CARL GUSTAV JUNG’UN HİNDİSTAN GEZİSİ: HİNDİSTAN BENİ BİR DÜŞ GIBI ETKİLEDİ

4

“Tutkularının cehenneminden geçmemiş bir insan hiçbir zaman onların üstesinden gelemez çünkü o zaman, o tutkular komşu kapıda pusu kurarlar ve herhangi bir anda kıvılcımlanarak insanın kendi evine saldırırlar. Bir şeyden vazgeçersek ve bir şeyi geride bırakıp onu iyice unutursak, görmezden geldiğimiz şeyin güçlenerek geri dönme tehlikesini oluşturmuş oluruz.”

Geziler

Hindistan’a gitmeyi kendim planlamadım. 1938 yılında, İngiliz hükümeti, Kalküta Üniversitesi’nin kuruluşunun yirmi beşinci yıl törenlerine beni de davet etti. O zamana kadar Hint felsefesi ve diniyle ilgili birçok şey okumuştum ve Doğu bilgeliğinin değerini biliyordum ama öznel kararlarımı verebilmem için bir münzevi gibi kendi kendimle baş başa kalmam gerekiyordu. Hindistan beni bir düş gibi etkiledi; çünkü kendimi ve bana özgü gerçeği arıyordum.

O günlerde, simya üzerinde yoğun çalışıyordum. Hindistan gezisi araya girdi. Kafam simyayla öylesine doluydu ki, yolculuğa çıkarken yanıma Gerardus Dorneus’un ana yazılarını içeren Theatrum Chemicum’un (1602) ilk cildini de aldım ve yolculuk boyunca o kitabı başından sonuna ayrıntılı irdeledim. Bu nedenle, Avrupa düşünce biçiminin köklerinin oluşmasında etken olan bu malzemeyi, içinde bulunduğum yabancı bir kültür ve düşünce biçimiyle ilgili izlenimlerimle karşılaştırma durumunda kaldım. Her iki kültür de, bilinçdışının ruhsal deneyimlerinden yola çıktıkları için aynı, benzer ya da en azından karşılaştırılabilir iç görüşler ortaya koyuyorlardı.

Hindistan’la ilgili ilk izlenimim, bize çok uzak ve çok farklı bir kültürü olduğuydu. Orta Afrika gezimde, değişik öğelerin etkisi altında kalmıştım. Ama kültürlerinin önemli bir etkisi olmamıştı. Kuzey Afrika’daysa, kültürlerini bana doğru dürüst anlatabilecek birini bulamamıştım. Oysa Hindistan’da, Hint düşünce biçiminin sözcüleriyle karşılaştım ve Avrupa düşünce biçimiyle onlarınkini karşılaştırma olanağı buldum.

Beni bir süre konuk eden Mysore mihracesinin gurusu S. Subramanya’yla ve ne yazık ki adlarını unuttuğum başkalarıyla çok derin sohbetlerimiz oldu. “Kutsal adam” denen kişilerle konuşmamaya özen gösterdim çünkü kendim çaba göstermeden onların gerçeğini kabul etmek istemiyordum. Kendi gerçeğimle yetinmek zorundaydım. Kutsal adamlardan gerçeği öğrenmek ve onların düşüncelerini kabul etmek benim için hırsızlık gibi bir şey olacaktı. Bilgelikleri onlara ait, içimden gelenler de bana. Avrupalı olduğum için bazı şeyleri Doğu’dan ödünç alamazdım. Yaşamıma, içimdeki benliğin dediklerine ya da doğanın getirdiklerine göre kendim biçim vermeliydim.

