“Devamlılık, bireylerin değil, insanlığın bir özelliğidir” Arthur Schopenhauer: Ölüm Üzerine Temmuz 20, 2008
Posted by cafrande.org in : > EDEBİYAT- (Yazarlar yazılar) , Yorum yaz
İnsanların çoğunun hayatı öylesine sefil, öylesine önemsizdir ki, öldükleri zaman herhangi bir şey kaybettikleri söylenemez.
Bu çeşit kimselerde, değerli bir nitelik taşıyan biricik yan,yani insanlığın genel özellikleri ise, onlar ölseler bile, öteki insanlarda var olmaya devam eder.
Devamlılık, bireylerin değil, insanlığın bir özelliğidir. İnsana sonsuz bir hayat verilmiş olsaydı, durmadan yaşayacağı için, en sonunda karakterinin değişmezliği ve sınırlı zekasından ötürü, öyle bir yeksenaklık duygusuna kapılacak ve öyle tiksinecekti ki, sonunda hiçliği tercih etmek zorunda kalacaktı.
Bireyin ruh ölümsüzlüğünü istemek, bir yanılgıyı sonsuz olarak tekrarlamayı istemekle birdir. Çünkü aslında her birey, özel bir yanılgı, zavallı bir şey ve varolmaması gereken bir varlıktır. Ve hayatın gerçek amacı, bizi bundan kurtarmaktır. Bunu açıkça gösteren şey, bir çok insanın, hatta bütün insanların, hayal ettikleri bir dünyada olsalar bile, mutluluğa ulaşamayacak bir biçimde yaratılmış olmasıdır.
Hayal ettikleri bu dünya, düşkünlük ve acıdan sıyrılmış olsa, can sıkıntısının avucuna düşecekler ve can sıkıntısından kaçabildikleri ölçüde de düşkünlüğe, acılara, sıkıntılara yeniden yöneleceklerdir. Demek ki, insanı daha iyi bir duruma ulaştırmak için, onu daha iyi bir dünyanın içine yerleştirmek yetmez; asıl yapılması gereken iş, onu tepeden tırnağa değiştirmek ve o ana kadar ne ise, artık öyle olmamasını sağlamaktır. Bütün hayat etkinliklerinin sona ermesi, bu etkinliği sürdüren gücün bir yük altında kurtuluşu gibi görünüyor. Ölülerin yüzlerinde görülen o yumuşak durulmuşluk, belki de bunu dile getirmektedir.
(…)
Köpeğinize bakın: ne kadar uysal, ne kadar uslu değil mi? Bu köpek, yeryüzüne gelene kadar, binlerce köpeğin ölüp gitmesi gerekti. Ama bu binlerce köpeğin ölümü, köpek İdea’sına hiç dokunmadı bile. Bu İdea, onların ölümleri ile kararmadı.
Köpeğinizin, sanki bugün dünyaya gelmiş gibi canlı ve diri olması ve hiçbir zaman ölüp gitmeyecek gibi görünmesi bundan ötürüdür. Onun gözlerinde, varlığında taşıdığı ölümsüz ilke yani archeus pırıldamaktadır.
Peki binlerce yıl içinde ölüm neyi ortadan kaldırdı? Ölüm köpeği ortadan kaldırmadı. Çünkü köpek, işte şurada gözlerinizin önünde ve kılına bile dokunulmamış halde duruyor. Ölümün yok ettiği şey, bilincimizin güçsüzlüğünün, ancak zaman içinde algılayabildiği
biçimi ve gölgesidir onun.
(…)
Toplam okunma (659) Bugün(659) Son okunma tarihi (20 July 2008)
Reklamlar google tarafından rastgele eklenmektir uygunsuz olanları bildiriniz
Hozan Beşir Tv Kayıtları ve türküleriyle cafrande.org’ta Temmuz 19, 2008
Posted by cafrande.org in : > HALK OZANLARI ve DENGBEJLER , Yorum yaz
Hozan Beşir, sazı çalma şekli ve söyleme bicimi ile son zamanlarda dikkatleri üzerine çeken bir sanatçı. Bu güne kadar “Türkü diyarı” ve “Ahmedum” adında yayınlanmış iki albümü olan Hozan Beşir’in bazı türkülerini aşağıdan dinleyebilirsiniz.
Toplam okunma (3340) Bugün(696) Son okunma tarihi (20 July 2008)
Mikail Aslan’ın yeni albümü "ZerNkuT - Simya" çıktı!.. dinlemek için tıklayınız
Klasik İran müziğinde dünyaca ünlü bir isim sima Bina yı dinlemek için tıklayın
Franz Kafka Aforizmalar “Kötü’ye borcunuzu taksit taksit ödeyemezsiniz” Temmuz 19, 2008
Posted by cafrande.org in : > EDEBİYAT- (Yazarlar yazılar) , Yorum yaz
|
“Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya erişmek de gerekir.”“Sanat, Gerçek’in gözümüzü almasıdır: Geriye kaçan hilkat garibesi maskelere düşen ışıktır gerçek, ondan ötesi değil.”
“A. büyük bir ustadır, tanığı Tanrı.”
“İyi, bir yanıyla rahatsız edicidir.”
“Gülünç olan, bu dünya için koşum takman.”
“Çevremizdeki acıları bizim de çekmemiz gerekmektedir. Hepimizin ortak bir vücudu yoktur, ama ortak bir büyümesi vardır: bu ise, şu ya da bu biçimde acılar içinden çekip götürür bizi. Nasıl ki çocuk belli bir gelişim sonucu yaşamın tüm evrelerinden geçer(her evrede, istek ve korku bakımından bir önceki için erişilmez görünür aslında), yaşlanır ve sonunda ölürse, biz de bunun gibi(insanlıkla aramızdaki bağ, kendimizle aramızdaki bağdan güçsüz değildir) yaşadığımız dünyanın tüm acılarından geçerek gelişiriz. Bu konuda adalete yer yoktur, acılardan ürkmeye ya da acıları üstünlük diye yorumlamaya yer yoktur.”
“Yok, edilmez bir tek şeydir; her insan tek başına bu yok edilmezdir; beri yandan, bütün insanlarda ortak özelliktir yok edilmez; dolayısıyla, insanları birbirine bağlayan eşsiz bir bağ bulunmaktadır.”
“Doğru yol gergin bir ip boyunca ilerler; yükseğe değil, yerin az üzerine çekilmiştir ip. Üzerinde ilerlemekten çok insanı çelmelemek için çekilmiş gibidir.”
“Kusurların hepsi, sabırlı olamamak, çalışılan İşteki kurallara uymaya İŞİ başarmadan önce boş vermek ve çıkacak dertleri sözde bir barikatın ardına hapsetmektir.”
“İnsanın asıl olarak iki günahı vardır, diğer günahlar bunlardan kaynaklanır: Sabırsızlık ve tembellik. İnsanlar sabırsızlıklarından dolayı Cennet’ten atıldılar, geri dönemeyişleri de tembelliklerinden. Günahlarının sayısı tektir belki: Sabırsızlıktan atıldılar, yine sabırsızlıktan geri dönemiyorlar.”
“Ecel köprüsünden atlayanların çoğunun gölgeleri, ölüm ırmağının çırpıntısına dokunup geçer; neden denirse, ırmak bu dünyadan öte yana doğru akar ve hala bu dünya denizlerinin tuzunu taşır. Irmak İğrenerek kabarır birden, akıntı tersine döner, ölüler yaşamın İçine kusulur. Ne var ki, ölüler mutludur, öfkeden kudurmuş ırmağı teşekkür ezgileriyle, yumuşacık severler.”
“Bir noktadan sonra vazgeçmek olanaksızdır. Erişilmesi gereken nokta da, orasıdır.”
“İnsanın gelişiminin son noktasına varacağı an, daima bir yinelenme içindedir. Devrimci öze sahip düşünsel devinimlerin, geride bırakılan her şeyin anlamını yitirdiğini söylemeleri, bu yüzden doğrudur, çünkü o anda bile, gelişimini tamamlayan tek bir şey yoktur.”
“Savaşmaya davet, Kötü’nün sahip olduğu en çekici silahtır. Bu kadınla savaşmaya benzer, sonu yatağa çıkar.”
“Sayısı belirsiz itin anası, çocukluğumda en değerli şeyim olsa da şimdi az çok çürümüş bedenli, hala peşimden bağlılıkla seğirten, onu tekmelememek için yavaş adımlarla geri kaçtığım, nefesinin kokusuna bile katlanamadığım berbat kokan bir kancık; ne var ki, zıddına davranamadığım sürece, şekilsiz bir gölge olarak serpildiğini izlediğim kuytuya çekiyor, paramparça ediyor beni, üzerime çıkıyor ve artık üzerimde, bunu bir onur saymaktan emin olamasam da, dili elimde, bende sona eriyor.
“Burnu Kaf dağında A’nın, İyi’nin peşinde epeyi yol aldığı zannında, neden denirse, çekiciliğinin her geçen an arttığına inandığından, her geçen an daha çok ayartıyla karşılaştığını duyumsuyor, üstelik bu ayartıların şu ana dek hiç bilmediği köşelerden saldırdığını sanıyor. Nedir, asıl neden, içine yerleşen büyük şeytan ve onun hizmetine koşuşturan sonsuz küçük şeytanların varlığıdır.”
“Bir elma, biri diğerinden değişik görünümlere sahip olabilir: Kafasını uzatıp masanın üzerindeki elmayı görmeye çalışan çocuğun görüşü ve bunun yanında, hiç sakınmasız, elmayı yanındakine verebilen evin efendisininki.”
“Ölüm arzusu, bilgeliğe kavuşulduğunun ilk belirtisidir. İçinde bulunulan yaşam katlanılmazdır, başka bir yaşam ise, ulaşılmaz. Ölmek isteğinin eklentisi utanç biter artık; nefret edilen eski hücreden alınıp, ilk iş olarak nefret edeceği yeni hücresine geçmeyi arzular, bunun için yalvarır. Eski inançların tortuları da bu düşüncede etkilidir; yeni hücreye nakledilirken efendi ortaya çıkacak, mahkûma göz ucuyla bir bakacak ve karar verecektir: ”Bu adamı yeni hücreye götürmenize gerek yok, artık benim yanıma geliyor o.”
“İlerlediğim yol dümdüz olsaydı, ilerlemek için tüm çabalarıma rağmen geriye doğru hareket etseydim, çaresizlik bu olurdu; ama sen, aşağıdan da ayırtına varabileceğin gibi, dik bir yokuşu çıktığına göre, adımlarının geri geri gitmesi, kayman, tırmandığın yerin dikliğinden kaynaklanabilir, eğer böyleyse umutsuzluğun zamanı değildir.”
“Sonbaharda yollar gibi: Süpürüp temizliyorsun, az sonra kurumuş yapraklarla kaplanıyor üzeri.”
“Bir kafes, kuş aramaya çıkmış.”
“Buraya ilk kez geliyorsun: Alınan nefes bile değişik, yanındaki yıldız, güneşten bile çok ışıldıyor.”
“Eğer üzerine çıkmadan inşa edilebilseydi, belki de, Babil Kulesi’nin yapılması yasaklanmazdı.”
“Kötü, sizi ondan gizli saklı bir şeyler kotarabileceğinize inandırmasın.”
“Sunağa saldıran parslar, kutlu şaraptan içiyorlar; durmaksızın yineleniyor bu; sonunda beklenen bir olaya dönüşüyor ve ayinin bir parçası oluyor artık.”
“El, yapabildiğince sıkı tutar taşı. Olabildiğince uzağa atabilmek için sıkıca kavrar. Yol, işte o kadar uzağa götürür insanı.”
“Ders sensin, ne yazık ki, etrafta öğrenci yok.”
“İçinize sonsuz cesaret dolduran, gerçek düşmandır .”
“Üzerinde durduğun alanın, iki ayağınla bastığından geniş olamayacağını bilmek, mutlulukların en büyüklerindendir.”
“Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?”
“Siperler sonsuz olsa da kurtuluş yolu tektir. Yinede kurtuluş olasılıkları siper sayısı denli çoktur”.
“Bir amaca rağmen, yol yok; yol diye adla duraklama anı.”
“Kötü davranmak bizden istenir; iyi davranmak ise, zaten içimizdedir.”
“Kötü’ye bir kez yol verdin mi, artık kendisine inanılmasını beklemez.”
“Seni Kötü’ye yol vermeye yönelten art niyetler sana ait değildir. Kötü’nündür.”
“Hayvan, kamçıyı efendisinin elinden öfkeyle kapar ve kendi efendisi olabilmek için kendi kendini döver, bilemediği, bunun efendisinin kamçısının ucundaki yeni düğümün gördürdüğü bir rüya olduğudur.”
“Arzulanma gem vuracağım diye çabalamıyorum. Arzulara gem vurmak, ruhumdan yayılan sonsuz ışık demetinin rast gele seçilmiş bir tanesinde etkin olma arzusudur. Eğer çevremde buna benzer yörüngeler çizmek zorundaysam, yapacağım en doğru şey, hiç harekete geçmeksizin, ağzım hayretten açılmış, büyük düzeni izlemektir sadece ve bu hareketsizliğin bana kazandıracağı econtrarioi güçten yararlanmak.”
“Kargaların savı, tek bir karganın tüm gökyüzünü yok edebileceğidir. Kuşkulanmak yersiz, nedir, bunun göklerle ilgili bir şey anlatmadığı kesindir, gökyüzü kargaların yokluğu demektir çünkü.”
“Din uğruna kendilerini feda edenler bedeni yadsımaz, zıddına, çarmıha layık görerek şereflendirirler; bu yüzden, düşmanlarıyla aynı biçimde düşünmektedirler.”
“Yorgunluğu, bir gladyatörün ölümcül kavgasından sonra yaşadığı yorgunluğu andırıyor , bir memurun odasının tek bir duvarına beyaz badana çekti.”
“Var olan sahip oluş değildir, sadece oluş, nefesini teslim etmeyi, boğulup gitmeyi uman oluştur.”
“Sorularımın neden yanıtsız kaldığına şaşardım eskiden, artık soru sorabileceğime olan güvenime şaşırıyorum. Nedir, gerçekten güvenmiyordum, sadece soruyordum.”
“Sahip olabildiklerin var, ne yazık ki, kendi varlığın yok iddiasına savunma olarak titriyorsun ve yüreğin atıp duruyor sadece.”
“Sonsuzluk yolunda bu denli hızlı ilerleyişine şaşan biri vardı, aslında yokuş aşağı son hız yuvarlanmaktan gayrisini yapmıyordu.”
“Kötü’ye borcunuzu taksit taksit ödeyemezsiniz, nedir, hep denenir bu. Büyük İskender, pek gençken ulaştığı utkulara, kurduğu yenilmez orduya, içinde büyüyen, dünyayı değiştirecek güce sahip olduğu duygusuna, tüm bunlara rağmen, Çanakkale’de durup boğazın beri yanına asla geçemeyebilirdi. Ne korkudan durmuş olurdu, ne kararsızlıktan ne de istencinin zayıflamasından, bunu yerçekiminin varlığıyla bile açıklayabilirsiniz.”
“Yol sonsuzdur, ne kısaltabilir ne de uzunluğuna yeni metreler ekleyebilirsiniz, yine de herkes çocuk kadar elini kullanarak ölçmeye çalışır onu. İlerlemen gereken yol, gerçekten de bu karış kadardır, senin hakkındır bu.”
“Sadece zamanı kavrayabilme yetimiz yüzünden Kıyamet Günü diyoruz o güne; aslında sıkıyönetim mahkemesidir o.”
“Şükrediyorum ki, dünyanın uyumsuzluğu, aritmetik uyumsuzluğa benziyor.”
“İğrenen ve nefret eden bir başı önüne eğmek…”
“Köpekler bahçede oynuyorlar şimdi, fakat avları, şu anda ormanda istedikleri denli hızlı koşsunlar, avlanmaktan kaçamayacaklar.”
“Araban, ona koştuğun at ile doğru orantılı olarak, daha hızlı gider, bütünün köklerinden koparılması demek değildir bu, bunu söylemek olanaksızdır; ne var, koşumların parçalanması, işte o gerçekten özgür ve şen bir yolculuk olasılığıdır.”
“Almancada ”Sein”in iki anlamı vardır. “Var olmak” ve ”Onun” olmak”
“Seçim hakkı tanınmıştı onlara: Kral ya da kralın habercisi olabilirlerdi. Her çocuk gibi, haberci olmayı seçti hepsi. Sadece haberciler vardır bu yüzden, dünya üzerinde gezer, kalmayan krallara ulaşamadıkları için, artık anlamsızlaşmış haberleri birbirlerine iletirler. Sefil yaşamlarına son vermeyi canı yürekten isterlerdi elbette, nedir, ettikleri bağlılık yemini ellerini kollarını bağlıyor.”
“İlerleme düşüncesine inanmak, gerçekten ilerlendiğine inanmayı gerektirmez. İnanabilmek için yetersiz olurdu bu.”
“İçinde yok edilmesi mümkün olmayan bir şeye inanmadığı sürece, insan yaşayamaz; bu yok edilmesi mümkün olmayan şey de, ona duyulan inanç da daima gizli kalabilir. Kişisel bir tanrıya inanma, bu süreğen gizliliğin kendini gösterme biçimlerindendir.”
“Yılan aracılık etmeliydi: Kötü insanı ayartsa da, onun yerine geçemez.”
“Dünya ile savaşta, dünyanın tarafını tut.”
“Kimseyi kandırmamalı, giderek dünyayı kandırıp onu olası bir utkudan uzaklaştırmamalı.”
“Ruhsal evrenden başka bir dünya yoktur; duyular evreni diye adlandırdığımız şey, ruhsal evrenin kötülüğüdür ve o kötülük dediğimiz şey, sonsuz ilerleyişimizde bir anın zorunluluğudur sadece.”
“Dünya çok güçlü bir ışıkla eritilebilir. Zayıf gözlere katı gözükür dünya, daha zayıflara yumruk gibi, çok daha zayıflara ise utangaç; buna kanıp bakmaya kalkışanlara vurur ve devirir onları.”
“Her şey yanılsamadır: Olabildiğince az yorulmaya çabalamak, alışılmış olanın dışına çıkmamak, en aşırının peşine takılmak. İlk durumda, insan ona ulaşmanın yollarını kolaylaştırarak İyi’yi ve elindeki silahlan güçsüzleştirerek Kötü’yü aldatır. İkinci durumda, bu dünyanın işlerinde bile ele geçirilmeye değer bulmayarak aldatılır iyi. Son durumda, İyi ondan mümkün olan en uzak yere kaçınarak ve Kötü son noktasına dek ulaşılarak zayıflatılacağı umularak aldatılır. İçlerinden en yeğlenesi seçenek ikincisidir; çünkü her üç seçenekte de iyi aldatılırken, bu seçenekte, görünüşte de olsa, Kötü aldatılmamaktadır en azından.”
“Doğamız bizi onlardan uzağa atmasaydı eğer, asla başa çıkamayacağımız sorunlar vardır.”
“Olgular evreninin dışındaki şeyler için, dil ancak ima edebilir, nedir, az çok kesinlik taşımasa bile, asla kıyas yapamaz; çünkü, dil, olgular evreninde kaldığı sürece, mülkiyet ilişkilerini anlatır sadece.”
“Ancak ne kadar az yalan söy1erse, o kadar az yalan söylemiş olur insan, az yalan söyleme olanağı bulduğunda değil.”
“Üzerine yeterince basılmadığı için bel vermemiş bir merdiven basamağı, basamağın kendisi açısından, kimsesiz çatılmış bir tahta parçasından gayrisi değildir .”
“Kendini bu dünyadan uzağa sürgün eden herkes ötekileri sevmelidir, ötekilerin dünyasından da sürgüne gitmektedir çünkü. Gerçek, bu yolla insan, doğasının derinliklerini kavramaya başlar, elbette sevilir insan, fakat tek koşulla: Terazide sevilenle eşit çekmek.”
“Ruhsal bir evrenden ötesinin hiç olduğu düşüncesi umudumuzu söndürür , ne var ki, bize kesinlik de sağlar.”
“Cennet’ten atılma, aslında sonsuzluktur: Demem o ki, Cennet’ten atılma geri dönüşsüzdür, yeryüzünde yaşamaktan kaçış yoktur, yine de eylemin sonsuzluğu, sürekli Cennet’te kalabilme umudumuzu yenilemekle yetinmez, aynı anda, belki de oradan hiç ayrılmadığımız anlamını da taşır; bunu bilsek de bilmesek de.”
“Özgür ve yeryüzünde kendini güvende duyumsayan bir yurttaştır 0, dünyanın her yerine erişmesini sağlayacak uzunlukta bir zincire bağlıdır çünkü nedir, hiçbir şeyin onu yeryüzünün sınırlanandan öteye sürüklemesine izin vermeyecek uzunluktadır zincir. Fakat aynı anda, özgür ve gökyüzünde kendini güvenlikte duyumsayan bir yurttaştır 0, çünkü ilkinin benzeri, göksel bir zincire de bağlıdır. Yeryüzüne inmeye çalışınca göksel zincirin tasması asılı tutar onu, gökyüzüne çıkmaya mı kalkıştı, bu kez yeryüzü zinciri tutar. Ne var, tüm bunlara rağmen, elinde tüm olanaklar vardır ve 0, bunun ayırtındadır; giderek bu zincirlenişi, zincirle ilk tanışmasındaki hatasına bağlamayı yadsır.”
“Patenle kaymanın acemileri gibi koşuyor gerçeklerin peşinden, bu yetmezmiş gibi yanlış yerde alıştırma yapıyor.”
“Hane halkını kollayan bir tanrıya inanmaktan daha rahatlatıcı ne olabilir?”
“Kuramsal olarak tam bir mutluluk şansı var: İçimizde yok edilmesi mümkün olmayan .bir varlığa inanmak ve ona ulaşabilmek için çabalamak.”
“Yok, edilemeyen tek olandır; tek tek her insan yok edilemeyendir, nedir, tüm insanların ortak paydası da yok edilemezliktir; işte bu nedenle, insanları birbirine bağlayan, başka şeye benzemeyen bir bağ vardır.”
“Birbirlerine benzememelerine rağmen aynı insanda buluşan öyle algılar bulunur ki, aynı nesneye yönelirler; bundan çıkarılabilecek tek sonuç, aynı insanda değişik öznelerin bulunduğudur.”
“Kendi sofrasının kırıntılarıyla besleniyor; kendini doymuş duyumsuyor bir süreliğine, ne yazık ki, sofrada nasıl karın doyurulduğunu unutuyor, sonunda yerde yenecek kırıntı da bulamıyor.”
“Yok, edilmesi mümkün olanlar sadece Cennet’te yok edilebiliyorsa, bunun kesinliğine inanamayız; tam zıddına, yok edilemiyorsa, yanlış bir inanca saplanmışız demektir.”
“Sınavını insanlığa bakarak ver Şüphe edenin şüphesini. , inananın inancını besler bu.”
“Burada demir atmayacağım” demek ve o anda kabarıp, İnsanı kuşatan deli dalgalan duyumsayış.”
“Birden değişim. Y anıt sorunun yörüngesinde biraz korkak, her an kaçmaya hazır fakat umutla dönüyor, sorunun yanına yaklaşılmasını engelleyen, umut kırıcı yüzüne bakıyor, en sapa yollarda peşinden gidiyor, yanıtlıktan giderek uzaklaştığı yollarda.”
“İnsanlarla içli dışlı olmak insanın kendi kendisini göz hapsine almasını getirir peşi sıra.”
“Ruh, payanda olmaktan kurtulunca özgürleşebilir ancak.”
“Tensel istek tanrı sevgisine körleştirir, nedir, bunu tek başına beceremez, içinde tanrı sevgisinden de bir şeyler taşıdığı için yapabilir.”
“Gerçek parçalanamaz ve bu yüzden kendini tanıma olanağından yoksundur; onu tanımak isteyen yalana dönüşmekten gayrsını yapamaz.”
“Dönüp dolaşıp kendisini zarara uğratacak şeyleri kim ister? Bunu isteyen insanlara rastlanıyorsa, hatta her insanda bu durum biraz gözüküyorsa, bunun nedeni, insanın içindeki iki kişiden birinin kendisi için yararlı olanı isterken, eyleme geçmek için yan düşüncesine başvurulan ötekine zarar vermesidir. Karara varırken değil, henüz en başta ikincinin yarı-düşüncesine değer verilirse, karar konusu olacak istek de silinip gider.”
“Daima ilk Günah’tan şikâyetimiz neden? Cennet’ten atılmamızın nedeni ilk Günah değil, meyvelerinden uzak duralım diye uzaklaştırıldığımız yaşam ağacıdır.”
“Günahkârlığımızın nedeni Bilgi Ağacı’nın meyvelerini yememiz değil sadece, Yaşam Ağacı’nın meyvelerini yemediğimiz için de günahkârız. İçinde yaşadığımız andan dolayı günahkârız, İlk Günah’ın günahı yok.”
“Biz Cennet’te yaşamak üzere yaratıldık ve Cennet de bizim yaşamamız için yaratıldı. Bizim yazgımız sonradan değiştirildi, nedir, Cennet’in yazgısı değişti mi, bilen yok.”
“Kötü, kimi değişim anlarında insan bilincinden yayılan bir ışındır. Bir bütün olarak duyular evreni değil, ondaki Kötü görünüşten ibarettir; yine de bu, bizim görebildiğimiz duyular evrenini oluşturur.”
“İlk Günah’tan şu ana dek, İyi ve Kötü’yü birbirlerinden ayırabilme yetimiz eşittir, nedir, bu konuda hemcinslerimizden üstün olmayı arzularız. Gerçekte ise, İyi ve Kötü’nün çok ötesinde başlar farklılıklar. Bunun alışılmadık bir durum olmasının nedeni şudur: Sadece bilmek kimseyi doyurmaz, bilmesine koşut davranabilme isteği de buna eklentidir. Ne yazık ki, böyle davranabilme yeteneği kimseye bağışlanmamıştır, herkes kendi kendini yok etmeye yazgılıdır, bunu başaracak güce sahip olamama olasılığı kimseyi bu yoldan döndürmez, son denemeye kalkışmaktan gayrisi gelmez elinden. Bilgi Ağacı’nın meyvelerini yemenin cezasının ölüm olmasının anlamı budur belki, en başta, eceliyle ölümün anlamı da bu olabilir. Şu anda, ufak bir devinimdir yapmaktan çekindiği, bunu yapmaktansa, İyi ve Kötü’nün bilgisinden olmayı bile yeğler. İlk Günah kavramının kökeninde bu korku yatar. Ne var ki, bir kere olandan geri dönülemez, belki anlamı bulandırabilir; bu yüzden bahanelere sığınılır. Tüm dünya bu bahanelerle do1udur; bu bir anlık olsun huzur arayan insanın kendini haklı görebileceği tek yöntemdir belki: Bilginin önceden verildiği gerçeğini görmezden gelme, bilgiyi ulaşılması gereken uzak bir nokta olarak gösterme.”
“Giyotin denli ağır, onun denli de hafif bir inanç.”
“Sınıfın duvarına asılı İskender’in Savaş resmi taklidi gibi önümüzde ölüm. Bize düşen, davranışlarımızla, henüz yaşamdayken bu resmi karanlıklara itmek, giderek ortadan tümüyle yitmesini sağlamaktır.”
“Tutulabilecek iki yol; kendini son noktaya dek ufaltmak ya da sonsuz ufak olmak. İlki devinimsizlikten çıkan mükemmellik, ikincisi eylem anlamına gelen bir başlangıçtır.”
“Sözcüklerin karmaşasından kurtuluş yolu: Eyleme geçilerek yok edilecek olanın sımsıkı tutulması gerekir; ufak parçalara bölünen dökülür gider, nedir, yok edilemez.”
“Putlara öncelikle nesnelerden korkudan tapıldı, ne var ki, bunun sonucunda nesnelerin gerekli oluşundan korkudan tapıldı ve bunun sonucunda nesnelere karşı sorumlu olmaktan korkudan tapıldı. Bu sorumluluğun varlığı öylesine katlanılmazdı ki, insan onu tek bir üstün-insanın sırtına yüklemeye kalkışamadı, çünkü bu aracı üstün- insan da sorumluluğu azaltmayacaktı; sadece bu aracı varlıkla ilişkide olmak, insanın sırtındaki yükü arttıracaktı zıddına. Tam da bu yüzden nesnelerin sorumlulukları kendilerine verildi, hatta nesneler insanlardan daha çok sorumlu oldular.”
“Yaşama başladığın anda iki görev: Sınırlarını her an daraltmak ve bu sınırlan aştığın anlarda da gizlenmeyi başarıp başaramadığını her an sorgulamak.”
“Kimi anlarda, Kötü insanın kullandığı aletlere benzer; ayırtına varılsın varılmasın, insan, amacı buysa, bir kenara atılmasına karşı durmaz.”
“Bu yaşamdan aldığımız mutluluklar, yaşamın kendi mutlulukları değildir, şu andakinden daha iyice bir yaşama ulaşma korkumuzdan.”
“Kaynaklanan mutluluklardır; bu yaşamın bize çektirdikleri de yaşamın kendisinin değildir, yine bu korkudan dolayı kendimize çektirdiklerimizdir.”
“Sadece şu anda, çektiklerimiz ıstıraptır. Burada ıstırap çekenlerin, başka yer ve zamanlarda çektikleri ıstıraplar için ödüllendirileceği anlamına gelmez bu; bunun anlamı, şu anda ve burada çekilen ıstırabın başka yer ve zamanda değişmeyip, sadece içerdiği karşıtından özgürleşeceği ve mutluluğa dönüşeceğidir.”
“Evrenin sonsuz büyüklükte ve sonsuz zenginlikte düşünülmesi, zorlu bir yaratılış sonucunda özgür bir içe bakışa kavuşan insanın, bunu en aşın noktaya vardırmasının sonucudur.”
“Sonsuz yaşamın bir an için bile olsa sürdürülebildiğine ait, zamana bağımlı kalışımızı katlanabilir gösteren en zayıf inanç bile, günahkârlık batağına daldığımıza ait, şuandaki acımasız inancımızdan daha az iç karartıcıdır… Nedir, tüm anlığıyla ikincisini de içeren ilk inanca katlanma yeteneğimiz, inancımızın sınırlarını da çizer.”
“İlk büyük yalandan sonra, kişisel durumları için özel, küçük yalanların düzenlenebileceğine, yetmezmiş gibi, bu yalanın onların çıkarına yapıldığını sanır çoklan. Örneğin sahnede oynanan bir aşk oyununda, sevgilisi rolündeki erkeğe yapmacık bir gülüş atan kadın oyuncunun, aslında üst galeride onu izleyen gerçek sevgilisine sinsice gülümsediğine inanır; bu durmaksızın yinelenir .”
“Şeytana ilişkin bilgi olabilir fakat o bilginin içinde inanç olamaz; çünkü görünür olandan daha şeytani bir şey bulunamaz.”
“Günah hep göstere göstere gelir ve o anda duyularımızla kavranabilir. Kökleri üzerinde ilerler ve ayrımına varabilmek için bu köklerden sökülmesine gerek yoktur.”
“Yakınımızda olup biten acıların hepsine ortak olmamız gerekiyor. Hepimize ait ortak bir beden yok fakat ilerleme yolumuz ortak, bu yol, seçtiği istikamet ne olursa olsun acılar içinden götürür bizi. Bir çocuk gelişimi için nasıl belli aşamalardan geçerse ve her aşama istekler ve korkular açısından bir öncekine kıyasla nasıl ulaşılmaz görülürse, kişi nasıl yaşlanarak ölüme varırsa, insanlıkla bağımız dünyayla bağımızdan zayıf olmadığı için, biz de bu yolla dünyanın acıları arasında ilerleyerek gelişiriz. Bunun adaletle ilgisi yoktur, acılardan korkmaya ya da bundan üstünlük olarak görmeye de gerek yoktur.”
“Dünyanın acılarından uzakta kalmakta özgürsün, doğanın seçimine bağlıdır bu, nedir, kaçabileceğin tek acı da bu kendini uzaklaştırmandır.”
“İnsanın iradesi üç açıdan özgürdür: İlk olarak, şimdiki yaşamını seçtiği anda özgürdü; elbette şu anda geriye dönemez, çünkü o zamanlar seçtiğini yaşıyor olsa da, şimdiki yaşamını ilk seçtiği andaki kişi değil artık.İkinci olarak, yaşamı süresince ilerleyeceği yolu ve ilerleme tarzını seçmesi açısından özgürdür.
Üçüncü olarak, dünyaya bir kez daha geleceğini sanarak, bu yaşamın tüm koşullarına rağmen kendine ulaşan yolu bulmayı istemesi açısından özgürdür. Nedir, bu bir seçim sorunu olmasına rağmen, girilen yol yaşamın ayak basmadık tek noktasını bırakmayan bir labirent olacaktır.”
“Özgür irade bu üç açıdan görünür fakat üç görünüm aynı anda var olduklarından bir bütün oluştururlar; bu temelde öyle bir birliktir ki, özgür olsun olmasın bu birlikte iradeye yer yoktur.”
“İçinde yaşadığımız dünyanın baştan çıkarma yollan ile içinde yaşadığımız dünyanın sadece bir geçiş yolu olduğuna inanç, aslında birdir ve aynı şeydir. Böyle olması gereklidir, dünya bizi sadece, tek bir yolla yaratabilir; bu yol da gerçeğe karşılık düşer. Ne yazık ki, baştan çıkarmalar başarılı olunca, inancımızdan vazgeçeriz; İyi bizi kandırıp Kötü’nün eline bırakır, tıpkı kadının yatağa bekleyen çağrısı gibi.”
“Tek başına umutsuzluğun acısını çeken de içinde, insanla hemcinsleri arasındaki en güçlü ilişkiyi alçakgönüllülük sağlar; tek koşul, bu alçakgönüllülüğün eksiksiz olarak sonuna dek götürülmüş olmasıdır. Bu mümkündür, çünkü tapınma dili tam da budur, tapınmanın dili olduğu kadar bir araya gelmelerin en güçlüsüdür. İnsanın hemcinsiyle ilişkisi ile tapınmayla ilişkisi birbirlerine benzerler; insanın hemcinsleriyle ilişkisi çaba gerektirir, bu çabayı ancak tapınmanın verdiği güç sağlayabilir.”
“Yanıltmaktan başka bir şey bilebilmen mümkün mü? Yanıltma ortadan kaldırılsa da, geri dönüp o noktaya bir kez daha bakmamalısın, bakarsan bir tuz sütununa dönersin.”
“İnsanlar A.’ya saygıyla davranıyor. Sıradan oyuncuların oynamasına izin verilmeyen ve titizlikle korunan mükemmel bir bilardo masasında oynamayı hak eden büyük oyuncu geldiğinde masanın zeminini nasıl inceler, oyunda zamanından önce yapılan hatayı nasıl affetmez fakat ıstaka kendisine geçtiğinde nasıl her densizliği yapacak denli küstahlaşır ya; işte böyle saygı gösteriliyor ona.”
”Nedir, sonra olan biten tek şey yokmuş gibi işinin başına geçti.” Belki hiçbir öyküde geçmiyor, fakat eski öyküler yığınından kulağımıza aşina gelen sözler bunlar.”
”İnançtan yoksun olduğumuz söylenemez. Yaşamamız bile tek başına bir inanç değeridir.”
”Bunda inanç değeri ne arasın; yaşamamak mümkün mü ?”
”İnancın insanı deliliğe sürükleyen gücü, işte bu ‘mümkün mü’ sözünde gizlidir, ancak bu olumsuzlamada kendini açığa vurur.”
“Evden çıkman, uzaklaşman gereksiz. Masanda otur ve söyleyeceklerimi dinle. Dinlemesen de olur, beklemen yeterli.”
“Beklemesen de olur, hiç ses çıkarma ve tek başına ol. Dünya maskesini düşürmen için sana gelecektir; yapabileceği başka bir şey yoktur, ayartıya kapılmış, ayaklarının altında kıvranıp duracaktır.”
Toplam okunma (2588) Bugün(4) Son okunma tarihi (20 July 2008)
Zaza müziğinin unutulmaz ozanı Rençber Aziz i dinlemek için t ı kl a y ı n ı z
Kürtçe rock müzik grubu Çar Newa dan seçilmiş sarkıları dinlemek için tıklayın
Vurmalı çalgılara hakimiyeti ve tarzıyla benzersiz bir grup Kodo Temmuz 18, 2008
Posted by cafrande.org in : > ENSTRÜMANTAL ve RİTİM MZK. , Yorum yaz

Japonca kalp atışı anlamına gelen Kodo kelimesinden ismini alan grup geleneksel japon vurmalı çalgı enstrümanlarıyla müzik yapmakta. Özelikle canlı performansları ve bu enstrümanları hakimiyetiyle dikkatleri üzerine çeken grup, kurulduğu günden bu yana dünyanın beş kıtasında toplam 2500 konser vererek bir rekora imza atmıştır.
Best of Kodo: 1988′den 1992′e uzanan KODO kayıtlarından oluşuyor.
Kodo, (Taikonunki) çeşitli boyutlardan göreneksel Japon davulları onların parçalarının olduğu simballar, flüt vb.i gibi farklı müzikal ve vuruş kabilinden aletlerin bir pletorasıyla beraber oynuyor olan Japon davulcuların bir ensamblesidir, onlar yaptıkları müziği başlangıçta yazılı olanlar ile gelenekselin bir arada başka bir şekilde yeniden düzenmesi olarak tarif ediliyor
Ayrıca 1999′dan beri, düzenli olarak atölye performanları ile liselerde etkinlikler düzenleyen grup, geleneksel Japon kodo kültürünü genç kuşaklara aktarmayı amaçlıyor.
Toplam okunma (1899) Bugün(4) Son okunma tarihi (20 July 2008)
Dolmabahçe Sarayı (Beşiktaş) Temmuz 18, 2008
Posted by cafrande.org in : > GENEL KÜLTÜR , Yorum yaz
İstanbul ili Beşiktaş ilçesinde, Boğaziçi ile Dolmabahçe Caddesi arasında yer alan 250.000 m2’lik alanda kurulmuş olan Dolmabahçe Sarayı, günümüzden dört yüzyıl öncesinde büyük bir koy konumunda idi. Osmanlı döneminde donanmanın sefere çıktığı, dönüşte karşılandığı bu koy XVII. yüzyıldan sonra doldurulmuş ve çoğu kez de padişahların eğlenceler düzenlediği bir Hasbahçe’ye dönüşmüştür.
Ünlü gezgin Evliya Çelebi buradan şöyle söz etmiştir: “Eskiden servili küçük bir bağ iken, Sultan Osman-ı Şehit fermanı ile donanma iki bin kadar kayık ve mavnanın taş toprak getirerek koyu doldurmuştur.” Aynı yüzyılda yaşamış olan Eremya Çelebi Kömürciyan, Sultan I. Ahmet’in (1603–1617) veziri Nasuh Paşa’nın zamanında 1611–1614 yıllarında sahilin doldurulduğunu yazmıştır. Böylece doldurulan bu alanda Sultan II. Selim (1566–1574) ilk defa burada bir kasır yaptırmıştır. Silahtar Tarihi ile Raşit Tarihi de burada yapılmış olan yalı ve köşklerin 1680 yılında yıktırıldığını, çevresindeki bostanların ve yolların buraya katıldığını yazmaktadır. Naima Tarihinde de Sultan IV. Murad’ın (1623–1640) Sultan Ahmet Han köşkünde oturan padişahın Nefi’nin hicivlerini okuduğu sırada yanına bir yıldırım düştüğünü ve bunu uğursuzluk saydığı için şairi bir daha hiciv yazmamaya yemin ettirdiği yazılıdır.
Sultan IV. Mehmet (1648–1687) ve Lale Devri’nde Sultan III. Ahmet’in (1703–1730) buradaki eskimiş yapıları kaldırdığı ve yerlerine yeni sahil köşkleri yaptırdığı kaynaklardan öğrenilmektedir. Sultan I. Mahmut ise (1730–1754) Dolmabahçe Bayırı’nda Bayıldım Köşkü isimli bir köşk yaptırarak sık sık buraya gelmiştir.
XIX. yüzyılda Melling ile İsveç elçisi d’Ohsson’un albümlerinde burada yapılmış olan köşk ve kasırların resimleri görülmektedir. Bu alanda yapılmış olan köşk ve kasırların en tanınmışlarından birisi de Beşiktaş Sahil Sarayı idi. Bu saray Sultan Abdülmecit döneminde (1839–1861), 1843 yılında bölüm bölüm yıkılmıştır. Bu alanda yapılan Dolmabahçe Sarayı 15.000 m2’lik bir alanı kaplamakta olup, sarayın temelleri meşe kazıklar ve ağaç hasırlar üzerine atılmıştır. Saray XIX. yüzyılın ikinci yarısında Batı etkisinde gelişen bir mimari üslupta devrin önemli mimar ailesi olan Baylanlardan, Agop Karabet Balyan ile Serkiz Balyan’ın eseridir. Dolmabahçe Sarayı yarı kâgir bir yapıdır. Sarayın ana duvarları taştan, iç duvarları tuğladan, döşemeler de ahşaptan yapılmıştır. Çatı ahşap ve kurşun kaplıdır. Sarayın deniz ve batı cephesindeki pencereler saray camhanesinde özel olarak yaptırılmış ve güneş ışıklarını süzen eflatun renkli camlardır. Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tonuna sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır. Bu sarayın yapımından sonra Topkapı Sarayı terk edilmiştir.

Dolmabahçe Sarayı dikdörtgen birbirlerine simetrik planlı bir yapı olup, 285 oda, 46 salon, 6 hamam ve 68 tuvaletten meydana gelmiştir. Denize 600 m. lik bir rıhtımı olan sarayın kara tarafında ise biri çok süslü olmak üzere iki anıtsal, yedi de tali kapısı bulunmaktadır. Deniz tarafında ise beş yalı kapısı bulunmaktadır. Anıtsal kapılardan Hazine Kapısı denilen kitabe ve tuğralı kapı Dolmabahçe Sarayı’na yönelik olan kapıdır. Diğer anıtsal kapı Merasim veya Saltanat Kapısı ismini taşır. Hazine Kapısına göre daha özenli ve daha büyük olan bu kapının asıl özelliği içte ve dışta içbükey oluşundan kaynaklanmaktadır. Kapı ard arda getirilmiş bir çift bükey duvardan meydana gelmiştir. Buradaki içbükey duvarların uçları küçük birer kule şeklinde yükseltilmiştir. Yapı topluluğu içerisindeki Veliaht Dairesinin de ayrı girişleri vardır. Muayede Salonunun karşısında bulunan giriş ise oldukça büyük ölçüde ve çok bezemelidir. Kapının iki yanında kare planlı ayaklar ve bunları birbirlerine bağlayan lentolar görülmektedir. Bu ayaklar son derece zengin dekore edilmiş olup, çeşitli motifler, madalyonlar, taşlara adeta bir dantel görünümünde işlenmiştir.
Bu kapılardan içeriye girilen saray bahçesi dört ayrı bölüm halinde düzenlenmiştir. Bunlardan kareye yakın dikdörtgen olan ön bahçe Fransız bahçe mimarisinden örnek alınarak düzenlenmiştir. Köşeleri yuvarlatılmış, denize paralel sekiz köşeli bir havuz ile daire biçimli bir göbek bahçenin ana noktasını oluşturmuştur. Deniz yönünde uzanan bahçe ise ön bahçenin bir uzantısı olup, saray rıhtımı boyunca uzanmaktadır. Bu bölümde Muayede Salonu eksenine göre simetrik, oval göbekler meydana getirilmiştir. Bunların dışında kalan sarayın diğer bahçeleri kapalı ve özel nitelikli bahçelerdir. Özellikle Veliaht Dairesi, Harem ve Kuşluk bahçeleri bunların başında gelmekte olup, bahçelerin ortalarına oval veya daire biçimli havuzlar yerleştirilmiştir. Bütün bu bahçeler yüksek duvarlarla çevrelenmiştir.
Sarayın ana yapısı kıyı boyunca denize paralel olarak yapılmış ve birbirine paralel üç bölümden meydana gelmiştir. Bunlar Mabeyn-i Hümayun, Muayede Salonu ve Hususi Daire isimlerini almıştır. Bu plan düzeni sarayın kendine özgün bir tasarımıdır. Burada kitle ve cephe kurgularına özen gösterilmiş, ana form dikdörtgen bir kitle görünümünü kazanmış, köşelerde yer alan salonlar ise öne çıkarılmıştır. Böylece cephe görünümünde ölçülü bir hareket sağlanmıştır. Sarayın ortasında diğer bölümlerden daha yüksek ve daha gösterişli tören ve balo salonu bulunmaktadır.
Sarayın Muayede Salonu dıştan dışa 25×37 m. ölçüsünde kareye yakın kitlevi bir yapı olup, içeride tek mekânlı olmasına rağmen dışarıdan iki katlı görünümdedir. Yanındaki Resmi ve Hususi dairelerden iki kat daha yüksektir. Nitekim bu salonun katları birbirinden ayıran kornişi diğer binaların saçak kornişleri aynı hizadadır. Böylece diğer yapılarla bir bağlantı ve süreklilik sağlanmıştır. Muayede Salonu’nun cephesinde yedi aks üzerinde yükselen kolon veya plaster çiftleri yerleştirilmiştir. Girişteki açıklık öne çıkarılmış ve yapının daha anıtsal bir görünüm kazanmasına neden olmuştur. Bu mekânın yarım daire kemerli yüksek pencerelerinin iki yanına kolonlar yerleştirilmiştir. Üst kattaki pencerelerin barok alınlıkları altına dekoratif açıklıklar ve kolonlar yerleştirilmiştir. Burada üç yöne doğru açılan görkemli bir merdiven Muayede Salonu’nun anıtsallığını daha da belirginleştirmiştir.
Muayede Salonu dıştan çatı, içten basık kubbeli olup, ortasına 5,5 tonluk askı sitemine bağlı bir avize asılmıştır.
Muayede Salonu dışında kalan ve onu tamamlayan Resmi Daire bölümü iki katlı olup, yüksek bir bodrum üzerine yapılmıştır. Oldukça geniş mermer merdivenle çıkılan bir sahanlıktan sonra içeriye girilmektedir. Bu giriş özel olarak belirtilmemiş ve sade bir kapı ile yetinilmiştir. Kapının iki yanında kemerli ve yüksek pencereler bulunmaktadır. Resmi Daire bölümü merkezi hol, köşelerde salon gruplarından oluşan üç bölüm halindedir. Girişte merkezi bir hol haç planlı görünümdedir. Denize dik olarak yerleştirilmiş dikdörtgen orta mekân dört yönde yan mekânlarla genişletilmiştir. Denize ve arka bahçeye bakan bu bölümün dar kenarı üzerinde ön cepheden farklı daha az derin kolonlarla hareketlendirilmiştir. Bu yapıda hafif içbükeylik yüksek aynalarla daha da vurgulanmıştır.
Dolmabahçe Sarayı’nın en görkemli mekânlarından olan Süfera (Elçilik) Salonu birbirine dik iki eksen üzerinde açılmış mekânlarla genişletilmiş, merkezi planlıdır. İçerisi altın varaklı motiflerle bezenmiştir. Tavanlarda barok üslupta kıvrık dallardan oluşan göbekler, kartuşlar ve rozetler görülmektedir. Bunların çevreleri akantus, meandr ve yumurta dizisi motifleri ile çevrelenmiştir. Süfera Odasına açılan diğer köşe odaları da aynı özende yapılmıştır. Bunlardan Kırmızı Salon olarak tanınan bölüm denize doğru uzanmış dikdörtgen planlı bir hacimdir. Padişahın elçileri kabul ettiği bu salon son derece gösterişli yapılmıştır.
Resmi Daire’nin iki plan düzenini büyük kristal bir merdiven birleştirmektedir. Böylece her iki yapı arasında bütünlük sağlanmıştır. Bu merdiven denize paralel dikdörtgen bir hacim içerisine yerleştirilmiştir. Bunun sonucu olarak da her iki salonda birbirine bağlanan simetrik bir düzen meydana getirilmiştir. Resmi Daire’den Muayede Salonu’na kadar olan alanda da her ikisi arasında bağlantıyı sağlayan bir ara bölüm bulunmaktadır. Bu bölüm Camlı Köşk’e bağlanan uzun bir geçitle ayrılmıştır. Bu bölüm belirli bir plan tipine uymamakta ve daha çok koridor ve servis merdivenleri için kullanılan bir alandır.
Hususi Daire’nin plan şeması ve mekân yapılanması ile iç dolaşımı sarayın en karmaşık bölümünü oluşturmaktadır. Bu bölümde altlı üstlü beşer büyük orta salon görülmektedir. Üçüncü yalı kapısının karşısına gelen bölüm Valide Sultana aittir. Burada giriş holü, deniz ve bahçe tarafına yönelik birer büyük oval merdivenler bulunmaktadır. Harem taşlığı olarak isimlendirilen bu holün güney tarafında büyük bir harem merdiveni bulunmaktadır.
Harem bölümü denize dik doğrultuda yerleştirilmiş olup sarayla L biçimli bir plan düzeni ile birleşmiştir. Bu bölümde büyük orta mekânlar, kapalı özel daireler uygulanmıştır. Ortak mekânlar haremin ortasına alınmış ve birbirlerine çift koridorlarla bağlanmış, aralarına aydınlık hacimleri ve servis bölümleri yerleştirilmiştir.
Haremin orta mekânları yapının ekseni üzerine dizilmiş, birbirleri ile bağlantılı dikdörtgen salonlardan meydana gelmiştir. Bunlar karşılıklı büyük merdivenlerle genişletilmiş ve merdiven başlarına, köşelere toskana başlıklı düz gövdeli yassı plasterler yerleştirilmiştir. Tavanlar geometrik çerçeveler içerisine alınmış kıvrık dallardan oluşan çiçek motifleri ile doldurulmuştur.
Sarayın Hünkâr Dairesi iki büyük salondan meydana gelmiş olup, içerisindeki dekorasyondan ötürü Mavi Salon ve Pembe Salon olarak isimlendirilmiştir. Bu salonlar barok ve rokoko üslubunda olup bezemeleri Süfera Salonu’na benzemektedir. Tavanlarda kare ve dikdörtgen çerçeveler içerisine alınmış manzara resimlerine yer verilmiştir. Denize ve bahçeye doğru eyvanlarla genişletilmiştir. Bunlardan Pembe Salon sarayın diğer salonlarından farklı olarak kapalı ve tek bir mekândan meydana gelmiştir. Denize yönelik geniş terasa açılan pencereleri aydınlatmayı sağladığı gibi içeride bulunan büyük boydaki aynalar da onları tamamlamaktadır. Bu salonun duvarları da mimari resimlerle süslenmiştir.
Sarayı yaptıran Sultan Abdülmecit erken yaşta öldüğünden ötürü burada uzun süre oturamamıştır. Yerine geçen kardeşi Abdülaziz 1876 yılına kadar burada kalmış, Sultan V. Murat üç ay gibi kısa bir süre burada yaşamıştır. Sultan II. Abdülhamit Yıldız Sarayı’nı tercih etmiştir. Sultan V. Mehmet Reşat’ın (1909–1918) burada oturmaya karar vermesi üzerine Mimar Vedat Bey sarayı yeniden onarmış ve yeni bir düzenleme yapmıştır. Osmanlı tahtına 1918 yılında geçen Sultan IV. Mehmet Vahdettin (1918–1922) bir süre burada yaşamış, 1922 yılında buradan bir İngiliz gemisine binerek ülkeyi terk etmiştir. Abdülmecit Efendi 18 Kasım 1922’de halife olarak buraya yerleşmiş ise de hilafetin kaldırılmasından sonra O da saraydan çıkarılmış ve ülkeyi terk etmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra 3 Mart 1924’te çıkarılan 431 Sayılı Yasa ile Osmanlı hanedanının malları arasında bulunan Dolmabahçe Sarayı başta olmak üzere bütün saray, köşk ve kasırlar millete geçmiştir.
Dolmabahçe Sarayı çeşitli tarihi olaylara da sahne olmuştur. İstanbul’a 1 Temmuz 1927’de gelen Atatürk sarayda kalmıştır. Atatürk’ün Savarona Yatı’nda geçirdiği rahatsızlıktan sonra 25–26 Temmuz 1938’de Muayede Salonu’ndan sonra geçilen ve denize bakan dördüncü odaya yerleşmiş ve burada 10 Kasım 1938’de ölmüştür.
Dolmabahçe Sarayı TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı yönetiminde müze olarak ziyarete açılmıştır. Aynı zamanda da kültür bilim tanıtım merkezi olarak işlevini sürdürmektedir. Burada konferanslar, sergiler, bilimsel araştırmalar yapılmaktadır. Kültür Bilim ve Tanıtma Merkezi sarayın girişindeki Mefruşat Dairesi’nde bulunmaktadır. Bu merkezin alt katı konferans, sergi salonu ve fotoğraf laboratuarıdır. Üst kat basın ve yayın merkezinin kitaplık, bilimsel araştırma ve saray arşividir. Ayrıca önündeki avlu sarayı gezenlerin oturup dinlenebileceği bir mekân olarak düzenlenmiştir.
Sarayın Şehzadelere tahsis edilmiş kuzeyindeki Veliaht Dairesi’nin bir bölümü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi yönetiminde, Resim ve Heykel Müzesi olarak düzenlenmiştir.
Toplam okunma (2224) Bugün(1) Son okunma tarihi (20 July 2008)
İlya Repin: Yaşamın gerçekliği her şeyden önde gelir! Temmuz 18, 2008
Posted by cafrande.org in : > RESSAM RESİM HEYKEL , Yorum yaz
“İnsanın yüzü, ruhu, yaşamın dramı, tabiatın izlenimleri, onların yaşamı ve anlamı, tarihin nefesi, bizim konularımız bunlardır sanırım.” (İlya Repin)
İlya Repin, 1844 yılında Ukrayna’da Çuguyev adlı bir kasabada dünyaya geldi. Babası subaydı ve sanat ve ressamlıkla ilgili ilk deneyimlerini de devam ettiği askeri okulda, topografyacılıkta edindi. Fakat İlya Repin’in yüreğinde ressam olmak yatıyordu. Bu coşkulu arzu onu 19 yaşında, Güzel Sanatlar Akademisine girme umuduyla Petersburg’a yöneltti.1863 yılında St. Petersburg’a yerleşen Repin Akademi imtihanlarına hazırlık olarak önce özel bir çizim okuluna ve bununla birlikte de öğrenci çevrelerine girdi.
Dönem Rusya’da kapitalizmin geliştiği, büyüyen işçi sınıfının hareketlendiği bir dönemdi. Köylülerin çiftlik sahiplerine karşı ayaklanmalarından korkuya kapılan Çarlık hükümeti 1861′de serşiği kaldırmak zorunda kalmıştı. Serfliğin kaldırılmasından sonra, Rusya’da sanayi kapitalizminin gelişmesi, tüm yarıfeodal kalıntılara rağmen hızla ilerleme gösteriyordu. (Bkz. SBKP(B) Kısa Tarihi, Stalin Eserler, cilt 15, sayfa 17 ve devamı, İnter Yayınları, 1990 İstanbul)
İlya Repin Petersburg’a yerleştiğinde öğrenci çevrelerinde “Halkın Dostları” olarak bilinen “Narodnikler” hakimdi. Güzel Sanatlar Akademisinde de Çarlık istibdadının gerici feodal zihniyetine karşı mücadele eden öğrenciler vardı. Bunlardan 14 öğrenci örneğin, 1863 yılındaki bitiş sınavlarında okul yönetimi tarafından verilen konu çerçevesinde resim yapmayı protestoyla reddetmiş ve “Petersburg Hür Sanatçılar Kooperatifi”ni kurmuşlardı. Kooperatifin başını çeken ressam İwan Kramskoi İlya Repin üzerinde de büyük etkide bulunmuş ve İlya Repin’in aralarına katılmasını sağlamıştı. 1884 yılından itibaren Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisi olan Repin, akşamları da Kooperatifin toplantılarına katılıyordu. Politik olarak halka gitme, halka inme çizgisini benimseyen Narodniklerin görüşleri sanat çevrelerinde de Ôsanatın, saray çevrelerinden, Moskova ve Petersburg’daki çevrelerden çıkarılması ve halka ulaştırılması’ şeklinde ifadesini buluyordu. Bu amaçla kurulan “Gezgin Sanat Sergisi Kooperatifi”ne (Peredvişniki) 1878-1891 yılları arasında İlya Repin de üyeydi. Kooperatifte yapılan akşam toplantıları hakkında İlya Repin bir notunda şunlar yazıyor:
“Herkes merakla en son makaleleri okuyordu: Çernişevski’nin “Sanat ile gerçeklik arasındaki estetik ilişki”sini ve Pissarev’in “Estetiğin bozulması”nı…” (İlgili yazılardan biri Çernişevski’nin 1885′de yayınlanan doktora tezi; diğeri Pissarev’in 1865′de sol liberal dergi Russkoje Slowo’da yayınlanan bir makalesidir; Sergi Kataloğu, s. 20)
Çarlık istibdadına karşı yönelen muhalif hareket edebiyat ve sanat çevrelerini çoktan sarmış, yeni devrimci düşüncelerin yaygınlaşması için gayet elverişli bir ortam hazırlamıştı. Dönem Tolstoy, Dostoyevski gibi büyük Rus realistlerinin dönemiydi. Dönem, devrimci düşünceleriyle Çernişevski’nin gençliğin yüreğini fethettiği dönemdi.
İlya Repin ve diğer ressam arkadaşları halkı tanımayı ve Rus realitesini resmetmeyi amaç edinmişlerdi. Repin, 1883′de yazdığı bir mektupta şunları söylüyordu:
“Beni çevreleyen herşey, bana çok büyük heyecan veriyor, beni rahat bırakmıyor ve onları resime dökmemi talep ediyor; Gerçeklik insanı öyle hiddetlendiriyor ki, onu vicdan rahatlığıyla bir örgü örneği gibi resmetmek mümkün değil.”

İlya Repin’i ünlendiren ve ressamlığında bir dönüm noktası teşkil eden eserlerden biri Akademi bitiş imtihanı için hazırlanmış olan ve kendisine altın madalya kazandıran “Yarus’un Kızının Dirilişi” ve diğeri “Volga Ameleleri” idi.
“Volga Ameleleri” tablosuyla İlya Repin Rus realistleri arasında yerini aldığını kanıtlıyor, safını belirlemiş oluyordu. İlya Repin, gerçek insanlarla, onların yaşantısı ve karakterleriyle ilgileniyor ve bunları resmediyordu. Rusya insanlarını ve yaşantılarını tanımak üzere 1870 yılının yaz aylarını ressam arkadaşlarıyla birlikte Volga kıyısında geçirmiş ve ona Rusya dışında da ün kazandıran tablosunu burada başlamıştı… Bir yük gemisine hayvan gibi koşulmuş insanlar… dönemin yokedici koşullarının bütün ağırlığını omuzlarında taşıyan ameleler… Çarlık Rusyası gerçekliğinden bir kesit…
Yetenekli genç bir ressam olarak kendini kabul ettirmeye başlayan İlya Repin, 1874 yılında burslu olarak yurtdışına çıkmış ve burada özelde Paris’te öğrenimini sürdürmüştü. Paris’in sanatçı çevrelerinde Guy de Maupassant, İvan Turgenyev, Edouard Manet gibi dönemin sanatçıları ve entelektüelleri ile tanışma olanağına sahip olmuştu. Paris’te kaldığı dönemde yarattığı tablolardan biri de yıldönümünde Komün savaşçılarının anısına Père Lachaise mezarlığında yapılan gösteriye ilişkin tabloydu. Bu tabloya esin kaynağı olan gösteri hakkında İlya Repin şunları not ediyor:
“İnsan akını durmuyordu. Çiçeklerle kaplanan duvar kırmızı renkte mükemmel bir İran halısını andırıyordu. Bu resmi mutlaka her zaman yanımda taşıdığım seyahat günlüğüme kaydetmek istemiştim. Ancak ilerleyen insan kitlesi benim görüşümü ve çizmemi engelliyordu. Fakat Fransızlar ince duygulu ve saygılı bir halk. Birkaç kalıplı işçi kendiliğinden beni korumaları altına aldılar ve bana yer açtılar. Arkamdan beni teşvik eden sesler kulağıma geliyordu. Yanımdakiler benim kim olduğumu öğrenmeye çalıştılar. Rus olduğumu duyduklarında beni coşkuyla selamladılar -bu o zamanlar alışılmış bir şey değildi- ve beni Rus yoldaşları olarak tanımladılar. Bir adam, Rusların müttefik olması iyidir diyordu: Fransızlar ve Rusların ortak dil konuştuğunu (Paris’te Fransızca konuşan Ruslara rastlamış), Rusların cesur adamlar olduğunu söylüyordu. Zaman uçup geçti ve ben resmimin taslağını bitirdim… (…) Otele döndüğümde yaşadıklarımın canlı resimleriyle doluydum ve birkaç gün içinde resmimi yağlı boyaya döktüm. (İlya Repin, “Uzaktakiler ve Yakındakiler”den, Katalog s.136)
Yurtdışında geçirdiği bir yılın ertesinde Rusya’ya yeniden dönen İlya Repin 1907 yılına dek Petersburg Güzel Sanatlar Akademisinde öğretmenlik yaptı. 1905 devrimini ve “Kanlı Pazar” olaylarına tanık olan İlya Repin, ressam arkadaşı Stassov’a mektubunda “Bu vahşi, haktan yoksun ve baskılanmış ülkede yaşamak katlanılmaz bir şey!” (Katalog, s. 26) diye yazıyor ve siyasal olayları tablolarına konu olarak alıyordu. Bu dönemde üzerinde çalıştığı tablolar arasında örneğin “Kanlı Pazar” (1905) ve “Kızıl Cenaze Töreni” (1905 - 1906) yeralıyordu.
1905 ve 1917 devrimlerini yaşayan İlya Repin, döneminin diğer duyarlı aydınları gibi politik yaşama büyük ilgi duymuş, Çarlık Rusyası’na muhalif bir sanatçı olarak sanatıyla içerikte ve biçimde bir tutum geliştirmeye çalışmıştı. “Sanat nedir?” “Kimin için sanat?” soruları bu dönemlerde tartışma konusuydu. Sanat ve edebiyat çevrelerindeki tartışmalara katılan Repin, yeni kuşak sanatçılarla eski kuşak “gerçekçiler” arasındaki kamplaşmada kendisini daha çok “gelenekçi” sanatçılar arasında görmesine karşın, sanatta çeşitli biçimlere karşı toleranslı olunması çağrısında da bulunmuştu. 1911 yılında Tüm Rusya Sanatçılar Kongre’sinde yaptığı açılış konuşmasında (”Sanat Nedir?”) İlya Repin’in bu tavrı ifadesini buluyordu. Ama o sanatında, Tolstoy’un, Gogol’ün izini sürmeyi, onların edebiyat alanında yaptıklarını resim alanında uygulamayı seçmişti. Ve bunda da çok yetkin ve başarılıydı.
İlya Repin’in tabloları arasında yaptığı portreler özel bir yer tutmaktadır. Sanatçı, büyük hayranlık duyduğu Leo Tolstoy başta olmak üzere, yaşadığı dönemde arkadaşlık ettiği çeşitli sanatçı ve aydınların portrelerini yapmıştır. Bu portreler, İlya Repin’in salt resim tekniğindeki ustalığını değil, bir bütün olarak dünyaya ve insana bakış açısını yansıtmaktadır. Onun portrelerini izlerken, sanatçının sonsuz insan sevgisini, çeşitli insan karakterlerini ifade etmeye verdiği önemi ve saygıyı görmezden edemiyor. Sanatçının bu yaklaşımı yalnızca portre çalışmalarıyla sınırlı değil şüphesiz. Bu özellik, “Propagandacının Tutuklanması”, “Siyasi Toplantı” gibi bir grup insanı resmettiği tablolarda olduğu kadar, insan kitlesi resmettiği tablolarda da her bir insanın farklı karakterini ifade etmeye verdiği önemde kendini gösteriyor.
1917 Ekim devrimini 1914′ten itibaren yerleştiği Petersburg yakınındaki Kuokkala’dan izleyen İlya Repin, 1918 yılında Rusya ile Finlandiya arasında yapılan sınır anlaşmasında Kuokkala Finlandiya’ya düşünce Finlandiya vatandaşı olur. Bundan sonraki dönemde Rusya’daki sanat çevreleriyle ilişkisi tamamen kopmamasına karşın, İlya Repin Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeleri ve sosyalizmin inşasını uzaktan takip eder bir pozisyondadır. Sovyetler Birliği’nde ise İlya Repin büyük Rus gerçekçisi olarak övgü toplamakta ve genç sanatçılara örnek gösterilmektedir. 1924 yılında 80. doğumgünü nedeniyle İlya Repin’in onuruna Moskova ve Petrograd’da sergiler düzenlenir. 1926 yılında, Stalin’in de önerisi ve desteğiyle İlya Repin’i Sovyetler Birliği’ne yerleşmeye davet eden bir delegasyon ziyaret eder. İlya Repin gönderilen delegasyonu nezaketle ağırlar ve “Kanlı Pazar”, “Kızıl Cenaze Töreni” ve “Aleksander Kerenski Portresi” tablolarını Devrim Müzesi’ne armağan eder, fakat Sovyetler Birliği’ne yerleşme önerisini kabul etmez.
1930 yılında Finlandiya’daki evinde ölen İlya Repin, Sovyetler Birliği’nde sosyalist gerçekçiliğin öncülü, büyük Rus gerçekçisi olma sıfatıyla anılmaya devam eder. SSCB Ansiklopedisi’nde İlya Repin’le ilgili olarak şunlar yazılmaktadır:
“Başlangıçları Kiev Rusyası’na dayanan Rus sanatı, harika sanat anıtları ortaya koydu. Kiev ve Novgorod’daki Ayasofya kiliselerini inşa eden, Moskova’daki St. Basilius kilisesini yaratan Barma ve Postnik ve ikon ressamı A. Rublyov gibi çok önemli mimar, ressam ve heykeltraşlar çıkarmıştır. Onsekizinci yüzyılda bu ifade biçimini mimarlar Bajenov ve Kasakov, ressamlar Levitski, Borovikoski ve Rokotov, heykeltraşlar Şubin, Martos, Şçedrin ve diğerleri bulurlar. Rus realist resmi, en parlak dönemine 19. yüzyılda, Aleksander İvanov’la başlayarak ulaşır. Realizmin daha sonraki gelişimi Petrov ismiyle öşdeşleşir ve son derece demokratik ve köklerini o zamanın eserlerinde bulan Repin’in yapıtında doruğuna ulaşır. Surikov Rus halkının geçmişini gerçeğe sadık bir biçimde yansıtan tarihi tabloların bir ustası, Levitan realist manzaraların bir ustası, Serov öne çıkan bir portre ressamı idi.”
(SSCB Ansiklopedisi, Edebiyat ve Sanat; Güney Kitaplığı - Sanat, s. 17-18)
Toplam okunma (1834) Bugün(3) Son okunma tarihi (20 July 2008)
Türkülerle Jazz: Sema ve Grubu Taksim Temmuz 17, 2008
Posted by cafrande.org in : > TÜRKÇE MÜZİK ve KLİPLER, SEMA & TAKSİM , Yorum yaz

Dünyayı Oktavlar Arasında Dolaşan Ses olarak tanınan Sema, 1995 yılından bu yana Berlin-İstanbul, İstanbul-Dünya -Berlin arasında bir yerde yaşıyor. 1989 yılında kurduğu Taksim grubuyla “İstanbul’u dinliyorum”,”Sihir-Zauber”,”Hommage in İstanbul” albümlerini çıkardı. Tuncel Kurtiz’le birlikte “Şeyh Bedrettin Destanı”nı yorumladı. Türki’ye ve Avrupa’da turnelere katılıp bir CD hazırladılar.
Ayrıca Giora Feidman ile başladığı çalışmalarla Yiddish Lied’ler,ses instelasyon performansları , Seyyan Hanım Tangoları’nın bugünkü yorumları, Sahne-Şan “Workshop”ları Sema’nın üzerinde çalışmaları var.
Şeyh Bedreddin Destanını dinlemek için tıklayınız
Şarkı Listesi:
Biz Çamlıca’nın Üç Gülüyüz
Gönlüm Düşüyor Çırpınarak
Eğilmez Başın Gibi
Münevver’in Doğum Günü
Tahir’le Zühre Meselesi
Aşkın Aldı Benden Beni
Bir Çift Anı
Bir Dalda İki Kiraz
Evlerinin Önü Mersin
Dök Zülfünü Meydane Gel
Gemiciler
Altın Hızma
Gülnihal
Toplam okunma (2183) Bugün(4) Son okunma tarihi (20 July 2008)
Oyun yazarı olarak Maksim Gorki - Ataol Behramoğlu Temmuz 17, 2008
Posted by cafrande.org in : > EDEBİYAT- (Yazarlar yazılar) , Yorum yaz
Yaratıcılığıyla Sovyet Rus edebiyatını başlattığı kabul edilen, sosyalist gerçekçilik akımının kurucusu sayılan Maksim Gorki, yapıtlarını iki çağın (19.Yüzyıl-20.Yüzyıl) kesiştiği noktada verdi. Marangoz bir babanın ve köylü kökenli bir ananın çocuğu olarak dünyaya gelen Maksim Gorki’nin, yapıtlarında, devrim öncesi, devrim yılları ve devrim sonrası Rusya’sının sorunları bütün genişliğiyle yansıdı.
Ona dünya çapında ün getiren ilk hikâyeleri ve romanlarından sonra, ilk oyunları olan “Dipte” ve “Küçük Burjuvalar” ı 1980’lerde yazdı. Tiplerin çizilişi ve tiyatro üslûbu olarak Gorki, Çehov dramaturjisinin izleyicisidir. Fakat Gorki tiyatrosunun yenilikçiliği, onun oyunlarında ilk kez halk kökenli “olumlu tip”in ve genel olarak halk kökenli insanların sahneye getirilmiş olmasıdır.
Gorki’nin ilk oyunları, Çehov’un oyunlarını yeni bir anlayışla sahneleyerek Rus tiyatrosunda yeni bir aşamayı başlatan Moskova Sanat Tiyatrosu’nda (Stanislavski Tiyatrosu) sahnelendi. Bu oyunların yazılışı, Rus devrim tarihinde önemli bir döneme rastlar, Gorki’nin ilk oyunları (ve genel olarak tüm yaratıcılığı) burjuva ideolojisinin eleştirisine yönelmiştir. Her oyunun sahnelenişi, bu nedenle, o dönemin Rus demokratlarınca coşkunlukla karşılanıyor ve büyük toplumsal önem taşıyordu.
İlk oyunu olan “Küçük Burjuvalar”da Gorki, sadece ataerkil ve tutucu “babalar” ı değil, liberal, bireyci “çocuklar”ı da eleştirmektedir. Bu oyundaki Nil tipiyle ise, hayatı değiştirecek olan yeni devrimci güç, emekçi kökenli savaşçı canlandırılmaktadır. Nil, tarihin yeni kahramanıdır.
Türkçe’ye “Ayak Takımı Arasında” adıyla çevrilen “Dipte” adlı oyununda, toplumun “dibine” fırlatılmış insanlar sahneyi doldurmakta ve sorunlarını gündeme getirmektedirler. Onlar, kapitalist düzenin günahlarının canlı kanıtlarıdırlar. Bu oyundaki Luka tipiyle ise, toplumsal çelişkileri uzlaştırmak isteyen hristiyan insancıllığının sahte içyüzü sergilenmektedir. Aynı yönde bir eleştiri “Küçük Burjuvalar”da da vardır. (Hristiyan insancıllığının kötülüğe iyilikle karşılık verme kuramına karşı, iyiliğe iyilikle, kötülüğe kötülükle karşılık verme kuramı).
Gorki’nin ilk oyunlarını izleyen, 1904-1905 yıllarında yazdığı oyunları, genellikle aydınlar çevresinde geçer, onların halkla ve devrimle ilişkileri konularına yönelik yapıtlardır bunlar. Bir kuşak önceki Rus devrimcileri olan Narodnikler, aydınları, “sınıflar üstü” bir devrimci güç olarak kabul ediyorlardı. Gorki bu oyunlarında, aydınlar arasındaki kesin ayrımlaşmaları ve mücadeleyi yansıtmaktadır. “Yazlıkçılar” da dönek liberaller ve gerçekten demokrat aydınlar karşıtlığı gösterilmektedir. Gerçek demokratlar, halkın özgürlük savaşına etkin olarak katılanlar arasındadır. “Güneşin Çocukları”nda işlenen konu da hemen hemen aynıdır. Bu oyunda. siyasetle ilgili bir aydının burjuva toplumunda bağımsız bilimsel çalışma yapma savının geçersizliği kanıtlanmaktadır. Aynı oyunda, halkın taşıdığı potansiyel güç de duyurulmaktadır. Çalışmalarını bu güçle birleştirmeyen aydın, yenilgiye yazgılıdır. Bu ikinci dönem oyunlarından olan “Barbarlar”da ise, burjuvazinin ahlâksal barbarlığı sergilenmekte, geri kalmış Rus toplumunun kapitalist uygarlık yoluyla değil, devrimci bir toplumsal kurtuluşla yenileneceği inancı yansımaktadır.
1906 yılında yazdığı “Düşmanlar” adlı oyunu, 1905 Rus devriminin bir sonucudur. İşçi sınıfı Rus Tiyatrosu’nda ilk kez bu oyunla, “Sınıf bilinciyle” sahneye çıkmıştır. “Düşmanlar” da Maksim Gorki, işçi sınıfının grev mücadelesinin siyasal bir bilince doğru nasıl geliştiğini, işçiler arasında sosyalist bilincin nasıl yaygınlık kazandığını göstermektedir.
“Sonuncular” da (1908) bir polis devleti olan Çarlık Rusya’sının kaçınılmaz sonu gösterilmekte, “Vassa Jeleznova”da (1910) burjuva toplumunun çürümüşlüğü sergilenmektedir. Oyunlarının siyasal sorunsalının yanısıra, belirttiğimiz gibi Çehov geleneğinin bir izleyicisi olan ve Çehov’a sevgisini her zaman belirten Gorki’nin yapıtlarında, kişisel, psikolojik ayrıntılar ve sorunlar da aynı ölçüde önem taşır. Onun sosyalist gerçekçi anlayışının gücü, bireysel ve toplumsal olan arasında denge kurabilmiş olmasında, tip yaratma ustalığı ve gerçekçiliğiyle toplumsal sorunları ve savaşçı bir duyarlığı ve bilinci birleştirebilmesindedir.
1930 yıllar, Gorki’nin oyun yazarlığında yeni bir yaratıcı yükseliş dönemlidir. Bu yıllarda yazdığı “Yegor Buliçov ve Ötekiler” oyunu ile “Dostigayev ve Ötekiler”, üçlü olarak tasarlanmış bir dizinin ilk iki yapıtıdır. Bu oyunlarla, yine devrim öncesi Rusya’sının çeşitli tipleri getirilmektedir sahneye.
Gorki’nin oyunları Çehov’un oyunlarından, açık, net bir bildiri taşımasıyla ayrılır. Gorki’nin amacı, sergilemekten çok, kanıtlamaktır. Gerek olayların gelişimi ve sonuçları, gerek kahramanların söyledikleriyle belirlenir bu. Çehov’un oyunlarının kahramanları, çözülen burjuva dünyasının temsilcileri olan toprak sahipleri, burjuvalar ve aydınlardır. Bu oyunların başlıca teması, onların çöküntüye uğrayan duygusal dünyaları ve ideolojileridir. İki sınıf arasındaki karşıtlık söz konusu değildir Çehov’un oyunlarında. Kahramanlar olumlu-olumsuz diye ikiye de ayrılmaz. Sadece (Vanya Dayı’nın ilk varyantı olan) “Orman Cini”nde olumlu kahramanın sözü edilebilir. Bu olumlu kahraman da (Hruşçov) yine burjuva çevresinden bir aydındır. Çehov’un iki toplumsal sınıf arasındaki karşıtlığı net olarak koyduğu tek oyunu, “Vişne Bahçesi”dir. Buradaki karşıtlık da, aristokrasi ile küçük burjuvalar arasındadır. Gorki’nin oyunlarında sınıfsal karşıtlıklar, olumlu ve olumsuz kahramanlar olanca keskinliğiyle, polemikçi bir üslûpla konulmuştur. Öte yandan, bu oyunlar, yukarda da değindiğim gibi, ustası Çehov’a özgü psikolojik ayrıntılara inme ve tip çizme ustalıklarını da içerir. Kısaca, Çehov’un oyunlarının atmosferi “duygusal” diye nitelenebilir. Gorki’nin oyunlarında ise “polemikçi” bir atmosfer egemendir. “Duygusal” olduğu noktalarda, özellikle burjuva aydın tiplerin çiziminde, ustası Çehov’un etkisi açıkça duyulanmaktadır. Gorki’nin sahnelenmesinde, kanımca, “polemikçi” üslûba sadık kalınmalı, yazarın sav’ının altı çizilmeli, fakat psikolojik incelikler, duygusal çınıltılar ve Rus edebiyatının tümüne özgü humor (ince ve bazan kaba alay) özellikleri gözden ırak tutulmamalıdır.
Bu yazı T. Tiyatro Dergisi 1977 tarihli 423. sayısında alınmıştır.
Toplam okunma (1985) Bugün(1) Son okunma tarihi (20 July 2008)
Türksat tarafından Hayat TV’ye keyfi kapatma Temmuz 17, 2008
Posted by cafrande.org in : > GÜNCEL HAYAT , 3comments
3 Aralık 2007 tarihinden itibaren Türksat uydusu üzerinden yayın yapmaya başlayan Hayat Televizyonu’nun frekansı Türksat yetkilileri tarafından 16 Temmuz günü öğle saatlerinden itibaren iptal edildi. Mahkeme kararına dayanmaksızın ve herhangi bir somut gerekçe ve iddia edilen suça yönelik bilgi verilmeksizin alınan karar, Hayat TV yetkilileri tarafından muhalefeti susturma politikası olarak değerlendirildi.
Merkezi İngiltere’de yer alan Hayat Televizyonu adına yapılan açıklamada; “Yaşananlar AKP Hükümetinin yandaş medya yaratma, medyayı satın alma ve köşeye sıkıştırma gayretlerinin uzantısıdır. Türksat’ın aldığı kararın hiçbir hukuki geçerliliği yoktur, uluslararası sözleşmelere aykırı, keyfi bir karardır.” denildi. Gerçekleri söylemekten vazgeçmediği ve AKP’nin sahte demokrasi oyununu bozduğu için televizyonlarının karartıldığını savunan yetkililer,” kısılan halkın sesidir, halkın Hayat’ıdır” ifadelerini kullandılar.
Yayın hayatına başladıkları günden beri emekten yana haberleri verdiklerini, işçi haklarınıi demokrasi ve özgürlükleri savunduklarını söyleyen Hayat Televizyonu, Türksat yetkililerini ve AKP Hükümetini verilen kararı geri çekmeye çağırdı.
Toplam okunma (2170) Bugün(1) Son okunma tarihi (20 July 2008)
Hayatı sanatı ve eserleriyle 20′nci yüzyılın en büyük bestecisi: Dmitri Şostakoviç Temmuz 16, 2008
Posted by cafrande.org in : > KLASİK MÜZİK ESERLERi , Yorum yaz
Dmitriy Şostakoviç ((1906-1975 - Дми́трий Дми́триевич Шостако́вич) SSCB döneminin ünlü bestecisi ve virtüözü. SSCB Yüksek Sovyet Milletvekili, Lenin Nişanı sahibidir. 20. yüzyılın en önemli senfonilerini yazan besteci film müziği, şarkı, caz dahil olmak üzere pek çok türde eserler verdi. 11 yaşında Komünizmle tanışan Sostakovich sonraki tüm yaşamını Komünist olarak yaşadı. Çağın büyük Rus bestecilerinden Stravinski, bir daha dönmemek üzere vatanını terk ederken, Şostakoviç, hiçbir zaman ayrılmadığı ülkesine, hep derin bir bağlılık içinde kaldı. ülkesinin sanat elçisi olarak dış dünyada kabul gördü. Yaptığı eserlerle bir çok ülkeden ödül aldı.
25 Eylül 1906′da St.Petersburg’da doğdu. Bestecinin büyükbabası Polonyalı veteriner Annesi ise bir piyanistti. Dmitriy Şostakoviç piyano derslerine dokuz yaşındayken başladı. İlk öğretmeni annesi olmuştu. Bundan sonra profesyonel öğretmenlerden dersler almaya başladı. İlk bestesi olan Devrim Kurbanlarının Anısına Cenaze Marşı’nı bu dönemde yaptı. 1919 yılında, henüz 13 yaşındayken ülkenin en iyi müzik akademisi olarak gösterilen Petrograd Konservatuarı’na başladı. Zor şartlar altında eğitimine devam ederken zaman zaman öğretmeni Leonid Nikolayev’in evinde derslere devam etti. Ailenin maddi sorunları oluşmaya başladı. 1922 yılının başlarında babası kötü beslenmeden dolayı zatüreden öldü. Annesi Sofya Vasilevna üç çocuğu ile ortada kaldı. Ancak eğitimine Alexander Glazunov’un desteğiyle devam etti. Piyanolarını sattılar fakat yeterli olmadığı için ablası Marya ile birlikte çalışmaya başladı. İlk işi bir sinemada piyano çalmaktı. Bu besteci kimliğine büyük katkı sağladı ve doğaçlama yeteneğini geliştirmiş oldu. Bu zaman zarfında vereme yakalandı, on yıl süreyle bu hastalığın etkisinde kaldı.
Şostakoviç’in yapıtları
Operaları 2 tanedir, ayrıca 1 opereti vardır:
“Burun” (1927/28, konu Gogol’dan, libretto bestecinin; ilk seslendirilişi Leningrat, 12 Ocak 1930) alm. Die Nase, ing. The Nose.
“Mtzensk İlçesi’nin Lady Macbeth”i (libretto N. Lyeskof’tan alınan konu üzerine besteci ile A. Preiss’çe, ilk seslendirilişi Leningrat, 22 Ocak 1934, New York Metropolitan Operaevi, 5 Şubat 1935) yeni biçimi “Katerina İsmailova” başlığıyla Moskova 1963. Alm. Lady Macbeth von Mtsensk/L.M. inder Kleinstadt, ing. Lady Macbeth of Mitzensk/L.M. of the District of M.
“Moskva Çeryomuşki” (operet, ilk seslendirilişi Moskova, 24 Ocak 1959).
Baleleri 3 tanedir. Ayrıca başka besteleri de bale müziği olarak kullanılmaktadır.
“Altın Çağ” (ilk seslendirilişi Leningrat 27 Ekim 1930, en ünlü parçası polka’sıdır) ing. The Golden Age, alm. Das Goldene Zeitalter.
“Bolt” (ilk seslendirilişi Leningrat 8 Nisan 1931).
“Duru Irmak” (ilk seslendirilişi Leningrat 4 haziran 1935) ing. The Limpid Brook, alm. Der klare Strom.
1. Senfoni’si (op. 10) “Kızıl ile Kara” balesinde L, Massine kd.yle 1939.
1. Yaylı Dördülü (op. 49) “Dördül” balesinde.
7. Senfoni’si (op. 60) “Leningrat Senfonisi” balesinde.
Sahne müzikleri 3 tanedir:
“Tahtakurusu” (Mayakovskiy’nin güldürüsü için, 1929) ing. The Bedbug.
“Hamlet” (1932).
İnsanlık Komedisi (Balzac’tan esinli, 1934) ing. The Human Comedy.
Konçertoları 5 tanedir.
1. Piyano Konçertosu, op. 35 (py, tp ve yaylılar için, ilk seslendirilişi Leningrat, 15 Ekim 1933).
2. Piyano Konçertosu, op. 101 (ilk seslendirilişi Moskova, 10 mayıs 1957 solist Maksim Şostakoviç).
1. Keman Konçertosu, la minör, op. 77 (ilk seslendirilişi Leningrat, 29 Ekim 1955).
2. Keman Konçertosu, op. 129 (1955).
İki Piyano için Konçertocuk, op. 94 (oğlu ile birlikte çalar).
Viyolonsel Konçertosu, op. 107, mibemol majör (ilk seslendirilişi Leningrat, 4 Ekim 1959).
Senfonileri 15 tanedir.
1. Senfoni, fa minör, op. 10 (1924-25, ilk seslendirilişi Leningrat, 12 Mayıs 1926.
2. Senfoni, si majör, op. 14 “Ekim’e” (1927, ilk seslendirilişi Leningrat, 6 Kasım 1927, sonu korolu, Ekim Devrimi’ne sungu).
3. Senfoni, mibemol majör, op. 20 “Mayıs Günü” (yada “Bir Mayıs”; ilk seslendirilişi Leningrat, 6 Kasım 1931).
4. Senfoni, op. 43 (1936, ilk seslendirilişi Moskova, 20 Ocak 1962).
5. Senfoni, re majör, op. 47 (ilk seslendirilişi Leningrat, 21 Kasım 1937).
6. Senfoni, si minör, op. 54 (1938; ilk seslendirilişi Moskova, 3 Aralık 1939).
7. Senfoni, do majör, op. 60 “Leningrat” (1941; ilk seslendirilişi Kuybişef, 5 Mart 1942).
8. Senfoni, do minör, op. 65 (1942; ilk seslendirilişi Moskova, 4 Kasım 1943).
9. Senfoni, mibemol majör, op. 70 (1945; ilk seslendirilişi Leningrat, 3 Kasım 1945).
10. Senfoni, mi minör, op. 93 (1953; ilk seslendirilişi Leningrat; 17 Aralık 1953).
11. Senfoni, sol minör, op. 103 (“1905 Yılı”, 1957; ilk seslendirilişi 30 Ekim 1957 Moskova’da ve Leningrat’ta aynı anda).
12. Senfoni, re minör, op. 112 (“1917 Yılı”, 1959; ilk seslendirilişi Leningrat 1 Ekim 1961; bir başka başlığı “Lenin Senfonisi”).
13. Senfoni, sibemol minör, op. 113 “Babi Yar” (bariton, koro ve orkestra için, Evtuşenko’nun dizeleri üzerine; ilk seslendirilişi Moskova, 20 Kasım 1965).
14. Senfoni, op. 135 (soprano, bas ve orkestra için; Batı Dünyası’nda ilk kez 1970 Haziranı Benjamin Britten yönetiminde).
15. Senfoni, la majör, op. 141 (ilk seslendirilişi Moskova 8 Ocak 1972).Şan besteleri çoktur ve genellikle Sovyet düzenine övgü niteliğindedir.
“Leningrat” (koro ile orkestra için süit; Moskovo, 15 Ekim 1942).
“Ormanların Şarkısı” (kantat, Moskova, 26 Kasım 1949) ing. Song of the Forests.
“Demokratik Görünümler” (Walt Whitman’ın 10 şiiri üzerine takım; Moskova, 10 ekim 1951) ing. Democratic Vistas (koro ile orkestra için).
“Yurdumuzun Üzerinde Güneş Parlıyor”, op. 90 (kantat) alm, Über unserer Heimat scheint die Sonne.
“Yahudi Halk Deyişlerinden”, op. 79 (soprano, alto, tenor ve orkestra için takım şarkılar) 1948 ing. From Folk Poetry alm. Aus jüdischer Volkpoesie.
“İstepan Razin’in İdamı” (kantat, ilk seslendirilişi Moskova, 28 Aralık 1964) ing. The Execution of Stepan Razin.
Orkestra besteleri, yukarıda sayılan 6 konçertosu ve 15 senfonisi dışında azdır:
“Festival Üvertürü”, op. 96 (1954).
“Unutulmayacak 1919 Yılı”, op. 89 (ing. Memorable Year 1919).
“Rus ve Kırgız Konuları üzerine Üvertür”, op. 115.
“Caz Orkestrası için Süit” (ilk seslendirilişi Leningrat, 28 Kasım 1938).
Oda müziğinde yaylı dördülleri önemlidir:
Yaylı Sekizlisi için 2 Parça, op. 11 (1925).
Piyanolu Beşli, sol minör op. 57 (py, 2 km, vla, vls; 1940).
1. Yaylı Dördül, do majör, op. 49 (1938).
2. Yaylı Dördül, la majör, op. 68.
3. Yaylı Dördül, fa majör, op. 73.
4. Yaylı Dördül, re majör, op 83 (1949).
5. Yaylı Dördül, sibemol majör, op. 92.
6. Yaylı Dördül, sol majör, op. 101.
7. Yaylı Dördül, fa diyez minör, op. 108 (1960).
8. Yaylı Dördül, do minör, op. 110 (1962).
9. Yaylı Dördül, mibemol majör, op. 117 (1963).
10. Yaylı Dördül, labemol majör, op. 118 (1964).
11. Yaylı Dördül, faminör, op. 122.
15. Yaylı Dördül, mibermol minör, op. 144.
1. Piyanolu Üçlü, mi minör, (py, km, vls).
2. Piyanolu Üçlü, mi minör, op. 67 (1944 py, km, vls).
Viyolonsel Sonatı, 40 (1934).
Keman Sonatı, op. 134.
1. Piyano Sonatı, (1926).
2. Piyano Sonatı, (1943) op. 64.
Tema ve Fügler, op. 87 (py) beşli zinciri uyarınca dizilmiş 24 tonda birer tane.
Aforizmler, op. 13 (10 parçalık süit) py.
Ödülleri
Sovyetler Birliği
Sosyalist Çalışkanlık Kahramanı Madalyası (1966)
Lenin Nişanı (3 kez- 1946, 1956, 1966)
Ekim Devrimi Nişanı (1971)
Kızıl Bayrak İşçi Nişanı (1940)
Halk Kardeşliği Nişanı (1972)
SSCB Halk Sanatçısı (1954)
Lenin Ödülü (1958)
Stalin ödülü sanat dalında (11 kez- 1941, 1941, 1942, 1946, 1946, 1948, 1949, 1949, 1949, 1950, 1952)
Birleşik Devletler
Oscar , Khovanshchina için , En iyi müzik ödülü 1961
Birleşik Krallık
Altın Madalya Kraliyet Filarmoni Orkestrası (1966)
Avusturya
Avusturya Cumhuriyeti hizmetleri için gümüş şeref madalyası (1967)
Danimarka
Sonning Ödülü (1973)
Ayrıntılı bilgi için önemli bir kitap
Arka kapak yazısı: Dimitriy Şostakoviç, hiç kuşku yok, 20. yüzyılın en önemli müzik adamlarından birisi. Özellikle senfonik müzik alanında çağımızın yüzakı olan sanatçının üyesi olduğu Sovyetler Birliği Komünist Partisi, ülkesi, halkı, İkinci Dünya Savaşı ve en önemlisi sanat hakkındaki düşünceleri konusunda şimdiye kadar çok şey söylendi. Öyle ki, onun inanmış bir anti-komünist olduğunu bile yazmaya cesaret edebildiler. İşte bu kitapta, Şostakoviç’in hayata ve sanata bakışı, kendi dilinden aktarılıyor
Şostakoviç’in müzik dili, özgürce kullanılmış uyuşumsuzlukla, karmaşık kontrpuan yapısına ve hatta geçici olarak 12-tona kaymasına karşın her zaman tonaliteye bağlı olmuştur. Seçmeciliği ve satirik üslubu hemen her yapıtında, en karanlık ortamda bile, bir yerlerden kendini gösterir. Şostakoviç 1960′lardan başlayarak kalp krizleri geçirir. Ancak çalışmalarını ölümüne dek aksatmaz. 9 Ağustos 1975 tarihinde 68 yaşında ölür.
Toplam okunma (2233) Bugün(7) Son okunma tarihi (20 July 2008)
“Kötü’ye borcunuzu taksit taksit ödeyemezsiniz, nedir, hep denenir bu. Büyük İskender, pek gençken ulaştığı utkulara, kurduğu yenilmez orduya, içinde büyüyen, dünyayı değiştirecek güce sahip olduğu duygusuna, tüm bunlara rağmen, Çanakkale’de durup boğazın beri yanına asla geçemeyebilirdi. Ne korkudan durmuş olurdu, ne kararsızlıktan ne de istencinin zayıflamasından, bunu yerçekiminin varlığıyla bile açıklayabilirsiniz.”