Yuval Noah Harari: Çocuklarınıza ya kod yazmayı ya da hızlı silah çekmeyi öğretmelisiniz 

1
2222

Eşitlik: Veriyi elinde tutan geleceği de elinde tutar

Zengin yüz kişinin serveti yoksul dört milyarın servetinden çok

Geçtiğimiz yıllarda dünyadaki herkese insanlığın eşitlik yolunda ilerlediği ve küreselleşmeyle yeni teknolojilerin o noktaya daha çabuk varmamıza yardımcı olacağı söylendi. Gerçekte 21. yüzyıl tarihin en orantısız toplumlarını do­ğurabilir. Küreselleşme ve İnternet ülkelerarası açığı kapatsa da sınıflararası uçurum derinleşme tehlikesi taşıyor. Tam insanlık küresel birlikteliğe erişe­cek derken insan türü farklı biyolojik kastlara ayrılabilir.

Eşitsizlik Taş Devri’ne kadar uzanır. 3000 yıl önce avcı toplayıcı bir top­luluk kimi üyelerini binlerce fildişi boncuk, bilezik ve sanat eseriyle dolu şa­tafatlı mezarlara gömerken kimi üyelerine de basit bir çukuru layık görmüş. Kadim avcı toplayıcı topluluklar yine de peşi sıra gelen insan toplumlarından daha eşitlikçiydi çünkü malvarlıkları çok azdı. Malvarlığı uzun süreli eşitsiz­liğin önkoşuludur.

Tarım Devrimi’ni takiben çoğalan malvarlığıyla beraber eşitsizlik de arttı. İnsanlar toprak, hayvan, bitki ve aletlerin mülkiyetini edinince servet ve ik­tidarın büyük kısmının seçkin azınlıklar tarafından nesilden nesle daha çok tekelleşen hiyerarşik toplumlar oluştu. İnsanlar bu düzeni doğal ve hatta tan­rı buyruğu addetmeye başladı. Hiyerarşi sadece bir norm değil, ideal olandı. Aristokratlarla halk arasında, erkekle kadın arasında, ebeveynlerle çocuklar arasında belirgin bir hiyerarşi olmadan nasıl düzen sağlanabilir? Dünyanın dört bir yanındaki din adamları, filozoflarve şairler sabırla şunu açıklıyordu: Nasıl ki insan vücudunun tüm parçaları eşit değildir ve ayaklar beyne itaat etmek zorundadır, toplumsal eşitlik de kargaşadan başka bir şeye yol açmaz.

Ancak modern çağın sonlarında eşitlik neredeyse tüm insan toplumları için ideal bir olgu haline geldi. Bunun sebebi kısmen komünizm ve libera­lizm gibi yeni ideolojilerin doğuşuydu. Ama bir diğer sebep de kitleleri her zamankinden daha önemli kılan Sanayi Devrimi. Sanayileşmiş ekonomiler işçilerden oluşan halk kitlelerine gereksinim duyarken sanayileşmiş ordular da askerlerden oluşan kitlelere ihtiyaç duyuyordu. Hem demokrasiler hem de diktatörlükler kitlelerin sağlığı, eğitimi ve refahına büyük yatırımlar yaptı çünkü seri imalat bantlarında çalışacak milyonlarca sağlıklı işçi ve cephede savaşacak milyonlarca sadık asker gerekiyordu.

“Google hakkınızda annenizden fazla şey biliyor!” Julian Assange – Şifrepunk

Buna bağlı olarak 20. yüzyıl tarihi büyük ölçüde sınıflar, ırklar ve cinsiyetlerarası eşitsizliğin azaltılması etrafında şekillendi. 2000 yılının dünyası hâlâ bir dolu hiyerarşi barındırsa da 1900 yılından çok daha eşit bir yerdi. 21. yüzyılın ilk yıllarında insanlar eşitlikçi sürecin devam etmesi ve hatta hız­lanması beklentisi taşıyordu. Bilhassa da küreselleşmenin, ekonomik rahat­lığı dünya çapına yayacağını ve bunun sonucunda Hindistan ve Mısır’daki insanların Finlandiya ve Kanada’dakilerle aynı fırsat ve ayrıcalıklardan ya­rarlanacağını umuyorlardı. Tüm bir nesil bu vaatle büyüdü.

Artık bu vaat gerçekleşmeyebilir gibi görünüyor. Küreselleşme kesinlikle geniş bir insan kesiminin işine yaradı ama hem toplumlar arasında hem de bir toplumun kendi içinde eşitsizlik artışının emareleri görülüyor. Küresel­leşmenin meyveleri giderek belli grupların tekeline girerken milyarlarca in­san geride bırakılıyor. Şimdiden en zengin yüzde’lik grup dünya servetinin yarısını elinde tutuyor. Daha da tedirgin edici olanı, en zengin yüz kişinin servetinin en yoksul dört milyar insanın toplam servetinden çok olması.

Durum daha da kötüleşebilir. Önceki bölümlerde açıklandığı üzere, ya­pay zekânın yükselişe geçmesi çoğu insanın ekonomik değerini ve siyasi gü­cünü ortadan kaldırabilir. Aynı zamanda biyoteknoloji alanındaki gelişme­ler ekonomik eşitsizliği biyolojik eşitsizliğe dönüştürebilir. Süper zenginler sonunda dehşet verici servetlerini akıtmaya değecek bir şey bulurlar. Şimdi­ye kadar statü sembolü şeyler satın almaktan fazlasını yapamayan zenginler kısa bir süre sonra hayatın kendisini satın almaya muktedir olabilirler. Yaşam süresini uzatmak, fiziki ve zihinsel becerileri güçlendirmek için geliştirilecek yeni yöntemler pahalıya patlarsa insanlık biyolojik kastlara ayrılabilir.

Zenginler ve aristokratlar tarih boyunca herkesten daha yetenekli olduk-larınıve kontrolün bu yüzden kendilerinde olduğunu sanmıştır. Görebildiği­miz kadarıyla bu doğru değil. Ortalama bir dük ortalama bir çiftçiden daha yetenekli değil; üstünlüğünü sadece haksız yasal ve ekonomik ayrımcılığa borçlu. Fakat 2100 yılına gelindiğinde zenginler gerçekten de varoşlarda ya­şayanlardan daha yetenekli, daha yaratıcı ve daha zeki olabilirler. Zenginler ve yoksulların sahip oldukları beceriler arasında ciddi bir uçurum oluşursa bunu kapamak neredeyse imkânsızdır. Zenginler daha üstün olan beceri­lerini, onları daha da çoğaltmak için kullanırsa ve daha çok para da daha üstün beden ve beyinler satın almalarını sağlarsa, uçurum zamanla daha da derinleşir. 2100’de en zengin yüzde ı’lik kesim sadece dünya servetinin değil dünya güzelliklerinin, yaratıcılığın ve sağlığın da sahibi olur.

Bu nedenle biyomühendislik ve yapay zekâ alanında ilerleme süreçleri­nin bir araya gelmesi sonucu insanlık, küçük bir insanüstü sınıfla işlevsiz Homo sapiens üyelerden oluşan bir altsınıf şeklinde ikiye ayrılabilir. Kitleler ekonomik önem ve siyasi güçlerini yitirdiğinde devletin bu kitleye sağlık hizmeti, eğitim ve refah sağlama gerekçesini bir ölçüde bile kaybetmesi, za­ten korkunç olan durumu daha da beter yapar. İşlevsiz kalmak çok tehlikeli. Böyle bir koşulda kitlelerin istikbali az sayıda seçkinin insafına kalır. Belki bir süreliğine insaf ederler. Ama iklim felaketi gibi bir kriz anında lüzumsuz insanları silkeleyip atmak son derece cazip ve kolay gelecektir.

Köklü bir liberal anlayış ve sosyal refah devleti geleneği bulunan Fran­sa ve Yeni Zelanda gibi ülkelerdeki seçkinler, kitlelere ihtiyaç duymasalar da onlara bakmayı sürdürebilir. Ama ABD gibi daha kapitalist ülkelerdeki seçmenler Amerikan sosyal refah devletinden geriye ne kaldıysa onu da lağ­vedebilir. Hindistan, Çin, Güney Amerika ve Brezilya gibi gelişmekte olan büyük ölçekli ülkeleri çok daha büyük bir sorun bekliyor. Buralarda halkın ekonomik değerini yitirmesi eşitsizliğin birdenbire artması anlamına geliyor.

Dolayısıyla küreselleşme, küresel birliğe sebebiyet vereceğine “türleşme” diye bir şeyin ortaya çıkmasına neden olabilir: insanlık iki ayrı biyolojik kas­ta ve hatta iki farklı türe ayrılır. Küreselleşme ulusal sınırları ortadan kal­dırarak dünyayı yatay düzlemde birleştirecek ama aynı zamanda insanlığı dikey olarak sınıflandıracak. ABD’den Rusya’ya kadar çeşitli ülkelerin yöne­timlerini elinde tutan oligarşiler birleşip sıradan Sapiens kitlesine karşı işbir­liği yapabilir. Bu açıdan bakıldığında, günümüzde halkların “seçkin”lere kin duyması sağlam temellere dayanıyor. Dikkati elden bırakırsak Silikon Vadisi kodamanlarının torunları Apalaş Dağları’nda yaşayan taşralılardan ve Si­biryalı köylülerden üstün bir ırka dönüşebilir.

Uzun vadede böyle bir senaryo sonucunda kastın tepesindekiler dışarı­daki “barbarlar” yağmalamasın diye etrafını duvar ve hendeklerle çevirip “medeniyet” ilan ettikleri bir alana çekilince, küreselleşme süreci tersine bile dönebilir. 20. yüzyılın sanayi toplumlarında ucuz işgücü, hammadde ve piyasa için “barbarlar” gerekliydi. Bu yüzden işgal edildiler ve sindirildiler.

Ama 21. yüzyılın yapay zekâ, biyomühendislik ve nanoteknolojiye dayalı sa­nayi sonrası medeniyeti kendi kendini idame etmekte çok daha başarılı ola­bilir. Sırf bütün bir toplumsal sınıf değil bütün bir ülke ve kıta bile lüzumsuz addedilebilir. Kendini medeniyet ilan eden, birbirine mantık bombası atarak savaşan siborgların cirit attığı alanlarla, ellerinde palalar ve kalaşnikoflarla birbirine saldıran vahşi insanların yaşadığı topraklar, insansız hava araçları ve robot muhafızların koruduğu surlarla birbirinden ayrılabilir.

Bu kitap boyunca insanlığın geleceğinden bahsederken sık sık birinci ço­ğul şahıs kullanıyorum. “Bizim” sorunlarımız hakkında “biz” ne yapmalıyız diye soruyorum. Ama belki de “biz” diye bir şey yok. Belki en büyük sorunu­muz farklı kitleleri tamamen farklı geleceklerin bekliyor olması. Belki dün­yanın neresinde yaşadığınıza bağlı olarak, çocuklarınıza ya bilgisayar kodu yazmayı ya da hızlı silah çekip düzgün ateş etmeyi öğretmelisiniz.

Verinin sahibi kim?

Tüm servet ve iktidarın az sayıda seçkinin eline geçmesini engellemek isti­yorsak bunun yolu veri mülkiyetini düzenlemekten geçiyor. Eski zamanlarda dünyadaki en kıymetli şey topraktı. Siyaset toprağı kontrol etme mücadele-siydi ve geniş topraklar az sayıda insanın eline geçtiğinde toplum aristok­ratlar ve halk diye ikiye ayrılıyordu. Modern çağda makineler ve fabrikalar topraktan daha önemli hale geldi ve siyasi mücadeleler bu elzem üretim araçlarının kontrolüne odaklandı. Fazla sayıda makine az sayıda insanın eline geçtiğinde toplum sermayedarlar ve proletarya diye ikiye ayrılıyordu. Ancak 21. yüzyılda veri en kıymetli şey olma anlamında hem toprağı hem de makineleri gölgede bırakacak ve siyaset veri akışını kontrol etme mücadelesi verecek. Veri az sayıda insanın eline geçerse insanlık iki ayrı türe ayrılacak.

Veriyi kapma yarışı başladı bile. Yarışın başını Google, Facebook, Baidu ve Tencent gibi veri devleri çekiyor. Şimdilik bu devlerin çoğu “ilgi tüccarlığı” tabir edilen iş modelini benimsemiş görünüyor.2 Bize bedava bilgi, hizmet ve eğlence sunarak ilgimizi çekiyor sonra da bu ilgiyi reklamcılara satıyorlar. Ama muhtemelen veri devlerinin eski ilgi tüccarlarından çok daha büyük hedefleri var. Esas işleri kesinlikle reklam satmak değil. İlgimizi çekerek hakkımızda aşırı miktarda veri toplamayı başarıyorlar ki bu da reklamların toplam hasılatından daha değerli. Biz onların müşterisi değil mahsulüyüz.

Orta vadede bu veri istifi, ilkin reklam endüstrisinin kendisini mağdur edecek son derece farklı iş modellerinin önünü açıyor. Yeni iş modeli otori­teyi insanlardan alıp algoritmalara devretmeye dayanıyor. Buna neyi satın alacağımızı seçme ve onu satın alma otoritesi dedahil. Algoritmalar ürün­leri bizim adımıza seçip almaya başladığında geleneksel reklam endüstrisi iflas edecek. Google’ı düşünün. Google kendisine her şeyi sorabileceğimiz ve dünyanın en iyi cevabını alabileceğimiz bir aşamaya gelmek istiyor. Google’a “Merhaba Google, arabalar ve benimle ilgili (ihtiyaçlarım, alışkanlıklarım, küresel ısınma hakkındaki görüşlerim ve hatta Ortadoğu politikası hakkın­daki görüşlerim dahil) tüm bildiklerine dayanarak benim için en iyi araba­nın hangisi olduğunu söyler misin?” diye sorabildiğimizde ne olacak? Google bu konuda bize iyi bir cevap verir ve deneyimlerimiz bize, kolayca yönlendi­rilebilir duygularımız yerine Google’a güvenmeyi öğretirse, araba reklamla­rının ne anlamı kalır?’

Uzun vadede veri devleri yeterli veri ve yeterli işlem gücünü bir araya ge­tirerek yaşamın en gizli sırlarına erişebilir ve bu bilgiyi sadece bizim adımıza tercihler yapmak ya da bizi yönlendirmek için değil organik canlıları baştan tasarlamak ve inorganik yaşam formları yaratmak için kullanabilir. Reklam satmak kısa vadede bu devleri ayakta tutmak için gerekli sayılsa da uygula­malar, ürünler ve şirketleri getirdikleri paradan ziyade topladıkları veri üze­rinden değerlendiriyorlar genellikle. Popüler bir uygulama iş modelinden yoksun ve hatta ilk etapta para kaybediyor olabilir ama veri emdiği sürece bu uygulamanın değeri milyarları bulabilir.4 Veriyi paraya nasıl çevireceğinizi şimdiden bilmiyor olabilirsiniz ama her halükârda elinizde tutmaya değer; sonuçta geleceği kontrol etmenin ve şekillendirmenin anahtarı bu verilerde yatıyor olabilir. Veri devleri konuyu tam olarak bu şekilde mi değerlendiriyor bilmiyorum ama işletme anlayışları, veri birikimine alelade para birimlerin­den daha çok değer verdiklerine işaret ediyor.

Sıradan insanlar bu sürece direnmekte çok zorlanacak. Günümüzde insanlar en değerli varlıklarını yani kişisel verilerini ücretsiz elektronik posta hizmetleri ve komik kedi videoları karşılığında teslim etmekten son derece memnun. Bu durum, ne yaptığının farkında olmadan koca toprak­ları üç beş renkli boncuk ve ıvır zıvır karşılığında Avrupalı emperyalistlere satan Afrika ve Kuzey Amerika yerlilerinin durumuna benziyor biraz. Eğer sıradan insanlar daha sonradan karar alıp veri akışını kesmeye kalkışırsa, bunun her defasında daha zorolduğunu fark edebilirler; özellikle de o aşa­mada tüm tercihlerini, hatta sağlık ve fiziksel varlıklarını bu ağın kollarına bırakmış olurlarsa.

İnsanlarla makineler, bu ağın dışına çıkan bir insanın hayatta kalmasına olanak bırakmayacak kadar iç içe geçmiş olabilir. Daha doğmadan bu ağa bağlanılacağı için hayatınızın ilerleyen safhalarında ayrılmaya kalkarsanız sigorta şirketleri sizi sigortalamayı, işverenler size iş vermeyi, sağlık hizmet­leri size bakmayı reddedebilir. Sağlık ve kişisel gizlilik müsabakasını parma­ğını kıpırdatmadan kazanacaktır sağlık.

Biyometrik sensörler aracılığıyla beden ve beyninizden toplanan veriler akıllı makinelere akıp durdukça, şirketlerin ve devletlerin sizi iyice tanıması, yönlendirmesi ve sizin adınıza tercihler yapması kolaylaşır. Daha da önem­lisi, tüm beden ve beyinlerin özünde yatan mekanizmayı çözebilir ve bu sa­yede yaşamı tasarlama gücü kazanabilirler. Küçük bir seçkin grubun böylesi tanrısal güçleri tekeline almasını ve insanlığın iki biyolojik kasta ayrılmasını engellemek istiyorsak şunu sormalıyız: Verinin sahibi kim? DNA, beyin ve hayatıma ait veriler bana mı, devlete mi, bir şirkete mi, yoksa insanlığın ta­mamına mı ait?

Devletlerin verileri kamuya açmasının şart koşulması muhtemelen bü­yük şirketlerin gücünü dizginler ama bu da ucube dijital diktatörlüklere yol açabilir. Siyasetçilerin müzisyenleri andıran bir yanı vardır ve çaldıkları ens­trüman insanların duygusal ve biyokimyasal sistemidir. Bir konuşma yapıp ülkeyi korkuya sürükleyebiliyorlar. Bir tweet atıyorlar ve öfke patlaması ya­şanıyor. Bence bu müzisyenlerin eline daha karmaşık bir enstrüman verme­meliyiz. Siyasetçiler duygularımızın tellerini doğrudan titretebilir, diledik­leri gibi endişe, nefret, neşe ve sıkıntı yaratabilir hale gelirse, siyaset sadece bir duygu sirkine döner. Büyük şirketlerin gücünden alabildiğine korkma­mız gerek ama tarih bize kadirimutlak devletlerin kucağında da halimizin bir o kadar harap olduğunu gösteriyor. Mart 2018 itibarıyla hakkımdaki ve­rileri Vladimir Putin’e vereceğime Mark Zuckerberg’e veririm (gerçi Camb-ridge Analytica skandalının gösterdiği üzere böyle bir seçenek yok çünkü Zuckerberg’e teslim edilen veriler dönüp dolaşıp Putin’in eline geçebiliyor).

İnsanların kendi verilerinin mülkiyetini saklı tutması fikri bu iki seçe­nekten daha cazip gelebilir ama bunun tam anlamıyla ne demek olduğu belli değil. Toprak mülkiyetini düzenlemek konusunda binlerce yıllık de­neyimimiz var. Bir alanın etrafına çit çekip kapıya nöbetçi dikerek giren çı­kanı nasıl kontrol edeceğimizi biliyoruz. Son iki yüzyılda sanayi mülkiye­tini nasıl düzenleyeceğimizi de gayet iyi öğrendik; bu sayede ister General Motors’un ister Toyota’nın hisselerini alıp şirketin bir kısmına ortak ola­biliyoruz. Ama veri mülkiyeti düzenlemesi konusunda fazla deneyimimiz yok ve toprak ve makinelerden farklı olarak hem her yerde olduğu hem de hiçbir yerde durmadığı, ışık hızıyla yer değiştirebildiği ve istenildiği kadar kopyalanabildiği için veri mülkiyetini düzenlemek yapısal olarak çok daha çetrefilli bir iş.

O yüzden avukatlarımızı, siyasetçilerimizi, filozoflarımızı hatta şairle­rimizi bu açmaza, “Verinin mülkiyeti nasıl düzenlenir?” sorusuna eğilme­ye çağıralım. Bu belki de çağımızın en önemli siyasi sorusu. Bu soruyu kısa zamanda cevaplayamazsak sosyopolitik sistemimiz çökebilir. İnsanlar daha şimdiden yaklaşmakta olan felaketi sezinliyor. Belki de dünyanın dört bir yanındaki vatandaşlar bu sebeple on sene önce karşı konulmaz buldukları liberal anlatıya inançlarını kaybediyor.

Peki, bu noktadan ileriye nasıl gidilir ve biyoteknolojiyle bilişim teknolo­jileri devrimlerinin yol açacağı muazzam zorluklarla nasıl başa çıkılır? Dün­yanın tepetaklak olmasına bizzat sebep olan biliminsanları ve girişimciler teknolojik bir çözüm tasarlayabilir mi? Örneğin ağ tabanlı algoritmalar kolektifolarak tüm verilerin mülkiyetini elinde tutacak ve hayatın gelecekteki gelişimini gözetecek küresel bir insan topluluğunun temelini oluşturabilir mi? Küresel eşitsizlik artar ve toplumsal gerginlik dünya çapına yayılırsa, Mark Zuckerberg iki milyar arkadaşını güçlerini birleştirip bir şeyler yapma­ya çağırır belki.

Yuval Noah Harari 
21. Yüzyıl İçin 21 Ders

1 Yorum

  1. Karamsar hipotezlerle ilerlemek ve gelecek kurgusunu buna gore tasarlamak dogru degil iyimser hipotez olarak bilgiyi herzaman yapan insan bilgiyi edinen makinadan ustun olucak ve makina insan iliskisine makina muhtac olucaktir insan olmadan makina olamaz ama makina olmadan insan olabilir bu denkleme gore haraket etmek dogru yolu cizicektir.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz