Gelecek filmlerde gördüğünüz gibi değil – Yuval Noah Harari

0
470

İnsanlar diğer tüm hayvanlardan daha iyi işbirliği yapabildikleri için dünyayı kontrol ediyor ve kurmacaya inandıkları için işbirliği konusunda bu kadar iyiler. O yüzden şairler, ressamlar ve oyun yazarları da en az askerler ve mühendisler kadar önemli. İnsanlar Tanrı inancıyla katedraller inşa edip savaşa gidiyor ve Tanrı’ya inanmalarının sebebi de Tanrı hakkında şiirler okumuş, Tanrı’yı resmeden tablolara bakmış ve Tanrı hakkında tiyatro oyunlarından büyülenmiş olmaları. Aynı şekilde, çağdaş kapitalizm mitolojisine duyduğumuz inancın altında da Hollywood ve popüler kültür endüstrisi yatıyor. Televizyonda kendi gözümüzle gördüğümüz kapitalizm cenneti yüzünden daha çok şey satın almanın bizi mutlu edeceğine inanıyoruz.

21. yüzyılın başlarında belki de en önemli sanat türü bilimkurgu. Makine öğrenmesi teknolojisi ya da genetik mühendisliği konularında yayımlanan son makaleleri pek az insan okuyor. Onun yerine Matrix ve Her gibi filmlerle Westworld ve Black Mirror gibi diziler insanların zamanımızın en önemli teknolojik, toplumsal ve ekonomik gelişimlerini nasıl anladığını biçimlendiriyor. Bu aynı zamanda bilimkurgunun bilimsel gerçekleri ele alırken çok daha fazla sorumluluk taşıması gerektiğini de gösteriyor, aksi takdirde insanlara yanlış fikirler aşılayıp insanların dikkatini yanlış sorunlara çekebilir.

Önceki bölümlerin birinde belirtildiği üzere, günümüzde bilimkurgunun belki de en büyük gafleti zekâyla bilinci birbirine karıştırması. Bunun sonucunda robotlarla insanların savaşına gereğinden fazla eğiliyor. Oysa bizi daha çok endişelendirmesi gereken algoritmaların gücünü elinde tutan az sayıda insanüstüyle gücü elinden alınmış Homo sapiens’in oluşturduğu geniş kitleler arasında çıkabilecek olası bir çatışma. Yapay zekânın geleceği üzerine kafa yorarken, Kari Marx hâlâ Steven Spielberg’den daha iyi bir kılavuz.
Gerçekten de yapay zekâ hakkındaki pek çokfilm bilimsel gerçeklikten o kadar uzak ki insanın aklına tüm bu filmlerin tamamen farklı kaygılarla çekilmiş birer alegoriden ibaret olduğu düşüncesi geliyor. Misal 2015 yapımı Ex Machina, görünüşte dişi bir robota âşık olan ama sonuçta bu robot tarafından aklı çelinip oyuna getirilen bir yapay zekâ uzmanını anlatıyor. Ama esasen bu film insanların zeki robot korkusu hakkında değil. Bu film erkeklerin zeki kadın korkusu, özellikle de kadınların özgürleşmesiyle onların hâkimiyeti ele geçirmesi ihtimalinin yarattığı korku hakkında. Yapay zekânın kadın, uzman karakterin de erkek olduğu bir yapay zekâ filmi görürseniz, bilin ki konu büyük ihtimalle sibernetik değil feminizm. Zira ne diye yapay zekânın cinsiyeti ya da cinsel kimliği olsun? Cinsiyet çok hücreli organik varlıklara ait bir özellik. Organik olmayan sibernetik bir varlığın cinsiyetle ne işi olur?

Bir kutunun içinde yaşamak
Teknolojinin insanları yönlendirmek ve kontrol etmek için kullanılması tehlikesi, bilimkurgu türünün çok daha derinlemesine ele aldığı bir konu. Matrix neredeyse tüm insanların siber âleme hapsedildiği ve deneyimledik-leri her şeyin master algoritma tarafından şekillendirildiği bir dünyayı göz önüne seriyor. Truman Show durumdan haberi olmadan bir televizyon programında başrol oynayan Truman’a odaklanıyor. Annesi ve en yakın dostu dahil tüm arkadaşlarının ve tanıdıklarının oyuncu olduğundan habersiz, yaşadığı her şey özenle hazırlanmış bir senaryonun parçası ve söylediği ya da yaptığı her şey gizli kameralarla kaydedilip milyonlarca hayranı tarafından şevkle izleniyor.
Ancak dahice olmalarına rağmen bu iki film de senaryolarının erişebileceği nihai imadan geri adım atıyor. Matrislere hapsolmuş bu insanların sahici bir benlik taşıdıklarını, bu sahici benliğin tüm teknolojikyönlendirmelere rağmen el değmeden durduğunu ve kahramanların yeterince çabalarlarsa erişebileceği matrisin dışında sahici bir gerçeklik bulunduğunu varsayıyorlar. Matris sahici iç benliğinizi sahici dış dünyadan ayıran yapay bir bariyerden ibaret. Pek çok sıkıntı çektikten sonra, Matrix filminin Neo’su da Truman Shoıv’un Truman’ı da kendilerini kontrol eden ağları aşıp kaçmayı başarıyor, sahici benliklerini keşfediyor ve vadedilmiş sahici topraklara ulaşıyor.

Nasıl oluyorsa, vadedilmiş sahici toprakların her tür belirleyici özelliği matris yaratısıyla birebir aynı. Truman televizyon stüdyosundan kaçınca, daha önceden televizyon programından atılmış olan lise aşkıyla tekrar bir araya gelmenin peşine düşüyor. Ama Truman bu romantik fanteziyi gerçekleştirirse, hayatı tıpkı Truman Show tarafından dünyanın dört bir yanına pazarlanan mükemmel Hollywood rüyasına benzeyecek; bir de Fiji’ye tatile gidebilir tabii. Filmde Truman’ı gerçek dünyada bekleyen alternatif hayata dair en ufak bir ipucu verilmiyor.
Aynı şekilde Neo şu meşhur kırmızı hapı yutup matristen çıkınca, karşısına çıkan dış dünya içerideki dünyanın tıpkısının aynısı. Dışarıda da içeride de şiddetli çatışmalar yaşanıyor ve insanlar korku, tutku, aşk ve kıskançlık duygularıyla hareket ediyor. Film, Neo’ya eriştiği gerçekliğin daha büyük bir matristen başka bir şey olmadığı ve “asıl gerçek dünyaya” geçmek istiyorsa yine mavi ya da kırmızı hapı seçmesi gerektiği söylenerek sona ermeliydi.
Yaşadığımız teknolojik ve bilimsel devrim sahici birey ve sahici gerçekliklerin algoritmalar ve televizyon kameraları tarafından manipüle edilebildiğine değil, sahicilik denen şeyin bir mit olduğuna işaret ediyor. İnsanlar bir kutunun içine hapsolmaktan korkuyor ama zaten bir kutunun -kendi beyinlerinin- içinde hapsolduklarının farkına varmıyorlar, ki bu da daha büyük bir kutunun, toplum ve toplumun sayısız kurmacasının içinde hapsolmuş durumda. Matristen kurtulunca karşınıza çıkacak şey sadece daha büyük bir matris. 1917′ de çiftçi ve işçiler çara karşı ayaklandığında karşılarında Stalin’i buldular. Dünyanın sizi ne şekilde yönlendirdiğini keşfe çıkarsanız, sonuç olarak benliğinizin merkezinin sinir ağları tarafından yaratılmış bir yanılsama olduğunu fark edersiniz.

İnsanlar bir kutuya hapsolup kalırlarsa dünyadaki her türlü harika şeyi kaçıracaklarından korkuyorlar. Neo matrisin içinde, Truman da televizyon stüdyosunda sıkışıp kaldığı müddetçe Fiji’ye, Paris’e ya da Machu Picchu’ya gezmeye gidemeyecek. Ama esasen bu hayatta deneyimleyip deneyimleyebileceğiniz her şey kendi bedeninizin ve zihninizin içinde. Matristen çıkmak ya da Fiji’ye gitmek bir şeyi değiştirmiyor. Sanki zihninizin bir yerinde “Sadece Fiji’ye gidince açılabilir!” yazılı kocaman kırmızı bir uyarı işareti taşıyan demirden bir sandık var da sonunda Güney Pasifik’e gezmeye gittiğinizde bu sandığı açıp sadece Fiji’de tadabileceğiniz birtakım özel duygu ve hislere kapılacaksınız. Fiji’ye hiç gitmezseniz bu özel hisleri asla tadamayacaksınız. Hayır. Fiji’de ne hissedecekseniz dünyanın herhangi bir yerinde de hissedebilirsiniz; matrisin içinde bile.

Belki hepimiz Matrix’teki gibi devasa bir bilgisayar simülasyonunun içinde yaşıyoruz. Böyle bir durum tüm milli, dinsel ve ideolojik anlatılarımızla çelişirdi. Ama zihinsel deneyimimiz yine gerçek kalırdı. Tüm insanlık tarihinin Zircon gezegenindeki birtakım fareler tarafından yürütülen bir deney için oluşturulmuş süper bilgisayar simülasyonu olduğu ortaya çıkarsa, Kari Marx ve IŞİD utançtan yerin dibine geçer. Ama sözkonusu farelerin yine de Ermeni soykırımı ve Auschwitz vakaları için hesap vermesi gerekir. Bunları Zircon Üniversitesi etik kurulundan nasıl geçirmişler acaba? Gaz odaları silikon çiplerin ilettiği elektrik sinyallerinden ibaret olsa da çekilen acılar, duyulan korkular ve hissedilen çaresizliğin azabı bir gıdım bile azalmaz.

Acı acıdır, korku korkudur ve aşk da aşktır; matriste bile. Hissettiğiniz korkunun dış dünyadaki birtakım atomlardan mı, bir bilgisayarın yönlendirdiği elektrik sinyallerinden mi kaynaklandığı fark etmez. Korku aynı ölçüde gerçektir. Bu yüzden zihninizin gerçekliğini sorgulamak istiyorsanız bunu matrisin içinde de dışında da yapabilirsiniz.

Çoğu bilimkurgu film aslında çok eski bir anlatıyı, aklın maddeyi alt etmesini anlatır. Otuz bin yıl önce anlatı şöyle seyrediyordu: “Akıl taş bir bıçak tahayyül eder, el bıçağı yaratır, insan mamutu öldürür.” Ama işin aslı, insanlar dünyanın kontrolünü bıçağı icat edip mamutları öldürmekten ziyade insan aklını yönlendirerek kazandı. Akıl tarihsel eylemleri ve biyolojik gerçekleri özgürce şekillendiren bir özne değil, tarih ve biyoloji tarafından şekillendirilen bir nesne. En çok el üstünde tuttuğumuz ülkülerimiz -özgürlük, sevgi, yaratıcılık- birinin bir mamutu öldürmek için biçimlendirdiği taş bir bıçaktan farksız. En iyi bilimsel kuramlara ve en yeni teknolojik araçlara bakılırsa, akıl hiçbir zaman yönlendirmeden azade değil. Manipülatifbir kabuktan kurtarılmayı bekleyen sahici bir benlik yok.

Yıllar içinde kaç adet film, roman ve şiir tükettiğiniz ve bu eserlerin aşka dair düşüncelerinizi nasıl etkilediği konusunda bir fikriniz var mı? Seks sözkonusu olduğunda pornografi, savaş sözkonusu olduğunda Rambo neye denk düşüyorsa romantik komediler de aşk sözkonusu olduğunda ona denk düşüyor. Ve sil tuşuna basıp bilinçaltıve limbiksisteminizden Hollywood’un tüm izlerini silebileceğinizi sanıyorsanız kendinizi kandırıyorsunuz.

Taş bıçaklara şekil verme fikrini seviyoruz ama kendimizin taş bıçak olması fikrinden hoşlanmıyoruz. Buna istinaden, şu eski mamut hikâyesinin matris versiyonu şu şekilde seyrediyor: “Akıl bir robot düşler, el robotu yaratır, robot teröristleri öldürür ama aklı da kontrol etmeye çalışır; akıl robotu öldürür.” Fakat bu hikâye yanlış. Sorun, aklın robotu öldüremeyecek olması değil. Sorun, robotu düşleyen aklın çok daha önceden maruz kaldığı manipülasyonların bir ürünü olması. Dolayısıyla robotu öldürmek bizi özgürleştirmez.

Disney özgür iradeye inancım kaybediyor
Pixar Studios ve Walt Disney Pictures 2015’te, insanlık haline ilişkin çok daha gerçekçi ve tedirgin edici bir animasyon film sürdü piyasaya. Film hem çocukların hem de büyüklerin ilgisini çekerek kısa zamanda büyük hasılat yaptı. Ters Yüz adlı bu film on bir yaşındaki kız çocuğu Riley Anderson’ın hikâyesini anlatıyor. Riley ailesiyle birlikte Minnesota’dan San Francisco’ya taşınıyor. Arkadaşlarını ve eski evini özleyen Riley yeni hayatına alışmakta zorluk çekiyor ve Minnesota’ya kaçmaya çalışıyor. Ancak Riley’nin haberi olmayan çok daha büyük bir kriz yaşanıyor. Riley ne bir televizyon programının bir şeyden habersiz yıldızı ne de matrise sıkışıp kalmış biri; Riley’nin kendisi matris ve içinde sıkışıp kalmış bir şey var.
Disney imparatorluğu aynı mitin tekrar tekrar anlatılmasıyla kuruldu. Sayısız Disney filminde kahramanlar zorluklarve tehlikelerle karşılaşır ama sonunda sahici benliklerini bulup özgür iradelerini kullanarak zafere ulaşırlar. Ters Yüz bu miti acımasızca parçalıyor. Filmde günümüzün nörobiyolojik insan algısı benimsenmiş. İzleyiciyi Riley’nin beyninin içine doğru bir yolculuğa çıkarıyor ve orada çocuğun sahici bir benliği olmadığı ve herhangi bir özgür seçimde bulunmadığı çıkıyor karşımıza. Riley aslında birbiriyle çatışan bir dizi biyokimyasal mekanizma tarafından kontrol edilen koca bir robot gibi. Filmde bu mekanizmalar sevimli çizgi film karakterleriyle temsil edilmiş: sarı ve güler yüzlü Neşe, mavi ve asık suratlı Üzüntü, kırmızı ve asabi Öfke gibi. Riley’nin her hareketini Merkez’deki koca bir ekrandan seyredip duruma çeşitli buton ve kollar vasıtasıyla müdahale eden bu karakterler Riley’nin ruh halini, kararlarını ve eylemlerini kontrol ediyor.

Riley’nin San Francisco’daki yeni hayatına uyum sağlayamaması, Merkez’de işlerin karışıp Riley’nin beynindeki dengenin altüst olmasından kaynaklanıyor. Neşe ve Üzüntü işleri yoluna koymak için Riley’nin beyninde uzun bir yolculuğa çıkıyor, düşünce trenine biniyor, bilinçaltı hapishanesini keşfediyor ve yaratıcı birtakım nöronların rüya üretmekle meşgul olduğu iç stüdyoyu ziyaret ediyorlar. Riley’nin beyninin derinliklerindeki bu kişileş-tirilmiş biyokimyasal mekanizmaları izlerken herhangi bir ruhla, sahici bir benlikle ya da özgür iradeyle karşılaşmıyoruz. Hattatüm hikâyenin belkemiği olan aydınlanma anı, Riley sahici benliğini keşfedince değil, Riley’nin tek bir özle özdeşleştirilemeyeceği ve iyiliğinin pek çok farklı mekanizma arasındaki etkileşime bağlı olduğu ortaya çıkınca yaşanıyor.

Seyirciler ilk başta Riley’yi ana karakter olan güler yüzlü Neşe’yle özdeşleştirmeye sevk ediliyor. Ancak Riley’nin hayatını karartma tehlikesi taşıyan kritik hatanın tam da bu olduğu zamanla ortaya çıkıyor. Kendisini Riley’nin sahici özü sayan Neşe, diğer tüm iç karakterleri geri planda bırakıp Riley’nin beyninin hassas dengesini bozuyor. Katarsis, Neşe hatasını anlayınca ve hem Neşe hem de izleyiciler Riley’nin Neşe, Üzüntü ya da diğer karakterlerden biri olmadığını fark edince yaşanıyor. Riley tüm bu biyokimyasal karakterlerin çatışması ve işbirliği sonucu ortaya çıkan karmaşık bir hikâye.

Gerçekten şaşırtıcı olan şey, sadece Disney’in böyle radikal bir mesaj içeren bir filmi piyasaya sürmesi değil, bu filmin dünya çapında büyük başarı yakalaması. Belki de başarısının sebebi mutlu sonla biten bir komedi olması ve çoğu izleyicinin filmin taşıdığı nörolojik boyutu ve bunun meşum çağrışımlarını ıskalamış olmasıdır.
Aynı şeyi 20. yüzyılın en kâhinvari bilimkurgu kitabı için söylemek mümkün değil. Bu kitabın uğursuz çağrışımlarını ıskalamak imkânsız. Neredeyse yüz yıl önce yazılmış olsa da her geçen yıl daha da isabetli hale geliyor. Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya’yı 1931 yılında, komünizm ve faşizm Rusya’da ve İtalya’da iyice yerleşmişken, Nazizm Almanya’da yükselişe geçmişken, Japonya Çin’i fethetmeye atılırken ve Büyük Buhran tüm dünyayı tutsak etmişken kaleme almış. Ama Huxley tüm bu karanlık bulutların ötesini görüp hiçbir savaşın, kıtlığın ya da salgın hastalığın yaşanmadığı, aralıksız bir huzurun, bolluğun ve sağlığın hüküm sürdüğü bir dünya kurgulamayı başarmış. Bu dünya insanların dilediğince takıldığı bir tüketici dünyası; seks ve uyuşturucu gırla gidiyor ve en yüce değer mutluluk. Kitabın temelinde insanların biyokimyasal algoritmalar olduğu, bilimin insan algoritmasına hâkim olabileceği ve teknolojiyle bunun yönlendirilebileceği varsayımı yatıyor.

Bu cesur yeni dünyada Dünya Hükümeti, gelişmiş bir biyoteknoloji ve toplum mühendisliği kullanarak herkesin her daim memnun hissetmesini ve kimsenin başkaldırmak için bir nedeni olmamasını sağlıyor. Riley’nin beynindeki Neşe, Üzüntü ve diğer karakterlerin birer devlet ajanına dönüştürülmüş olması gibi bir durum sözkonusu. Dolayısıyla ne gizli polislere ne toplama kamplarına ne de Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ündeki gibi Sevgi Bakanlığı’na ihtiyaç var. İşin aslı, Huxley’nin dehasını açığa çıkaran, insanların korku ve şiddettense sevgi ve zevk sayesinde çok daha sıkı kontrol edilebileceğini göstermesi.
İnsanlar Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü okuyunca Orwell’in kabus gibi bir dünyayı tasvir ettiğini net bir şekilde anlarlar ve sorulacak tek soru, “Böyle korkunç bir duruma gelmemek için ne yapabiliriz?” olur. Cesur Yeni Dünyayı okumak çok daha rahatsız edici ve zorlayıcı bir deneyimdir çünkü bu dünyayı distopya kılan şeyin ne olduğunu tespit etmekte güçlük çekersiniz. Dünya huzurlu, işler yolunda ve herkes yaşadığı hayattan son derece tatminkârdır. Bunda ne gibi bir yanlış olabilir?

Romanın zirvesinde, Batı Avrupa’nın Dünya Denetçisi Mustapha Mond’la tüm hayatını New Mexico’daki bir yerel koruma alanında geçirmiş ve Londra’ da Shakespeare ve Tanrı hakkında hâlâ bir şeyler bilen tek insan olan Yabani John arasında geçen konuşma esnasında bu soruya bizzat değiniyor Huxley.
Yabani John Londra halkına kendilerini kontrol eden sisteme karşı ayaklanma çağrısında bulununca insanlar oralı bile olmaz ama polis John’u tutuklayıp Mustapha Mond’un karşısına çıkarır. Dünya Denetçisi John’la tatlı tatlı konuşup asosyal davranışlarında ısrarcıysa ıssız bir yere gidip inzivaya çekilebileceğini açıklar. Bunun üzerine John bu dünya düzeninin altında yatan görüşleri sorgular ve Dünya Hükümeti’ni mutluluk adına sadece hakikat ve güzelliği değil onurlu ve kahramanca olan her şeyi feda etmekle suçlar:

“Sevgili genç dostum,” dedi Mustafa Mond, “medeniyetin asilliğe ya da kahramanlığa hiç ihtiyacı yoktur. Bunlar siyasi yetersizlik belirtileridir. Bizimki gibi tam anlamıyla örgütlü bir toplumda kimse asil ya da kahraman olmaya fırsat bulamaz. Böyle bir fırsat doğması için önce koşulların bütünüyle dengesiz olması gerekir. Savaşların sürdüğü, aynı anda farklı odaklara sadakat gösterilen, direnilmesi gereken cezbedici şeyler bulunan, uğruna savaşılacak ya da korunacak sevgi nesnelerinin mevcut olduğu yerlerde asillik ve kahramanlık bir şey ifade edebilir elbet. Ancak günümüzde savaş çıkmıyor. Birini çoksevmenizi engellemek için her türlü önlem alınıyor. Farklı odaklara sadakat diye bir şey yok; öyle bir şartlandırılıyorsunuz ki yapmanız gerekeni yapmamanız mümkün değil. Ve yapmanız gerekenler baştan sona son derece keyifvericiolduğu ve pek çok doğal dürtüye tolerans gösterildiği için ortada sakınılacak bir cazibe unsuru da kalmıyor. Ve olur da bir talihsizlik sonucu hoş kaçmayan bir şey, bir şekilde yaşanırsa, e o zaman da soma’ [uyuşturucu] var; yutar ve gerçeklerden uzaklaşırsın. Soma her daim sinirini yatıştırır, düşmanlarınla aranı düzeltir, sabrını ve metanetini artırır. Eskiden bunları başarmak için büyük çaba sarfetmek ve yıllarca nefsini terbiye etmek dışında yapılacak bir şey yoktu. Artık iki üç yarım gramlık tablet almanız yeterli. Herkes erdemli olabiliyor artık. Ahlakının en azından yarısını bir şişeye koyup yanında taşıyabiliyorsun. Gözyaşlarından azade bir Hıristiyanlık; işte soma bu.”
“Ama gözyaşı da şart. Othello ne demiş hatırlamıyor musunuz? ‘Her fırtınadan sonra ortalık olacaksa böyle süt liman, varsın essin rüzgârlar ölüleri kaldırıncaya kadar.’ Yaşlı Kızılderililerden birinin bize anlattığı bir hikâye vardı; Matsakili Kız hakkında. Kızla evlenmeye talip olan delikanlıların sabahları gelip kızın bahçesini çapalamaları gerekiyormuş. Kolay gibi duran bir iş ama bahçede büyülü karasinekler ve sivrisinekler varmış. Çoğu delikanlı sineklerin ısırıp sokmasına katlanamıyormuş. Ama katlanabilen biri çıkmış ve o da kızı almış.”
“Büyüleyici! Ama medeni ülkelerde,” dedi Denetçi, “kızları bahçelerini çapalamadan da alabilirsin ve etrafta ısırıp sokan karasinekler, sivrisinekler de yok. Yüzyıllar önce kurtulduk onlardan.”
Yabani kaşlarını çatıp başını salladı. “Bunlardan kurtuldunuz. Evet, size yakışan da bu. Katlanmayı öğrenmek yerine nahoş ne varsa başınızdan savıyorsunuz. Hangisi daha asil, zihnimizde zalim kaderin fırlattığı taşlara ve oklara katlanmak mı yoksa dert deryasına karşı silaha sarılıp kafa tutarak bitirmek mi işlerini (…) Ama siz ikisini de yapmıyorsunuz. Ne katlanıyor ne kafa tutuyorsunuz. Taşlarıve okları ortadan kaldırıyorsunuz, o kadar. Ne kolaylık.” (…) “İhtiyacınız olan,” diye devam etti Yabani, “değişiklik olsun diye gözyaşı içeren bir şey yaşamak (…) Tehlikeye atılarak yaşamanın başka bir tadı yok mu?”
“Çok var,” diye yanıtladı Denetçi, “Adamların ve kadınların zaman zaman adrenalinlerini uyarması gerek (…) Son derece sağlıklı olmanın koşullardan biri bu. ŞAM işlemini bu yüzden şart koştuk.”
“ŞAM mı?”
‘Şiddet Arzusu Muadili. Ayda bir kez düzenli uygulanıyor. Tüm sisteme adrenalin basıyoruz. Korku ve hiddetin birebir fizyolojik muadili. Desdemona’yı öldürmenin ve Othello tarafından öldürülmenin tüm uyarıcı etkileri alınıyor, üstelik hiçbir külfete katlanmadan.”
“Ama ben külfetleri seviyorum.”
“Biz sevmiyoruz,” dedi Denetçi. “Biz her şeyi rahat rahat yapmak istiyoruz.”

“Ama ben rahatlık peşinde değilim. Tanrı’nın, şiirin, gerçek tehlikenin, özgürlüğün, iyiliğin peşindeyim. Günahın peşindeyim.”
“Aslında,” dedi Mustapha Mond, “mutsuz olma hakkı talep ediyorsun.”
“Peki öyle olsun,” dedi Yabani cüretkâr bir tavırla, “mutsuz olma hakkı talep ediyorum.”
“Dahası yaşlanıp iktidarsız kalma hakkı, frengiye ve kansere yakalanma hakkı, yiyecek doğru dürüst bir şey bulamama hakkı, rezil olma hakkı, durmadan yarın başıma ne gelecek diye endişe içinde yaşama hakkı, tifoya yakalanma hakkı, tarif edilemeyecek kadar korkunç acılar içinde kıvranma hakkı.”
Uzun bir sessizlik oldu.
“Hepsini talep ediyorum,” dedi Yabani sonunda. Mustapha Mond omuz silkti. “Buyur al,” dedi.’

Yabani John ıssız biryere gidip inzivaya çekilir. Yıllarca Kızılderili kampında yaşadığı ve beyni Shakespeare ve dinle yıkanmış olduğu için modernitenin tüm nimetlerini reddetmeye koşullanmıştır. Ama böyle sıradışı ve ilginç birinin yaşadığı söylentisi hızla yayılır, insanlar onu izleyip ne yapıp ettiğini kayıt altına almak üzere akın ederler ve John kısa süre sonra ünlü birine dönüşür. Tüm bu istenmeyen ilgiden daralan Yabani, medeniyet matrisinden kırmızı bir hap yutarak değil kendini asarak kaçar.
Matrix ve Truman Show’un yaratıcılarının aksine Huxley kaçış imkânından kuşku duymuş çünkü kaçmayı başarabilecek birinin çıkacağından şüpheliymiş. Beyniniz ve “benliğiniz” matrisin bir parçası olduğuna göre, matristen kaçmak için kendinizden kaçmanız gerek. Doğrusu, düşünülmesi gereken bir imkân bu. Benliğin sınırlı tanımından kaçmak, 21. yüzyılda hayatta kalmak için zaruri bir yetenek haline gelebilir.

Yuval Noah Harari
21. Yüzyıl İçin 21 Ders

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz