Sanat Sınıflandırması ve Toplumsal Çevre Üzerindeki Etkisi – Dr. Özand Gönülal Şubat 9, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts , add a comment
İnsanlık tarihi ile yaşıt olduğu söylenen sanatın sorgulanmaya başlaması, günümüzden 2500 yıl öncesine dayanmaktadır. Bilgi teorisinin yöntemleri ile gerçekleştirilen kategorik yaklaşımlar sanat olgusun içerisine “gelişme” ifadesini de sokmuştur. Sürekliliğin, gelişmeyi içeren bir sonucu ortaya çıkarmasını bekleyen bilim için “gelişme” ifadesi doğaldır. Sanat ise görme, sezme ve yaratma şeklinde gerçekleşmektedir. Bu çerçevede, bilimsel disiplin içinde kavranılan şey genel, sanatta ise kavranılan tamamen özel ve bireyseldir.
Bu çalışma kapsamında, sanatın tanımlanması ve sanatın toplum ile olan ilişkisinin tartışılması, amaçlanmamıştır. Bu konu sanat sosyolojisi çerçevesinde bir çok kez değişik platformlarda tartışılmış ve bir çok yayınla ortaya konmuştur. “Sanat sanat içindir” ya da “sanat toplum içindir” düşünceleri üzerine uzun yıllar önemli tartışmalar yapılmıştır.
Ancak, tüm bu tartışmalar yapılırken, diğer yandan “sanat sınıflaması” konusunda da önemli düşünceler ortaya çıkmıştır. Sanat ile toplum arasındaki ilişkinin doğru bir biçimde gerçekleşmesinin temelinde, doğru bir sanat sınıflaması yatmaktadır. Çünkü doğru bir biçimde yapılan sınıflamalar, sanatın toplum tarafından doğru tanınmasını ve toplumun sanattan gerektiği gibi yararlanmasını sağlayacaktır. Dolayısıyla, bu makale çerçevesinde öncelikle bu güne kadar yapılmış sanat sınıflamaları ve toplumun sanatla olan ilişkisinde yanlış sınıflamalar nedeniyle doğacak sorunların neler olabileceği, doğru sınıflamanın nasıl yapılması gerektiği tartışılacak ve örnek bir sınıflama ortaya konulacaktır.
Yaşamın içinden çıkan bir insan etkinliği olarak sanatın, insanlıkla yaşıt olduğu söylenmektedir. Ancak sanatın bir olgu olarak farkına varılması, tanımlama ve tanıma süreci ise Platon ile birlikte yaklaşık 2500 yıl öncesine dayanmaktadır. Platon’ dan itibaren birçok kültürden farklı disiplin ve kesimlerden sanatın tanımlaması ve sınıflandırılması konusunda birçok düşünce üretilmiştir.
Bu doğrultuda yapılan kategorik yaklaşımların temelini, bilgi teorisi yöntemleri oluşturmaktadır. Antik dönemden itibaren bilgi teorisinin yöntemleri ile gerçekleştirilen sanatı anlama ve tanıma çabaları bilimsel tavra ait olan “gelişme” ifadesinin sanat için kullanılmasına neden olmuştur. Sürekliliğin, gelişmeyi içeren bir sonucu ortaya çıkarmasını bekleyen bilim için “gelişme” ifadesi doğaldır. Çünkü bilim içinde, insan ile nesne arasındaki ilişki ve süreç; algı, gözlem, deneme ve sınama olarak gerçekleşirken; Sanat içinde görme, sezme ve yaratma şeklinde gerçekleşmektedir.2 Bu çerçevede, bilimsel disiplin içinde kavranılan şey genel, sanatta ise kavranılan tamamen özel ve bireyseldir.
Sanatın tanımlanması ve sınıflandırılması sorunu; ne sanatın ne de sanatçının sorunudur. Bu sorun, Platon’dan bu yana tarihsel süreç içerisinde gelişen, felsefe, sosyoloji, psikoloji ve sanat tarihi gibi bilimlerin kendi disiplinleri çerçevesinde ortaya koydukları bir sorun olmuştur.
Sanatı inceleyen bilimlerin her biri, sanatın unsurlarından, yani sanatçı, sanat eseri ya da alıcıdan birini seçerek incelemişlerdir. Örneğin, sanatçı psikoloji biliminin, sanat eseri sanat tarihi ve felsefenin, alıcı ise sosyoloji biliminin incelemek üzere seçtiği sanata ilişkin unsurlardır.
Ancak bu bilimsel disiplinlerin, incelemek üzere seçtikleri sanata ilişkin unsurlardan hareketle sanatı tanımlamaya çalışmalarına karşın, ortak bir tanımda buluşamadıkları görülmektedir. Bunun nedeni, her disiplinin kendi bakış açısından bir tanımlamayı ortaya koymasıdır. Dolayısıyla, sanatın tanımlanmasında ortaya çıkan bu karışıklık sanat sınıflaması ile ilgili sorunlar yarattığı gibi, sanatı doğru tanımaya ihtiyaçları olan toplum bireyleri üzerinde de olumsuz etkilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu aşamada, sanatın tanımlanması görevinin; sanatı inceleyen farklı bilimsel disiplinler yerine, bu disiplinlerin incelemeleri sonrasında ortaya koyduğu verileri senteze ulaştıran yöntemleri geliştirebilecek ve bu sentez çerçevesinde sanatın tanımlamasını yapabilecek; ortak bir disipline verilmesi gerektiği düşünülmektedir. Bu disiplin Sanat Teorisi olmalıdır.
Henüz yeterince farkedilmeyen Sanat Teorisi dünyada ve Türkiye’de yeni yeni yerine oturmaktadır. Ancak, bu güne kadar yukarıda sözünü ettiğimiz bilimsel disiplinlerin, anlayışları çerçevesinde farklı yaklaşımlar sergilemeleri nedeniyle sanat tanımlarında olduğu gibi sanat sınıflamalarında da çeşitlilik yaşanmaktadır.
Tarihsel süreç içerisinde sanat sınıflaması konusunda ilk adım Antik dönemde Aristoteles (İ.Ö 384–İ. Ö. 327) tarafından atılmıştır.3 Aristotales, mimesis kuramı çerçevesinde taklit aracı olarak sanatı:
a. figüratif sanatlar (renk, çizgi, figür)
b. müzik (armoni, ritm, söz sanatları)
c. dans (ritmik hareket sanatı); olmak üzere üçe ayırmaktadır.
Antik dönemde ortaya çıkan bu sanat sınıflamasının temel amacı, insan tarafından yapılanı doğal olandan ayırmaktır. Ancak yarar amacı taşıyan nesneler ile hiç bir şekilde çıkar gözetmeksizin yalnızca hoşlanmak amacıyla seyredilmek üzere üretilen nesneleri birbirinden ayırmak için rönesans döneminde başlayan çaba, 18. Yüzyılda “güzel sanatlar” ifadesi ile temel bir ayrıma ulaşmıştır.4 Burada ortaya konulan çaba antik dönemden farklı olarak, sanat ile zanaat ifadesinin karşılığı olan uygulamaları ve bu uygulamalar sonrasında ortaya çıkacak nesneleri birbirinden ayırmaktır. Bu bağlamda Kant ve Hegel sanat adına yaşanacak sürecin temelinde özgürlük bulunduğunu vurgulamaktadır.
Buradan da anlaşılacağı gibi sanat, özgürlüğü kısıtlayacak hiç bir sınırı kabul edemez. Önceden belirlenmiş herhangi bir işlev yada amaç, sanatsal süreç içerisinde üretilen sanat nesnesi açısından baskı oluşturmaktadır. Dolayısıyla baskı altında yaşanan süreci sanat olarak adlandıramayız.
Bu anlayış çerçevesinde sanatı şöyle tanımlayabiliriz: “Sanat, insanın yüksek benliğinin devingen bir süreç sonrasında bir başka boyutta varolmasıdır. Bu varoluşun göstergesi sanat nesnesidir.”
Böyle bir tanımdan sonra, Nilgün Kırcıoğlu’nun “sanat yalnızca yapılır. O, ancak yapıldıktan sonra bir şeydir” 5 saptamasını dikkatle ele almak gerekmektedir.
Buna göre sanat; nesnesi olduğu için vardır. Nesnesi yoksa, yoktur.6 Bu nedenle yapılacak sınıflamanın nesnenin özelliklerinden hareketle yapılması gerekmektedir. Dolayısıyla ilgili her türlü unsurdan söz etmenin temelinde sanat nesnesi yatmaktadır. Yani bir ressam, heykeltıraş ya da bestekarın sanatçı kimliğini kazanabilmesi için, yaptığı nesnenin, sanat nesnesi özelliğini taşıması gerekmektedir.
Ayrıca mimesten Kathersis’e, kavramsallaşmış içerikten günümüze ulaşan sanata ilişkin söylemlerin temelinde sanat nesnesi yatmaktadır. Bu nedenle yapılacak bir sanat sınıflamasında sanat nesnesi ile özelliklerinin temel alınması gerekmektedir.
Ancak bugüne kadar yapılan bir çok sanat sınıflamasında sanat nesnesinin temel özellikleri yerine farklı noktalardan hareketle sınıflama yapılmaya çalışılmıştır.
Örneğin Nejat Bozkurt kitabında; aşağıdaki gibi bir sınıflama gerçekleştirmiştir.
1) Görsel Sanatlar: Resim, Heykel, Mimarlık
2) İşitsel Sanatlar: Şiir, Müzik ve Söz sanatlarıdır.
Buradaki ayrımda, temelini Platon’da bulabileceğimiz bir yaklaşım sergilenmiştir. Platon’a göre güzellik, kaynağını “görmede ve işitmede” bulan hoş olanın bir kısmıdır.7
Sanat sınıflamalarının geleneksel bir biçimi de, şiir, öykü ve romanı “yazın sanatlar” ; resim ve heykeli “görsel sanatlar”;tiyatro,dans,bale,opera ve pandomimi “sahne sanatları” şeklinde yapılan ayrımlama ile gerçekleştirilmektedir.8
Selçuk Mülayim’in9 yapmış olduğu sınıflandırmada ise daha farklı bir yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Burada sanat öncelikle: Güzel Sanatlar, Endüstriyel Sanatlar ve Karma Sanatlar olmak üzere üçe ayrılmıştır. Ayrıca; Güzel Sanatlar; plastik sanatlar (mimari, heykel, kabartma, resim, minyatür ve süsleme), fonetik Sanatlar (şiir, müzik), ritmik sanatları (tiyatro, pandomim); Endüstriyel Sanatlar, duvarcılık, dokumacılık, marangozculuk, demircilik v.b. zanaatları; Karma Sanatlar ise sinema, opera, fotoğraf ve dansı kapsamaktadır.
Diğer yandan, Ayla Ersoy farklı ifadeler ile benzer sonuçlar ortaya koyan sanat sınıflamasını şöyle yapmıştır.10
1) Maddeye biçim veren plastik sanatlar: Mimari, resim, heykel, kabartma; plastik sanatlar göze hitap ettiği için görsel sanatlar,
2) Ses ve söze biçim veren fonetik sanatlar: Edebiyat ve müzik sanatlarını kapsar. Daha çok kulağa hitap ettiği için işitsel sanatlar,
3) Harekete biçim veren ritmik sanatlar: Dans, bale ve sportif oyunlardan oluşmaktadır.
Yukarıda verilen sanat sınıflamalarını çoğaltmak mümkündür. Ancak bir başka sorun, bir çok sanat tarihi kitabında bölüm başlığı olarak kullanılan sanat sınıflaması unsurlarında bulunmaktadır. Örneğin, “plastik sanatlarda” Düzen Sorunları11 ya da “Heykel Sanatı” “Resim Sanatı”12 “Çini ve Seramik Sanatı”13 “Sinema Sanatı”14 “Seramik Sanatı” 15“Resim ve Heykel Sanatları”16 “Heykel Sanatına Geçerken”17 “Maden Sanatı”18 “Halı Sanatı”,19 “Minyatür Sanatı”20 “Hat Sanatı”21 “Maden Sanatı”22 gibi.
Sanat tarihi biliminin kendi disiplini çerçevesinde ortaya koyduğu yaklaşım, Sanat olgusunun toplum bireyleri tarafından tanınması konusunda tahribat oluşturmaktadır. Bu tahribat sonucunda, “Mutlu Olma Sanatı”23; “Sevme Sanatı”24, “Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı”25, “Yönetim Sanatı”26 v.b. gibi çalışmalarda olduğu gibi bir işin iyi yapılabilirliğini sanat olarak niteleyen kitap isimleri karşımıza çıkmaktadır.
Sanatın ne olduğu, sanatın sınıflandırması v.b. konular ne toplumun ne de sanatçının sorunu değildir. Ancak, bilgi teorisi çerçevesinde hareket ederek sanatı inceleyen bilimler belli kalıplar ortaya koymaktadır. Bu kalıplar hem toplum bireyleri hem de sanatçılar üzerinde olumsuz etkiler oluşmaktadır. Toplum bireyleri, sanatı inceleyen bilimlerin ortaya koyduğu veriler ve bu veriler çerçevesinde yapılan sanat sınıflamaları ile sanat olarak nitelenen şeyleri tanır. Bu tanıma, ‘değer’ olanı bilmeye neden olur ve bu şekilde değer olanı bilecek olan bireyler, bu ‘değeri’ yaşamlarına dahil edeceklerdir. Diğer yandan sanatçılar üzerinde baskı oluşacak ve bu baskı sınırlılık getirecektir. Sanatın yapısına aykırı olan sınırlılık nedeniyle sanatın sahip olduğu ifade zenginliğinden habersiz olunacağından, sanatçı şartlanmışlıktan kurtulamayacağı için yüksek benliğe ulaşılması mümkün olmayacaktır.
Sanatı inceleyen bir çok bilim içerisinde salt nesneyi temel alarak sanatı kavramaya çalışan “Sanat Tarihi’dir.” Sanat Tarihi de diğer bilimler gibi genel ve tipik olanı kavramaktadır. Dolayısıyla bir genelleme ve tiplemeyi ortaya koymaktadır.Buna göre, nesnesi resim olan bir süreci RESİM SANATI olarak adlandırmaktadır. Böyle bir ayrımlama; üretilen her resmin sanat eseri; bu nesneyi üreten her ressamın da sanatçı olarak algılanmasına neden olmaktadır.
Böyle bir yaklaşımın ortaya koyduğu çarpık anlayışın örneklerini yayın organlarında, broşürlerde ya da kataloglarda görebiliyoruz. Bugün sayıları oldukça fazla olan galerilerde açılan her sergi sahibi, bu sergilerle ilgili haber yazılarında, broşür ve kataloglarda sanatçı olarak tanıtılmakta ve sergilenen her nesne sanat eseri olarak nitelenmektedir.
Diğer yandan önemli bir başka sorun “Seramik Sanatı” ifadesi ile yapılan ayrımda yaşanmaktadır. Böyle bir ayrımın NESNESİ dahi yoktur. Yani seramik bir nesnenin adı değildir. Sadece bir nesnenin üretilmesi sürecinde kullanılan tekniklerin genel adıdır. Dolayısıyla “Resim Sanatı”, “Heykel Sanatı”, v.b. ayrımlar nasıl yanlış ise “Seramik Sanatı” ayrımı da yanlıştır. Çünkü bu teknikle üretilen her nesnenin sanat nesnesi ve bu tekniği her uygulayanın da sanatçı olarak algılanmasına neden olacaktır. “Maden Sanatı” ayrımı da malzemeden hareketle yapılan yanlış bir ayrım ifadesidir.
Burada olduğu gibi, kullanılma amacı, hammadde ve teknikten hareketle yapılan sınıflamanın nedenini materyalist sanat yönteminde bulmamız mümkündür. Materyalist sanat yöntemine göre ilkel bir sanat yapıtı, kullanılma amacı, hammadde ve teknikten oluşan üç etkenin ürünüdür.27 Bunları temel alarak sanat sınıflamasının yapılması ile, “sanat” kelimesi, iyi yapabilirlik ifadesi ile özdeş hale gelmektedir. Yani herhangi bir işin yada nesnenin iyi yapılabilmesine “sanat” nitelemesi yapılmaktadır. Böyle olunca “SANAT” olgusunun ifadesini bulduğu eylem ya da nesnenin ne olduğu konusunda karışıklık ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu karışıklığın ortadan kalkması için öncelikle, kullanım amacını, hammaddeyi ya da tekniği temel alarak yapılacak sanat sınıflamasından kurtulmamız gerekecektir. Çünkü bu üç unsur sanat olarak adlandırılan sürecin ikincil, üçüncül etkenleridir. Bu nedenle sanatçının seçimi olan birincil etkeni ortaya çıkarıp, bunları temel alarak sınıflamanın yapılması gerekmektedir
Yukarıda aktarılmaya çalışılan sanat sınıflama çabalarının, toplum bireyleri üzerinde, sanatın tanınması konusunda oluşacak olumsuz etkilerin temel nedeni olduğu düşünülmektedir. Toplumumuzun bugünkü durumu, olumsuz etkiler sonrasında ortaya çıkan yapının açık örneğini oluşturmaktadır.
Sanatı sınıflamaya çalışan bilimsel disiplinler, gerçek yanlışı sanatı sınıflamaya çalışarak yapmışlardır. Bilgi teorisi çerçevesinde ele aldıkları “Sanat”ın olgu olduğunu gözardı etmişlerdir. Bu nedenle, olgu olan sanat, bilgi teorisi çerçevesinde ele alındığında nesnel gerçeklik boyutunda algılanmaktadır. Buradan hareketle “sanat yapmak” ya da “sanatı almak” gibi ifadelerle ilişkilendirilen sanatın, toplum bireyleri tarafından tanınması konusunda sorun yaşanmaktadır. Dolayısıyla, sanatı sınıflama çabasından vazgeçmemiz gerekmektedir. Bu çabalar devam ettiği sürece, bugün bir çok üniversitede fakülte adı olarak kullanılan “Güzel Sanatlar” ifadesi, yanlış olmasına rağmen kullanılmaya devam edecektir.
Sınıflandırma, sanatın kendisi ile değil, varoluş boyutu ile ilgilidir. Sanatın tanımı içerisindeki varoluş ifadesi, varetmeyi içermektedir. Varetme; devingen süreç içerisindeki insan ile ilişkilidir. İnsan bu süreç içinde yüksek benliğini varetmek amacıyla farklı yollar izlemektedir. Sınıflandırılması gereken Var Etme Yolları’dır. Bilgi teorisi çerçevesinde yapılacak bir sınıflandırma ancak şöyle yapılabilir: (1) Yüzeyde Var etme, (2) Hacimle Var etme, (3) Sesle Var etme, (4) Sözle Var etme ve (5) Bedenle Var etme.
Yapılan bu sınıflama ile ortaya konulan var etme yollarının her birinde kendine özgü yöntem, teknik ve malzeme kullanmaktadır. Her yolda yaşanan var etme süreçleri sonrasında o yola özgü bir nesne ortaya çıkmaktadır.
Bu aşamada şunu belirtmek gerekmektedir. Yukarıda “sanat sınır kabul etmez” demiştik. Yapılan bu sınıflamada sınır olup olmadığı konusu şüphe oluşturabilir. Ancak sınıflama sırasında temel alınan unsurları ‘var etme’ sürecine girmeden önce sanatçı seçmektedir. Bu seçimi yapmadan önce sanatçı en iyi süreci ve bu süreç sonunda ulaşılacağı sonucu kestirmiş olmalıdır. Belki süreç içerisinde bir çok sorunla karşılaşabilir ama bunları aşmak zorundadır. Dolayısıyla sanata ilişkin her süreçte, inanç ile şüphe arasındaki diyalektik ilişki yaşanmalıdır.28 Bu durum yaratmanın temel paradoksudur. Sonuç olarak sanata ilişkin var etme süreci yaşayan sanatçı, sürecin başından itibaren özgürdür.
1. Yüzeyde Var etme
Sanatçı, yüksek benliğini var etme sürecini yüzeyde gerçekleştirmektedir. Nesnesi iki boyutludur. Bu biçimde ortaya çıkan nesne, genel geçer adıyla Resim, bunu yapan da Ressam olarak anılmaktadır.
Yüzeyde var etme olarak ayrımlanan bu sürecin yaşandığı yüzeyler çeşitlenmektedir.
a. Doğal yüzeyler: Mağara duvarları, kaya yüzeyleri gibi
b. Yapıların yüzeyleri: İç cepheler, örtü elemanları, geçiş elemanları, kemer içleri, dış cepheler ve çeşitli mimari unsurlar
c. Kullanım Eşyalarının yüzeyleri: Halı, kilim, dolap, masa, seramik teknikleriyle üretilmiş çeşitli kaplar v.b.
d. Özel olarak yaratılmış yüzeyler: ahşap, tuval, cam, gümüş nitrat alaşımlı yüzeyler (fotoğraf)
Yüzeyde var etme süreci için seçilmiş yüzeylerde, fresko, mozaik, yağlıboya, suluboya, serigrofi, litografi, sıraltı boyama, sırüstü boyama, dokuma, v.b. teknikler kullanılmaktadır.
2. Hacimle Var etme
Sanatçı, yüksek benliğini var etme sürecini hacimle gerçekleştirmektedir. Nesnesi üç boyutludur. Hacimle gerçekleştirilen bu var etme süreci iki farklı uygulama ile oluşturulmaktadır.
a. Hacmin biçimlendirilmesi
b. Hacmin yaratılması
a) Hacmin biçimlendirilmesi: Sanatçı, yüksek benliğini var etme sürecini hacmin biçimlendirilmesi yoluyla ortaya koyarken genellikle, doğada hazır olarak bulunan toprak, maden, ağaç yada farklı teknolojilerle üretilmiş malzemeleri kullanmaktadır. Bu şekilde biçimlenen nesneler Heykel, bunu yapan da Heykeltıraş olarak anılmaktadır.
b) Hacmin yaratılması: Yüksek benliğini var etme sürecini hacmin yaratılması yoluyla yaşayan sanatçının, bir anlamda sınırsızlığı sınırlaması eylemidir. Bu gün için bilinen sınırsızlık uzay olarak adlandırılmaktadır. Dolayısıyla uzayın sınırlanması yani mekan yaratma tavrıdır.29 Hacmin yaratılması konusunda temel unsur sınırdır. Ancak burada sınır sanatçının üretme sürecindeki bir sınır değildir. Hacmin yaratılmasında kullanılan bu sınırlayıcılar eylemsel, psikolojik ve niteleyici olmak üzere üç gruba ayrılmaktadır.
Bu tavır genel geçer adıyla mimari, yapanı ise Mimar olarak anılmaktadır.
3. Sesle Var etme
Temel unsur ses’tir. Sanatçı yüksek benliğini var etme sürecinde, kendi sesini kullandığı gibi bir çok nesne aracılığıyla çıkan sesleri de kullanmaktadır. Genel geçer adıyla bu müzik olarak anılmaktadır
4. Sözle Var etme
Temel unsur söz’dür. Bu süreçte iletişimi sağlayan dilin unsurları sözler, belli düzenlerle kurgulanmaktadır. Yazın (edebiyat) olarak anılan bu sanatı ortaya koyan ise yazar olarak anılmaktadır.
5. Bedenle Var etme
Temel unsur insan vücududur. Bu süreç içerisinde insan kendi vücudunu evrensel ya da yöresel kültürün yüklediği anlamlar çerçevesinde biçimlendirerek oluşturduğu bir bütünü sunmaktadır. Genel geçer adıyla bu sanat mim olarak anılmaktadır
Sonuç olarak, bu makale çerçevesinde gerçekleştirilen eleştirel yaklaşım ve sonrasında yapılan sanat sınıflaması denemesi; bu konuda yaşanan karmaşa ve bu nedenle sanata ilişkin değerlerin yıpranması tehlikesinden kaynaklanan bir tedirginlik sonucunda ortaya çıkmıştır. Ne sanatın, ne sanat eserinin ne de sanatçının sınıflandırmaya ilişkin problemi yoktur. Bu sorun sanatı ve sanat yapıtlarını başkalarına anlatacakların sorunudur.
KAYNAKÇA
Alaın, (Çev: Dr. Ayda Yörüken). Mutlu Olma Sanatı Ankara 1990
Aritotales, (Çev.İsmail Tunalı). Poetika, İstanbul, 1995
Aslanapa, Oktay. Türk Sanatı,İstanbul 1993
Aytürk, Nihat. Yönetim Sanatı, Ankara
Bozkurt, Nejat. Sanat ve Estetik Kuramları, İstanbul, 1992
Çoruhlu, Yaşar. Türk Sanatının ABC’si, İstanbul, 1993, s.121
Ersoy, Ayla. Sanat Kavramlarına Giriş, İstanbul, 1995
From, Eric (Çev. Ergin Ayrıkçı). Sevme Sanatı ,Ankara 1999
Kırcıoğlu, Nilgün. ”Sanat Üzerine”, Sanat Tartışmaları, s.1-11, S.B.F., Ankara,1981
May, Rollo. Yaratma Cesareti, İstanbul, 1992
Mengüşoğlu, Takıyyettin. Felsefeye Giriş, İstanbul 2000,
Mülayim, Selçuk. Sanata Giriş, İstanbul, 1994
Özdemir, Emin. Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı, İstanbul 2000
Sözen, Metin ve Uğur Tanyeli. Sanat Sözlüğü, İstanbul, 1992
Tanındı, Zerem. Türk Minyatür Sanatı, Ankara, 1996
Tunalı, İsmail. Estetik, İstanbul, 1999
Turani, Adnan. Dünya Sanatı Tarihi, İstanbul, 1992
Tansuğ, Sezer. Sanatın Görsel Dili, İstanbul, 1988
Williams, Raymond (Çev. Suavi Aydın). Kültür, Ankara,1993.
Worringer, Wilhelm (Çev.İsmail Tunalı). Soyutlama ve Özdeşleyim, İstanbul, 1985.
Toplam okunma (2954) Bugün(2954) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Türkler, Türk Toplumu, Dinin Türk Toplumu Üzerindeki Etkisi (I)- Dr. Hikmet Kıvılcımlı Şubat 9, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture, Öteki Tarih , 1 comment so far
Yaptığı tüm çalışmalarda titizliği, özgünlüğünü ve üretkenliğini ile dikkat çeken Türkiye sosyalist hareketinin en üretken kuramcısı Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ♦Türkler ♦Türk toplumu ♦İsa’dan 300 Yıl Önceki Ve Sonraki Kıyametler ♦Sosyal Kıyametler Ortasında Türkler ve Moğollar ♦Türk Sözcüğü Nereden Gelir? ♦Türkler Hangi Yıllarda Tarihe Girdiler ♦”Türk Toplumu” Ve Din ♦”Türk Dini” Nuh Tufan ve Türkler ♦Türkler Dinsiz , Ya Da Tabiata Tapıcıydı ♦Tarih Öncesinde Oğuz Mitolojisi ♦Türk: Kan – Han Örgütlenişi ♦Allah Sayısı – Kan Sayısı alt başlıklarıyla ele aldığı “Dinin Türk Toplumu’na Etkisi” başlıklı çalışmasının ilk bölümünü aşağıdan okuyabilirsiniz.
“Önce Din nedir? En geniş anlamıyla, herşeyden önce Toplumcul bir olaydır. “Toplum mu Dine etki yapar, Din mi Topluma?” sorusu önümüze çıkmamazlık edemez. Toplum Dini yarattığına göre, yaratan mı yaratığı etkiler, yaratık mı yaratanı? Bu metafizik: “Yumurtamı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?” sofizmidir. Gerçekte, hem tavuk yumurtadan, hem yumurta tavuktan çıkar. Dolayısıyle: Toplum Dine etki yaptığı gibi, Din’de Topluma etki yapar.”
İlk belirlendirilmesi gereken konu “TÜRK TOPLUMU” ile “DİN” denilen olayların kendi anlamlarıdır. “Türk toplumu nedir?” gibi genel bir soru açılırken, ister istemez başka sorular ortaya çıkarılmış bulunur. Araştırılacak olan hangi Türk toplumudur? Hangi dindir? Her şey gibi, Türk toplumunun da, Dinin de birer Tarihleri vardır. Yani, zaman içinde geçirdikleri değişiklikleri vardır. Sonra, her Toplum ve her Din yeryüzünde olup bittiğine göre, Türk toplumunun ila, onu belirleyen Dinin de birer, -söz yerinde ise-,Coğrafyaları vardır. Yani, mekân içinde geçirdikleri değişiklikleri vardır.
Yeryüzünün hangi coğrafya bölgesinde, ne zamanki tarihe düşen Türk toplumu, neredeki ve ne zamana rastgelen hangi Din in etkisi altında kalmıştır? Buna kesin ve belirli bir sınır çizmedikçe, öne sürülecek düşünceler, ne Türk toplumunu ve ne de onu etkileyen Din i bize iyice aydınlatmış olmaktan uzak kalacaktır. Türk toplumu ve onu etkileyen Din diye, Tarih içinde bir yol belirledikten sonra, artık bir daha nerede bulunursa bulunsun, ne zaman olursa olsun, hiçbir değişikliğe uğramaksızın ve yerinden oynamaksızın, ebedi ve ezeli mutlak bir varlık olarak sürüp gelmiş birer gerçeklik yoktur.
İlk Türk toplumu Ortaasya’da belirmiştir. Türkiye, Küçük Asya denilen Anadolu ile Avrupa’ya giren Rumeli ülkelerinde gelişmiştir. Bugüne dek değişe gelmiş bulunan Türk toplumunu, Ortaasya’da da etkileyen dinlerle, Anadolu ve Rumeli’de etkileyen dinler de zaman zaman başka olmuşlardır.
İSA’DAN 300 YIL ÖNCEKİ VE SONRAKİ KIYAMETLER
İlk bilimcil anıt-yazı olan Herodot Tarihi, bize İsa Doğumu’undan beş altı yüzyıl önceleri, bütün Ortaasya toplumları içinde ‘Türk” adıyla anılan bir topluluktan konu açmıyor. Yalnız; Ortaasyalı görünen ve Türk-Moğol atalarına çalan ilk insan kümeleşmesi anıyor:
1- MESAJETLER : Bugünkü Türkistan ötelerindeyaşarlar. Başları Tomris adlı kahraman Ana-handır.Persleri Tarihe sokan Babahan Sirüs (Cyrus; Osmanlıcası: Kiyumres) adlı kahramanı yakalayıp, kandolu küpün içinde boğan yiğit hatun Tomris’tir. Tom-ris’in Mesajetleri, Tarih öncesindeki KADIN egemenliğini yaşıyan ve henüz Çömlekçilik düzeyinde kalanbir Aşağı Barbarlık konağı içindedirler. ANAHANLIK Çağındadırlar.
2- İSKİTLER : Tuna, Dinyeper’den Volga, Seyhun,Ceyhun ırmaklarına ve Alplerden Altay dağlarına, Çin, Hind sınırına dek uzanan alanların insanlarıdırlar.Henüz Çobanlık üretimine geldiklerine göre, Orta Barbarlık konağını yaşarlar. Herodot; İskit savaşçıları, içinde kadın kılıklı ve görünüşlü askerler de anlatır.Bu bakımdan, İskitler’de henüz kadın hukuku silinmemişe benzer. Ama, egemen İskit toplum tipi BABAHAN’dır. İskitler bir ulus olmaktan çok, bir dünya olduğuna göre, onları, Anahanlık’tan Babahanlık’a doğru yelpaze gibi açılmış bir sıra basamaklı Toplumlar saymak en doğrusudur.
Biz bugün, Mesajetler toplumunu’da, İskitler toplumunu’da Tarihten çok, Tarih öncesi efsaneler alacakaranlığında tanıyoruz. Onları ancak, Coğrafya yerlerine ve insan tiplerine bakarak, Kıyaslama yoluyla,”Türk-Moğol” toplumları ile ilgili sayabiliriz.
Başlıca kaynak olan Herodot, belirli yıl sayısı vermiyor. Anlatışından, Sarı Irmak Çin’ine değin uzanan Ortaasya ülkelerinde savaşçıl insanlar kaynaşırlar. Çin henüz bilinmez. Ortadoğu Medeniyetleri’ne (Irak Mısır’a) doğru, arka arkaya, dalga dalga med ve cezirler halinde saldırıp dönen insanlar farkedilir. Bunlar başlıca üç adla Tarih sayfalarına girerler:1) MEDLER toplumunu yıkan Cimmerler, 2) CİMMERLER toplumunu önlerine katarak Medler üzerine süren Skitler,3) SKİTLER’i önlerine katmışça Cimmerler üzerine daha doğrusu Irak ve Mısır medeniyetleri üzerine iter görünen Mesajetler.
Bu insanlara ne oluyordu böyle? “ULUSLARIN GÖÇÜ” denilen şeyi yapıyorlardı. Yazılı Tarihin açıkça konu ettiği ve Ísa’nın doğumundan birkaç yüzyıl önce, ile birkaç yüzyıl sonra görülen: Bir değil, iki Ulusların Göçü vardır: 1) İsa Doğumu’ndan önce, Uzakdoğu (Çin) Medeniyeti ile Yakındoğu (Irak-Mısır) Medeniyetleri arasında Herodot’un anlattığı Barbar ulus akınları; 2) İsa Doğumundan sonra, gene Uzak-doğu (Çin-Hind) Medeniyetleriyle, Akdeniz (Yunan-Roma) Medeniyetleri arasında klasik Tarihin anlattığı, ve sanki ilk defa görülüyormuş gibi, özel “Ulusların Göçü” adıyla andığı Barbar ulus akınları…
Heredot’un anlattığı Barbar akınlarıyla, klasik Tarihin anlattıkları arasında kıyaslamaya elverişli benzerlikler göze batıcıdır:1) Volga’yı aşarak Bati ya saldıran Atila adına bağlı Hünler, tıpkı Tomris’in Mesajetleri gibï, en geride iten ilk vurucu güç oldular: Hünler önünde Slavlar ve Ostrogotlar ezilince, ürküp: Trakya,Makedonya, Yunanistan, İtalya, İspanya, Afrika’ya dek uzanan Vizigotlar, bir, çeşit İskitler durumunda idiler; 3) Bu akınlar önünde çökmüş Roma toprakları üzerine yerleşen Cermenler, İskitler önünde başlarının çaresine bakan Cimmerler ulusuna benziyorlardı.
SOSYAL KIYAMETLER ORTASINDA TÜRKLER – MOĞOLLAR
Bütün bu İsa’dan üç beş yüzyıl önce ve sonra görülmüş altüstlükler sırasında, “Türk toplumu” adını almış insan kümeleri var mı? Tarih belirli bir kayıt düşürmemiş. Yalnız Herodot, Ceyhun ötesindeki “Asya’ya sahip” İskitleri sayarken belki Altay dağlarının ötesinde, berisinde: “Çenesi uzun, özel dili olan” altıncı tip İskitleri “yassı burunlu” diye tanımlar. (Herodot, 4/12, 3/105,1965). sonraki tarihler de Hünleri: “Yayvan ve geniş burunlu” olarak anlatıyorlar. {V. Duruy: Histoire Generale, s. 216, Paris 1891). Yakın-doğu kaynaklarında daha açık bir benzeyiş belgesi yok.
Uzakdoğu (Çin) kaynakları ise; büsbütün efsane karanlığındadırlar. “Bir Çinli ırk yoktur… Çinliler, ‘Sarı ırk’a ve Moğol ırkına bağlanıyorsa da, Ehalinin Ortaasya’dan gelmiş bir istila sonucu olduğu düşüncesi, sadece bir hipotezdir.” (Hist. Gener. des Peuples, C. I. s.32). “Anarşik Çin efsaneleri, hemen bütün kahramanlarını Sarı Irmağın orta akımı üzerine yerleştirdi. … Neolitik Çin’de oturanlarzıı Moğol tipi oldukları hükmünü verdirtti..: Ç’in Konfederasyonu’nun ötesinde ‘Dört Deniz’in Barbarları yaşıyordu.” (Keza, C.I. s. 373).
TÜRK SÖZCÜĞÜ NEREDEN GELİR?
Tarihin o kargaşalı kıyametleri ortasında “Türk” sözcüğü ne zaman, nasıl.doğdu? Ve o sözcüğün anlamı nedir?
Türklüğü ideal edişinden kimsenin kuşkulanamıyacağı Ziya Gökalp e göre: “Türk” sözcüğü “Töre” sözcüğünden gelir. Thomsen (“L’Inseription de l’Orkhon”,s. 98) Orkhon Kitabelerinde yazılı “Töre” sözcüğünü: “Kanun”; “Kurum” (Müessese: Institution) anlamında tercüme eder. Kitabede: “Törükbudun ilinin, törönün kim aktardı” (Sizin devletinizi ve müesseselerinizi kim yıkardı) cümlesinde yazılı hem “Törük”, hem “Törün” sözcükleri “Töreli” anamına gelir. Divan`ı Lugaat`tı Türk (C. III, s.167), Doğu Türkçesinde “Töre” ve “Törü”denildiğini belirtir, ve “Töre”nin: “Resim-Kaaide” (Tören-Kural) demek olduğunu açıklar. “İl bırakılır, törün bırakılmaz” (ülke bırakılır, töre bırakılmaz.)
Ziya Gökalp, o anlama dayanarak şöyle der:
“Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kuralların topu birden, demektir. Töre kelimesinin Türk kelimesiyle bir özden olması da hatıra gelebilir.Başka yerlerde yazdığım gibi, Sagadak sözcüğü nasılSagalı anlamına gelebilir. (K) harfi, nispet ve karakteristik ekidir: Bu ipozete göre, Türk sözcüğü Töre sözcüğünden çıkmıştır. Bu ipotez henüz Türkiyatçılarca kabul edilmediği için şahsi bir fïkirden ibarettir.” (Z.Gökalp: Türk Töresi, s.4. İstanbul 1339)
Gökalp ipotezine göre: Ortaasya’da Türkçe konuşan uluslardan bir bölüğü, bir tarihte “Töre”lenmiş; “Töreli” anlamına “Türk” diye adlanmış. Türkler, kendi törelerinden olmayan uluslara “TAT” derler. Arapların,kendilerinden olmayanlara “ACEM” dedikleri gibi,Türkler de töresizlere: Uygurlara, Acemlere. (Perslere) “Tat” adını verirler. Türklere Uygurlar kadar yakın olan Moğollara da TAT-ER (Tatar) deyişleri bundandır.
Neşri, “Türkmen” adı için başka bir söz oyunu öne sürer. Şaman inancı taşıyan Türkler, ilk Müslüman olduklan zaman: “İslame gelüp mü’min ve müttakıy oldular. Ondan ötürü buna Terk-iman denildi. Lafızda hafifletilip Türkman dediler. Türkman’ın adı ol vakitten beru konuldu.” (Neşri Tarihi, s. 14, TTK yayını).”Terk’i iman”dan (inanç bırakmaktan) Türkman gelirmi, gelmez mi?.. Önemli olan gerçek şudur: Bütün araştırmalara ve tahminlere göre, TÜRK adı, Ortaasya’daki insanlardan bir bölüğüne sonradan verilmiştir. Bu “sonra”: Türklerin Tarihe girişleri zamanıdır.
TÜRKLER HANGİ YILLARDA TARİHE GİRDİLER
Uygur ve Tatar gibi en yakın akraba uluslar arasında Türkler ne zaman ve nasıl Tarihe girmişlerdir?
Bir ulusun Tarihe girmesi, yazılı Tarihte anılmasıdır. Bu da, SINIFSIZ bir toplumun, Tarih öncesinden, sosyal sınıflı Medeniyete değmesiyle başlar. İlkel toplum, o zaman, YAZI’nın bilindiği Medeniyette, yazarların kaleminden sayfalara geçer. Türklerin, Yakındoğu ve Uzakdoğu medeniyetleriyle ilişkiler kurması,Tarihte Türk adının işitilmesine yol açmıştır.
Türklerin ilk Medeniyetle ilişkisi Çin’de olmuş görünüyor. Türkler Çin’i “TAVGAÇ” yani: Ulu, Kadim, Tekniğe Fenne sahip sayarlar. “Türklerin Çinlilerle münasebeti, milattan 200 yıl önce egemen olan “Hynong-nu”; yani Hün adındaki Türk devleti zamanında vardır. Milattan 174 yıl önce, Çin’den Türk Hanına bir prenses getirmek üzere Türk sarayına giden Cung-Hang-yue adındaki Çinli elçi, Türklerin Çin medeniyetine karşı gösterdikleri taklit eğilimini Türk hayatı için zararlı gördü. Bu zat, Türkleri sevdiği için Türk sarayında kaldı. Bir daha Çin’e dönmedi.” (Z. Gökalp: Türk Töresi, s.7). “İslamlıktan önce Türkler, Çinlileri biricik ayık ve bilgili olarak tanıyorlardı. Orkhon Kitabesi,Çinlilerin Türklere kendi Ayık ve Bilik’lerini verdiğini söylüyor. Thomsen, ayık sözcüğünü “Medeniyet” olarak,Bilik sözcüğünü “Bilgi” olarak tercüme etmiştir.” (Orkhon kitabeleri, s.4) (Z. Gökalp: Keza, s.)
“Kitab’ül İlm’ün Nafı” bu yanı daha açık koyuyor:
“Uygarların eski edebiyatından pek az şey kalmıştır.Avrupa bilginlerince bilinen Uygur lehçesinde yazılmış bu az sayıdaki elyazılarının hepsi,İslamlığın kabulünden sonra yazılmıştır. Ve elimizde bulunan en eskielyazısı, I. ci miladi yüzyıla dek çıkabilir.” (Keza).
Türkiye’nin Türkleri içinde en büyük Türkiyatçı olan Ziya Gökalp’e göre, Türk’ün Tarihöncesinden Medeniyete el uzatışı, İsa Doğumu’ndan 2 yüzyıl önceleri olmuştur. Türklerce, Medeniyetin en göze çarpan aygıdı ve belgesi olan Yazı’nın kullanılışı ise, ondan ancak 700 yıl sonraları görülür.
“TÜRK TOPLUMU” ve DİN
Batı’da Akdeniz medeniyetinden ROMA İmparatorluğu çökerken, ona “coup de grace” (son kurşun)u indiren Barbarlar akınının koçbaşı Hünler idi. Uzakdoğu’da Roma’nın karşılığı demek olan Çin medeniyetinden TANGI.AR sülalesi çökerken, ona son kurşunu vuran Barbar akınının koçbaşı, İslam kültüründe “Kıyamet alameti” sayılan Tibetli TUFAN ulusları oldu. (H. Kıvılcımlı: Tarih – Devrim – Sosyalizm, s. 260).
Yakındoğu da Antika medeniyetler zincirinin son halkası olan İSLAM medeniyeti çökerken, ona son kurşunu vuran Barbar akınının koçbaşı, bir çeşit Tufan sayılan, Hün torunlarından Cengiz Moğolları, Timur Tatarları oldular. Roma medeniyetinin rönesansı olan BİZANS medeniyeti, Batı’dan gelme Hristiyan Barbarlarla yalnız aşı edildi; çökeceği sıra, Doğu’dan gelme son Müslüman kurşunu vuran koçbaşı artık, (Hün-Moğol – Tatar değil), doğrudan doğruya TÜRKLER(Selçuklu – Osmanlı) oldu.
Önce Din nedir? En geniş anlamıyla, herşeyden önce Toplumcul bir olaydır. “Toplum mu Dine etki yapar, Din mi Topluma?” sorusu önümüze çıkmamazlık edemez. Toplum Dini yarattığına göre, yaratan mı yaratığı etkiler, yaratık mı yaratanı? Bu metafizik: “Yumurtamı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?” sofizmidir.Gerçekte, hem tavuk yumurtadan, hem yumurta tavuktan çıkar. Dolayısıyle: Toplum Dine etki yaptığı gibi, Din’de Topluma etki yapar. Mesele, hangi elle tutulur, somut şartlar içinde, Toplumun Dine ve Dinin Topluma neden ve nasıl etki yaptığını araştırmak ve bulmaktır.
Özel anlamıyla Din Nedir? Toplumda, insan kişilerin düşünce ve davranışlarına, kişiler üstü güçlerin etkilerini yorumlayarak uygulayan, teorik bir dünya görüşü ve pratik bir evren düzenidir. İsa’nın doğumu sıralarında doğduğu anlaşılan “Türk toplumu”na hangi kişiler üstü etkiler; ne gibi yorumlamalara ve uygulamalara yol açan dünya görüşleri getirmiştir.?
“TÜRK DİNİ”
Ziya Gökalp bir “Türk dini”nden bahsederken, o dinin Türk sosyal yapısının bir ürünü olduğunu şöyle açıklar:
“Türk dininin genel izahı bize gösterecektir ki, eski Türklerde tanrılar, sosyal zümrelerin sembolleri gibidir. Her tanrı mutlaka bir zümrenin vicdanını temsil eder: Aşiretin timsali Ogan, Batınların timsali Yersu’lardır. Batınların aşiretten doğdukları gibi, Yersular’da Organ’ın oğullarıdır. Buguhan, cemaatini 4 orduya ayırmış, herbirini bir cihetin bekçisi tanıtmıştı. Bu sosyal örgütün lahuta in’ikasından (gökyüzü aynasına çarpmasından): Gök, Kızıl, Ak,Kara Han’lar diye 4 ikinci derece Tanrı vücuda geldi. Bunlar Ogan’ın oğulları sayıldı. Sonraları, sosyal zümreler bölündükçe, Tanrıların sayısı da o bölümlenişe paralel olarak arttı.Bu tanrılara Yersu adı verilmesi, Türklerin toplantıları vahalara ve büyük ırmaklara tabi olmasındandır.” (Z.Gökalp: Türk Töresi, s. 29).
Görüyoruz. Burada Dinin Türk toplumuna etkisinden çok, Türk toplumunun Din üzerine kesin etkisi vardır. Gerçi bir yol doğmuş bulunan Din’in, ondan sonra karşılıklı olarak Türk toplumuna yapmadığı etki kalmıyacaktır. Örneğin:
“Türklerin ülkelere bağlı Yersuları olduğu gibi, doğrudan doğruya her Boy’un koruyucusu olmak üzere, özel bir Tanrısı vardı. Mahmud’u Kaşari bunlara Cığı = Cıvı adını veriyor. İki Boy savaşacakları zaman, savaş gününden önceki gece sırasında, o kabilelerin Cıvı’ları savaşırlarmış. Bunlardan hangisi üstün gelirse, sabahleyin onun Boy’u üstün çıkarmış. Böylece, kan davalarının, gazvelerin, kabile savaşmalarının başlıca sebepleri Cıvı’lar olduğu anlaşılıyor. Bir kabileden bir-tek kişiye saldırnıak, onun taptığına saldırmaktı. O halde, tek kişinin öcünü almak; taptığın öcünü almak demek olurdu. Bu suretle, kadın dininin bir asabiyet dini olduğu ortaya çıkıyor. Aile dayanışmasını var eden ve boyuna kuvvetlendiren Cıvı’larla, Yersu’lardır. Oguş ile Boy ilk ailelerdir. Bunların dayanışması, aile asabiyetidir.” (Z. Gökalp: Keza, s. 30).
Bu sözlere bakılırsa: “Savaşanların başlıca sebebi Cıvı’lar” sanılır. Ama, daha önce Z. Gökalp’in kendisi, Cıvı’ların da Yersu’lar ve Ogan’lar gibi, “Gök aynasında görünen sosyal örgüt sembolü olduklarını açıkladıydı. Demek Cıvı’lar savaşın sebebi değil; Kabile, Boy, Aile savaşlarının sadece bayrağıdırlar. Yakındoğu’nun İslamlığından ve Uzakdoğu’nun Budistliğinden önceki Türk toplumu, kendi NORMAL Tarihöncesi çağını yaşarken, yaptığı bütün kişi üstü etki yorumlarında, yani Din kavramlarmda kendi öz yapısının gerekleriyle sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Dinin Türk toplumu üzerine etki yapmasından çok, Türk toplumunun Din üzerine yaptığı etki göze çarpmış; idealistler dahi bu yanı saklıyamamışlardır. Türk toplumuna Din dışarıdan gelmemiş, kendi içinden doğmuştur. Dinin etkisi toplumun etkisi ile kaynaşık bulunmuştur.
NUH – TUFAN – TÜRKLER
Türk toplumuna dışarıdan geldiği için “etki yapmış” sayılabilecek iki Din vardır:1- Uzakdoğu’da Budizm, 2- Yakındoğu’da İslamlık.. Bugünkü Türkiye’de yapılan bir anket: “Türk toplumuna Dinin etkileri”ni araştırınca, ne Tarihöncesindeki, ne Uzakdoğu’daki Türk toplumları müradedilmemiş sayılabilir. O zaman konuyu şöyle belirlendirmeliyiz: “Yeryüzünün Türkiye denilen toprak bölümündeki Türk toplumuna İslam dininin etkileri nelerdir?”
Türklerin İslam dininden etkilenmeleri, Cermenlerin Hristiyan diniyle etkilenmelerini andırır. Semit geleneği, ilk insanı Adem ile Havva’ya bağladı. Bunun anlamı ayrı bir konudur. İlk Sümer medeniyetini, İslamlığın Tufan adını verdiği biçimde, suların basması gibi basan Semit Barbarları akını üzerine insanlık Nuh oğullarına bağlandı. Tarihte ve mitolojilerde anılan Nuh oğullarının adlarına bağlı uluslar göz önüne getirilirlerse, şaşılacak bir gerçekle karşılaşıyoruz: Bütün adı geçen uluslar, Tufan olayı sırasında, Yakındoğu medeniyeti ile uzaktan yakından ilişki kurmuş Tarih öncesi toplumlandır. Başka deyimle, “Nuh Oğulları” denilen insanlar, Tarihe değmiş Barbar yığınlarıdırlar: Friyalılar, Cimmerler, Skitler, Medler, Ionyalılar, İberyalılar, Toğormanlar JAFET’in oğulları; Elamlar,Asurlar, Ermeniler, Aramlılar v.s. HAM’ın oğulları Keldanlılar, Araplar, Mısırlılar, Libyalılar, Faslılar, Nümidler, Ken’anlılar SAM’ın oğulları sayıldılar.
Tufan’dan sonra Tarihe (ama, Yakındoğu medeniyetlerinin tarihine) giren bütün o adı geçen uluslar, Tufan sırasında MEDENİYET siciline geçirilmiş bulunan Semit jenealojisine bağlanmak zorunda kaldılar. Yakındoğu medeniyetleri çevresinde Tarihe giren Türkler, Nuh oğlu Yafes dölünden sayıldılar. Müslüman Pers tarìhçileri o kadarla da yetinmediler. Türkleri Muhammed peygambere yaklaştırmak için, Arapların bağlandıkları SAM adından çıkartmaya çalıştılar: Bu kadarına karşı artık Türk Müslüman yazarlar bile karşı çıktılar:
“Oğuz Khan, İbrahim Aleyhisselam oğlu, İshak oğlu, Iys’in oğludur dediler. Yanlış yaptılar. Çünkü, Iys Küçük – Rum atasıdır ki, İkinci – Rum’dur. Sam oğlu Erfahşad dölündendir. Oğuz ile Türk ve Moğol, Birinci – Rum gibi Yafes çocuklarındandır. Selçuklular dahi İbrahim’e ulaşır demek, kimi Pers tarihlerinde anılır, ama bu Perslerin şeni taassuplarındandır.” (Neşri Tarihi, C. I, s. 56).
TÜRKLER DİNSİZ, ya da TABİATA TAPICIYDI
İslam dini ile karşılaştıkları sırada Tüirkler bir tek sistem değillerdi:
“Birçok sınıflardan kimileri Müdun (Kentler) ve Hüsun (Hisarlar) sahibidirler. Ve kimileri Berr’dirler, yani derim; evleriyle dağ tepelerinde ve ovalarda otururlar. Bunlar dahi kimi güneşe ve kimi puta ve kimi sığıra ve kimi ağaca, kimi taşa taparlar. Ve kimileri dahi vardır, hiç DİN BİLMEZLER. Ve kimileri Yahud’e taklit ederler, krallarına Khan derler: İpekler giyip, alyaldızlı. tac ururlar. Bu taife pek behadır olurlar Ve bunların topu Nuh oğlu Yafes oğlu Bukas Khan çocuklarındandır. ” (Neşri Tarihi, C. I. s.8).
Dinsizden Yahudi taklidi Khan’lısına dek çeşitleri vardı. Kent ve Hisarda oturanlar, besbelli Yakın ve Uzak Doğu medeniyetleriyle temasa geçen azınlıktı. Asıl Türk uluslarının büyük çoğunluğu “GÖÇER EVLİ” (Göçebe çadılı) idiler.
“Menzilleri Ceyhun’la Çin arasındaki Türkistan ülkeleridir. Körtak ve Ortak dağlarının üzerinde kara evlerle yaylayup (yazı geçirip) ve kışın Bursun, Kakyay, Karakurum, Kari ve Sayran adlı yerlerde kışlarlardı. Kralları Khakan’ın taht yeri, Talas adlı şehirdi.” (Neşri, Keza).
İslam tarihleri, çoğu, Mitolojilere karışık ve karanlıktırlar. Ravzat’üs Safa’ya göre Yafes Pers kahramam Cyrus (Kiyumres) gibi, İsa’dan 600 yıl önceleri yaşamıştır. Yasef 240 yaşındayken Zib Bakuy sahneye çıkar. Cyrus’ten 170 yıl sonra Oğuz görünür. Hangi rakam doğru?
Neşri, tarih kargaşalığına bir düzen vermek için, Nuhoğlu Yafes’e bağladığı Bulcas’la Türk Tarihini başlatıyor. Önce, “Bulcas’ın iki oğlu vardı: Biri Türk, biri Moğol” diyor. Bu oğulların kum gibi, ağaç yaprağı kadar kalabalık dölleri bulunduğunu anlatıyor. Daha bu sözü bitirmeden, Bulcas’ın iki oğlunu unutuyor. “Bulcas ölünce, büyük oğlu Zib Bakuy yerine geçti” diyor. “Bunun atasından mülkü ve saltanatı ve şevketi ve mehabeti ve askeri çok” bildirisi ile, Zib Bakuy’un şu dört oğlunu sayıyor: 1) Kara Han; 2) Or Han, 3) Güz Han, 4) Gür Han…
Karahan: “Dinsiz, kafir ve cebbardır. Türkistan’dan Doğu ve Kuzey ülkelerini ele geçirdi” (Neşri,1/10). Kara Han’ın kendisi “dinsiz” iken, bir de bakıyoruz, anasından doğar doğmaz Müslüman olan bir harika çocuğu dünyaya geliyor. “Oğuz adında bir oğlu oldu. Hak teala anı Tevhid’e (Tanrının birliğine) irşad etti. Bu, halkı hakka davet edince, atasıyla yaman savaş (vahşet’i azim) oldu. Oğuz’la atası arasında 75 yıl öldürüşme (kıtal) yapıldı… En sonra Kara Han öldürüldü. Oğuz Doğudan Batı’ya varınca yeryüzünü ele geçirdi.” (Neşri,1/10):
TARİH ÖNCESİNDE OĞUZ MİTOLOJİSİ
Oğuz kimdir. Bütün Türk ve Moğol geleneklerinin en büyük mitoloji kahramanıdır Herşey, hatta Türklük onunla başlamışa benzer. O ne zaman yaşadı?
Neşri’ye bakılırsa, Kara Han ile Oğuz arasındaki savaş: “Bu kaziyye, İbrahim Aleyhisselam zamanında idi. Oğuz ona iman getirmişti.” (Neşri,1/12). “Türkler Şöyle zulum ederlerdi ki, Hakkın Kelam’ı Kadim’inde andığı İskender Zülkarneyn meğer bu ola derlerdi.” (Keza).
İbrahim: Sümmer Kenti Ur’dan Mısır a göçmüş Semit’tir. Arap ve İsrail uluslarının başlıca atalarıdır. Cyrus: Med’leri yenerek Pers’leri Medeniyete geçirmiş başlıca atalarıdır. İskender: Grekleri ve Persleri yenip Makedonya’lıları Medeniyete ulaştırmış atalarıdır. İbrahim: İsa’dan binlerce yıl önce; Cyrus: 560-523 yıl önce; İskender: 356-323 yıl önce yaşamışlardır. Oğuz, bunların her üçü ile de bir zamanda yaşamış olamaz. Oğuz’la bu üç Tarihcil Devrim kahramanı arasında eşitlik, olsa olsa, Oğuz’un da İbrahim – Cyrus – İskender ile rol benzerliği olabilir.
Akkad medeniyeti sonunda İbrahim, Med medeniyeti sonunda Cyrus, Pers medeniyeti sonunda İskender: Ortaasya insanlarının besbelli, sosyal yapılarında değilse bile, düşüncelerinde büyük yankılar uyandırmıştır. Bu kutsal yankılar, Türk ve Moğol geleneklerinde, Oğuz Han tipinde bir mitolojik kahraman biçimini yaratmıştır. Bu kahramanı İslamlar kendi Arap – İsrail geleneklerine uyarak İbrahim’e; Acemler kendi Pers geleneklerine uyarak Cyrus’e karıştırmış oluyorlar.Yalnız, “Türkler şöyle zulum ederler” denildiğine göre, Türklerin kendileri için Oğuz: “İskenderun ta kendisidir.” Hakikate en yakın olanı da, Türklerin, İsa Doğumu’ndan önceki 4.cü yüzyıllarda Pencap’a dek giden İskender’le ilişkili olmalarıdır. Netekim Grek tarihçisi Plütark, İskender’in Persleri devirdikten sonra Amazonlarla.karşılaştığını masal gibi anlatır. Ortaasya’nın “Amazonlar”ı, Tomris’in Majesterler’inden başka kim olabilir?
Oğuz Han, yalnız İbrahim, Cyrus ve İskender gibi Yakındoğu kahramanlarını değil, Uzakdoğu’nun Çin ve Hint kahramanları gibi, Batı Roma medeniyetine son kurşunu vuran Atlı Han (Atila)yı da kendi kişiliği içinde toplar:
“Müverrih ider: Vakta ki Oğuz: Çin, Hıtay, Gür, Gazne, Hind, Sind, Türkistan, Deylem, Babil, Rum, Efrenç, Rus, Şam Hicaz, ,Habeş, Yemen, Berber.. çün, bu denli illeri ele geçirdi, yine asıl vatanına, Ortak ve Kürtak’a dönüp, çocukları Gün, Ay, Yıldız Hanları sağ yanına (Meymeneye), Gök, Tak, Dingiz Hanları sol yanına (Meysereye) yerleştirdi.” (Neşri,1/14).
TÜRK: KAN – HAN ÖRGÜTLENİŞİ
Tarihte Atila: Çin’den Fransa’ya dek, Cengiz: Uzakdoğu dan Yakındoğu’ya dek büyük ülkeleri ancak Roma ve İslam medeniyetlerinden sonra kaplamışlardır. Ama Asya’yı, Afrika’yı; Avrupa’yı baştan başa fethetmiş hiçbir kahraman yok. Bu bakımdan Oğuz Han, TARİH için olduğu denli, COĞRAFYA için de gerçek kişi olamaz. Belki İskender, belki Atila, belki Muhammed gelenekleri hep birden Türk toplumları içine OĞUZ biçiminde Kişileşmiş olarak girebilir. Başka deyimle, Oğuz, bütün başından geçenlerden de açıkça anlaşılacağı gibi, Tarih ve Coğrafya ile hiç ilişiği bulunmayan, sadece bir efsane yiğitidir. Türklerin “Türk” adını aldıkları; yani “Töreli” oldukları çağda, Tabiata ve Atalara tapan Toplum, kendi töreleniş yapısını KUTSAL anlamda OĞUZ bir ATA kılığına sokmuştur.
Oğuz Han’ın Homer ve Hezyod’daki Zeus Tanrı gibi bir mitoloji yaratığı olduğu, ondan sonraki gelişimle de açıklanır. Oğul diye adları konulan. “HAN”lar da gerçek Tarihcil kişiler değildirler: Bütün ilkel Toplumlarda görülen Kan (Gens) teşkilatının sembolleridirler. Gens ile Kan ve Han (Khan) sözcüklerinin birtek insancıl kökten çıktıkları ortadadır. Sosyal akrabalık ilişkilerini sınırlandırma örgütü olan Gens – Kan bölümleri, nasıl tek Aile kökünden 2′ye, 4′e ve ilh. ayrılarak bölünme ile gelişirse, ilkel Türk toplumunda Tarihe geçmiş HAN sayıları ve bölünmeleri de, tıpkı öyle gelişmiştir.
Bulcas’ın Türk -Moğol diye yalnız 2 oğlu vardır. Ama, Bulcas ölünce, yerine ne Türk, ne Moğal adlı oğlu geçmez: Zib Bakuy geçer. Çünkü Türk ile Moğol, gerçek kişi değil, bir Toplum örgütüdürler. O örgüt içinde, anlaşılan ilk Babahan tipi Bulcas’tır. O kişi ölünce yerine Zib Bakuy geçmiştir. Ravzatüs Safa’ya göre: “DİB” sözcüğü “TAHT” demektir, “BAKUY” sözcüğü “ULU” demektir. Bu bakımdan Zib Bakuy’un kendisi bile, bir gerçek kişi olmaktan çok, ilk Babahanlık denemesine verilmiş, “ULU TAHT” anlamına gelen bir mitolojik addır.
Zib Bakuy’un 4 oğlu olur. Zamanla Toplum büyümüş, ilk 2 Kan, yeniden ikişer bölünerek 4 olmuştur. Her Han (bütün Gens = Kan örgütlenmelerinde olduğu gibi) bir Totem le belirtilir. Totemler, Türklerin tabiat inançlarına uyarak: Yön (cihet), Mevsim, Dağ adlarını alırlar. Zib Bakuy’un dört oğlundan: Kara, Türklerde Kuzey yönü demektir; Güz, bildiğimiz sonbahardır; Or Han ile Gür Han, Oğuz’un, efsanece dünyayı fethettikten sonra “vatanı aslisi” olarak çekildiği Ortak (Or Dağ) ile Kurtak (Gür Dağ), yani iki kutsal Dağ’dan (tak’tan) başka ne olabilir?
Oğuz Han’ın babası diye gösterilen Kara Han “Kuzey” insanı olarak, Batı – Güney’e düşen Türkistan Türkleri kadar Medeniyete değmemiş olduğundan, “DİNSİZ” kalmış Toplum sembolüdür. Mekan içindeki ayrılık, zaman içinde de farklılaşmalarla devam etmiştir. Bulcas çağında Türk toplumu 2 Kan (Khan)lı (Türk – Moğol) iken, Zib Bakuy çağında 4 Khan (Han)lıdır. Oğuz çağında Kan (Khan) örgütü birden ikiyen ayrılmıştır; Sağcıl: Gün – Ay – Yıldız totemli Kan’lar yeryüzünden erişilemiyecek denli yüksek, neredeyse Tabulaşmış olurlar; Solcul: Gök – Tak (dağ) – Dingiz (Deniz) Totemli Kan’lar, daha elle tutulur dünyamızın parçaları olurlar.
Kaonfederasyon: O Ğ U Z K H A N
Federasyon. M EYMENE (SAĞCIL) MEYSERE (SOLCIL) …Kol
KABİLE… GÜN AY YILDIZ GÖK TAK DİNGİZ…Budan
Kan… Kayı Yazır Avşar Bayındır Salur İngildir …Boy
Kan… Bayat Döğer Kartuk Becenek Aymur Büldür …Boy
Kan… Alka Dordurga Bigdili Cavundur Alayundlu Yive …Boy
Kan… Karaveli Yabırlı Yarkın Çebni Üregir Kınık …Boy
Türk toplumu, inanç bakımından henüz yarı yerde, yarı göktedir. Uzak Umman ve Çöl – Kervan yolculuklarının beşiği olan Irak medeniyetinde inançların nasıl yerden göğe çıktığı, gökte Ay – Gün – Yıldız sembollerine Toplumdaki Kan bölümlenişlerini (7′li Kan ve Hafta gibi) aksettirdiği göz önüne getirilsin. Yakındoğu medeniyetiyle ilişkilerin bırakacağı etkiler sezilebilir. Oğuz Han, Kara Han’la Zib Bakuy Han’ın Kan bölümlenişini çok daha geniş ölçülerde geliştirmiştir. Oğuz Töresi budur. Oğuz’la birlikte Türklerin Türk (Töreli) oluşları ondandır.
Oğuz dünyasının 6 aşiretinden her biri, ayrı ayrı hep 4′er Kan (Khan)lara bölündüler. Oğuz Kan’ı, önce Bulcas Kan’ı gibi 2 bölüğe (Meymene: Sağcıl ve Meysere: Solcıl) ayrılmış en büyük Konfederasyon’dur. Oğuz Konfederasyonu’nun her biri 3′erli Kan topluluklarını içine almış 2 büyük Federasyon’u kaplar. Her Federasyonun 3′erli ana Kan’ları, yeniden Zib Bakuy Kan’ı gibi, 4′erli Kan’lara ayrılır:
Böylece, Oğuz Yürüm’ü (Menkıbesi) ile anlatılan şey, bütün bu 24 Kan’ı içine almış en büyük Kandaşlar Konfederasyonu’dur. Yalnız bugünkü Türkiye haritası içinde, o 24 Kan’dan çoğunun adları birçok yerlerin adları olarak yaşamaktadır: Yazır, Dudurgu, Avşar, Karkın, Bayındır, Anamur, Alayund, Yüreğir, İğdir, Burdur, Kınık gibi… Anlaşılıyor: İslam medeniyetinin çöküş aşamalarından hemen bütünüyle Oğuz oymakları (ve Kazi ları) Ortaasya’dan kalkıp, Totemleri, Tabuları ile bugün yaşadıkları Küçükasya’ya akın etmişlerdir. İslam Tarihi bu olayı pekiştirir:
“Bütün bu Türkler (müvahhid) (Tanrı birliğine inanmış) dırlar ki, Türkistan’da ve Maveraünnehir’de, Horasan’da, Fars’da, Irak’ta, Azerbaycan’da, Diyarbakır, Ermeniyye, Rum, Şam, Mısır ve Mağrip’te oturanlar… Ve Oğuz’un bu 24 çocuğunun züriyetindendir ve dahi Oğuz ile Türkistan ülkelerine kaçan ebna’i a’mam’ının neslindendir. ” (Neşri,1/12).
ALLAH SAYISI – KAN SAYISI
İlkel toplumlardan Medeniyete dek aktarılmış kutsal %2kamlar, hep Toplum örgütüne giren Kan’ların sayısına uygundur. Türklerde Boy adını da alan Khan sayısına uygun rakamlar kutsallaşmıştır. Belli bir Türk Toplumunun sosyal gelişim konaklarına göre Boy’ların normal sayıları 2-4-8-24 olarak çoğalır. Kimi savaşlarda bir Boy tüm yokedilebilir. O zaman Toplum ikiye bölünmeden doğmuş çift rakamlar yerine; bir eksiği ile: 7-9-17 gibi tek rakamlı olur. Onun için, kaç türlü Türk toplumu varsa, o kadar çeşitli rakam, sayı gösteren Kan kümeleşmeleri, Tanrı sayıları bulunur.
“TSİN dininde Doğu’nun 4 Yersu’su vardır ki, 4 Batn’a (Kan’a denilmek istenir) karşılık düşüyordu. OĞUZ’larda: iki Tsin’in birleşmesiyle (ayrılmasıyle demeli) 4 Tanrı, 4 Yersu olmak üzere 8 allahın ortaya çıktığını görmüştük. YAKUT dininde: 8 sayısı da sol Kol olmak üzere yeni bir sınıflama çıktı. ALTAY Türklerinde: Bu iki sayının birleşmesinden 17 sayısı çıktığını görüyoruz. Ama, Kol’lara ait allahların sayısı ne olursa olsun, daima allahların 2 kola ayrılmış bulunması ve bu allahların Batn’lara karşılık düşesi, İl dininde genel kuraldır.” (Z. Gökalp: Türk Töresi, s. 44)
İslam Tarihine dördüzlü Oğuz Kan teşkilatı ve kabile Konfederasyonu dışında giren iki tip Toplum daha vardır:
1- Oğuzların düşmanı olmakla birlikte, onlar arasında yaşamaya katlanan 7′li Kan teşkilatına “Kabile” adı veriliyor:
“Ve dahi Oğuz’la düşman olup Türkistan’a geldiler; 7 Kabiledir: Uygur – Kayıkle – Kıpçak – Karluk – Kalaç – Agaceri – Ayferi” (Neşri,1/12).
Bunlar, Oğuz töresine katıldıkları için olacak, Türk (Töreli) sayılıyorlar.
2- Oğuzlarla bağdaşmıyan Moğollar:
“Ve şol taife ki Oğuz’a boyun eğmediler. Onlar, Kuzey ve Doğu bölgelerine kaçıp, başka beldelerin 7 nci iklimine varıp yerleştiler: Şimdiki halde, ol yerlere Moğolistan derler. ” (Keza).
Böyle Etnografïk bölümleme yerine Sosyolojik bölümlemeye başvurursak, Ortaasya Türk toplumu içinde genellikle ulaşılmış sosyal gelişim basamaklarına göre, “DİNSİZLİK” bir yana bırakılırsa, üç tip DİN belirdi:1- ŞAMANLIK; 2- İL dini; 3 – İLHANLIK dini..
En orijinal, Türk toplumu yapısından kaynak alan din Şamanlık’tır. Sosyoloji bakımından Şamanlık, Morgan’ın sınıflamasına göre: Aşağı Barbarlık Konağı’ndaki ANAHANLIK düzenine giren inançlar sistemidir. İl dini ile İlhanlık dini, Türk toplmnunun Uzakdoğu da az çok medenileşmiş Çin toplumu ile olan ilişkilerinden kaynak almışa benzer. Daha doğrusu, çevre etlkisi altında Şamanlığın geçirdiği değişikliklerle olmuşlardır. Sosyoloji bakımından İL dini de, İLHANLIK dini de Orta Barbarlık Konağı’na girerler. Ama bunlar, iki ayrı aşamadırlar.
İL dini: Şamanlığın temeli olan Ananahanlık (Ana hukuklu Kan örgütü) ile, onu erkek yararına değiştirmeye çalışan Babahanlık (Baba hukuklu Kan sistemi) arasında kurulmuş, eşit haklı bir uzlaşma dinidir. Onun için Ziya Gökalp, haklı olarak şu gerçeği belirtir:
“Oğuzların teşkilatı incelenince görülür ki, BOZOK ve ÜÇOK adlarındaki iki aşiretin birbirinin eşit ve tamamlayıcısı olmak üzere birleşmesinden, Oğuz İli var olmuştur. İL sözcüğü Divan’ı Lugat’a göre BARIŞ anlamındadır: Filan bey, falan beyle İL oldu – BARIŞ yaptı demektir. İLCİ deyimi ile BARIŞÇI anlamınadır.” (Z: Gökalp: Keza, s. 36).
İLHANLIK dininde: Artık Anahanlık yenilmiştir. Yenilgin olarak kötülenmiş ve Babahanlığın zıt kutbu durumuna sokulmuştur: “Mükafat ve Ceza verme allahlarının iki tabakaya ayrılmasından, İlhanlık dini vücuda gelir.” (Keza, s. 53).
devamı yakında
Toplam okunma (6414) Bugün(6414) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Grup Ensemble Galatia eski zaman Avrupa müzikleriyle cafrande.org’ta Şubat 8, 2010
Posted by cafrande.org in : Avrupa Müziği - Europa Music , add a comment
Ensemble Galatia 2003 yılında uzun bir arşiv çalışması sonrasında F.Kaan Bahadır ve Selçuk Dalar tarafından kuruldu. 2004 yılında Yurdanur Aksop perküsyonlarda ve Serkan Özçifci yaylılarda gruba katıldı. 2005 yılında Senem Gökçe Okullu nun vokaldeki ve 2006′da Gökhan Bulut’un telliler ve perküsyondaki katılımıyla grup son halini aldı.İsim olarak ise, MÖ 3. yüzyılda, orta Anadolu’da kurulan ve başkenti Ankara (Ancyra) olan Antik krallık, Galatia (Yunanca’da Gaul ), tercih edildi.
http://www.dailymotion.com/videoxc5q4z
Ensemble Galatia, repertuarını öncelikli olarak 10.yy ile 15.yy arasında yazıya ve notaya geçirilmiş kaynaklardan ulaşılan, Avrupa nın farklı coğrafi bölgelerinde ve farklı sosyal kesimlerince dinlenen ve icra edilen halk müziklerinden oluşturmaya çalışmaktadır. Sözlü gelenekle aktarılan veya dönem kayıtlarında adı geçen parçalar, danslar müzikleri, birçok halk şarkısı, laudalar, sefaradlar, balladlar, bazı meyhane şarkıları, Kelt geleneğinden gelen İrlanda ve İskoç halk müzikleri ve Breton şarkıları sözlerindeki olası değişiklikler göz önünde bulundurularak dönemin müzik kültürüne daha geniş bakılabilmesi amacıyla grup repertuarında yer almaktadır.
Grubun repertuarında bulunan şarkıların yazıldıkları diller de yazıldıkları coğrafyaya göre çeşitlilik göstermektedir. Katalan dili, Latince, Langue d’oc, Langue d’oil, eski Almanca, İspanyolca, Arapça ve Judeo-İspanyolca (İspanyol Yahudilerinin kullandığı bir tür İbranice), eski İngilizce, Keltçe bu dillere örnek olarak gösterilebilir.
Ensemble Galatia, repertuarının ait olduğu dönemin tarihsel olarak da ilginç olmasından yola çıkarak, kimi zaman Ortaçağ’a ait bilgileri, öyküleri, efsaneleri ve şarkı sözlerinin çevirilerini, şarkılarla birlikte aktararak, ilgilenenlerin, Ortaçağ müziğini, kendi dönemi içinde algılamasını ve değerlendirmesini sağlamaya çalışmaktadır. Bu müziklerin icrasında da, dönemin enstrümanlarını kullanarak, parçaların olabildiğince aslına sadık kalmaya gayret etmekte, zamanla, parçaları, döneme dair daha da geniş bir müzikal perspektif sunabilecek biçimde icra edebilmeyi hedeflemektedir. Kuzey Afrika ve Ortadoğu gibi Avrupa’nın sürekli etkileşim içinde olduğu coğrafyaların aynı döneme ait müziklerini bir arada sunarak kültürler arasındaki müzikal alışverişi daha net sergileyebilmek de grubun başlıca hedeflerindendir.
Ensemble Galatia’nın kullandığı enstrümanların büyük çoğunluğu, dönemin elyazmalarından ve onların içerdiği minyatürlerden yola çıkılarak çizilmiş planlar ve çeşitli ülkelerde yeniden üretilmiş örnekler temel alınarak Erkan Ketenci tarafından grup üyelerinin yardımıyla yapılmıştır. Grubun kullandığı çalgılar arasında blok flüt ailesi, bansuri, ney, rebec, vielle, fiddle, lute, setar, citole, psaltery, bendir, erbane, djembe, tef, darbuka, davul, çalpara, üçgen ve tambourine bulunmaktadır.
ÜYELER
Kaan Bahadır :
Citole: Antik Yunanda kithara olarak bilinen enstrümandan, zamanla klavye ve kapalı bir gövde eklenerek evrimleşmiş bir telli çalgı
Setar: Özellikle İran da kullanılan bir tür kopuz
Lute: Udun Ortaçağda Avrupa da modifiye edilmesi sonucu ortaya çıkan ve Barok dönemin sonuna dek popülerliğini korumuş, perdeli bir telli çalgı
Psaltery: Üzerinde, önceden belli bir dizide akortlanmış teller bulunan Antik Yunan kaynaklı, arp ailesinden bir telli çalgı
Selçuk Dalar :
Alto, soprano ve sopranino recorder: Blok flüt ailesinden üflemeliler, bastan tize doğru sıralanmıştır.
Tin Whistle: Özellikle İrlanda ve İskoçya da kullanılan bir tür tiz kaval.
Bansuri: Bir tür dilsiz Hint yan flüdü Vokal
Senem Gökçe Okullu :
Vokal, çalpara, tambourine
Serkan Özçifci :
Rebec: Ortaçağda kullanılan, armut biçiminde bir gövdeye ve 2-4 tele sahip bir tür yaylı çalgı ( Erkan Ketenci tarafından gövde ve sap yekpare maundan oyulmuş, ses tahtasında akça ağaç ve klavyede vengi kullanılarak yapılmıştır)
Vielle: Tel sayısı 2-6 arasında değişen bir tür yaylı ( Erkan Ketenci tarafından rebecle aynı materyal ve tekniklerle üretilmiştir.)
Medieval Fiddle: Modern kemanın atası sayılan, çoğunlukla 5 telli, yaylı çalgı (birçok kaynakta yine vielle olarak da adlandırılır)
Yurdanur Aksop :
Bendir, erbane, djembe, darbuka, üçgen, tambourine
Gökhan Bulut :
Darbuka, bendir, davul, djembe, tambourine, lute
Toplam okunma (6948) Bugün(2282) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Tuncel Kurtiz: ‘Komünizmden başka bir yol var mı?’ Şubat 8, 2010
Posted by cafrande.org in : Kültür Sanat - Cultural Arts, Sinema /film Tiyatro - Simema Theater , add a comment
Yeni Harman dergisinden Başar Başaran’ın Sinema oyuncusu, yönetmen, yapımcı, senarist Tuncel Kurtiz ile yaptığı söyleşide Kurtiz: “Başka bir yol var mı yani? Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı? Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı? Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek” dedi.
http://www.dailymotion.com/videoxaz7rz
Bu röportaj fikrine bizi götüren düşünce sizi son zamanda popüler bir dizi ile genel izleyiciye ulaştıran medyada sık işlenen konuların dışında, sizinle memleketin ve sanatın durumunu konuşmaktır.
Gayet tabii ya. Bu Ramiz Dayı karakterine olan ilgi açıkçası beni bazen bunaltıyor. Yolda bana Ramiz Dayı diyenlere ‘Benim adımı biliyor musunuz kardeşim?’ diyorum. ‘Bilmiyoruz’ diyorlar. Ama ben Ramiz Dayı’dan önce Hacı’da oynadım. Hacı dediniz. Cemal Aga oynadım onu dediniz. Yahu insan kim oynuyor diye bir bakar. Ben bir sürü oyun oynadım ve oynamaya da devam ediyorum. Ramiz Dayı değilim ben. Ama Ramiz Dayı’yı oynayan Tuncel Kurtiz’im. Böyle ‘Dayı, Dayı’diye bağıranlar için geçen gün birisi dedi ki ‘Tuncel kızma, niye beni seviyorsun kardeşim’ diye sor. Hiç değilse sohbet edersin. Adamın birisi, vapurda resmimi falan çekmeye çalışıyor. Sordum ne cevap verdi biliyor musun? ‘Abi, sen var ya böyle yemeğin suyuna ekmeği banarlar ya öyle oynuyorsun’ dedi. Vay anasını dedim. Yaşa be kardeşim dedim ya, hakikaten öyle oynayabiliyor muyum? Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Ama ben bu diziyi seviyorum. Çünkü gerçekten ilk defa Türkiye’de böyle bir dizi çekiliyor yani. Şimdi eleştiriyorlar Ramiz Dayı’nın aforizmaları nerelerden arak diyorlar. Kardeşim ben konuşurken Shakespeare’den alıntı yaparım. Hikmet Kıvılcımlı’dan da alıntı yaparım, Cemil Meriç’den de yaparım. Özdemir Asaf’tan, Cemal Süreyya’dan ve Cahit Irgat’dan bol bol yaparım. Üstelik bu adam okuyor demek ki. Hamlet elinde duruyor, Özdemir Asaf çevirisi yanında duruyor. Okuyorsa bu adam alıntı da yapacaktır. Tabii alıntı yapıyor. Yani Shakespeare olmam lazım yani.
Peki dünyaca bilinen çok ünlü eserlerin en bilindik cümlelerinin dahi dizide söylendiğinde çoğunluk tarafından çok büyük bir şaşkınlık ve beğeni ile karşılanması da garip değil mi? Örneğin Oscar Wilde’ın Reading Zindanı Baladı..
Kimse okumamış ki ondan. Bizim senaristler bunları biliyorlar. Tesadüfen ben de biliyorum, okuyunca şaşırıyorum. Vay anasını diyorum. Bir bakıyorum İbn-i Arabi’den bahsediyorlar. Bir bakıyorum Hasan Sabbah’dan bahsediyorlar. İlk defa bunlar bir dizide yazılıyor. Çok seviniyorum.
Kırk beş gündür bekleyen TEKEL işçilerine, biz biraz daha düşünelim bir hafta sonra gelin konuşalım demek nasıl bir tavırdır?
Abi sen satıyorsun. Neyi satıyorsun? TEKEL’i satıyorsun, TELEKOM’u satıyorsun. Yakında demiryollarını da satacaklar. İtfaiye’yi satıyorlar. Kamuya ait olan her şeyi satıyorlar. Sonra Kemal Unakıtan diyor ki ‘Amma komünistmişiz yahu, sattık sattık bitiremedik’ diyor. Bu halkın malını satıyorlar yahu. Milletin malı bu. Başbakan diyor ki, ‘yetimin hakkını yedirmem’. Yediriyorlar işte. Kaça sattılar TEKEL’i acaba ve o sattıkları kişi Amerikalılara kaça sattı acaba? Çok acı bir şey ama. TEKEL’in sadece arazisi ve elindeki stok ne biçim bir değerdir? Şu an insanlar bağlarını söküyor biliyor musun? Tekirdağ’da, Mürefte’de bağlarını söküyor insanlar. Büyük şirketler karşısında, küçüklerin şarap yapmak hakkı bile yok. Bir köylünün şarap yapma hakkı kalmıyor elinde. Büyük holdingler çalışacak, büyük alışveriş merkezleri oluşacak. Bir kasabanın hayatı küçük esnaftır. Küçük esnaf olmazsa orası şehir değildir. Roma’ya gittiğin vakit orada küçük esnaf heryerdedir. Peynircisi, şarapçısı, balıkçısı..Bir tane alışveriş merkezi bulmak için şehrin kilometrelerce dışına çıkman gerekir.
Bunlar nasıl sözler abi? Yoksa siz hâlâ komünist misiniz?
Başka bir yol var mı yani? Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı? Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı? Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek.
Peki, genç sanatçının durumu açısından nasıl bakıyorsunuz yeni düzene?
Garip çelişkiler vardır. Reklam piyasasının getirdiği olanakları, bugün sinema kullanıyor. Gerçi, ben ne Uğur Yücel’in Ejder Kapanı’na giderim ne de Sherlock Holmes’e giderim. Ben öyle şiddeti, büyük gürültü patırtı sevmiyorum. Ben daha başka işleri seviyorum. Gösteri olsun diye yapılan filmleri izlemiyorum. Fakat elde olanaklar var. Bizim dizide bile, çalışma şartları Türk sinemasında iyi yerde. Çok iyi oyuncular çıktı ortaya. Bizim dizide Kenan, Barış, Yiğit, Cansu herkes ezberleyip oynuyor. Eskiden böyle şeyler yoktu ki.
Bundan sonra ne planınız var?
Para kazanıyoruz. Çalışıyorum. İhtiyacım var. Hummer jip almayacağız. Ama hâlâ evimin içinde bir stüdyo kurmaya çalışıyorum. Yetmiş beş yaşından sonra orada sinema ve tiyatro çalışmaları yapacak bir okul açmak istiyorum. Dizide oynamayı da seviyorum ayrıca. Hoşuma gidiyor. Bedrettin’in film senaryosuna da çalışıyoruz hâlâ.
Kaynak: http://www.ensonhaber.com/medya/253642/bir-hayal-dunyasinda-yasiyorum.html
Tuncel Kurtiz: 1 Şubat 1936′da Bilecik’te doğdu. Sinema ve tiyatro oyuncusu, yönetmen, yapımcı ve senarist olan sanatçı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. İlk kez 1959 yılında Dormen Tiyatrosu’nda oyunculuğa başladı. Yılmaz Güney’in Sürü filmiyle zirveye çıkan Kurtiz, bir çok filmde başrol oynnadı.
Oynadığı Bazı Tiyatro Oyunları
Çok Tuhaf Soruşturma
Şeyh Bedrettin
Keşanlı Ali Destanı
Mahabaratta
Devri Süleyman
Zafer Madalyası
Altın Yumruk
Oynadığı Bazı Sinema Filmleri
Güz Sancısı – 2009
Jack Hunter Büyük Macera – 2008
Yaşamın Kıyısında – 2007
İnat Hikayeleri – 2003
Şellale – 2001
O da Beni Seviyor – 2001
Kumru – 2000
Hoşçakal Yarın – 1998
Akrebin Yolculuğu – 1997
Safiye Hatun / Grafin Sophia Hatun 1997
Çökertme – 1997
Işıklar Sönmesin – 1997
Usta Beni Öldürsene – 1996
İstanbul Kanatlarımın Altında – 1996
Tabutta Rövaşata – 1996
Cemile Ve Umudun Masalı – 1995
Bir Aşk Uğruna – 1994
Aşk Ölümden Soğuktur – 1994
Ağrı’ya Dönüş – 1993
Dunkle Schatten der Angst – 1993
Mahabharata – 1989
Duvar – 1983
Bereketli Topraklar Üzerinde – 1979
Gül Hasan – 1979
Sürü – 1978
Kanal – 1978
Otobüs – 1974
Umut – 1970
Kuduz Recep (Aslan Arkadaşım) – 1967
Krallar Ölmez – 1967
Bana Kurşun İşlemez – 1967
Silahların Kanunu – 1966
At Avrat Silah – 1966
Ağaların Savaşı – 1966
Silahına Sarılan Adam – 1966
Kanunsuz Dağlar – 1966
Karanlıkta Vuruşanlar – 1966
Kıran Kırana – 1966
Nikahsızlar – 1966
Çingene – 1966
Zehirli Kucak – 1966
Kanunsuz Yol – 1966
Hudutların Kanunu – 1966
Yiğit Yaralı Olur – 1966
Konyakçı – 1965
Son Kuşlar – 1965
Haracıma Dokunma – 1965
Sokakta Kan Vardı – 1965
Krallar Kralı – 1965
Ben Öldükçe Yaşarım – 1965
Bir Caniye Gönül Verdim – 1965
Bitmeyen Yol – 1965
Üçünüzü de Mıhlarım – 1965
Babasız Yaşayamam – 1965
Sayılı Kabadayılar – 1965
Büyük Şehrin Kanunu – 1965
Sokaklar Yanıyor – 1965
Güzel Bir Gün İçin – 1965
Şeytanın Uşakları – 1964
Oynadığı Bazı Dizi Filmler
Asi
Kara Duvak
Hacı
Alacakaranlık (dizi)
Kurtlar Sofrası
Ezel
Toplam okunma (6311) Bugün(196) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Jerome David Salinger: Ama sana müthiş bir sır vereceğim şimdi – beni dinliyor musun? Şubat 8, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , add a comment
Salinger’ın ve Hepimizin “Şişman Hanım”ı
Telefonun öbür ucundaki ses yeniden duyuldu. ‘Akıllı Bir Çocuk’ Programına beşinci kez filan çıktığımı hatırlıyorum (…) yayından bir gece önce vıdıvıdılanmaya başlamıştım. Tam… kapıdan çıkarken Seymour, ayakkaplarımı boyamamı söyledi bana. Kudurdum. Stüdyodaki seyirciler geri zekâlıydı, sunucu geri zekâlıydı, sponsorlar geri zekâlıydı ve benim de bu moronlar için ayakkaplarımı boyamaya filan hiç niyetim yoktu; böyle dedim Seymour’a. Oturduğumuz yerden ayakkaplarımı zaten göremezler, dedim.
Franny ayakta duruyordu şimdi. Elini yüzünden çekmiş, telefonu iki eliyle birden tutuyordu. “Bana da söylemişti,” dedi ahizeye. “Bir keresinde, Şişman Hanım için komik olmamı söylemişti.” Bir elini telefondan çekti ve çok kısa bir an için başının üstüne koydu, sonra telefonu yeniden iki eliyle tutmaya devam etti. “Ben o Hanımı verandasında otururken dtüşünmedim hiç, onu – hani bilirsin ya – çok kalın, damarları çıkmış bacaklı bir kadın olarak düşündüm hep. Böyle korkunç bir hasır iskemlede otururken. Benim Şişman Hanım da kanserliydi ve sonuna kadar açık bir radyo dinliyordu bütün gün! Evet, benimki de aynen öyle yapıyordu!”
“Evet. Evet. Evet. Peki. Şimdi sana birşey söyleyeceğim dostum… Dinliyor musun?”
Son derece gergin görünen Franny başını salladı.
“Bir oyuncunun nerede oynadığı umurumda bile değil. Yaz turnelerinde de olabilir bu, radyoda da, televizyonda da, hatta kahrolasıca bir Broadway tiyatrosunda da olabilir, düşünebileceğin en son moda, en semirmiş, güneşten en çok yanmış seyircisiyle birlikte, komple olarak. Ama sana müthiş bir sır vereceğim şimdi – beni dinliyor musun? Ordakiler arasında Seymour’un Şişman Hanımı olmayan hiç kimse yok. (…) Seymour’un Şişman Hanımı olmayan kimseye hiçbir yerde rastlayamazsın. Bilmiyor musun bunu? Bu kahrolası sırrı öğrenemedin mi daha?” **
Özelikle Amerikan edebiyatının klasiklerinden sayılan Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen) adlı eseri ile tanınan yazar J. D. Salinger 91 yaşında münzevi yaşamını sürdürdüğü evinde 29.01.2010 tarihinde hayatını kaybetti. Romanının getirdiği ünden kaçınmak için 50 yılı aşkın süredir New Hampshire’da münzevi bir yaşantı süren Salinger’e vasiyeti üzerine cenaze töreni düzenlenmedi.
Salinger, edebi kariyeri süresince aralarında, ‘9 Stories/ 9 Öykü’, ‘Franny and Zooey’, ‘Raise High the Roofbeam Carpenters/ Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar’ ve ‘Seymour – An Introduction/ Bir Giriş’ gibi eserlere imza attı. Salinger’in, daha önce verdiği röportajlarında “’Yazmayı seviyorum ve sizi temin ederim düzenli olarak yazıyorum. Ancak ben kendim için yazıyorum… Ancak ben kendim için yazıyorum ve bunu yapabilmem için kesinlikle yalnız bırakılmam gerekiyor ” diyen yazarın diğer eserlerinin ölümünden sonra günışığına çıkması bekleniyor.
1951 yılında yayımlanan Gönülçelen adlı eserde Salinger, Soğuk Savaş Amerikası’nda Holden Caulfield adlı bir ergenin isyan ve yabancılaşma hikayesini anlatıyor. Roman birçok dile çevrildi ve dünya çapında 65 milyondan fazla sattı.
* J.D. Salinger’ın yarattığı bir fiktif kahraman. Bilumum radyocuların, sinemacıların, yazarların, ressamların, heykeltıraşların ve diğer tüm sanatçı makulesinin mutlak ve nihaî öznesi, şaşmaz şekilde o Şişman Hanımdır.
** Kaynak: J. D. Salinger; Franny ve Zooey, YKY (6. baskı) 2006. (s.150-151)
Toplam okunma (5732) Bugün(32) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Delil Dilanar yeni albümü “Zeriye” ile cafrande.org’ta Şubat 7, 2010
Posted by cafrande.org in : Delil Dilanar, Kürtçe Müzik Klip - Kurdish Music video , 14comments
Kürt dengbêjlik geleneğinin modern temsilcilerinden biri olan Delil Dilanar, Ünlü Dengbêj Husêno’nun hem yeğeni hem de Huseno’nun müzikal geleneğini günümüzde sürdürmeye çalışan kimi çalışmalara da imza atan bir müzisyen. İlk albümü “Ji bo Bîranîna Dengbêj Husêno” dan sonra çıkardığı ”Nêçirvano” ve özelikle “Serayê “ adlı çalışmasıyla tanınan sanatçı, geçtiğimiz günlerde çıkardığı ”Zeriye” adkı bu albümüyle beraber yayınlanan 4. çalışması var.
musicwebtown.com Tanıtım amaçlıdır albüme müzik marketlerden ulaşabilirsiniz. Delil Dilanar Zeriye (2009) albüm içeriği: 1. Sere Tarxan 2. Her Qizeke Me 3. Neqse 4. Zeriye 5. Nazdar 6. Begzade 7. Sevave 8. Medina Min 9. Delalo 10. Hey Benin
Toplam okunma (14686) Bugün(79) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Asım Bezirci, “Ha babam sınıfı”nın yazarı Rıfat Ilgaz’a reva görülen cefayı anlatıyor (video) Şubat 7, 2010
Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature, Kitap Kitaplık - Book Library , add a comment
Ne varsa otu ot çiçeği çiçek yapan/ Tan yerinden söken umut ışığı/ Sizin olsun çekik gözlü kardeşlerim/ Aydınlıklar sizin olsun körüz biz
Bakmayın gözlerimizde yansıyan yıldızlara/ Göremeyiz ateş böceklerini biz körüz/ Çakıp sönen deniz fenerlerini uzak kıyılarda
Bir bulut ne zamandır üstümüzde/ Yurt genişliğinde bir bulut kurşun ağırlığında
Nilüferler sularımızda açar mevsimsiz/ Dolanır ayaklarımıza boğum boğum/ Yapraklarında iri leş sinekleri uçuşa hazır/ Göz göz oyulmuş gözlerimiz biz körüz/ Göz çukurlarımızda radarlar fırıl fırıl döner/ Körüz el yordamıyla yaşıyoruz bu yüzden
Yeni körler peydahlarız uyur uyanır/ Ayak altında eziledursun karınca sürüleri/ Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel/ Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi
Körüz biz kör uçuşlara açmışız toprağımızı/ Ha düştü ha düşecek çelik gagalardan/ Mantar mantar açılan tohumlar sıcakta
Gözlerimizi bir pula satıp geçmişiz bir yana/ Ölmesini bilenlere yüz çevirmemiz bundan/ Körüz gözbebeklerimize mil çekilmiş mil/ Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk/ Tetikte kendi parmağımız yabancının değil
1968 Rıfat Ilgaz-Karakılçık adlı şiir kitabından
http://www.dailymotion.com/videoxc52ux
Asım Bezirci Rıfat Ilgaz ‘ı Anlatıyor
Elestirmen ve arastırmacı olan Asim Bezirci, 1922 yılında Erzincan’da dogdu. Türkiye edebiyatının 1960′lar öncesinde yaygın olan izlenimci eleştiri yaklaşımına karşı nesnel eleştiri yöntemlerini savunan kitaplarıyla tanındı. ” Rifat Ilgaz incelemesi”yle 1989 Ferit Oguz Bayir kultur ve sanat ödülü’nu kazandı. 66 yaşında sivas’ta yakılarak katledildi.
Sivas katliamının ardından dostlarını ve Asım Bezirci’yi yitiren Rıfat Ilgaz “yaşamanın bir anlamı artık kalmadı” demiş bir hafta sonra yaşamını yitirerek aramızda ayrılmıştı.
Sivas’ta yakılarak öldürülen aydın dostlarıyla olaydan bir hafta önce, Yazarlar Birliği’nin kendisine verdiği altın madalya ödülünü alırken bir araya gelmişti Rıfat Ilgaz. Bir hafta sonra Nesimi, Asım Bezirci gibi dostlarını yitirmekten duyduğu üzüntü neden oldu belki de ani ölümüne. Son günlerinde bir dostuyla yaptığı telefon görüşmesinde, sevdiği insanları yitirdiğini, bu yüzden bunalım içinde olduğunu yineleyip durmuş. Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan son yazısında da özetle ”Yaşamla ölümün artık bir anlamı kalmadı, her şey yalama oldu” diyordu.
Rıfat Ilgaz; “Asım benim çok eski dostum.
Benim için yıllarca çalışıp kitaplar yazan değerli bir yazar. (…) Gözlerinin önünde 81′de kelepçeliyim. Asım yanımda
Türkiye’de yaşama da ve ölüme de inanılmıyor. Asım Bezirci yaza yaza kayboldu gitti işte. İnsanca yapabileceğimiz tek şey, şimdi Asım’ı saygıyla anmak… ”
(Asım Bezirci’ye Saygı / Ağlatmayın Beni Derdim Büyüktür” adlı kitabın arka kapağı)
Toplam okunma (7159) Bugün(20) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Eserleri ülkesinde yasaklı, modern İran edebiyatının öncüsü; Sadık Hidayet’en bir öykü: Aylak Köpek Şubat 7, 2010
Posted by cafrande.org in : Genel Kültür - General Culture , add a comment
Veramin meydanını, açlık gideren ve günlük yaşantının basit gereksinimlerini karşılayan birkaç ekmek fırını, kasap, attar, iki kahvehane ve bir berber oluşturuyordu. Meydan ve kavurucu güneş altında yarı çıplak, yarı yanık dolaşan insanlar gurup vaktinin ilk esintilerini ve gecenin bastırmasını bekliyorlardı. Ne insanlarda, ağaçlarda ve hayvanlarda bir hareket vardı ne dükkanlarda iş. Sıcak hava başlara ağırlık veriyor gelip geçen otomobillerin kaldırdığı toz, masmavi gökyüzündeki hafif toz bulutunu sürekli yoğunlaştırıyordu. Meydanın bir tarafındaki yaşlı çınarın gövdesi oyulmuş ama ağaç yine de inatla eğri büğrü dallarını her bir tarafa uzatmıştı.
Dikkat çeken tek yapı konik başlı yarısına kadar şahrem şahrem yarık içindeki silindirik duvarıyla, ünlü Veramin burcuydu. Dökülmüş tuğlaların oluşturduğu oyukları yuva edinmiş serçeler bile aşırı sıcaktan seslerini kesmiş uyuyorlardı. Arada bir sessizliği bozan tek şey bir köpeğin iniltisiydi.
Kirli saman sarısı burunlu ve ayaklarına kadar siyah benekli İskoç cinsi bir köpekti bu. Bataklıkta koşmuş da üstünde çamur lekeleri kalmıştı sanki. Kıvrık kulakları, kıvır kıvır kirli tüyleri parlak bir kuyruğu vardı. Kıllı suratında insanınkilere benzer cin gibi iki göz ışıldıyordu. Gözlerinin derinliklerinde insana özgü bir ruha sahip olduğu seziliyor, geceleri hayatın tüm canlılığını üstünde hissettiğinde gözlerinde engin bir şeyler dalgalanıyordu. Anlaşılması imkansız bir mesaj vardı bunlarda. Ne aydınlıktı bu ne bir renk. İnanılamayacak bambaşka bir şey. Hani yaralı ceylanların gözünde görülen şeylerden. Onun gözleriyle insanınkiler arasında benzerlikten çok bir tür eşitlik görülüyordu adeta. Acı ıstırap ve beklenti dolu iki siyah göz. Bunlar sadece aylak bir köpeğin suratında görülebilir. Onun yakarış dolu dertli bakışlarını ne gören oluyordu ne de anlayan. Fırıncının çırağı dükkanın önünde onu dövüyor, kasabınki taş atıyordu. Bir otomobilin gölgesine sığınacak olsa şoförün, kabaralı ayakkabısıyla attığı tekmelere maruz kalıyordu. Herkes onu hırpalamaktan yorulunca, sütlaç satan çocuk ona işkence etmekten ayrı bir haz duyuyordu. Her iniltisi beline isabet eden bir taş demekti ve hayvan inledikçe çocuğun kahkahası yükseliyor ve çocuk “seni imansız!” diyordu.Herkes çocukla elbirliği etmişti sanki. Sinsi sinsi çocuğu fitilliyor sonra kah kah gülüşmeye başlıyorlardı. Allah rızası için dövüyorlardı. Mezhebin lanetlediği, yedi canlı, pis bir köpeğe eziyet etmek çok doğal geliyordu onlara.
Sütlaç satan çocuk o kadar üstüne gitti ki hayvancağız sonunda burca giden sokağa doğru kaçtı; daha doğrusu aç biilaç kendini zorla sürükledi ve bir su yoluna sığındı. Başını ellerinin üstüne koyup dilini çıkardı, yarı uykulu yarı uyanık bir halde karşısında dalgalanan ekin tarlasını izlemeye koyuldu. Vücudu yorgundu, sinirleri sızlıyordu. Su yolunun nemli havasında tüm vücudunu bir rahatlık kapladı. Yarı canlı sebzelerin, nemli eski bir ayakkabı tekinin, ölü veya diri nesnelerin çeşit çeşit kokuları karmakarışık ve uzakta kalmış anılarını canlandırdı burnunda. Tarlaya her dikkatli bakışında içgüdüsel bir istek baskın çıkarak anılarını ta başından canlandırıveriyordu. Ama bu kez öylesine güçlüydü ki bu duygu sanki bir ses onu harekete, oynayıp zıplamaya çağırıyordu kulağının dibinde.Yeşilliklerde koşup zıplamak için karşı konulmaz bir istekti bu duygu.
Genetik bir duyguydu bu. Çünkü tüm ataları İskoçya’ da çayırlıklarda özgürce yetiştirilmişlerdi. Ama o kadar halsizdi ki bedeni kımıldamasına bile izin vermiyordu. Baygınlık ve güçsüzlükle karışık acı bir duyguya kapıldı. Unutulan yitip giden bir avuç duygu heyecana dönüştü. Eskiden türlü türlü görevleri ve gereksinimleri vardı. Sahibinin evinden yabancı birini ya da yabancı bir köpeği kovmak için sahibinin sesine koşmalıydı; sahibinin çocuğuyla oynamalıydı; görüp tanıdığı kişilere nasıl davranacağını bilmeliydi; zamanı gelince yemeğini yemeli, belirli zamanlarda okşanmayı beklemeliydi. Ama şimdi bu sorumlulukların tümü alınmıştı ondan.
Artık bütün işi gücü korku içinde titreyerek çöplüklerden yiyecek kırıntıları bulmak, gün boyu dayak yemek, inlemekti. Savunacak tek şeyi olmuştu bu. Eskiden cüretli, korkusuz, temiz ve kanlı canlıydı. Ama şimdi korkak itilip kakılan biri olmuştu. Bir şey duysa yakınında bir şey kımıldasa tir tir titriyor hatta kendi sesinden bile korkuyordu. Aslında pisliğe ve çöpe alışmıştı.Vücudu kaşınıyordu. Pireleri avlayacak ya da yalayacak hali kalmamıştı. Çöplüğün bir parçası olduğunu hissediyordu. İçinde bir şeyler ölmüş sönmüştü.
Bu cehenneme düşeli iki kış geçmiş, şöyle doyasıya bir şey yememiş, gözü rahat bir uyku görmemişti. Şehveti duyguları körelip gitmiş, bir Allahı’ın kulu onu okşamamış, gözlerine bakan olmamıştı. Buradaki insanlar sahibine benzemesine benziyorlardı ama duyguları, huyları, davranışları yerden göğe kadar sahibininkinden farklıydı. Eskiden içlidışlı olduğu insanlar onun dünyasına daha yakındılar sanki; acılarını hislerini anlıyor, onu daha çok himaye ediyorlardı.
Aldığı kokuların arasında en çok başını döndüreni, oğlanın önündeki sütlaçların kokusuydu. Tıpatıp annesinin sütüne benzeyen ve çocukluk hatıralarını anımsatan bu sıvı ansızın bir uyuşukluk hissi uyandırdı. Henüz yavruyken annesinin memesinden o sıcak besleyici sıvıyı emerken annesi yumuşak diliyle onu yalar, temizlerdi. Annesinin koynunda, erkek kardeşiyle yan yana iken aldığı keskin koku, annesinin ve sütünün ağır ve keskin kokusu burnunda canlandı.
Süt sarhoşu olduğu zaman vücudu ısınıp rahatlıyor, akışkan bir sıcaklık tüm damarlarına, sinirlerine yayılıyordu. Mahmur mahmur annesinin memesine bakıyor, vücudunu saran keyif verici titreyişlerle derin bir uyku geliyordu peşinden. Gayri ihtiyari ellerini annesinin memesine bastırmaktan, zahmetsizce, koşuşturmadan süte ulaşmaktan daha büyük bir zevk olabilir miydi? Kardeşinin kıllı bedeni, annesinin sesi, bütün bunlar keyif ve okşayış doluydu. Eski ahşap yuvasını hatırladı. Yeşil bahçede kardeşiyle oynadığı oyunları.
Onun kıvrık kulaklarını ısırır, yere düşer, kalkar, koşarlardı. Sonra bir oyun arkadaşı daha bulmuştu; sahibinin oğlu. Bahçede onun peşinden koşar, havlar, giysisini ısırırdı. Hele hele sahibinin okşayışlarını , onun elinden yediği şekerleri hiç unutmamıştı. Ama sahibinin oğlunu daha çok severdi. Çünkü hem oyun arkadaşıydı hem de asla dövmezdi.Sonraları birden kaybetti annesiyle kardeşini. Sahibi, oğlu, karısı ve yaşlı uşağı kalmıştı geriye. Her birinin kokusunu nasıl da ayırır, ayak seslerini ta uzaktan tanırdı. Öğle ve akşam yemeği vakti masanın çevresinde dolanır, yiyecekleri koklardı. Kimi zaman sahibinin hanımı , kocasının muhalefetine karşın sevgi dolu bir lokmacık ayırırdı onun için. Yaşlı uşak gelince ona seslenirdi: “Pat…Pat…” Ve yemeğini koyardı ahşap yuvasının yanındaki özel kaba.
Pat’ın mest olması onun bedbahtlığını hazırladı. Çünkü sahibi Pat’ın evden çıkıp dişi köpeklerin peşine takılmasına izin vermiyordu. Bir sonbahar günü sahibi önceden tanıdığı, eve sık sık gelen iki kişi ile birlikte otomobilde otururken Pat’ı çağırdılar ve öne oturttular. Pat birkaç kez sahibi ile arabada yolculuk yapmıştı ama o gün mestti, farklı bir heyecan içindeydi. Birkaç saat gittikten sonra bu meydanda indiler. Sahibi o iki kişiyle birlikte bu burcun yanından geçti. Tesadüf bu ya bir dişi köpeğin kokusu Pat’ın kendi cinslerinde aradığı çok özel bir koku, onu deli divane etti birden. Arada bir kokladı, kokladı sonunda bir bahçenin su yolundan bahçeye daldı.
Sahibinin sesinin onun üzerinde garip bir etkisi vardı. Çünkü kendisini borçlu hissettiği tüm görevlerini ve sorumluluklarını hatırlatıyordu. Yine de dış dünyadaki güçlerin ötesinde bir güç onu dişi köpekle birlikte olmaya zorlamıştı. Kulağının, dış dünyadan gelen sesleri duymamaya başladığını, ağırlaştığını hissetmişti. İçinde şiddetli duygular uyanmıştı. Dişi köpeğin kokusu başını döndürecek kadar keskin ve güçlüydü.
Tüm kasları, vücudu, duyguları kontrolünden çıkmıştı. Ama çok geçmeden sopayla, kürek sapıyla kovalamaya gelip, girdiği su yolundan geri çıkardılar onu.
Pat şaşkın yorgun ama kuş gibi hafiflemiş rahatlamış olarak sahibini aramaya başladı. Birkaç ara sokakta onun kokusundan izler kalmıştı. Her tarafı aradı, belirli aralıklarla kendisine özgü işaretler bıraktı; kasabanın dışındaki harabeye kadar gitti, tekrar geri döndü. Sahibinin meydana döndüğünü anlamıştı; onun silik kokusu diğer kokulara karışmıştı. Bırakıp gitmiş olabilir miydi acaba sahibi? Istırapla karışık tatlı bir korkuya kapıldı. Pat sahibi efendisi olmadan nasıl yaşayabilirdi? Çünkü sahibi onun için tanrı demekti. Yine onu aramaya geleceğinden emindi. Korku içinde birkaç caddede koşmaya başladı. Ama boşunaydı zahmeti.
Sonunda geceleyin yorgun argın meydana döndü. Sahibinden haberi yoktu. Bir iki tur daha attı kasabada, sonra dişi köpeği buldu, su yoluna gitti. Ama taşla kapatmışlardı su yolunu. Bahçeye girme umuduyla yeri kazmaya başladı; hayır imkansızdı. Umudunu yitirince oracıkta kestirmeye koyuldu.
Pat gece yarısı kendi iniltisiyle sıçradı uykusundan. Kalkıp birkaç sokakta dolaştı, duvarları kokladı, bir süre böyle aylak aylak döndü durdu. Sonra çok acıktığını hissetti. Meydana dönünce burnuna çeşit çeşit yiyecek kokuları geldi. Geceden kalma et kokuları taze ekmek ve yoğurt kokusu hepsi birbirine karışmıştı. Bir yandan da suçluluk hissediyordu. Başkalarının mülküne girmişti. Sahibine benzeyen bu insanlardan dilenmeli, onu kovduracak bir rakip çıkmazsa yavaş yavaş buranın mülkiyet hakkını ele geçirmeliydi. Ellerinde yiyecek olan bu varlıklardan biri belki ona bakabilirdi.
İhtiyatla korkudan titreye titreye yeni açılan ve içerden pişmiş hamur kokularının geldiği fırının önüne gitti. Koltuğunda ekmek olan biri seslendi ona: “gel… gel…” Sesi ne kadar garip gelmişti kulağına. Adam onun önüne bir parça sıcak ekmek attı. Pat kısa bir tereddütten sonra ekmeği yedi ve onun için kuyruğunu salladı. Adam ekmeği dükkanın tezgahına koyup korku ve ihtiyatla Pat’ın başını okşadı. Sonra iki eliyle tasmasını çözdü. Nasıl da rahatlamıştı Pat! Bütün sorumluluklar görevler omuzlarından alınmıştı sanki. Ama tekrar kuyruğunu sallaya sallaya dükkan sahibine yaklaşınca böğrüne kuvvetli bir tekme yedi ve inleye inleye uzaklaştı oradan. Dükkan sahibi gidip arkta elini yıkadı. Pat dükkanın önünde asılı duran tasmasını tanıyordu hala.
O günden beri bu insanlardan tekme taş ve sopadan başka bir şey görmemişti. Kanlı bıçaklı düşmanıydılar ve ona işkenceden zevk alıyorlardı sanki.
Pat kendini ait görmediği, kimsenin onu anlamadığı yeni bir dünyaya gelmişti. İlk birkaç günü çok zor geçti. Sonra yavaş yavaş alıştı. Üstelik köşe başında sağda çöp dökülen bir yer bulmuştu. Çöp arasında kemik yağ deri balık başı gibi lezzetli parçalarla tanımadığı başka başka yiyecekler buluyordu. Günün geri kalan kısmını kasapla fırının önünde geçiriyordu. Gözü kasabın elindeydi ama lezzetli parçalar yerine daha çok dayak yiyor ve yeni yaşantısına ayak uydurmaya çalışıyordu. Eski yaşantısından tek tük silik görüntülerle bazı kokular kalmıştı. Ne zaman sıkıntıya düşse bu kayıp cennette bir tür teselli ve kaçış yolu buluyor ve elinde olmadan anıları gözünde canlanıyordu.
Pat’a en çok işkence eden şey kimse tarafından okşanmamaktı. Sürekli itilip kakılan ve küfredilen bir çocuk gibiydi. Yine de ince duyguları tümüyle sönmüş değildi. Hele hele acı ve işkence dolu bu yeni yaşantısında öncekinden çok gereksinimi vardı okşanmaya. Gözleriyle dileniyordu okşanmayı; sevgisini gösterip eliyle başını okşayana canını vermeye hazırdı. O da sevgisini bağlılığını gösterme fedakarlık etme ihtiyacını hissediyordu kendinde. Görünüşe bakılırsa kimsenin onun bağlılık gösterisinde bulunmasına ihtiyacı yoktu. Kimse onu himaye etmiyor hangi göze baksa kin ve kötülükten başka bir şey okumuyordu. Bu insanların ilgisini çekmek için yaptığı her hareket onları daha da öfkelendiriyordu sanki.
Pat su yolunda kestirirken birkaç defa inleyip uyandı. Kabus görüyordu galiba. Bu sırada şiddetli bir açlık hissetti; çevreden kebap kokusu geliyordu. Şiddetli açlık halsizliğini ve diğer acılarını unutturacak derecede işkence ediyordu. Zar zor kalkıp ihtiyarla meydana doğru gitti.
Bu sırada bir otomobil tozu dumana katarak Veramin meydanına girdi. Otomobilden bir adam indi, Pat’a doğru yürüyüp başını okşadı. Bu adam onun sahibi değildi. Yanılmamıştı. Sahibinin kokusunu iyi tanırdı çünkü. Ama nasıl oldu da onu okşayacak biri çıktı. Pat kuyruğunu sallayıp tereddüt içinde adama baktı. Aldanmamış mıydı acaba? Okşanmasına neden olacak tasması da yoktu. Adam geri dönüp yine başını okşadı. Pat peşine düştü adamın. Şaşkınlığı iyice artmıştı. Çünkü o adam iyi bildiği ve içinden güzel yiyeceklerin çıktığı odaya girmişti. Duvar kenarındaki kanepeye oturdu adam. Ona sıcak ekmek yoğurt ve başka yiyecekler getirdiler. Adam ekmek parçalarını yoğurda bulayıp onun önüne atıyordu. Pat yiyecekleri önce aceleyle sonra ağır ağır yiyordu. Sevimli ve acizlik ifade eden kara gözlerini adama dikmiş kuyruk sallıyordu. Uyanık mıydı yoksa düş mü görüyordu? Pat dayak yemeden doyasıya karnını doyurdu. Yeni bir sahip bulmuş olması mümkün müydü? Sıcağa rağmen adam kalktı burca giden sokağa girdi. Biraz bekledikten sonra dolambaçlı sokaklardan geçti. Pat da kasabanın dışına kadar onu izledi. Sahibinin gittiği birkaç duvarlı harabeye gitti. Bu adamlar da kendi dişilerinin kokularını arıyorlardı belki. Pat duvarın gölgesinde adamı bekledi. Sonra başka bir yoldan meydana döndüler.
Adam yine onun başını okşadı, meydanda küçük bir gezintiden sonra Pat’ın tanıdığı otomobillerden birine bindi. Pat arabaya çıkmaya cesaret edemiyordu. Kenarda oturmuş ona bakıyordu.
Otomobil birden toz kaldırarak hareket etti. Pat da arabanın peşinden koşmaya başladı hemen. Hayır bu defa adamı elinden kaçırmaya niyeti yoktu. Dili sarkmıştı ama vücudunda hissettiği tüm acılara rağmen var kuvvetiyle koşuyordu. Otomobil kasabadan uzaklaştı, kırlardan geçti. Pat iki üç kez arabaya yetişse de yine geri de kaldı.Tüm gücünü toplamış umutsuzca koşuyordu. Ama araba ondan hızlı gidiyordu. Yanılmıştı; üstelik koşarak otomobile yetişeyim derken iyice yorgun düşmüştü. Baygınlık geçirecek kadar fenalaşmıştı. Tüm organları kontrolünden çıkmış en küçük bir hareket etme yetisi kalmamıştı. Niçin koştuğunu nereye gittiğini bilmiyordu. Durdu; soluk soluğaydı. Dili sarkmış gözleri kararmaya başlamıştı. Boynu bükük zar zor yolun kenarına gitti; bir tarlanın yanından akan suyun başında karnını sıcak ve nemli kuma koydu. Hiç aldanmadığı içgüdüsüyle artık buradan kımıldayamayacağını hissetti. Başı döndü. Düşünceleri, hisleri silinmeye , birbirine karışmaya başlamıştı. Karnı çok kötü ağrıyordu. Gözlerinde hiç de hoş olmayan bir parıltı vardı. Kasılmalar kıvranmalar arasında elleri ayakları yavaş yavaş hissizleşiyor, mülayim ve keyif verici bir serinlik getiren soğuk terler döküyordu. Akşama doğru Pat’ın üzerinde üç aç karga uçuyordu. Uzaklardan almışlardı Pat’ın kokusunu. İçlerinden biri ihtiyatla yanına kadar geldi, dikkatle baktı. Pat’ın tamamen ölmediğine emin olunca uçtu gitti. Bu üç karga Pat’ın iki iri kara gözünü oymak için gelmişti.
Çeviren: Mehmet Kanar
Sadık Hidayet’in eserleri günümüzde Avrupa’daki politik İslamcı çevrelerden yoğun eleştiriler almaktadır ve birçok romanı (özellikle de Hacı Ağa) artık Fransa’daki kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunamamaktadır. Kör Baykuş ve Hacı Ağa adlı romanları 2005 yılında düzenlenen 18. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı’nda yasaklanmıştır. Kasım 2006 itibariyle Sadık Hidayet’in tüm eserleri geniş çaplı bir tasfiye politikası kapsamında İran’da yasaklı durumdadır.
Toplam okunma (5592) Bugün(34) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Nilüfer Akbal ve Miro Albümünden Zazaca, Türkçe Şarkılar Şubat 6, 2010
Posted by cafrande.org in : Kürtçe Müzik Klip - Kurdish Music video, Nülüfer Akbal, Zazaca Müzik dinle - klip , 2comments
Muş Varto doğumlu olan Nilüfer Akbal, 1987 yılında İstanbula geldi. Aynı yıl Arif Sağ Müzik Merkezi’ne devam ederek bağlama, solfej ve şan dersleri almaya başladı. 1988 de ilk Türkçe albümü ”Arzuhal Eyledim” adıyla müzikseverlerle buluştu. Daha sonra şan derslerine Timur Selçuk yönetimideki Çağdaş Müzik merkezi ve Öğretim görevlisi İstanbul Devlet Opera ve Balesi Sanatçısı olan Begüm ERDEM’ den almaya devam etti.
O sıralarda ikinci kaseti olan ”Ben Bir Kadınım” ı çıkardı. 1991 yılında müzisyen ve yorumcu Hasret GÜLTEKİN “Newroz 1 ” ve “Newroz 2 ” çalışmasında Kürtçe şarkıları seslendirdi. Aynı yıl Almanya Köln’e giderek bu kez de ses pedegogu Paulo Gronau’dan ses ve opera dersleri almaya başladı. İki yılık bu eğitimden sonra girdiği “Rheinische Musikschule” sınavını başarı ile geçti. Aynı okulda iki yıl daha öğretim gördü. En çok sevilen aynı zamanda en iyi albümünü 1995 yılında Zazaca/ Dımılki olarak “MİRO” adıyla yayınladı. Bu albümle Yurtiçi ve yurt dışında çok sayıda konserler verdi.
1998 yılında Fransız Aranjör olan jean –Michel kanner ile yaptığı “REVİNGİ” adlı albümüyle deneysel çalışmalara yöneldi. 2002 yılında Ayhan evci ile “RAY’E adlı Abümünü yaptı. Albüm Alman Radyosu SFB-Multi-kulti tarafından haftanın albümü seçildi. Böylelikle sanatçı avrupada dinlenen sanatçılar arasında yerini aldı. 2005 yılında çıkartığı “ŞEWA” adlı albümü ise WDR radyosu tarafından haftanın albümü seçidi ve EZ TAZEME adlı şarkısı 3 hafta boyunca listelerde 2.ci sırada yer aldı
L Epözdemir’in sanatçıyla yaptığı röpörtajdan alıntılar
Müzikle küçük yaştan beri tanışıyorsunuz. Bu alanda herkesten çok eğitim aldınız. İyi ve eğitimli bir sesiniz var. Kaliteli müzik yaptığınız tartışma götürmez. Ama ne siz nede öteki Kürt sanatçılar, yeterince tanınmıyorsunuz. Bunun nedenini nasıl açıklarsınız.?
N. Akbal: Müzik benim esas işim ve bende işimi çok severek yapıyorum. Bu kendime olan saygımı da arttırıyor. Bu gün aramızda olmayan ancak Türkiye’de çok büyük şan ve şöhrete ulaşmış olan kimi sanatçılar bana defalarca telkinde bulundular. Kürtçe müzik yapma dediler. Bu müzikle bir yere gelemezsin dediler. Türkçe müzik yaparsan tüm kapılar ardına kadar asana açılır dediler.
Bu yolun zahmetli bir yol olduğunu da biliyorum. Bu bir tercih sorunudur benim için. Ben kendi halkımın yasaklı dilini haykırmazsam nasıl rahat ederim ki. Bir Kürt sanatçısı olarak, bu duruşumla Türkiye’de şöhret olabileceğime asla inanmıyorum. Bu yüzdendir ki on yedi yıldır yaşamaya, ayakta kalıp geçinmeye çalıştım ve bu konularda kaygılar içinde yaşadım. Öyle görünüyor ki bu yöndeki kaygılarım bundan böyle de devam edecek.
Sizi Kürt müziği yapmaya iten nedenler nelerdi. Bu konuda kimler sizi etkiledi. Bu gün gelinen nokta da, bunca sorunlar yaşıyorken tercihlerinizden ötürü pişmanlık duyduğunuz anlar oldu mu.?
N. Akbal: Her zaman saygı ile anacağım büyük müzisyen Hasret Gültekin’den çok etkilendim. Beni Kürt müziğine entgre eden Hasrettir. O da bir Kürt Alevi’siydi. Sivasta Madımak Otelde canice yakılanlardandır. Ondan etkilenmiş olmam gerekir ki, bende Kürt-Alevi olgusuna merak sardım. Benim birde Zaza yönüm var. Vartoluyum. Bana göre Varto Zaza Lehçesinin anayurdudur.
Kimi Aleviler kendilerini Kürt kabul etmiyor. Ama bizim coğrafyadaki Alevilerin büyük bölümü, hatta tümü diyebilirim ki Zaza Kürttür. Ben böyle bir sonuca vardım. Ben de, bu işi müzik dili ile ıspat etmeye çalışıyorum. Koçgiri Halk hareketi ile ilgili araştırmalar yaptım. Alişêr Bey’in MİRO adlı eserine rasladım. DILO YEMAN’a rastladım. Bu eserlerin Kürtçe olduğunu gördüm. Ama alevi inancını irdeliyorlardı. Çok etkilendim ve de kasete okumaya karar verdim. Okudum. Kaset çıkar çıkmaz büyük sükse yaptı.
Maddi ve manevi çok büyük sıkıntılar çektim, çekiyorum da. Elbette Kürt müziğinde karar kıldığım için. Ama asla pişman değilim. Bu gün gene bir seçenek yapmam gerekirse hiç kuşkusuz Kürt müziğini seçerim, çünkü bu bana inanılmaz bir haz veriyor, tüm sıkıntılarımı unutturuyor.
Bu gün Kürt Sanatçıların yüz yüze bulunduğu çok çiddi sorunlar var. Bizler ise yıllardır belki düzelir diye umutlarımızı koruduk ve de sabrettik. Ama ilgililer hiç oralı olmadı ve sorunlar dağ gibi üst üste yığıldı. İleride bu konuya tekrar değineceğim için şimdilik sadece işaret ederek geçiyorum. Ama her şeye karşın direnmeye ve dayanmaya devam diyorum.
…
Ben Kürtlerin Sezen Aksu’su değil, Nilüfer Akbal’ı olmak istiyorum
N. Akbal: Türkiyede toplumun ezici çoğunluğu herkesin eşit olduğunu savlar. Oysaki bu böyle değil. Örneğin biz Kürt sanatçılar eğer Türk sanatçılarla eşit isek, neden tüm kanallarda onları şarkıları ve klipleri özgürce çalınıyor da bizimkilere yer verilmiyor. Eğer biz de bu ülkenin sözüm ona eşit vatandaşları isek ulusal kanallardan da eşitçe yararlanmamız gerekir. Ama açıktır ki durum böyle değil. Bu yüzden biz de medyamızı ve ulusal kurumlarımızı kurmak zorundayız.Ben Kürtlerin Sezen Aksu’su değil, Nilüfer Akbalı olmak istiyorum. Bu adaletsizliğin giderilmesi gerekiyor. Tüm bu durumlar olmadan, Kültürler arası diyalog sağlanmadan, eşitlik uygulanmadan kültürlerin, dolayısıyla da halkların kaynaşmasını sağlamak olanaklı değildir.
…
Türkiye çok sesli ve çok renkli bir ülkedir. Bu durum pek az ülkeye nasib olabilir. Bu renklilik ve seslilik büyük bir zenginliktir. Ancak tekçi ve Türkçü mantık bu zenginlikten istifade etmeyi engelliyor. Bu kaynaklar heder ediliyor. Kendi zenginlik kaynaklarını böyle hoyrat kullanan bir ülkede, ulusal kimliğinizle ayakta kalmanız ve kendi halkınız adına başarılar kazanmanız çok güç. Türkiye Kürtlere vatandaşım diyorsa onları tüm vatandaşlık hak ve ayrıcalıklarından yararlandırmalıdır.
Her şarkı kendi kökleri üzerinde çalinmalıdır. Çünkü şarkı kendi akarında güzeldir
Bende dahil olmak üzere, geçmişte, zaman zaman bir çok Kürt müzisyen önemli yanlışlar yaptı. Özellikle de 90 lı yıllarda, savaşın yoğun olduğu dönemlerde, hem müzisyenler hemde yapımcılar ciddi yanlışlıklar yaptılar. Çoğumuz savrulduk, hatalar işledik, bir çok kişi ise, kendini riske etmek istemediği için, Kürtçe Müzik defterini kapatıp o günlerde rafa kaldrdı. Aynı kişiler bu günün serbestilerinden istifade ile bu aralar Kürtçe müziğe hevselenmiş görünüyorlar.. Dünyanın yeniden keşfini kendileri gerçekleştirdi sanıyorlar. Yaptıkları işi bir devrimmiş gibi göstermeye çalışıp böbürleniyorlar Kürtler karşısında. Ama Burası Türkiye ve hepimiz birbirimizi çok iyi tanıyoruz kaygılarımızı, endişelerimizi, samimiyetimizi çok iyi biliyoruz.
…
Ben ve birkaç sanatçı arkadaşım, Türkiye’nin o zorlu yıllarında, az da olsak sayıca , Kürt müziği yapmayı tüm olumsuz koşullara karşın sürdürdük. Doğal olarak, eksik yanlış, aksak okuduğumuz oldu ve telafuz hatalarını sıkça yaptık. Belki bu çok önemli bir hataydı. Ama günlerde bundan daha önemli şey Kürtçe sözlü müzik yapmaktı. Bu siyasal bir tavır olarak da görülebilir. Dahası eksik yada yanlış okuduk diye Kürt aydın çevrelerinden çokta eleştiri almadık. Tersine desteklendik, dayanışma gördük ve de alkışlandık. Kürtçe söylemek dinleyenlerin göğsünü kabartıyor ve onları gururlandırıyordu. Alkışlanmamız Kürtçe Müzik yaptığımız içindi, yanlış ya da eksik okuduğumuz için değildi kuşkusuz. Kuşkusuz bu gün hiç birimiz dün olduğumuz noktada değiliz, aradan yıllar geçti ve yetkinleşip olgunlaştık. Bu gün artık dünün yanlışlarına düşmemek için daha bir özenliyiz ve en doğruyu yapma konusundaki istek ve tutumumuz ufkumuzu daha da genişletiyor.
Albümleri
1987 Arzuhal Eyledim
1990 Barıştan Resitaller
1991 Dört telden dört dilden(başka sanatçılarla birlikte)
1991 Newroz 1 (Hasret Gültekin yönetiminde kürtçe ağıtlar)
1992 Newroz 2 (Hasret Gültekin yönetiminde kürtçe ağıtlar)
1992 Ben bir kadınım (türkçe özgün müzik)
1995 Miro
1998 Rewingi
2002 Ray’e
2005 Şewa
Film Müzikleri
Mem u Zin: Yönetmen: Ümit Elçi
Yol:Yılmaz Güney
Mülteci:yönetmen: Reis çelik
Toplam okunma (16332) Bugün(67) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Yasemin Çongar’ı eşini ve Ahmet Altan’ı yalanlayan belge! Şubat 6, 2010
Posted by cafrande.org in : Medya Komed-ya - Media , add a comment
Yasemin Çongar’ın eşi M. Chris Mason’ın CIA ajanı olduğu iddialarının yeniden gündeme gelmesi üzerine, Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni Ahmet Altan bu iddiaların gündeme getirilmesini “fütursuzluk” olarak nitelemiş ve bu konuda hiçbir belgenin bulunmadığını ileri sürmüş, CIA’yla ilişkisi tartışılan Mason ise Akşam gazetesine bir tekzip metni göndererek hiçbir zaman CIA için (ve CIA’yla yakın ilişkili RAND kurumu için) çalışmadığını savunmuştu.
Oray Eğin, bu tartışmaların ardından, Chris Mason’ın Naval Postgraduate School’daki biyografisinin “apar topar” kaldırılmış olduğunu yazdı. (Ayrıntılar için:http://www.cafrande.org/?p=15154)
Oray Eğin’in sözünü ettiği biyografi, Naval Postgraduate School’un sitesinden gerçekten de kaldırılmış. Ancak, Google’ın önbelleği kullanılarak erişilebiliyor. Ve o biyografide, açıkça, Chris Mason’un, CIA’nın Paştun Kızıl Hücresi’nde (Pashtun Red Cell) çalıştığı yazılı:
Diğer taraftan, Chris Mason, tekzip metninde, CIA’yla yakın ilişkili RAND kurumunda eğitim verdiğini de yalanlamıştı. Oysa yine aynı biyografide, Mason’ın RAND’da ders verdiği de yazılı!
Mason biyografisine Google’ın önbelleği aracılığıyla ulaşmak için: burayı tıklayınız
Biyografinin özgün bağlantısına tıklayınca, “sayfa bulunamadı” (The Page or Document You Requested Was Not Found!) mesajı geliyor: http://www.nps.edu/programs/ccs/Mason_bio.html
Taraf gazetesi, Chris Mason’ın tekzip metnini 3 Şubat 2010′da yayımlamış ve birinci sayfasına koyduğu duyuruda, CIA ajanlığıyla ilgili iddiaların “yalan” olduğunu iddia etmişti:

Kaynak: http://www.haberveriyorum.net/haber/congarin-esinin-ve-altanin-yalanciliklarinin-belgesi
Toplam okunma (5171) Bugün(30) Son okunma tarihi (09 February 2010)
Tim Rayborn; Doğu Müzikleri Üzerine Çalışan Bir Batılı ve Seçilmiş Eserleri
Sinema Yazarlarına Göre 2009′un En İyi filmi IRA Açlık Grevini konu alan “Hunger” (online izle)
Kendini Anlatan Bir Masalcı: Oğuz Atay
Aydoğan Topal “Heyyamo” albümüyle cafrande.org’ta
Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy ve sanata bakışı
Felsefecilerin Önyargıları Üstüne – Friedrich Nietzsche
Nevajin – Enstrümantal Kürt Müziği/ Kurdish Instrumental Folk Music – Ararat, Munzur, Karacadağ Ezgileri
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar’ın eşi CIA ajanı mı??
“Bir ufka vardık ki artık/ Yalnız değiliz sevgilim” Tekel işçilerinin haklı mücadelesine selam olsun
Ömer Faruk Tekbilek sevilen şarkılarıyla cafrande.org’ta