Hindistan’daki kutsal adamların önemini yadsımıyorum ama onları tümüyle ayrı bir olay olarak almayı da düşünmedim, çünkü bilgeliklerini kendilerinin mi yarattığını, yoksa binlerce yıldır ülkenin sokaklarında dolaşan bilge sözlerden alıntılar mı olduğunu bilemem. Bununla ilgili tipik bir öyküyü anımsıyorum. Seylan’da iki köylü arabalarıyla çok dar bir yolda burun buruna gelmişler. Doğal olarak kavga çıkacağına, her ikisi de çekinerek, “Adukan anatman” gibi nezaket sözcükleri mırıldanmaya başlamışlar. Bu sözcükler, “geçici bir rahatsızlık; (kişisel) olayın ruhlarımızla ilgisi yok” anlamına geliyor. Bu olay acaba bir kez mi olmuş yoksa o da tipik bir Hintli davranışı mı?

CARL GUSTAV JUNG KUZEY AFRİKA GEZİSİNİ ANLATIYOR

Hindistan’da özellikle, kötülüğün psikolojik yapısıyla ilgilendim. Bu sorunun Hintlilerin ruhsal yaşamının doğal bir parçası olması beni çok etkiledi. Bu sorunsala farklı bir açıdan bakmayı öğrendim. Kültürlü bir Çinliyle yaptığımız sohbette, bu insanların “kötülük” denen şeyi, itibarlarını kaybetmeden nasıl yaşama kattıklarını öğrenmek beni çok etkiledi. Doğulu için ahlak sorunsalı, bizde olduğu gibi öncelikli değil. Onlar iyiyle kötünün anlamlı bir biçimde doğada iç içe olduğuna ve her ikisinin de aynı bütünün değişken öğeleri olduğuna inanıyorlar. Hint ruhsallığının iyilik kadar kötülüğü de içerdiğini gördüm. Bir Hıristiyan iyiyi ararken kötülüğe boyun eğer, oysa bir Hintli, kendisini iyiliğin de kötülüğün de dışında görür ve bu durumu meditasyon ya da yogayla gerçekleştirmeye çalışır. Ben buna karşıyım çünkü o zaman, ne iyilik ne de kötülük biçimlenir ve bu durum durağanlığa neden olur. İnsan böyle bir durumda, ne iyiliğe ne de kötülüğe inanır. İnansa bile, bu, “benim” iyiliğim ya da “benim” kötülüğüm düzeyinde kalır, yani bir şey “bana göre” iyi ya da kötüye dönüşür. Böyle düşündüğümüzde, Hint düşüncesindeki çelişkiyi görürüz. Hint düşüncesinde iyi ve kötü kavramları olmadığı ya da bu düşünce çelişkiler içinde boğulduğu için, karşıtlardan ve onun gibi binlerce şeyden kurtulmak için nirvana gerektiriyor.

Bir Hintlinin amacı ahlaksal açıdan kusursuzluğa ulaşmak değil, nirvana durumuna gelebilmektir. Kendisini doğadan soyutlamak ister ve bu amaca yönelik olarak meditasyon yaparak hiçliği ve imgesizliği yaratmaya çalışır. Buna karşın ben, doğayı ve ruhsal imgeleri bilinçli düşünmeyi sürdürmek istiyorum. Ne insanlardan ne kendimden ne de doğadan kurtulmak istiyorum çünkü bence bunlar en büyük mucizeler. Doğa, ruh ve yaşam bana tanrısallığın sürekli ortaya çıkışları gibi geliyor. Daha ne isteyebilirim ki? Bence varoluşun en yüce anlamı, ne olmadığı ya da artık ne olmadığında değil, yalnızca, ne olduğu gerçeğinde yatıyor.

A tout prix bir kurtuluş yok. Sahip olmadığım, yapmadığım ya da yaşamadığım bir şeyden kurtulamam. Yapabileceğim her şeyi yaptıktan, kendimi bir şeye adadıktan ve ona varlığımla katıldıktan sonra kurtulabilirim ancak. Katılmaktan sakınırsam ruhun o parçasını kesip atıyorum demektir. Bir deneyime kendimi kapıp koyvermemek için geçerli bir nedenim olması doğaldır ama böyle bir durumda, beceriksizliğimi itiraf etmek ve çok önemli bir şeyi yapmayı ihmal ettiğimi bilmek zorundayım. Beceriksizliğimi apaçık kabul etmem, olumlu bir davranışta bulunmamın özrü olur.

Tutkularının cehenneminden geçmemiş bir insan hiçbir zaman onların üstesinden gelemez çünkü o zaman, o tutkular komşu kapıda pusu kurarlar ve herhangi bir anda kıvılcımlanarak insanın kendi evine saldırırlar. Bir şeyden vazgeçersek ve bir şeyi geride bırakıp onu iyice unutursak, görmezden geldiğimiz şeyin güçlenerek geri dönme tehlikesini oluşturmuş oluruz.

Orissa’da, benimle büyük tapınağa gelmeyi öneren bir pandit’le karşılaştım. Tapınağın dış duvarları baştan aşağı çok müstehcen kabartmalarla donatılmıştı. Uzun sohbetimiz sırasında bana, bunun ruhsallığı elde etmenin bir yolu olduğunu söyledi. O sırada duvarlara ağızları açık bakakalmış genç köylüleri göstererek, o insanların o anda ruhsallıkla ilgileri olmadığını, büyük bir olasılıkla, bu olağanüstü kabartmalara hayran hayran bakarken kafalarında cinsel fanteziler ürettiklerini söyleyerek karşı çıktım. Bana, “Önemli olan da bu. Karma’larını gerçekleştirmeden ruhsallıklarını nasıl kazanırlar ki? Buradaki müstehcen sahneler insanlar dharma’larını (yasa) hatırlasınlar, diye yapılmış. Bunlar olmasa bu bilinçsizlerin aklına bile gelmeyebilir,” dedi.

Genç erkeklerin, kızışma döneminde olmayan hayvanlar gibi cinselliklerini unutabileceklerini düşünmeyi garipsedim. Oysa yanımdaki bilge adam, onların hayvanlar kadar bilinçsiz olduklarında ve bu nedenle uyarılmaları gerektiğinde ısrar etti. Başka türlü ruhsallaşmaya katılamayacaklarını ve tapınağın içine girmeden önce, dıştaki süslemelerin onların dharma’larının bilincine varmasını sağladıklarını anlattı.

Tapınağın kapısından girerken, arkadaşım, içeri giren herkesi gülümseyerek karşılayan iki “baştan çıkarıcı”yı gösterdi. Dans eden dolgun kalçalı iki kızdı bunlar. “Dans eden bu kızları görüyor musunuz? Bunların anlamı da aynı. Kuşkusuz bunlar, sizin ve benim gibi belirli bir bilinç düzeyine ermiş olanları ilgilendirmez ama köylü gençler için vazgeçilmez bir ders ve bir uyarıdır,” dedi.

Tapınaktan çıkıp taş yolda ilerlemeye başladığımızda ansızın, “Bu taşları görüyor musunuz? Ne anlama geldiklerini biliyor musunuz? Size çok büyük bir sır vereceğim,” dedi. Bu tür dikili taşların fallik anlamını çocukların bile bildiğini sandığım için çok şaşırdım. Büyük bir ciddiyetle eğildi ve kulağıma, “Bu taşlar, erkeklerin mahrem yerleridir,” dedi. Oysa bana, bunların büyük tanrı Şiva’yı simgelediklerini söylemesini bekliyordum. Ağzım açık ona bakakaldığım sırada, kendisini çok önemsercesine başını sallıyordu. Sanki, “Ya, işte böyle! Siz cahil Avrupalılar bunu nereden bileceksiniz,” der gibiydi. Bu olayı Heinrich Zimmer’e anlattığımda çok hoşuna gitti ve, “Sonunda Hindistan’la ilgili doğru bir şey duyabildim!” dedi.

Stupa’lar benim için unutulmaz bir anı oldu. Çoğu zaman, anlamının bilincine hâlâ varamadığım bir şey, bir insan ya da bir düşünceyle karşılaştığımda, içimde kendine özgü çok yoğun bir duygu oluşur. Buddha’nın ilk vaazını verdiği Sanchi stupa’larını gördüğümde de böyle oldu. Stupa’lar, Buddha’nın Maha-Parinibbana Sutra’daki betimlemelerine uyularak, yeşil kırların arasından giderek yükselen büyük taşlardan yapılma bir patikayla çıktığınız, kayalık tepelerin doruğuna yapılan mezarlar ya da kemiklerin korunması için yapılan yerlerdir. İki pirinç çanağı üst üste konmuş gibi yarım daire biçimindedirler (içbükey içbükeyin üzerinde). İngilizler orayı büyük bir saygı içinde restore etmişler. Bu binaların en büyüğü, dört görkemli kapısı olan bir duvarla çevrili. Kapılardan birinden girdiğinizde, yol sola dönüyor ve stupa’nın çevresinden dolanıyor. Dört ana noktada, Buddha’nın heykeli var. İlk daireyi dolaştıktan sonra, gene aynı yönde giderek daha yüksekteki ikinci çevre yoluna giriyorsunuz. Uçsuz bucaksız manzara, stupa’lar, tapınağın harabeleri ve kutsal yerin sessizliği beni büyüledi. Arkadaşıma veda ettim ve insanı etkisine alan o yerin havasına daldım.

Bir süre sonra, giderek yaklaşan ritmik çan sesleri duydum. Derken, her birinin elinde küçük bir gong olan sıraya dizilmiş Japon hacılar göründü. Çok eski bir dua olan, “Om mani padme hum”a ritim tutuyorlar, sıra hum sözcüğüne geldiğinde gonga vuruyorlardı. Stupa’nın dışında saygıyla eğildiler. İçeriye girince de, Buddha’nın heykelinin önünde bir kez daha eğildiler. Buddha’nın her heykelinin önünde bir ilahi okuyarak, daire biçimindeki iki yolu da dolaştılar. Onları izlerken tüm benliğimle onlara katıldım ve içimden bir şey onlara, benim ifade edemediğim duygularımı yansıtmama yardımcı oldukları için minnettar kaldı.

Duygularımın bu denli yoğun oluşu bana, Sanchi Tepesi’nin benim açımdan önemini gösterdi. Orada Budizme farklı bir açıdan bakmayı öğrendim. Buddha’nın yaşamını, benliğin gerçeğe dönüşmesi ve ortaya çıkıp öznel bir yaşam olduğunu savunması olarak algılıyordum. Buddha’nın felsefesinde benlik tüm tanrılardan üstündür ve insanın ve dünyanın varoluşunun özünü simgeler. Benlik, insanın hem kendisinin hem de varoluşunun bilincine varmasını sağlar. O olmasaydı, dünya da var olmazdı. Buddha insan bilincinin evrensel değerini görebilmiş ve insan bu ışığı söndürdüğünde, dünyanın bir hiçliğe yuvarlanacağını anlamıştı. Schopenhauer’in büyüklüğü de bunu anlayabilmesinde ya da Buddha’dan bağımsız olarak, bu gerçeği yeniden keşfetmesinde yatar.

İsa da, Buddha gibi benliğin varlığını ortaya koymuştur ama çok farklı bir bağlamda. Her ikisi de dünyanın üstesinden gelmeyi simgeler ama Buddha bunu mantığıyla, İsa’ysa kendini kurban ederek yapmıştır. Hıristiyanlıkta daha çok acı çekilmiş, Budizmdeyse daha çok şeyin bilincine varılmış ve daha çok şey yapılmıştır. Her iki yol da doğru yoldur ama Hint bakış açısına göre, Buddha daha kusursuz bir insandır ve tarihsel bir kişilik olduğu için insanların onu anlaması daha kolaydır. Oysa İsa, hem tarihsel bir kişilik hem de Tanrı olduğu için anlaması daha zor bir insandır. Kendisi bile kendini anlayamamıştı. Yalnızca, içinden bir sesin onu zorladığını ve bu nedenle kendisini kurban etmesi gerektiğini biliyor ve kendisini kurban etmesini kaderin bir cilvesi olarak alıyordu. Buddha uzun yıllar yaşayıp yaşlı bir adam olarak öldü, oysa İsa’nın İsa olarak eylemi büyük bir olasılıkla çok kısa bir süreyi kapsar.

Daha sonraları Budizm de Hıristiyanlığın uğradığı değişimin eşini yaşamıştır. Buddha, Nidana Zinciri’nin üstesinden gelerek her insanın aydınlanmış bir birey, yani bir Buddha olabileceğini vaaz etmesine karşın, benliğin gerçekleşmesini simgeleyen bir imgeye dönüşmüş ve insanlar onu taklit etmeye başlamışlardır. Buna karşın İsa, her Hıristiyan’ın benliğinin bir parçasıdır. Oysa tarihsel akımlar sonucunda insanlar İsa’yı taklit etmeye başlamışlar ve kendi yollarını kendileri çizip kişiliklerini bütünleştireceklerine, İsa’nın gittiği yolu izlemeye başlamışlardır. Tarihsel akımlar Doğu’da da, Buddha’yı körü körüne taklide yol açmışlardı. Buddha’ yı taklit etmek, onun düşüncesinin gücünü nasıl azaltmışsa, İsa’yı taklit de, Hıristiyan düşüncesinin evriminin duracağı döneminin habercisi olmuştur. Buddha iç görüşü nedeniyle Brahma tanrılarından çok daha üst düzeydedir. İsa da Yahudilere, “Siz tanrısınız!” diye bağırmıştı ama insanlar onun ne demek istediğini anlayamadılar. Bu nedenle, bugün Hıristiyan Batı denen kesim, yeni bir dünya kurma yerine, sahibi olduğu dünyayı yok edebilecek dev adımlarla ilerlemektedir.

Hintliler beni üç fahri doktorluk unvanı vererek onurlandırdılar. Bunları İslam, Hinduizm ve İngiliz-Hint tıp ve bilimi adına Allahabad, Benares ve Kalküta’da aldım. İnanılacak gibi değildi. Kendimi biraz geri çekmem gerektiğini düşünmeye başladım. Öyle de oldu. On gün ortalıktan kayboldum ama farklı bir nedenden. Kalküta’da dizanteriye yakalandığım için hastaneye yatmak zorunda kalmıştım. Soluk aldırmayan izlenimlerin vahşi denizinde, o adaya çekilmek bana iyi geldi. Binbir şeyi ve onların insanı şaşırtan kargaşasını düşünebileceğim bir liman bulmuştum sonunda.

Sağlığıma kavuşup otele döndüğümde, öylesine tipik bir düş gördüm ki değinmeden geçemeyeceğim. Birçok Zürich’li arkadaşım ve tanıdıkla birlikte, büyük bir olasılıkla İngiltere’nin güney kıyılarına yakın, bilmediğimiz küçük ve ıssız bir adadaydık. Ada aşağı yukarı otuz kilometre uzunluğunda, dar, uzun bir yerdi. Kuzeyden güneye doğru uzanıyordu. Adanın güney ucundaki kayalık kıyıda bir Ortaçağ şatosu vardı. Dolaşmaya çıkmış turistler gibi şatonun avlusunda duruyorduk. Önümüzdeki büyük kapıdan mum ışığıyla aydınlatılmış sütunlu hole çıkan geniş bir taş merdiven görünüyordu. Şatonun, “İsa’nın kutsal kâsesi”nin olduğu yer olduğunu ve o gece orada bununla ilgili kutlamaların yapılacağını biliyordum. Çok gizli bir yerden almıştım haberi. Yanımızdaki Alman profesör bile bunu bilmiyordu. Onunla uzun sohbetlerimiz oluyordu ve bilgisinden ve zekâsından çok etkilenmiştim ama beni rahatsız eden bir şey vardı. Sürekli geçmişte kalmış şeylerden söz ediyor ve bana Altın Kâse efsanesinde, İngilizlerin Fransızlarla bağlantısını anlatıyordu. Anlaşılan, efsanenin bilincinde değildi. Efsanenin hâlâ yaşadığını da bilmiyordu. Oysa ben her ikisini de biliyordum. Ayrıca çevrenin de farkında değildi ve sınıfta ders verir gibi konuşuyordu. Durumumuzun özelliğine dikkatini çekmeye çalıştım ama başaramadım. Ne merdivenle ne de şölen için hazırlanmış salonla ilgilendi.

Çaresizlik içinde çevreme bakındım ve yüksek bir şatonun duvarının dibinde olduğumun farkına vardım. Duvarın alt bölümüne, üzerinde yaprakları, dalları ve üzümleriyle tam bir üzüm bahçesi görünümü veren bir pano asılmıştı. İşlemelerde ahşap yerine demir kullanılmıştı. Dalların arasından kuş evlerini andıran, yine demirden yapılma evler görünüyordu. Derken dallar kıpırdadı ve ilk önce fare sandığım, demirden yapılma kukuletalı minik bir adam gördüm. Evden eve gidip geliyordu. Profesöre dönüp, “Aa, şuna bakın! Böyle bir şeyin…” demeye kalmadan bir kopukluk oldu ve düş değişti. Bu kez, profesör dışında, aynı grup şatonun dışında çıplak, kayalık bir yerde duruyorduk. Altın Kâse henüz şatoda olmadığı ve o gece kutlamanın yapılması gerektiği için bir şeyler yapılmalıydı. Altın Kâse’nin, adanın kuzeyinde tek başına duran ıssız küçük bir evde saklı olduğu söyleniyordu. Altın Kâse’yi şatoya bizim getirmemiz gerektiğini biliyordum. Altı kişi kuzeye doğru yola koyulduk.

CARL GUSTAV JUNG: RUH BEDENDEN ÇOK DAHA KARMAŞIK VE ULAŞILMAZDIR

Saatlerce uğraştıktan sonra adanın en dar bölümüne ulaştık. Oradan, adanın aslında denizle ayrılmış iki parçadan oluştuğunu gördüm. Boğazın en dar yeri aşağı yukarı yüz metre genişlikteydi. Güneş batmıştı; bir süre sonra karanlık basacaktı. Bu nedenle, geceyi orada geçirmeye karar verdik. Çevrede ne bir insan ne de bir ağaç vardı, yalnızca kayalar ve otlar seçilebiliyordu. Köprü ve sandal da yoktu. Buz gibi havada, arkadaşlarım uykuya daldılar. Ne yapılması gerektiğini düşünmeye başladım ve yüzerek gidip kâseyi almamdan başka çaremiz olmadığına karar verdim. Tam soyunurken uyandım.

Yüzlerce Hindistan deneyiminin etkisinden henüz çıkamadan, Avrupalıya özgü bir düş görmüştüm. Altın Kâse’yle ilgili birçok kuramsal araştırma yapılmıştır ama aşağı yukarı on yıl önce, bu efsanenin, İngiltere’nin birçok yerinde hâlâ yaşamın bir parçası olma geleneğini sürdürdüğünü öğrenmiş ve bu şiirsel mitle, simyada sözü geçen unum vas, una medicina ve unus lapis simgeleri arasındaki uyumu fark ettiğimde daha da etkilenmiştim. Günün unuttuğu mitleri geceler anlatır. Bilincin bayağı ve bakmaya değmez bulduklarını ozanlar görür ve bir kâhin gibi onları yeniden yaşama döndürürler. İşte bu nedenle, düşünebilen bir insan da bunlarla değişik biçimleri içinde karşılaştığında, onları tanır. Geçmişin büyük adamlarının öldüğü varsayılır. Oysa yalnızca adları değişir ve yüzü örtülü “kendisi küçük, yüceliği büyük” Kebir, yeni bir eve girmiş olur.

Düş, beni yoğun Hindistan etkisinden koparıp yeniden, Kutsal Kâse’nin Arayışı’nda ve filozofların taşına da değinilen, uzun bir süredir ihmal ettiğim, Avrupa ülkeleri sorunsalına geri götürdü. Yaptığım gezi, amacıma giden yolun üzerinde bir dönüm noktasıydı ama Hint dünyasının bir parçası olmadığımı itiraf etmek zorundaydım. Düş bana, ana görevimin Hindistan olmadığını anımsattı. Sanki bana, “Hindistan’da işin ne? Onun yerine, kendin ve arkadaşların için iyileştirici aracı bul; buna gerçekten gereksinmen var. Durumun tehlikeli; oluşması yüzyıllar sürmüş bir yapıdaki her şeyi yıkmak üzeresin,” demek istiyordu.

Gezimin son durağı olan Seylan’ın, Hindistan’dan çok farklı bir ülke olduğunu düşündüm. Orada neredeyse, güney denizlerinin kokusu vardı. Cennet gibi olduğu için insanın uzun bir süre dayanamayacağı bir yerdi. Colombo, her gün, saat beşle altı arasında, berrak bir gökyüzünden aniden inen bir sağanakla yıkanan, trafiği çok yoğun, milletlerarası bir liman. Kısa bir süre sonra, kentten ayrılıp daha dağlık iç yörelere gittik. Eski hükümdarlık merkezi Kandy’nin üzerinden kalkmayan sis iklimi öylesine nemli yapıyor ki, tüm çevre yemyeşil. Buddha’nın kutsal sayılan dişinin olduğu Dalada-Maligawa Tapınağı küçücük ama kendine özgü bir çekiciliği var. O zamanımın büyük bir bölümünü tapınağın kitaplığında kesişlerle konuşarak ve gümüş varak üzerine yazılmış Budist metinlerini inceleyerek geçirdim.

Orada unutamayacağım bir akşam duasına katıldım. Gençler, kızlı erkekli, mırıldanırcasına bir mantra, yani bir dua okuyorlar ve mihrapların önüne kucak kucak yasemin serpiyorlardı. Buddha’ya dua ettiklerini düşündüm ama bana rehberlik eden keşiş, “Hayır, artık Buddha yok. Nirvana da. Ona dua edemeyiz. Gençler, yaşam bu çiçeklerin güzelliği gibi geçici, Tanrım, bu sunağın kazandırdıklarını paylaş benimle, diye dua ediyorlar,” dedi.

Törenden önce, mandapamda ya da Hindistan’da bekleme salonu denen yerde, bir saatlik bir davul konseri verildi. Beş davulcunun dördü, dört köşe salonun köşelerinde, çok iyi bir davulcu olan ve solo çalan beşincisi de salonun ortasında duruyordu. Göğsü çıplaktı. Koyu renk teni ışıl ışıl parlıyordu. Kırmızı kemerli bir shoka (bileklere dek inen uzun etek) giymiş, başına beyaz bir türban dolamış, kollarına pırıltılı bilezikler takmıştı. “Müziği adamak için” altın rengindeki Buddha’ya yaklaştı ve çok zarif el ve kol hareketleriyle, sanatsal açıdan kusursuz, garip bir ezgi çalmaya başladı. Mandapa’nın küçük gaz lambalarıyla dolu girişinde durduğu için yalnızca arkasını görebiliyordum. Davul karnın ve karındaki sinir ağının eski dilini konuşur. Karın “dua” edemez ama “çok değerli” mantra’nın ya da meditasyon dilinin oluşmasında rol oynar. Bu nedenle bu davranış, var olmayan Buddha’ya tapınmak değil, aydınlanma yolunun bilincinde bir insanın, benliğinin bağımsızlaştığını sergileme yollarından biriydi.

İlkbahar yaklaşırken eve dönüş yolculuğum başladı. İzlenimlerimin yükü beni öylesine eziyordu ki, Bombay’ı görmek için gemiden inmek istemedim. Onun yerine kendimi Latince simya kitaplarıma gömdüm ama Hindistan hiç iz bırakmadan yaşamımdan silinip gitmedi; tersine, bir sonsuzluktan başka bir sonsuzluğa geçmeme yol açan izler bıraktı.

Carl Gustav Jung
Anılar, Düşler, Düşünceler (Otobiyografi)
Almanca Aslından Çeviren: İris Kantemir, Can Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz