PSİKOLOJİ VE DİN: DOGMA VE DOĞAL SEMBOLLER – CARL GUSTAV JUNG

13

DOGMA VE DOĞAL SEMBOLLER

Belirtilen rüyaların ilki – kilise rüyasından önceki -bir maymunun yeniden yapılacağı bir törenden bahseder. Bu noktayı yeterince açıklamak için, çok fazla ayrıntıya girilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, sadece şunu belirtmekle yetiniyorum: “maymun” rüya sahibinin, salt bir entelektüel tavır uğruna tümüyle ihmal ettiği içgüdüsel kişiliğine işaret etmektedir. Bu ihmal sonucunda, içgüdüleri onu altetmiş ve kontrol edemediği patlama anlarında saldırıya geçmiştir. Maymunun “yeniden yapılması”, bir bilinç hiyerarşisi (silsilesi) çerçevesinde, içgüdüsel kişiliğin yeniden oluşturulması anlamına gelmektedir. Böyle bir yeniden inşa, ancak bilinçli tutumda önemli değişikliklerle birlikte yürütülürse mümkün olabilir. Hasta, doğal olarak bilinçdışı eğilimlerinden korkuyordu çünkü bunlar şimdiye kadar en elverişsiz şekillerde kendilerini göstermişti. Bu rüyayı izleyen kilise rüyası, değinilen korkudan kaçarak bir kilise dinine sığınma girişimini temsil etmekledir. üçüncü rüya, “hayvanların insana dönüştürülmesi”nden sözederken, açık bir şekilde ilk rüyanın temasını sürdürmektedir, yani maymun sadece daha sonra insana dönüşlürülmek amacıyla yeniden yapılmaktadır. Yeniden yapılan bu varlık, yeni bir varlık olacaktı, diğer bir deyişle, hasta şimdiye kadarki parçalanmış içgüdüselliğinin yeniden bir araya getirilmesi suretiyle önemli bir değişim geçirecekti ve bu yolla yeni bir insan olacaktı. Çağdaş akıl, eski insanın ölümü ile yeni bir insanın yapılışından , ruhsal yeniden doğuştan ve buna benzer eski moda “mistik saçmalıklardan” söz eden eski gerçekleri unutmuştur. Benim hastam, günümüzün bir bilim adamı olarak, bu tür mistik düşüncelerin pençesine düştüğünü fark edip bir kaç kez paniğe uğramıştı. Çıldırmaktan korkuyordu, oysa iki bin yıl öncesinin insanı böyle rüyaları sevinçle karşılar ve sihirli bir yeniden doğuş ve yeni hayat ümidiyle neşelenirdi. Fakat bizim çağdaş yaklaşımımız, boş inançların ve ortaçağ ve ilk çağ safdilliklerinin oluşturduğu bulutlara gururla üstten bakıp, bu bulutların akılcı bilinç gökdeleninin alt katlarındaki yaşamı taşıdığını unutmaktadır. Oysa alt katlar olmadan aklımız boşlukta asılı kalır. Böyle bir durumda ise, sinirlilik göstermemize şaşmamak gerekir. Aklın gerçek tarihi, okunan kitap ciltlerinde değil, herkesin canlı zihin organizmasında saklıdır.

Ancak, kabul etmeliyim ki, öldükten sonra yenilenme görüşü , çağdaş aklı kolayca şoke edecek şekiller almıştır. Gerçekten de, bizim düşündüğümüz şekliyle “yeniden doğuşu”, rüyalarda tarif edilen şekliyle ilişkilendirmek, olanaksız değilse de, güçtür.

Fakat tuhaf ve beklenmeyen bir transformasyona (değişim) ilişkin bilgilere girmeden, daha önce kısaca değindiğim açıkça dini nitelikteki diğer rüyaya dikkatimizi çevirmeliyiz.

Kilise rüyası uzun bir rüyalar serisi içinde göreceli olarak önlerde yer alırken, aşağıdaki rüya sonlarda yer alır.

Rüyayı anlatan metin şöyledir:

“ Kutsal bir eve giriyorum. Ev, “İç sükun veya Öze (nefse, kendine) dönüş evi” olarak adlandırılıyor. Arka planda bir çok yanan mum var, bunlar piramide benzeyen dört nokta oluşturmuş. Yaşlı bir adam evin kapısında duruyor. İnsanlar içeri giriyor, konuşmuyorlar ve konsantre olmak için çoğunlukla hareketsiz duruyorlar. Kapıdaki yaşlı adam, eve gelen ziyaretçilerden sözediyor bana ve “Evden ayrılırken saf ve temizdirler. ” diyor. Şimdi ben eve giriyorum ve tümüyle konsantre olabiliyorum. Bir ses diyor ki: “Yapmakta olduğun şey tehlikelidir. Din, kadın imgesinden (imajından) kurtulmak için ödediğin bir vergi değildir, çünkü bu imgeden kaçılmaz. Dini, insanın öbür dünyadaki hayatının yerine koymak için kullananlara yazıklar olsun. Bunlar gaflet içindedirler ve lanetleneceklerdir. Din, bir ikame (başka bir şeyin yerine koyulan şey) değildir, insanın her eylemine eklenen nihai bir başarıdır. Ancak hayatını dolu dolu yaşadığın zaman dine ulaşırsın ve ancak o zaman kutsanırsın.’’ Son cümleyle birlikte hafif bir müzik duyulur, Wagner’in “fire magic – sihirli ateş”ini hatırlatan, orgun çaldığı basit melodilerdir bunlar. Evden ayrılırken, gözümün önünde alevler içinde bir dağ görüntüsü vardı ve söndürülemeyen bir ateşin kutsal bir ateş olması gerektiğini düşünüyordum. ”

Hasta, rüyanın çok etkisinde kalmıştı. Bu deneyim, üzerinde ciddi ve geniş etkiler yaratmış, hayata ve insanlığa karşı tutumunu tümden değiştiren deneyimlerden biri olmuştu.

Değinilen rüyanın kilise rüyasına olan paralelliğini görmek hiç güç değil. Sadece bu kez, kilise “kutsallık evi” ve “öze dönüş evi” olmuş. Ne bir tören belirtisi ne de katolik kilisesinin diğer bilinen özelliklerinden bir belirti var; bunun tek istisnası, olasılıkla katolik kültünden(l) alınmış ve sembolik bir tarzda düzenlenmiş yanan mumlardır. Mumlar , belki de alevler içindeki dağın dört yönden son görünüşüne işaret eden dört piramit veya nokta oluşturmaktadır. Ancak, dört sayısının ortaya çıkışı, hastanın rüyalarında düzenli olarak tekrarlanmaktadır ve çok önemli bir rol oynamaktadır. Sözü edilen kutsal ateş, rüya sahibinin kendi gözlemine göre, Bernard Shaw’un Saint Joan’ına gönderme yapmaktadır . Diğer taraftan “söndürülemeyen ateş“ ise, tanrının iyi bilinen bir özelliğidir; sadece Eski Ahit’te değil, Origines vaazlarında değinilen ve İncil’e girmemiş İsa’nın sözlerindeki İsa allegorisinde de (mecazı) bundan sözedilmektedir.  Kim bana yakınsa, ateşe yakındır; kim benden uzaksa, krallıktan uzaktır. Heraklit’ten beri hayat, ebediyen yanan bir ateş şeklinde düşünülmüştür. İsa kendisini Hayat olarak tanımladığı için, dini esaslara ait olmayan, meşru olmayan bu ifade anlaşılır bir şeydir , hatta inanılırlık bile taşımaktadır. Ateşin hayatı sembolize etmesi, rüyanın çerçevesine iyi oturmaktadır, zira rüya, dinin tek yasal dayanağının “dolu bir hayat” olduğunu vurgulamaktadır. Böylece dört alevli nokta, neredeyse tanrının ya da eşdeğer bir fikrin varlığını bildiren bir ikon görevi üstlenmektedir. Daha önce de söylediğim gibi, dört sayısı bu rüyalarda önemli bir rol oynamakta ve her zaman Pisagor yeminine benzer bir görüşü çağrıştırmaktadır.

Özel bir ayinde, piskopos dört mum taşıyabilir. Daha kutsal ayinlerin bazılarında, örneğin missa cantata’da, yine dört mum vardır. Çok daha kutsallarında ise altı ve yedi mum olabilir.

Dörtlü kavramının (quaternarium, quaternity) uzun bir geçmişi vardır. Bu kavram, sadece hristiyan ikonolojisinde ve mistik düşüncesinde ortaya çıkmaz, Gnostik felsefesinde^) ve ondan daha önceye, ta sekizinci yüz yıla kadar olan ortaçağda, belki de daha büyük bir rol oynar.

Ele aldığımız rüyada, dörtlü, bilinçdışının yarattığı dinsel kültün en önemli örneğidir. Rüya gören kişi “öze dönüş evine” yalnız başına girer, kilise rüyasında olduğu gibi bir arkadaşıyla değil. Burada yaşlı bir adamla karşılaşır ; bu adam, daha önceki bir rüyada yargıç olarak görünmüştür ve rüya sahibinin yeryüzünde ait olduğu belirli bir yeri göstermektedir. Yaşlı adam, kültün özelliğinin bir arınma töreni olduğunu belirtir. Ancak rüya metninde açıklığa kavuşmayan nokta, ne tür bir arınmadan sözedildiği ya da neden arınılması gerektiğidir. Yapılan tek ritüelin bir konsantrasyon ya da meditasyon olduğu görülmektedir ve sözkonusu ritüel vecd (coşkunluk) halindeki bir ses fenomenine yol açmaktadır. Ses, bu rüya serisinde sık sık karşımıza çıkmaktadır. Her zaman ya otoriter bir bildiride bulunmakta ya da emir vermekte ve bunları şaşırtıcı bir sağduyu ve doğrulukla veya son derece geniş bir felsefi bağlamda yapmaktadır. Ses, hemen her zaman, kesin bir ifade şeklindedir, genellikle rüyanın sonuna doğru gelir ve öyle açık seçik ve ikna edicidir ki rüya sahibi ona karşı her hangi bir sav ileri süremez. Öylesine tartışılmaz bir gerçektir ki, çoğu zaman, ileri sürülmüş olan görüşlerin uzun süreyle bilinçdışı düşünüp taşınılması ve tartılması sonucunda ortaya çıkan nihai ve kesinlikle geçerli bir özet niteliğindedir. Ses çoğunlukla, askeri bir komutan, ya da gemi kaptanı ya da yaşlı bir doktor gibi yetkili bir kişiden gelmektedir. Bazen de, bu örnekte olduğu gibi, nereden geldiği belli olmayan bir sese benzemektedir. Hastamız gibi çok entelektüel ve kuşkucu birinin, bu sesi nasıl olup da kabul ettiğini görmek çok ilgi çekiciydi; bu durum ona hiç uymuyordu, buna rağmen onu sorgusuz sualsiz, hatta alçakgönüllü bir şekilde kabulleniyordu. Dolayısıyla ses, dikkatle kaydedilmiş yüzlerce rüya arasında, bilinçdışının önemli ve hatta kesin temsilcisi olarak ortaya çıkıyordu. Bu hastam , gözlemim altında bulunup da rüyalarda ve diğer özel bilinç koşullarında ses fenomenini ortaya koyan tek vaka olmamasına rağmen, şu gerçeği kabul etmeliyim ki, bilinçdışı akıl, bazen, bilinçli bakıştan daha üstün bir kararlılık ve zeka sergilemektedir. Söz konusu gerçeğin temel bir dinsel fenomen olduğu konusunda kuşku yoktur , üstelik bu fenomen, bilinçlilik düzeyinin dinsel bir fenomen üretme olasılığının hemen hiç bulunmadığı bir vakada gözlemlenmektedir. Diğer vakalarda da sık sık benzer gözlemler yaptım ve elimdeki bilgilere dayanarak bunun dışında başka sonuca varamadığımı itiraf etmeliyim. Çoğu zaman şu itirazla karşılaştım: sesin temsil ettiği düşünceler, kişinin kendi düşüncelerinden başka bir şey değildir. Mümkündür, fakat ben olsam, bir düşüncenin ben düşündüğüm zaman benim olduğunu söylerdim, tıpkı bilinçli ve yasal yoldan kazandığım veya elde ettiğim takdirde bir paranın benim olduğunu söyleyebileceğim gibi. Eğer birisi parayı bana hediye olarak verirse, kuşkusuz veren kişiye “Benim param için teşekkür ederim.” demem, ama daha sonra ve üçüncü bir şahsa :”Bu benim kendi param..” diyebilirim. Sesle ben aynı durumdayız. Ses bana belirli içerikleri vermektedir, tıpkı bir arkadaşın bana fikirlerinden sözetmesi gibi. Onun söylediklerinin benim fikirlerim olduğunu ileri sürmek ne uygun, ne de gerçek olurdu.

Kendi bilinçli gayretimle ürettiğim ya da kazandığım şeyle, açık ve yanılgısız şekilde bilinçdışı aklın bir ürününü işte bunun için ayırdediyorum. Buna karşılık, bilinçdışı akıl denen şeyin sadece benim kendi aklım olduğu ve bu nedenle böyle bir ayrımın gereksizliği ileri sürülebilir. Fakat bilinçdışı aklın salt benim aklım olup olmadığı konusunda hiç de emin değilim, çünkü “bilinçdışı” terimi onun bilincinde bile olmadığım anlamına gelir. Aslına bakılırsa, bilinçdışı akıl kavramı, kolaylık nedeniyle yapılmış bir varsayımdır. Gerçekte, sesin nereden geldiği konusunda tümüyle bilinçsizim – diğer bir deyimle, hiç bilgim yok. Ne ses fenomenini isteğe bağlı olarak yaratabilme yeteneğim var, ne de, ses sahibinin aklından neler geçtiğini tahmin edebiliyorum. Bu koşullar altında, sesi çıkaran faktörü benim olarak adlandırmak haddini bilmezlik olurdu, gerçeği de yansıtmazdı. Sesi rüyanızda algılayıp farketmeniz hiç bir şeyi kanıtlamaz, zira yollarda da gürültüler duyar, ama bunların sizin olduğu söyleyemezsiniz.

Sesi yasal olarak kendinize ait sayabileceğiniz bir tek durum vardır, bilinçli kişiliğinizin bir bütünün parçası veya daha büyük bir dairenin içindeki daha küçük bir daire olduğunu varsaydığınızda. Kenti arkadaşına gezdiren bir banka memuru, banka binasını arkadaşına göstererek “Ve işte benim bankam.” dediğinde, şimdi değindiğim imtiyazdan yararlanıyor demektir.

İnsan kişiliğinin iki şeyden oluştuğunu varsayabiliriz : önce, bilinçlilik ve bunun içine giren her şey, ve ikinci olarak, bilinçdışı psikenin sınırsız genişlikteki hinterlandı. İlki Sözkonusu olduğunda, bilinç az ya da çok kesinlikle tanımlanabilir ve sınırları belirlenebilir, fakat insan kişiliğinin toplamına gelince, tam bir tanımın olanaksızlığı kabul edilmelidir. Diğer bir deyişle, her kişiliğin sınırlanması ya da tanımlanması olanaksız olan ekleri vardır; çünkü kişilik, gözlemlenebilir ve bilinçli bir kısımdan oluşmakla birlikte bu kısım , gözlemlediğimiz bazı gerçekleri açıklayabilmek için varolduğunu varsaymak zorunda kaldığımız belirli faktörleri kapsamaz. İşte bilinmeyi mi sözkonusu faktörler, bizim bilinçdışı dediğimiz şeyi oluşturur.

Bu faktörleri neyin oluşturduğu konusunda ise bilgimiz yoktur, günkü onların sadece sonuçlarını izleyebiliyoruz. Sözkonusu faktörlerin, bilincin içerikleri gibi psişik nitelikte olduklarını varsayabiliriz, fakat bu konuda da bir kesinlik yoktur. Böyle bir benzerliğin bulunduğunu varsayarsak, daha da ileri gitmekten kendimizi alakoyamayız. Aklımızın içeriği, yalnızca bir egoyla ilişkili olduğu sürece bilinçli olduğundan ve kavranabildiğinden, kuvvetli bir kişisel özellik taşıyan seslenomeni de bir merkezden çıkıyor olabilir – fakat bu merkez, bilinçli egomuzunkiyle aynı değildir. Böyle bir akıl yürütme ancak, bütünün, yani sınırları çizilemez ve tanımlanamaz psişik kişiliğin merkezinin üst-ego olduğunu ve egonun bu üst-egoya tabi olduğunu veya onun içinde bulunduğunu varsayarsak, mümkün olur.

Karmaşıklığından ötürü hoşa giden felsefi tartışmalar bana göre değildir. Benim savım muğlak görünse de en azından, gözlemlenen gerçekleri tanımlayıp ortaya koyma yolunda samimi bir girişimdir. Basitçe söylemek gerekirse : Her şeyi bilmediğimize göre, her deneyimde, gerçekte veya nesnede bilinmeyen bir şey bulunmaktadır. Bu yüzden, eğer bir deneyimin tümünden bahsediyorsak, “tümü” kelimesi, deneyimin sadece bilinçli kısmına gönderimde bulunabilir. Yaşadığımız herhangi bir deneyimin, nesnenin tümünü kapsadığını varsayanlayız, buna göre, nesnenin mutlak tümünün, yaşamadığımız deneyimi de kapsaması gerektiği açıktır. Daha önce değindiğim gibi, aynı şey, her deneyim için, ve aynı zamanda mutlak tümü bilinçten daha fazla yer kaplayan psike için de geçerlidir. Diğer bir deyişle, psike genel kurala bir istisna oluşturmaz ve evren ancak bizim psişik organizmamız izin verdiği ölçüde kurulabilir.

Psikolojik deneyimlerim tekrar tekrar bana göstermiştir ki, belirli içerikler, bilinçten daha tam olan bir psikeden doğmaktadır. Çoğunlukla sözkonusu içerikler , bilincin üretmeyi başaramadığı kadar üstün analizler yapar veya bakış açıları sağlar. Bu tür oluşumlara verdiğimiz uygun bir ad vardır, sezgi (intuition). Ve çoğu kişi bu açıklamayı yapınca da, sanki bir şey hallolup çözüme kavuşmuş duygusuna kapılır. Fakat, sezgileri bizim gerçekleştirmediğimiz gerçeğini hiç dikkate almazlar. Oysa sezgiler her zaman bize gelir; bir şey içimize doğar ; aslında sezgi kendisini yaratmıştır ve biz, eğer yeterince akıllı ya da hızlıysak onu yakalarız.

Dolayısıyla, kutsal ev rüyasındaki sesi şöyle açıklıyorum: bu ses, rüya sahibinin bilinçli benliğinin ait olduğu daha tam kişiliğinin bir ürünüdür ve kanımca, işte bu nedenle, ses rüya sahibinin bilincinden daha üstün bir zeka ve netlik düzeyine sahiptir. Sesin koşulsuz otoritesi, sözkonusu üstünlükten kaynaklanmaktadır.

Sesin verdiği mesaj, rüya gören kişinin tutumunu garip biçimde eleştirmektedir. Kilise rüyasındaki ses, bir tür ucuz uzlaşmayla hayatın iki yanı arasında uzlaşma sağlamaya çalışmıştır. Hatırlayacağımız gibi, meçhul kadın, anima, bunu reddetmiş va sahneden çekilmiştir. Şimdiki rüyada ise, animanın yerini ses almış görünmektedir, ve anima gibi sadece duygusal bir protesto yapmakla yetinmeyip, iki tür dine ilişkin yetkin bir bildirimde bulunmuştur. Bu açıklamaya göre, rüya sahibi, metnin belirttiği “kadının imgesi” yerine dini koyma eğilimindedir. “Kadın” animayı göstermektedir. Dinin, “hayatın öbür tarafını” ikame için kullanıldığına değinen bir sonraki cümle bunu kanıtlamaktadır. Daha önce de açıkladığım gibi, anima “öbür taraf” demektir. Anima, bilinç eşiğinin altında, yani bilinçdışı akılda gizlenmiş kadın azınlığın temsilcisidir. Bu nedenle eleştiri şöyle de olabilirdi :”Bilinçdışından kaçmak amacıyla dine başvuruyorsun. Hayatının bir kısmının yerine koymak için kullanıyorsun dini. Oysa din, hayatın, yani her iki tarafı da içeren bir hayatın bütünlüğünün meyvasıdır ve en ileri noktasıdır.”

Aynı seride bulunan diğer rüyalarla dikkatli bir kıyaslama, “öbür tarafın” ne olduğunu kesin şekilde göstermektedir. Hasta , duygusal ihtiyaçlarından her zaman kaçınmaya çalışmıştır. Aslında bu ihtiyaçların başına dert açacağından çekiniyordu, örneğin evlilik, aşk, sadakat, bağlılık, güven, duygusal bağlanma ve ruhun ihtiyaçlarına genel bir boyun eğiş gibi sorumluluklara yol açacağından korkuyordu. Ona göre, tüm bu sayılanların bilimle ya da akademik kariyerle bir ilgisi yoktu; ve dahası, “ruh” kelimesi, entelektüel bir müstehcenlikten başka bir şey değildi.

Anima “gizi”, din hakkında, onun bir inanç olduğu dışında hiç bir bilgisi bulunmayan hastam için büyük bir bilmecedir. Onun anlayışına göre din, beceriksiz ve sıkıntı verici bazı duygusal ihtiyaçların yerine koyulabilecek bir şeydir ve insan kiliseye gitmek suretiyle bu ihtiyaçlarını karşılayabilir. Rüya sahibinin korkularında çağımızın önyargılarını görebiliriz. Oysa ses, tutucu değildir, hatta insanı hayrete düşürecek kadar gelenekselcilikten uzaktır: dini ciddiye almakta, onu hayatın, daha doğrusu “her iki tarafı” da kapsayan bir hayatın doruk noktasına koymakta, ve böylelikle en çok rastlanan entelektüel ve akılcı önyargıları altüst etmektedir. Bu öylesine bir ters-yüz edişti ki, hastam çıldırmaktan korkuyordu sık sık. Dünün ve bugünün ortalama aydınını bildiğimiz için, onun içinde bulunduğu bu güç durumu anlayışla karşılamakta zorlanmıyoruz. “Kadın imgesi”ni, diğer bir deyişle, bilinçdışı aklı, ciddi olarak hesaba katmak, aydınlığa kavuşmuş sağduyuya ne büyük bir darbedir!

Hastam yaklaşık üçyüz rüyalık ilk seriyi gözden geçirdi ve ancak ondan sonra onun tedavisine başladım. Ona rahatsızlık veren deneyimlerine, yaşantılarına ilişkin tüm geçmiş bilgileri aldım. Ve o zaman, bu rüya macerasından kaçmak isteyişine hiç şaşırmadım! Fakat yeterince şanslıydı ki, bir “din”e sahipti, yani deneyimini “dikkatle göz önüne alıyordu”, ona sahip çıkıp sürdürmesini sağlayacak kadar da deneyimine bağlılık duyuyordu. Nevrotik olması onun için büyük avantajdı ve bu suretle ne zaman deneyimine bağlı kalmamayı denese veya sesi reddetmeye çalışsa, derhal nevrotik haline dönüyordu. Bir türlü “ateşi söndüremiyordu” ve en sonunda, deneyiminin kavranılamaz numinosum niteliğini kabul etmek zorunda kaldı. Söndürülemeyen ateşin “kutsal” olduğunu kabullenmek zorunda kaldı. Bu onun tedavisinin baş koşuluydu.

Gerçekten insani ve bir bütünlük taşıyan kişilikler nasıl istisnaysa, hastamın bu durumunun da bir istisna oluşturduğu sanılabilir belki. Eğitimli insanların çok büyük çoğunluğunun parçalanmış kişilikler olduğu ve gerçek iyiler yerine bu iyilerin ikamelerine (yerine geçen şeylere) sahip oldukları doğrudur. Böyle bir ikame durumu ise, hastamda nevroza yol açıyordu ve bir çokları için de aynı sonucu doğuruyordu.

Çoğunlukla ve genellikle “din” olarak adlandırılan şey, o kadar şaşılacak derecede bir ikamedir ki, din yerine inanç demeyi tercih ettiğim bu tür bir dinin , insan toplumunda önemli bir işlevi olup olmadığını ciddi olarak kendime soruyorum. İkame işleminin açık amacı, doğrudan, dolaysız deneyimin yerine,. sağlam yapılı bir dogmaya ve ritüele dayalı uygun semboller koymaktır. Katolik kilisesi, bu sembolleri tartışılmaz otoritesi sayesinde korumaktadır, protestan kilisesi ise (eğer bu terim hala geçerliyse) İncil’in mesajları üzerinde ısrar ederek korumaktadır. Bu iki ilke, yani kilisenin ve İncil’in otoriteleri, geçerli olduğu sürece, kişi kendini doğrudan dinsel deneyime karşı etkin şekilde korumuş ve savunmuş olur. Hatta böyle bir şey başına gelse , yani doğrudan bir deneyimle karşılaşsa bile, kiliseye başvurur, çünkü bu deneyimin tanrıdan mı şeytandan mı geldiğini, kabul edip etmemesi gerektiğini kilise bilir.

Böyle doğrudan deneyimlerin yaşandığı ve dogmatik kararın otoritesine boyun eğilmediği pek çok vaka ile karşılaştım mesleğimde. Hastalanma, ihtişamlı aynı zamanda da korkunç olan çatışmalarında, delilik paniklerinde, çaresiz kafa karışıklıklarında ve depresyonlarında öyle çok eşlik ettim ki, dogma ve ritüelin, en azından ruhsal temizlik yöntemi olarak taşıdığı olağanüstü önemin geniş ölçüde farkındayım. Eğer hasta, dinin gereklerini yerine getiren bir katolikse, ona değişmez önerim, günah çıkarması ve iletişim kurup içini dökmesidir, böylelikle kendisi için çok aşırı gelebilecek olan doğrudan deneyimden korunabilir. Protestanlar için bu genellikle o kadar kolay değildir, çünkü dogma ve ritüel artık o kadar silikleşmiştir ki etkinliklerini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Aynı zamanda, kural olarak, günah çıkarma da yoktur ve psikolojik sorunlara karşı duyulan genel ilgisizliğe ve ne yazık ki yaygın cahilliğe papazlar da katılmaktadır. Katolik “vicdan d ¡rektörü” ise, çoğunlukla çok daha fazla psikolojik bilgi ve becerisine sahiptir, üstelik, protestan papazları ilahiyat fakültesinde bilimsel bir eğitimden geçmiştir ve bu okul eleştirel yeteneği yüzünden inancın naifliğini zayıflatır, oysa katolik rahip eğitimindeki tarihsel gelenek, kurumun otoritesini güçlendirir.

Bir doktor olarak, doğallıkla “bilimsele” inanmayı benimseyebilirdim, nevrozun içeriğinin bastırılmış çocukluk cinselliğinden veya istenç gücünden başka bir şey olmadığına inanabilirdim; ve böylelikle nevrozun değerini azaltmak suretiyle bir kısım hastayı doğrudan deneyim tehlikesine karşı korumam mümkün olabilirdi. Fakat biliyorum ki, bu teori kısmen doğrudur, yani nevrotik psikenin sadece bazı yüzeysel yönlerini açıklamaktadır. Oysa ben, kendimin de tam olarak inanmadığı bir şeyi hastama söyleyemem.

Şimdi -bir protestan olduğum varsayımıyla- bana sorabilirsiniz: “Eğer katolik bir hastana, rahibe gidip günah çıkarmasını söylersen, yine inanmadığın bir şeyi önermiş olmuyor musun?”

Bu kritik soruyu cevaplamak için, önce şunu belirtmeliyim ki, eğer elimde olsaydı, inancımı asla söylemezdim. Eğer inancımı sorarlarsa, gerçekten bildiklerimden ibaret olan inançlarımın şüphesiz yanında olacağım. Bildiklerim konusunda kendime güvenirim. Bunlar dışındaki her şey hipotezdir ve bunların çoğunu bilinmeyene bırakabilirim. Bunlar beni rahatsız etmez. Fakat onlar hakkında bir şeyler bilmem gerektiğini hissedersem, eminim o zaman canımı sıkmaya başlarlardı.

Dolayısıyla, eğer bir hastam, nevrozunun tümüyle cinsel kökenli olduğundan eminse, onun bu görüşüne karışmazdım çünkü bilirim ki bu inanış, özellikle de köklüyse, doğrudan deneyimin yaratacağı korkunç belirsizliğin saldırısına karşı mükemmel bir savunmadır. Bu savunma etkili olduğu sürece onu bozmam, zira biliyorum ki hastanın böylesine dar bir çerçevede düşünmesi için güçlü nedenleri vardır. Fakat gördüğü rüyalar, geliştirdiği bu koruyucu teoriye zarar vermeye başlarsa, yukarıda incelediğimiz rüyada da olduğu gibi, daha geniş bir kişiliği desteklemek zorunda kalırım.

Aynı şekilde ve aynı nedenle, kendisine yararlı olduğu sürece, dinin gereklerini yerine getiren katoliğin hipotezini de desteklerim. Her iki durumda da, ciddi bir tehlikeye karşı geliştirilmiş olan bir savunma aracını desteklerim. Ve bu sırada da, akademik bir konu olan savunmanın nihai gerçek olup olmadığı sorusunu da sormam. Bu savunma işe yaradığı zaman ve yaradığı sürece de memnun olurum.

Ben daha konuya el bile atmadan çok önce, hastamdaki katolik savunması çökmüştü. Eğer ona gidip te günah çıkarmasını ya da benzer bir şeyi önerseydim bana gülerdi, tıpkı artık destek vermeyeceği seks teorisine güleceği gibi. Fakat, sesin tarafını tuttuğumu ona her zaman hissettirdim ; bu sesi, kendisini tek taraflı olmaktan kurtaracak olan gelecekteki daha büyük kişiliğinin bir parçası olarak gördüm.

Carl Gustav Jung
Psikoloji ve Din
Çeviren: Raziye Karabey, Okyanus Yayıncılık

 

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz