köyü için “yerle bir olmuş” dedi.
“Deprem köyü yerle bir etmiş. Buradaya çok sayıda çadır getirildi, sıcak yemek getirildi. Enkaz altında hala insanlar olduğu sanılıyor. Köy girişinde jandarma bir çadır açtı. Yakınlarını kaybedebler var burada. Arama kurtarma çalışmalarına jandarma da eşlik ediyor. Yakınlarını kurtarmak için insanlar buradaya akın ediyorlar.”
Prof. Dr. Polat Gülkan da, 7-8 şiddetindeki bir depremin bu kadar insan kaybına yol açmaması gerektiğini kaydetti. Erdik: “Elazığ-Bingöl hattı daha fazla hasar yaratır” dedi.
Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden Prof. Dr. Mustafa Erdik, toprak damlı evlerin daha fazla etkinlendiğini, Tunceli-Elazığ eksenine göre Elazığ-Bingöl hattında yaşanan depremlerin daha fazla hasara neden olduklarının bilindiğini söyledi.
Ağır hasarlı binalara girilmemesini isteyen, artçı depremlerin sürebileceği ve can tehlikesi yaratabileceğini ifade eden Prof. Erdik, düzenlediği basın toplantısında, Elazığ depremnin Şili depremiyle herhangi bir ilişkisi olamayacağını ancak Kuzey Anadolu Fay Hattı veya diğer fay hatlarıyla etkileşim halinde olup olmadığını araştırılması gereken bir yön olduğunu açıkladı.
Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, depremde, Okçular, Yukarı Kanatlı ve Kayalı köylerinde 20 kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi.
Palu ve Karakoçan’da yeni depremler
Kandilli Enstitüsü’ne göre, ilk depremin ardından merkezlerini özelikle Elazığ’ın Palu ve Karakoçan İlçeleri’nin oluşturduğu büyüklüğü 2.5 ile 4.1 arasında değişen 34 artçı sarsıntı meydana geldi. Depremin yarattığı sarsıntının Elazığ şehir merkezinin yanı sıra Malatya, Tunceli, Erzurum, Bingöl ve Diyarbakır’da da hissedildi.
Yaşamını yitirenlerden kimlikleri tespit edilenler:
Nermin Yıldız, Gönül Yıldız, Tuğba Yıldız, Zilan Yıldız, Emre Çiçek, Ayten Çiçek, Davut Yüksel, Kibar Yüksel, İzzet Çimen, Nurettin Çimen, Yeter Akdağ, Emrullah Akdağ (Çocuk), Yusuf Akdağ (Çocuk), Muhammet Emin Polat (Çocuk) Netice Polat, Medine Akdağ (Çocuk), Muhammet Özdoğan (Çocuk)Berivan Özdoğan, Özcan Cirit, Nazile Cirit, Murat Cirit veFikri Özdoğan
Yaralananların isimleri:
Hasret Kale, Süleyman Tosun, Halime Gündüz, Hilal Yağmur, Niyazi Keleş, Hasan Hüseyin Yüksel, Cihan Polar, Remzi Aydemir, Feyzullah Dağdöğer, Telli Özdoğan, Derviş Ersöz, Ramazan Karadağ, Fındık Karadağ, Melis Yüksel, Asiye Yüksel, Nazlı Ersöz, Remzi Aydemir, Mustafa Aydemir, Hakan Abdullah Dağdöğer, Berivan Yıldız, Rabia Aydemir, Yusuf Akdemir, Muhammed Yıldız, Harun Uygur, Hüseyin Yıldırım, Serhat Yıldız, Makbule Cirit, Emrullah Akdağ, Rukiye Yıldız, Mehmet Rıza Yıldız, Resul Cirit, Safiye Akdağ, Burhan Yüksel, Mücahit Yıldırım, Veysel Yıldız, Çiçek Yıldırım, Ayşe Yıldırım, Adem Yıldırım, Fatma Kahraman, Mikail Yıldırım, Mülkiye Yıldız, Feyza Yıldırım, Ruşen Yıldırım, Cevahir Çiçek, Aynur Yıldırım, Gökhan Yıldız, Ayni Çimen, Naciye Yüksel, Arzu Uzun, Abdurrahman Cirit, Remziye Doğan, Veysel Yıldız, Esma Demirtaş.
Anadolu’nun ücra noktalarında provasız ve canlı kaydedilen otantik ses ve görüntülerin yer aldığı ‘Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’ filminin soundtrack CD’si film vizyona girmeden önce Kalan Müzik’ten çıktı. Yönetmen ve yapımcı olarak Nezih Ünen`in ilk uzun metraj filmi olançeşitli festivallerde gösterimiş ve beğeni ile izlenmişti. `Anadolu`nun Kayıp Şarkıları “Yüzyıllık sessizlik sona eriyor!..” sloganıyla 12 Mart’ta gösterime girecek.
Film gibi, albümün temel özelliği de, Anadolu’nun ücra noktalarında provasız ve canlı kaydedilen otantik ses ve görüntülerin evrensel sound’larla düzenlenmiş olması. Anadolu’nun farklı kültürlerinden insanlar, kaybolmuş şarkılarını özgün haliyle söylerken, Nezih Ünen ve arkadaşları onlara albümde eşlik ediyor.
musicwebtown.com
Bu performansı aynı şekilde sahneye de taşıyan Nezih Ünen, “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları”nın gösteriminin yapıldığı Selanik, Cannes ve Berlin’de de büyük ilgi gören konserler vermişti.
Projenin yaratıcısı olan müzisyen Nezih Ünen, aynı zamanda filmin de yönetmeni. Konserlerde, projenin müzik direktörlüğünü üstlenen Serhat Ersöz ile birlikte sahnede yer alırken, grubun diğer üyeleri de nefesli çalgılarda Emre Sınanmış, vokalde Devrim Kaya, davulda Utku Ünal, gitarda Tuncer Tunceli, vurmalılarda Cengiz Ercümer ve bas gitarda Caner Üstündağ yer alıyor. Konserlerde Anadolu’nun kaybolmuş şarkıları özgün haliyle ekrandan söylenirken, Nezih Ünen ve arkadaşları canlı olarak onlara eşlik ediyor.
01 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Döne’m Zülüflerin Deste Deste
02 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Eşrefoğlu Al Haberi
03 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Geçti Gönül Baharımız
04 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri
05 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Baba Bugün Dağlar Yeşil Boyandı
06 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Kewe Narine / Rebene (Nazlı Keklik
07 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Beyköylü Ali Bey
08 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Pamuk Tarla
09 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Gam-ı Aşkınla (Aşkının Üzüntüsünden)
10 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Köprü Ortasında
11 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Kırtıl Semahı
12 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Dulabe (Tezgahım)
13 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Sema
14 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Kartalların Dansı
15 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Derenin Kenarına Yattım
16 – Anadolunun Kayıp Şarkıları – Delale Mi Way (Sevdiğim Benim)
Notlar:
Filmin yapım sürecinde Anadolu iki defa tamamen gezildi. Daha sonra da çeşitli yerlere defalarca çekim için gidildi. Toplam 350 saatten fazla çekim yapıldı. Tüm araçlar toplam 40.000 km üzerinde yol kat etti (yaklaşık olarak bir dünya turu).
121 ayrı mekanda 133 performans çekildi. Bunlardan 43 adedi filmde yer aldı.
Montaj 4 yıl sürdü. Müziklerin düzenlemesi 3 yıl sürdü. Filmin yapımı toplam 5 yıl sürdü.
Çekimler Anadolu’nun bütün bölgelerini kapsadı. Bunlar arasından yapılan zorlu seçimler sonucunda filmde yer alacak olanlar seçildi. Özetle:
Düzce’de Çerkes Oyunları
Tokat’ta Semah ve türkü
Trabzon’da Horon
Rize’de Hemşin Türküleri ve Atma Türkü
Artvin’de Çoksesli Gürcü Şarkıları
Kars’ta Aşık Atışması ve Çoban’ın Aşk Şarkısı
Bingöl’de Kartal Dansı
Tunceli’de Bektaşi Türkü
Muşta Dengbej
Diyarbakır’da pamuk işçilerinin İş Şarkısı
Mardin’de Süryani İlahileri
Midyat’ta halk şarkıları ve Harran’dan görüntüler
Urfa’da Gazel
Gaziantep’te Barak Havası
Hatay’da ipek üreticisinin İş Şarkısı
Silifke’de türkü ve Kırtıl Semahı
Kırıkkale’de Bozlak
Denizli’de Karacaoğlan Türküsü ve Zeybek
Burdur’da Yörük Kemane ve Sipsi ile Aşık-Maşuk Oyunu Muğla’da Roman Davul-Zurna Bursa’da Kılıç Kalkan yanı sıra; İstanbul’da çekilen Ermeni ve Rum Şarkıları ile, Sema yapan dervişler filmde yer alan başlıca performanslar oldu.
21 Şubat günü Fransa’da ‘Emperyalizme Karşı Uluslararası Direniş Günü’ olarak kutlanır. Çünkü 21 Şubat 1944 günü, Paris’te, Mont Valérien’de Gestapo, yabancı işçilerden kurulu 23 kişilik bir Direnişçi Grubunu kurşuna dizmişti. Grubun şefi, 1906 Adıyaman doğumlu marangoz, şair, komünist Misak Manuşyan’dı.
Manuşyan grubu, Nazi İşgaline karşı mücadelesi ve nihayet kurşuna dizilmeleri, şiirlere (Louis Aragon), şarkılara (Leo Ferré), filmlere (Frank Cassenti), romanlara konu olan ünlü ‘Kızıl Afiş’, Fransa’da yabancı işçilerin Nazizme karşı mücadelesinin enternasyonalist simgesi. Misak’ın eşi, 1913 Istanbul doğumlu Meline, eşinin öldürülmesinden otuz yıl sonra kaleme kağıda sarılıp ‘Bir Özgürlük Tutsağı:Manuşyan’ kitabını yazmış.
Misak’ı, bildiği kadarıyla ilkgençliğini, şairliğini, entelektüel yaşamını ve siyasal angajmanlarını, savaş öncesi Fransa’yı, Ermeni Direnişçileri, Ermeniliği anlatıyor. Bu arada kendi çocukluğunu ve genç kızlığını da yazmış. Misak da Meline de, 1915 ‘Kafle’sinin hayatta kalabilen öksüz yetim Ermenilerinden. Biri Suriye’de diğeri Yunanistan’da yetimhanelerden geçtikten sonra Fransa’da bir araya gelmişler.
Aras Yayınevi, Manuşyan’ı yayınlarken, Sapancalı (1916) bir başka Ermeni Direnişçi Arsen Çakaryan’ın tanıklığını da çevirip kitaba eklemiş. En güzeli de 24 sayfalık fotograf ve belgeler bölümü. Ayrıca ayrıntılı bir kronoloji de var.
Bir kadın, 38 yaşında kurşuna dizilen Direnişçi eşini nasıl anlatabilir? Mahremiyete girmeden, ama sadece kamusal/siyasal yaşantıyla da sınırlı kalmadan, Fransa’da Ermeni, üstelik de solcu bir Ermeni olarak yaşamanın acı tatlı tüm yanlarını aktarmış Meline Hanım. Dayanışmanın yanında ihanet, Direniş’in hemen bitişiğinde teslimiyet, cesaret ve korku, takip ve kaçma…1935 ila 1944 yılları arasındaki 9 yılın öyküsü Manuşyan. Anadolu’nun çeşitli yörelerinden kopup (koparılıp) Fransa’ya gelen Ermeniler arasında, Direnişçilere yardım edenler arasında şarkıcı Charles Aznavur’un annesiyle babası da var.
Nazizme karşı Direnmenin binbir geçerli/haklı nedeni olsa gerek: Gestapo’nun sorgu ve mahkemelerinde Misak, Ermenilerin, milletlerini ortadan kaldırmaya yönelik girişime destek verdikleri için Alman Nazizmine karşı savaştığını söylüyor.
Misak’ın, Meline’nin anlattığı Misak’ın, ayrıca şiirlerinden tanımaya çalıştığımız Misak’ın, arkadaşlarının anlattığı Misak’ın garip bir şekilde Hrant’a benzediği kesin. Ruhen, siyasal olarak ve belki de şeklen…Misak’ın da Şark Çıbanı var. Biri Adıyaman’da diğeri Malatya’da doğmuş. Biri 38 diğeri ise 53 yaşında kurşunlarla düşürülmüş. İkisi de dava adamı. İkisi de aslında hala yaşıyor.
Hrant’ın Fransız Direnişçi Ağabeyi: Misak Manouchian (1906 Adıyaman- 1944 Paris) (Express dergisinin 17 Şubat 2010)
Misak Manuşyan’ın 22 arkadaşıyla kurşuna dizilmeden önce hayat arkadaşı Mélinée Manouchian’a yazdığı mektup: “Tek bir şeyden derin pişmanlık duyuyorum, bu da seni mutlu edememiş olmam“
Sevgili Melinée, benim sevgili öksüz küçüğüm,
Birkaç saat içinde artık bu dünyaya ait olmayacağım. Bugün öğleden sonra saat 03.00’de idam edileceğiz. Sanki hayatımda bir kaza gibi geliyor bu başıma, inanmıyorum gerçekleşeceğine, ama yine de seni bir daha asla görmeyeceğimi biliyorum.
Ne yazayım ki sana? İçimdeki her şey karmakarışık, ama aynı zamanda da çok açık seçik. Kurtuluş Ordusu’na gönüllü katıldım. Zafere ve hedefe az bir zaman kalmışken ölüyorum. Kurtulacaklara ve yarının özgürlük ve barışının güzelliğini tadacaklara mutluluklar diliyorum. Eminim ki Fransız halkı, ve özgürlük için savaşanlar bizim hatıramızı insanlık onuruyla taçlandırmayı bilecekler. Ölüm anında, Alman halkı için hiçbir nefret duymadığımı ilan ediyorum, hiç kimse için nefret duymuyorum, herkes eninde sonunda hak ettiğini alacaktır, caza ya da ödül olarak. Alman halkı da, ve tüm diğer insanlar da savaş sonrası barış ve kardeşlik içinde yaşayacaklar, ama bu uzun sürmeyecek. Herkesin mutluluğu…
Tek bir şeyden derin pişmanlık duyuyorum, bu da seni mutlu edememiş olmam. Senin de hep dilediğin gibi, seninle bir çocuğumuz olsun çok isterdim. Savaştan sonra kesinlikle evlenmeni isterim, ben mutlu olayım diye çocuk sahibi olmanı, ve son dileğimi yerine getirmen için de, seni mutlu edecek biriyle evlen. Neyim var neyim yoksa, hepsini sana ve yeğenlerime bırakıyorum. Savaş bitince karım olarak kendine savaş aylığı bağanması hakkını talep edebilirsin, çünkü ben de Fransız Kurtuluş Ordusu’nun herhangi bir askeri gibi ölüyorum.
Hatıramı onurlandırmak isteyen dostlarımın yardımıyla, okunmaya değer şiirlerimi ve yazılarımı yayınlamalısın. Eğer mümkün olursa, hatıramı, Ermenistan’daki aileme götür. Pek yakında yoldaşlarımın 23’ü ile birlikte, vicdanı huzurlu olan bir adamın cesareti ve dinginliğiyle öleceğim, çünkü, kanımca ben hiçbir kötülük yapmadım, yapmışsam da, nefret duymadım kimseye. Bugün güneşli bir gün. Çok sevdiğim güneşe ve doğanın güzelliklerine bakarken işte, işte o zaman, hayatıma ve sizlere, sevgili karıma ve sevgili dostlarıma elvede diyeceğim. Bana kötülük yapmış, ya da yapmak istemiş herkesi bağışlıyorum, bağışlamadığım tek kişi, kendi canını kurtarmak için bize ihanet eden kişidir, ve bizi satanlardır. Seni özlemle kucaklarım, kız kardeşini ve beni tanıyan uzak yakın diğerlerini de, hepinizi kalbimde saklıyorum. Elveda. Dostun, yoldaşın, kocan…
Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan/Melinée Manouchian/Biyografi/
Aras Yayıncılık/Istanbul Ekim 2009/Çeviren: Sosi Dolanoğlu/199 s.
“Ece Ayhan’ın hayatı, zihninde, çok derin bir yerde “kömürün elmasa dönüşmesinin eczası ya da kimyası olarak şiir” düşünmekle, tasarlamakla, yazmakla ve araştırmakla geçmiştir”
“Ece Ayhan, “Ben karamsarım. Ama benim karamsarlığım akkordur” der. Bunu yaşamıyla ortaya koymuştur. Başına gelen binlerce olay, umutsuzluk, onun inadına inat katmıştır. Olumsuzluklar onu karakter aşınmasına uğratacağına, kendisinden uzaklaştıracağına, aksine, Ece Ayhan’ın kendisiyle yanmasına neden olmuştur… Neyse o olmuştur Ece… Kendisinden, özünden, doğrularından, şüphelerinden, kök nedenler arayışından, bildiklerinden, bulduklarından, sezdiklerinden, anlam arayışından kısacası sahiciliğinden hiç dönmemiş, aksine derinleşmiş ve sürekli olarak boyayı kazımaya çalışmıştır.”
Deniz Fidan: Ahmet Orhan, Poelitika’daki yazısında, Ece Ayhan’ın ‘Çok Eski Adıyladır’ kitabında “iktidarın olmadığı bir yeryüzü imgesi barındırmadığını” söylüyor. Oysa, en belirgin olarak “Devlet ve Tabiat”ta, iktidar kavramına olan dışlayıcı bakışı fark edebiliyoruz. Sizce, eğer varsa, bu değişimin sebebini Ece Ayhan’ın şiir ve sanat çevresiyle yaşadığı olumsuzluklara mı bağlamamız gerekir? Zafer Yalçınpınar: Soruyu “Ece Ayhan’ın iktidar karşıtlığı nasıldır?” şeklinde ele almak gerek. Şimdi, her şeyden önce, Ece Ayhan’ın mülkiye mezunu olduğunu unutmayalım. Yani istesek de istemesek de bir “devlet adamı” eğitimi almış. İktidar ve devlet yapısını, rol modellerini, devlet retoriğini, sınıfsal yapıyı ve diğer bileşkeleri, enstrümanları filan biliyor. Hatta sınıf arkadaşlarından daha iyi biliyor. Çünkü onlardan daha meraklı; sezgileri ve hakikat ile haklılık yolundaki inadı daha kuvvetli… Eğitiminin ardından pratiğe ya da uygulamaya geçecek imkâna da ulaşıyor. Yani bir mülki amir -kaymakam- olarak altı sene kadar görev yapıyor. Tüm bu yaşantılar “devlet ve iktidar” denen şeyi hem kuramsal hem de uygulamalı olarak çok iyi tanımasını sağlıyor. Belki de “iktidar”a maruz kalmaktan ya da “iktidar” uygulamaktan tiksiniyor. Bu tanıma süreci, Ece Ayhan’ı diğer her şeyden çok daha fazla olarak bir “iktidar karşıtı” yapmış olabilir. Sonuçta, sıradan ya da alışılmış bir iktidar karşıtı, aslında, neye karşı olduğunu yani “iktidar” denen şeyi Ece Ayhan’dan daha iyi bilemez. Koşutlamayı genişletirsek, o senin bahsettiğin şiir ve sanat çevresi filan da daha iyi bilemez. Birkaç kişiyi saymazsak, o şiir ve sanat çevresi gerçekte Ece Ayhan’ın dostu değil. Sadece Ece Ayhan’a hayran olmuşlar, ondan etkilenmişler filan… Bunları bir kenara bırakırsak Ece Ayhan, “topluluk” denen şeyin topluma dönüşmesini çok istiyor. Asıl amacı ve beklentisi budur. Ama gün geçtikçe özde bunun gerçekleşmediğini, gerçekleşmeyeceğini görüyor. Gün geçtikçe toplum refleksleri göstermeyen, hatta mevcut özelliklerini de kaybeden bir toplulukla karşı karşıya kaldığına inanıyor. Öyle de… Ece Ayhan’ın düşündüğü, kafasında kurduğu “insanlık” ve “insan olmak” başka türlü… Kısacası, hayal kırıklığına uğruyor Ece Ayhan… Bu topluluğun sahiciliğe ulaşamayacağını, “insanlığa” ulaşamayacağını düşünüyor. Karamsarlaşıyor… Zamanla, karamsarlık alaya dönüşüyor. Ardından da çok büyük bir tarihsel hesaplaşmaya ve haklılığın inadına dönüşüyor. Durum bundan ibaret aslında… Sonuçta, Çok Eski Adıyladır’da Ece Ayhan’ın bir düşünsel değişikliğe uğradığını sanmıyorum. Ama derinleşmiştir Ece ve bence Çok Eski Adıyladır adlı kitabında E.M. Cioran’ın şu sözlerinin tarihçesini yazıyor gibidir; “Hükmetmek bir zevk ve bir zaaftır. Şeytan, iktidar hırsı olan bir melekti sadece. İktidarı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir.” D.F.: Ece Ayhan’ın “akkor”luğunun üstünde önemle duruyorsunuz. Ayhan akkorluğunu nasıl ifade etti? Z.Y.: Ece Ayhan, “Ben karamsarım. Ama benim karamsarlığım akkordur” der. Bunu yaşamıyla ortaya koymuştur. Başına gelen binlerce olay, umutsuzluk, onun inadına inat katmıştır. Olumsuzluklar onu karakter aşınmasına uğratacağına, kendisinden uzaklaştıracağına, aksine, Ece Ayhan’ın kendisiyle yanmasına neden olmuştur… Neyse o olmuştur Ece… Kendisinden, özünden, doğrularından, şüphelerinden, kök nedenler arayışından, bildiklerinden, bulduklarından, sezdiklerinden, anlam arayışından kısacası sahiciliğinden hiç dönmemiş, aksine derinleşmiş ve sürekli olarak boyayı kazımaya çalışmıştır. Kapkara bir boyayla uğraşmış ve boyayı her kazıdığında daha da kara ve daha da zorlu bir boyayla karşılaşmıştır. Uğraştığı “kara” Ece’nin eline gözüne bulaşmıştır hep… Ama boyayı kazımaya devam etmiştir. Bu durum bir “karşıtlık” –kontrast- yaratıyor. Ve karşıtlık her zaman parlar. Örtüleri sevmez Ece Ayhan… Ece Ayhan’ın hayatı, zihninde, çok derin bir yerde “kömürün elmasa dönüşmesinin eczası ya da kimyası olarak şiir” düşünmekle, tasarlamakla, yazmakla ve araştırmakla geçmiştir. Bu büyük deneyin belli aşamalarında başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Akkorluk, işte, Ece Ayhan’ın kömürden dönüştürmeye çalıştığı o elmasın akkorluğudur. Kazıdığı boyalardır. D.F.: Kitaplarınızda şairden “Ayhan Çağlar” diye bahsediyorsunuz, bunun sebebi nedir? Z.Y.: Öncelikle, Ece Ayhan, 1950-55 döneminde dergilerde yayımladığı ve yayımlayamadığı şiirleri “E. Ayhan Çağlar” olarak imzalamış. O şiirlerin çoğu şu an baskısı bulunan “Bütün Yort Savular” adlı toplu şiirler kitabında yer almıyor. Örneğin, “Selanik”, İnfanta”, “İnsanların Kötüsü”, “Boşluktaki Aptal”, “Takma Göz” adlı şiirler bu kitapta yok. Ve bu şiirler o tarihte yani Ece Ayhan’ın hayatının ve şiirinin başında, onun dünyayı nasıl gördüğüyle ilgili çok önemli ipuçları taşıyorlar. Ece Ayhan şiirinin ipuçları orada… Bir de “Ece Ayhan” ismi gereğinden fazla kent efsanesi ile ilişkilendirildi. Bundan sıyrılmanın yolu da ona sivil bir “Ayhan Çağlar” olarak bakmak, öyle araştırmak… Anlayan anlamıştır bu söylediğimi… D.F.: Ece Ayhan’ın devlet memurluğundan ayrılma sebebine ilişkin bulanıklık hala sürüyor. Bugün, araştırmalarınızdan elde ettiğiniz sonuç nedir? Z.Y.: Bu konuda bütünsel bir sonuca varamadım. Daha doğrusu vardığım noktayı belgelendiremedim henüz… Ece Ayhan kendisine “komplo” kurulduğunu söylüyor. Erdoğan Alkan’ın açıklamalarından bu sonuç çıkıyor… Bir de o dönemde, yani 68-69’da, Ece Ayhan’ın görev yaptığı bölgede halkevi müdürü olarak çalışan biri var; Abdürrahim Sercan. Onun bu konuda anlattıkları da çok ilginç… Sercan, görevli olduğu bölgede, Kaymakam Ece Ayhan’ın bir tarikatın üzerine çok gittiğini, tarikata çok sert yüklendiğini ve bu yüzden de Ece’nin bir “komplo”yla alaşağı edildiğini iddia ediyor. Hatta o tarihlerde yerel gazetelerden birinde bu durumun haber olarak yayımlandığını da söylüyor. Ama henüz gazeteye ulaşamadık. Bir ulaşsak…
Ama sonuçta, sanıyorum, Ece Ayhan da devlet memurluğundan filan sıkılmıştı. Asıl neden bu galiba… D.F.: Günümüz Türkçe şiirinin içinde yer alan bir şair olarak, Ece Ayhan’ın, güncel Türkçe şiire olan etkisini nasıl görüyorsunuz? Z.Y.: Olumsuz tarafından bakarsak, Ece Ayhan gibi olmak isteyen ve şiir dilini körü körüne kırmaya çalışan bir sürü “ıskarta” ve “kopya” zevat doldu etrafa… Oysa ki Ece Ayhan şiir dilini körü körüne kırmamıştır ve onun şiirde yaptığı değişim “keyfi” değildir. Ece Ayhan’da farklı birikimler ve karşıtlıklar var, zaten önceki sorularında bunları anlatmaya çalıştım. Herneyse… Bahsettiğim bu kötü kopyalar ve ıskartalar ikide bir ağızlarına “Ece Ayhan” ismini doluyorlar… Bu durum Ece Ayhan’ın isminde ve şiirinde deformasyon yaratıyor. Bazı yeniyetmeler bu mutat zevatlara inanıyor filan… Yani olmadık şeylerle ve yapay bağlamlarla Ece Ayhan’ın ilişkilendirilmesi gibi büyük bir dezenformasyon tehlikesi, numarası var ortada… O yüzden bu ıskarta zevatlardan ve kifayetsiz muhterislerden tiksiniyorum.
Artık, geleceğin şiirinin, yani yeni, farklı, sıkı ve sivil şiirin bütünüyle ikinci yeni akımının devamı olarak vücut bulacağını da düşünmüyorum. İkinci Yeni’den sadece İlhan Berk ile Ece Ayhan’ın şiirinin geleceğe uzandığını, uzanacağını sanıyorum. Yani kısacası, bana sorarsanız, Ece Ayhan, Türkçe şiire evrensel bir gelecek ve tarihsel bir sahicilik sağlamıştır, diyebiliriz. Bir de tabii o kazınmış boyaları ve kömürün elmasa dönüşmesi eğretilemesini de aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor…