FOUCAULT: HAKİMİYETE VE ZORA DAYANAN HİÇBİR İLİŞKİDE SEVGİ BARINAMAZ

6

Karşılaştırmalı Olgular

Arkeolojik çözümleme söylemsel oluşumları belirginleştirir ve betimler. Bu, arkeolojik çözümlemenin söylemsel oluşumları birbirleriyle karşılaştırmak, bulundukları eşanlılık içinde birbirlerinin karşısına koymak, aynı zaman içerisinde bulunmayanlardan onları ayırdetmek, özelliğini alabildikleri şeyin içinde kendilerini kuşatan ve onlara genel eleman hizmeti gören söylemsel olmayan uygulamalarla onları ilişkiye sokmak zorunda olması demektir. Bununla birlikte, bir teorinin iç yapısını çözümleyen bilgi-kuramsal ya da «arşitektonik» betimlemelerden çok farklı olan, arkeolojik inceleme her zaman çoğul haldedir: o kayıtların bir çokluğu içinde çalışır; küçük zaman aralıklarını ve mesafeleri kateder; birliklerin yan yana dizildikleri, birbirlerinden ayrıldıkları, sınırlarını tespit ettikleri, birbirlerinin karşısında bulundukları, ve aralarındaki boşlukları gösterdikleri yerde kendi alanına sahiptir. Arkeolojik çözümleme belirli bir söylem (Deliliğin Tarihi’ndeki psikiyatrik söylem ya da Kliniğin Doğuşu’ndaki tıbbî söylem) tipine baş vurduğu zaman, bu kronolojik sınırlara kıyasla onu ortaya koymak içindir; kurumsal bir alanı, olayların, uygulamaların, siyasî kararların bir toplamını, demografik istikrarsızlıkların, yardım tekniklerinin, işçi ihtiyaçlarının, farklı işsizlik düzeylerinin, vs. belirlediği bir ekonomik süreçler zincirini, kronolojik sınırlarla ve onlarla ilişki halinde iken, betimlemek içindir de. Fakat o, (Kelimeler ve Şeyler’de olduğu gibi) bir tür tek yanlı yaklaşımla, belirli bir dönemdeki eşzamanlı hallerini biribirine kıyasladığı, ve verilmiş bir dönemde yerlerini almış bulunan başka söylem tipleriyle karşılaştırdığı pek çok ayrı pozitiflikleri de ortaya koyabilir.

Fakat bütün bu çözümlemeler genellikle yapılan çözümlemelerden çok farklıdır.

1. Kıyas söz konusu çözümlemede daima sınırlı ve yereldir. Genel biçimleri göstermeyi istemek şöyle dursun, arkeoloji tikel biçimleri belirlemeye çalışır. Genel Dilbilgisi, Zenginliklerin Çözümlenmesi ve Doğa Tarihi klâsik çağla karşılaştırıldığı zaman, bu xvıı. ve xvııı. yüzyıla genellenebilecek olan bir zihniyetin -özel olarak canlı değerle yüklenmiş, ve tuhaf bir biçimde şimdiye kadar ihmal edilmiş olan- üç belirtisini yeniden grupla-mak için değildir; bütün klâsik çağda kullanılmış olan akılsallık biçimlerini, eksik bir modelden, tekil bir alandan hareketle, yeniden kurmak için değildir; çok yakın düşündüğümüz bir kültürel görünüşün en az bilinen yanını aydınlatmak için bile değildir. xvııı. yüzyılın insanlarının genel olarak tarihle olduğundan daha çok düzenle, oluşla olduğundan daha çok tasnifle, sebeplilik mekanizmalarıyla olduğundan daha çok işaretlerle ilgilendiklerini göstermek istemedik. Söz konusu olan, aralarında belirli bir sayıda betimlenebilir ilişkiler bulunan söylemsel oluşumların iyice belirlenmiş bir birliğini ortaya koymak idi. Bu ilişkiler birbirinin sınırında olan alanlar üzerinde belirmez ve onlar gittikçe ne eşzamanlı söylemlerin bütününe, ne de genel olarak «klâsik zihin» adı verilen şeye aktarılabilir: onlar kesin bir biçimde incelenen üçlüye bölünmüşler, ve bununla özelleşmiş bulunan alanda ancak değerlidirler. Bu birbirleriyle ilişkili parçaların bütününün kendisi, ve grup halinde, başka söylem tipleriyle (bir yandan temsilin çözümlenmesi, işaretlerin genel teorisi ve «ideoloji»ile; öte yandan da matematik, cebirsel çözümleme, ve bir mathesisi gerçekleştirme girişimiyle) ilişki halinde bulunur. Doğa Tarihini, Zenginliklerin Çözümlenmesini ve Genel Dilbilgisini özel bir birlik olarak belirginleştiren, ve onlarda bir birbirleriyle ilişkili parçaların bütünlüğünü kabul etmek olanağını veren bu iç ve dış ilişkilerdir.

«Kozmolojiden, psikolojiden veya kutsal kitapla ilgili yorumdan bahsedilmemesi niye? Lavoisier’den önce kimya, veya Euler’in matematiği, ya da Vico’nun tarihi, eğer bunlar oyuna sokulsaydı, Kelimeler ve Şeyler’de bulunabilecek olan bütün çözümlemeleri geçersiz kılmaya yetili olmayacaklar mıydı? xvıu. yüzyılın yaratıcı zenginliği içinde arkeolojinin katı çerçevesi içine girmeyen birçok başka fikir yok mudur?» diyecek olanlara gelince, biliyorum, onların üretebilecekleri şeylere, haklı sabırsızlıklarına, bütün karşı-örneklere vereceğim cevap: elbette. Çözümlememin sınırlı olduğunu kabul ediyor değilim yalnızca; aynı zamanda bunu istiyorum ve bunu ona empoze de ediyorum. Benim için karşı-örnek olacak olan şey, şunu doğru olarak söylemenin olanağı olacaktır: üç özel oluşum konusunda betimlediğiniz bütün bu ilişkiler, atfetme, eklemleme, gösterme ve türetme teorilerinin birbirlerine eklemlendikleri bütün bu şebekeler, sürekli olmayan bir belirginleştirmeye ve düzenin bir sürekliliğine dayanan bütün bu taksinomi geometride, rasyonel mekanikde, mizaçlar ve nedenler psikolojisinde, kutsal tarihin eleştirisinde ve yeni kurulmuş bulunan kristal bilimde hiç değişiklik göstermeden ve aynı biçimde bulunurlar. Bu, gerçekte, bir birbirleriyle ilişkili pozitiflikler bölgesini, betimlemeyi çok istediğim halde, betimlemiş olmayacağının kanıtı olacaktır; bir dönemin ruhunu ya da bilimini -bütün girişimimin kendisine yöneldiği bu karşıyı- belirginleştirmiş olacağım. Betimlediğim ilişkiler özel bir biçimi betimlemekle ilgilidir; bunlar bir kültürün yüzünü tamlığı içinde betimleyecek işaretler değildir. Başladığım betimlemenin Weltanschauung’un dostlarında düş kırıklığı yaratmış olan betimlemeleriyle aynı tipten olmamasına özen gösteriyorum. Onun betimlemelerinde eksik, unutulmuş, hatalı olan şeyler, benim için, kesin olarak ve belirli bir yönteme göre dışarıda kalmaktadır.
Bununla birlikte denebilir ki: Genel Dilbilgisini Doğa Tarihi ve Zenginliklerin Çözümlenmesi ile karşılaştırdınız. Fakat niçin aynı çağa uygulanmış olan Tarihle, kutsal kitaba ait eleştiriyle, retorikle, güzel sanatlar teorisiyle değil? Bu, bulmuş olacağınız büsbütün başka bir birbirleriyle ilişkili pozitiflikler alanı değil midir? Öyleyse betimlediğiniz alanın önceliği nedir? Öncelik, gerçekte, Genel Dilbilgisinin yeniden ele alınmasıydı, ve tarihsel disiplinlerle ve metin eleştirisiyle onun ilişkileri tanımlanmaya çalışılsaydı, büsbütün başka bir ilişkiler sisteminin ortaya çıktığı kesinlikle görülecekti; ve betimleme birincisine eklenmeyecek, ama onu belirli noktalarında geliştirecek olan parçalar arası ilişkiye sahip bir şebekeyi ortaya koyacaktı, aynı şekilde naturalistlerin taksinomisi dilbilgisi ve ekonomiyle değil de psikoloji ve patolojiyle karşılaştırılabilecekti: orada (Kelimeler ve Şeylerde çözümlenmiş olan taksinomi-dilbilgisi-ekonomi ilişkilerinin, ve Kliniğin Doğuşu’nda. incelenmiş olan taksinomi-patoloji ilişkilerinin kıyaslandığı) birbirleriyle ilişkili yeni pozitiflikler de görülecekti. Bunlar önceden tanımlanmış çok sayıda olan şebekeler değildir; sadece çözümleme denemesi onların varolup olmadıklarını, ve hangilerinin varolduğunu (yani hangilerinin betimlenmeye elverişli olduğunu) gösterebilir. Üstelik her söylemsel oluşum bu sistemlerden sadece birine ait değildir (her halde zorunlu olarak ait değildir); fakat o aynı yeri işgal etmediği ve aynı işlevi görmediği birçok ilişkiler alanma aynı zamanda girer (taksinomi-patoloji ilişkileri taksinomi-dilbilgisi ilişkileriyle aynı biçimli değildir; dilbilgisi-zenginliklerin çözümlenmesi ilişkileri dilbilgisi-metin yorumlaması ilişkileriyle aynı biçimli değildir).

Arkeolojinin kendisine başvurduğu görüş alanı o halde bir bilim alanı, bir akılsallık alanı, bir zihinsellik alanı, bir kültür alanı değildir; sınırları ve gelişme noktaları hemen tespit edilemeyen birbirleriyle ilişkili pozitifliklerin bir karışımıdır. Arkeoloji: söylemlerin çeşitliliğini ortadan kaldırmaya ve onları bir araya toplaması gereken birliği göstermeye çalışmayan, ama onların çeşitliliğini farklı biçimlerin içine dağıtmaya çalışan karşılaştırmalı bir çözümleme. Arkeolojik karşılaştırmanın birleştirici değil, çoğaltıcı bir etkisi vardır.

2. xvıı. ve xvnı. yüzyılın Genel Dilbilgisi, Doğa Tarihi ve Zenginliklerin Çözümlenmesi karşılaştırılırken, bu çağdaki, dilbilimcilerin, doğa bilimcilerinin ve ekonomi teorisyenlerinin genel olarak hangi düşüncelere sahip oldukları sorulabilir; teorilerinin çeşitliliğine rağmen onların hep birlikte üstü örtük postülatları varsaydıkları, hangi genel prensiplere belki sessiz sedasız itaat ettikleri sorulabilir; dilin çözümlenmesinin taksinomi üzerine hangi etkiyi yapmış olduğu ya da düzenli bir doğa fikrinin zenginlik teorisinde hangi rolü oynamış olduğu sorulabilir; bu farklı söylem tiplerinden her biriyle ilgili dağılma, her birine tanınmış olan prestij, onun eskiliğine (ya da tam tersine yeni tarihine) ve daha çok kesinliğine bağlı değer kazanması, iletişim kanalları ve kendileriyle bilgi alış-verişinin gerçekleştirildiği yollar aynı şekilde incelenebilir; nihayet tamamıyla geleneksel çözümlemelere katılan Rousseau’nun, bilgisini ve botanikle ilgili tecrübesini dillerin çözümlenmesine ve onların kaynaklarına hangi ölçüde aktarmış olduğu; Turgot’nun paranın çözümlenmesine ve dilin ve etimolojinin teorisine hangi genel kategorileri uygulamış olduğu; evrensel, yapma ve yetkin bir dil fikrinin Lin-ne ve Adanson gibi tasnifçiler tarafından nasıl yeniden elden geçirilmiş ve kullanılmış olduğu sorulabilir. Kısacası, bütün bu sorular meşru olacaktı (en azından onlar arasından bazıları…). Fakat ne berikiler ne de ötekiler arkeolojinin düzeyine uygundur.
Arkeolojinin serbestlik kazandırmak istediği şey, ilkin -çeşitli söylemsel oluşumların devam eden özelliği ve mesafesi için oluşum kuralları düzeyinde göründükleri gibi benzerlikler farklılıklar oyunudur. Bu beş farklı işi içerir:

a) Büsbütün farklı söylemsel elemanların, benzer kurallardan hareketle nasıl oluşabildiklerini göstermek (fiil, özne, nesne, kök kavramları gibi, Genel Dilbilgisinin kavramları Doğa Tarihinin ve Ekonominin yine de çok farklı, yine de kökten ayrışık olan kavramlarıyla aynı düzenlemelerden hareketle, ifade alanı -atfetme, eklemleme, gösterme, türetme teorileri- tarafından oluşturulur); farklı oluşumlar arasındaki arkeolojik eşbiçimcilikleri göstermek.

b) Bu kuralların hangi ölçüde aynı şekilde uygulanıp uygulanmadıklarını, aynı düzen içinde sıralanıp sıralanmadıklarını, farklı söylem tipleri içinde aynı modele göre düzenlenip düzenlenmediklerini göstermek (Genel Dilbilgisi atfetme teorisini, eklemleme teorisini, gösterme teorisini ve türetme teorisini bile ard arda ve bu düzen içinde sıralar; Doğa Tarihi ve Zenginliklerin Çözümlenmesi ilk ikisini ve son ikisini yeniden gruplandırır, ama onlar onların her birini tersi bir düzenin içinde sıralar): her oluşumun arkeolojik modelini tanımlamak.

c) Birbirlerinden tamamıyla farklı (değer ve özel karakter, ya da fiat ve cinssel karakter kavramları gibi) kavramların, uygulama alanları, biçimlenme dereceleri, özellikle tarihsel doğuşları onları birbirlerine büsbütün yabancı kıldığı halde, pozitiflik sistemlerinin dallanması içinde -ki onlar demek ki bir arkeolojik izotopiyie donanmıştır- benzer bir yeri nasıl işgal ettiklerini göstermek.

d) Buna karşılık (muhtemelen bir ve aynı sözcükle gösterilmiş olan) bir ve aynı kavramın arkeolojik bakımdan birbirinden farklı iki elemanı (başlangıç ve evrim kavramlarının Genel Dilbilgisinin ve Doğa Tarihinin pozitiflik sistemi içinde ne aynı rolü, ne aynı yeri, ne de aynı oluşumu vardır) nasıl kapsayabildiğini göstermek; arkeolojik farklılıkları göstermek,

e) Nihayet, bir pozitiflikten ötekine, bağımlılık ya da tamamlayıcılık ilişkilerinin nasıl ortaya konabildiğini göstermek (böylece zenginliğin çözümlenmesine ve türlerin çözümlenmesine göre, dilin betimlenmesi, klâsik çağ boyunca, temsilin kendisini ikiye bölen, gösteren ve ortaya koyan kuruluş belirtileri teorisi olduğu ölçüde egemen bir rol oynar; arkeolojik bağıntıları göstermek.

Bütün bu betimlemelerin içindeki hiçbir şey etkiler, değiş-tokuşlar, iletilmiş haberler, iletişimler tahsis etme üzerine dayanmaz. Onları inkâr etmek, ya da herhangi bir zamanda bir betimleme konusu oluşturabildiklerini kabul etmemek de söz konusu değildir. Fakat onlara göre Ölçülü bir gerilemeyi kabul etmekten, çözümlemenin eleştiri düzeyini ayarlamaktan, onları mümkün kılan şeyi ortaya koymaktan ziyade; bir kavramın bir başka kavram üzerine yansımasının gerçekleşebildiği noktaları işaretlemek, bir yöntemler ya da teknikler transferine izin veren eşbiçimciliği tespit etmek, genelleştirmelere olanak tanıyan yakınlıkları, simetrileri veya benzerlikleri göstermek; kısacası, değiş-tokuşlar oyunu için, bir tarihsel olanaklılık koşulu olan vektörler ve farklı alıcılık (geçirilebilirlik ve geçirilemezlik) alanım betimlemek söz konusudur. Pozitifliklerarası bir görünüş, bir birbirine yakın disiplinler grubu değildir; yalnızca gözlemlenebilir bir benzerlik fenomeni değildir; şöyle ya da böyle birçok söylemin genel ilişkisi değildir yalnızca; onların iletişimlerinin ilkesidir. Rousseau ve onunla birlikte başkaları türlerin düzenlenişi ve dillerin başlangıcı üzerinde sırasıyla düşündükleri için, taksinomiyle dilbilgisi arasında ilişkiler kuruldu ve değiş-tokuşlar meydana geldi; Turgot, sonra Law ve Pettıy parayı bir simge olarak incelemek istedikleri için, ekonomi ile dil teorisi birbirine yaklaştılar ve bu eğilimlerin izi hâlâ devam ediyor dememek gerekir. Fakat daha ziyade -eğer hiç değilse arkeolojik bir betimleme yapmak isteniyorsa- bu üç pozitiflikten her biriyle ilgili düzenlemeler eserler, müellifler, bireysel varoluşlar, projeler ve girişimler düzeyinde benzer değiş-tokuşların bulunabileceği şekildedir demek gerekir.

3. Arkeoloji söylemsel ve söylemsel olmayan (kurumlar, politik, pratik olaylar ve ekonomik süreçler) oluşumlar arasındaki ilişkileri de gösterir. Bu yaklaşımların büyük kültürel süreklilikleri ortaya koymak, ya da sebeplilik mekanizmalarını ayırdet-mek gibi bir amacı yoktur. Bir ifade olguları bütününün önünde, arkeoloji bu bütünü açıklayabilen şeyi (bu dile getirme bağlamlarının araştırılmasıdır) kendi kendine sormaz; onlarda dile getirilen şeyi keşfetmeye de çalışmaz (bu bir hermenötik işidir); kendilerinden doğduğu -ve kendisine ait bulunduğu pozitifliği belirginleştiren- oluşum kurallarının söylemsel olmayan sistemlere nasıl bağlanabildiklerini belirlemeye çalışır: özel eklemleme biçimlerini tanımlamaya çalışır.
Söz gelişi, xvııı. yüzyılın sonunda kurulmuş olan klinik tıp örneği belirli sayıdaki politik olayların, ekonomik fenomenlerin, ve kurumsal değişikliklerin çağdaşıdır. Bu olgularla bir hastane tıbbının örgütlenmesi arasında, en azından sezgisel yolla, bağların bulunabileceğini düşünmek kolaydır. Fakat bunun çözümlemesi nasıl yapılır? Sembolik bir ifade klinik tıbbın örgütlenmesinin, ve onunla birlikte bulunan tarihsel süreçlerin içinde, birbirlerini yansıtan ve sembolleştiren, birbirlerinin aynası ödevini gören, ve anlamlarını belirsiz bir geri gönderme oyunu içinde kazanmış olan iki eşanlı ifade görecekti: onları bir araya getirmiş olan biçimden başka hiçbir şeyi dile getirmeyen iki ifade. Böylece organik dayanışma, işlevsel bağlantı, dokusal iletişimle ilgili tıbbî fikirler -ve bedensel etkileşimler hakkındaki bir çözümlemenin lehine hastalıkların tasnif edilmesiyle ilgili ilkenin yokluğu- (hastalıkları yansıtırken onlarda da yansımak için), hâlâ feodal olan tabakalaşmaların, fonksiyonel tipten ilişkilerin, ekonomik dayanışmaların altında, bağımlılıkları ve karşılıklı ilişkileri, hayatın bir-örnekliğini, kollektiflik biçimi içinde sağlaması gereken bir toplumu ortaya koyan politik bir uygulamaya uygun düşecekti. Buna karşılık nedensel bir çözümleme, politik değişmelerin, ya da ekonomik süreçlerin bilim adamlarının bilincini -ilgilerinin ufkunu ve yönünü, değer sistemlerini, nesneleri algılama biçimlerini, rasyonelliklerinin stilini- ne ölçüde belirleyebildiklerini araştırmada ısrar edecekti; böylece, endüstri kapitalizminin işçiye olan ihtiyaçlarının sayımını yapmaya başladığı bir çağda, hastalık toplumsal bir boyut kazandı: sağlığın sürdürülmesi, iyileşme, yoksul hastalara yardım, hastalık nedenlerinin ve kaynaklarının araştırılması Devlet’in, bir yandan, masrafını karşılamak, bir yandan da, denetlemek zorunda bulunduğu kollektif bir yük olmuştur. Bundan dolayı bedenin bir çalışma aracı olarak değerlendirilmesi, tıbbı başka bilimlerin modeli üzerinde aklîleştirmek kaygısı, bir halkın sağlık düzeyini devam ettirmek için olan çabalar, tedaviye, onun etkilerinin devamına, uzun süreli fenomenlerin kaydedilmesine gösterilen dikkat birbirini izler.

Arkeoloji çözümlemesini başka bir düzeye yerleştirir: dile getirme, yansıtma, sembolleştirme fenomenleri arkeoloji için biçimsel benzerliklerin ya da anlam intikallerinin araştırılmasında yalnızca global bir okuyuşun sonuçlarıdır; nedensel ilişkilere gelince, onlar bağlamın ya da durumun ve bunların konuşan özne üzerindeki etkilerinin düzeyinde ancak gösterilebilir; söz konusu fenomenler ve nedensel ilişkiler her halükârda, kendilerinde görünür hale geldikleri pozitiflikleri ve bu pozitifliklerin kendilerine göre oluştukları kuralları belirli bir kez ancak gösterebilirler. Söylemsel bir oluşumu belirginleştiren ilişkiler alanı sembolleştirmelerin ve etkilerin kendisi yoluyla kavranabildiği, kurulabildiği ve belirlenebildiği yerdir. Arkeoloji eğer belirli bir sayıdaki uygulamalarla ilgili tıbbî söyleme yaklaşıyorsa, bu, dile getirmeden daha az «dolaysız», fakat konuşan öznelerin bilinciyle yer değiştirmiş bir nedensellik ilişkilerinden çok daha doğrudan ilişkileri keşfetmek içindir. Arkeoloji politik uygulamanın tıbbî söylemin anlamını ve biçimini nasıl belirlediğini değil de onun su yüzüne çıkma, bağlanma ve iş görme koşullarının nasıl ve hangi sıfatla parçası olduğunu göstermek ister. Bu ilişki birçok düzeyde gösterilebilir. Önce tıbbın konusunun parçalanması ve sınırlandırılması düzeyinde: bu, xvııı, yüzyılın başlangıcından beri tıbba dokusal bozukluklar veya anatomik-fizyolojik bağlantılar gibi yeni konular empoze etmiş olan politik uygulama değil elbette; fakat onun tıbbî konularla ilgili yeni gösterim alanları açmış olmasıdır (bu alanlar yönetim yoluyla kuşatılmış ve gözetim altına alınmış, belirli hayat ve duygu normlarına göre değerlendirilmiş, belgesel ve istatistik kayıt biçimlerine göre çözümlenmiş halk kitlesi tarafından kurulmuştur; onlar, özel tıbbî kontrol biçimleriyle birlikte, devrim ve Napol-yon döneminin silahlı halk kitleleri tarafından da kurulmuştur; onlar, xvııı. yüzyılın sonunda ve xıx. yüzyılın başında, dönemin ekonomik ihtiyaçlarının, ve toplumsal sınıfların karşılıklı durumunun fonksiyonu olarak, tanımlanmış olan sigorta hastanesi kurumları tarafından dahi kurulmuştur). Politik uygulamanın tıbbî söylemle olan bu ilişkisi, aynı şekilde bu söylemin sadece öncelikli değil aynı zamanda hemen hemen tekelci sahibi olan doktora verilmiş statü içinde, doktorun hastaneye yatırılmış hastaya ya da özel müşterisine sahip olabildiği kurumsal ilişki biçiminin içinde, bu bilgi için gerektirilmiş ya da izin verilmiş olan öğretim ve dağıtım biçimlerinin içinde ortaya çıkmaktadır. Nihayet bireyleri yargılamak, yönetimsel kararlar almak, bir toplumun normlarını ortaya koymak, bir başka düzenin çatışmalarım -onları «çözmek» ya da maskelemek için- dile getirmek, toplum hakkındaki çözümlemelere ve onunla ilgili uygulamalara doğal tipten modeller vermek söz konusu olduğu zaman, tıbbî söyleme verilmiş olan fonksiyonun içinde, ya da ondan elde edilen rolün içinde bu ilişki yakalanabilir. O halde verilmiş bir toplum hakkındaki politik uygulamanın tıbbî kavramları ve patolojinin teorik yapısını nasıl kurduğunu veya değiştirdiğini göstermek söz konusu değildir; fakat belirli bir nesneler alanına başvuran, kurala uygun olarak gösterilmiş belirli bir sayıdaki bireylerin elleri arasında bulunan, nihayet toplum içinde bazı işlevleri yerine getirmesi gereken uygulama olarak tıbbî söylemin, kendisinin dışında bulunan ve kendileri söylemsel doğaya ait olmayan uygulamaların üzerine nasıl eklemlendiğini göstermek söz konusudur.

Bu çözümlemede eğer, arkeoloji dile getirmenin ve yansıtmanın konusunu askıya alıyorsa, daha önceden kurulmuş olaylar ya da süreçlerle ilgili sembolik yansıma yüzeyini söylemin içinde görmekten kaçınıyorsa, bu, noktası noktasına betimlenebilecek olan ve bir buluş ile bir olayı, ya da bir kavram ile bir toplumsal yapıyı ilişkiye sokma olanağını verecek olan nedensel bir ard arda gelişi keşfetmek için değildir. Fakat öte yandan eğer o benzer bir nedensel çözümlemeyi askıda tutuyorsa, konuşan özneden dolayı zorunlu vardiyayı kullanmaktan kaçınmak istiyorsa, bu, söylemin egemen ve tek başına olan bağımsızlığını sağlamak için değil; söylemsel bir uygulamanın varoluş ve işlev alanını ortaya çıkarmak içindir. Bir başka ifadeyle, söylemler hakkındaki arkeolojik betimleme genel bir tarih boyutu içinde kendini açar; bütün bu kurumlar, ekonomik süreçler, söylemsel bir oluşumun kendileri üzerine eklemlenebileceği toplumsal ilişkiler alanını keşfetmeye çalışır; söylemin otonomisinin ve özelliğinin ona yine de bir saf ideallik ve tam tarihsel bağımsızlık statüsünü nasıl vermediğini göstermeye çalışır; onun gün yüzüne çıkarmak istediği şey, tarihin kendisinde, kendileri özgün tarihsellik tiplerine sahip olan, ve çeşitli tarihselliklerin bütün bir toplamıyla ilişki halinde bulunan, belirli söylem tiplerine yer verebildiği bu belirgin düzeydir.

Michel Foucault
Bilginin Arkeolojisi
Fransızca Aslından Çeviren: Veli Urhan/ Birey Yayıncılık

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz