Albert Caraco: İnsan metafizik bir hayvandır ve evrenin yalnızca kendi için var olmasını ister

Günün birinde yaşamak için çalışmak zorunda kalmayacağız ve vaktimizi eğlenerek geçireceğiz; günün birinde gezegenleri birbiri ardına kolonileştireceğiz. Ayakta uyutan bu masalları, insan türünün dörtte üçü köpeklerimizden ve kedilerimizden bile daha berbat koşullarda yaşarken yayımlıyorlar; hem de sınırsız bolluk vaat edilen en kötü durumdaki dörtte birlik nüfusun kendi aşağılık durumlarından çıkma umudu yokken ve bu mucizelerin geçerliliğinden kuşku duyacak gerekçesi varken yapıyorlar bunu.

Yok olup gidecek olan için bir ölüm ezgisidir benim söylediğim ve beş para etmez naiplerimiz karşısında, kafalarına ayin başlığı geçirmiş düzenbazlarımız karşısında ve çoğu olgunluğa bile erişmemiş bilginlerimiz karşısında, ben, bir münzevi, meçhul biri, kendi kuşağımın kâhini, yakılmak yerine sessizliğe canlı canlı kapanmış ben, yarın insanların koro halinde terennüm edecekleri bu silinmez sözleri ben söylüyorum. Tek tesellim, bir dahaki sefere bu naiplerin, düzenbaz ve bilginlerin de bizimle birlikte ölecekleri, bu melunların felaketten kaçıp sığınabilecekleri bir yeraltı olmayacak, okyanusta onları kabul edebilecek ada kalmayacak, onları yutacak çöl de kalmayacak; onları, hâzinelerini ve ailelerini. Karanlıkların içine hep birlikte geri dönüşsüzce yuvarlanacağız ve gölgeler kuyusu kabul edecek bizi; bizi ve saçma tanrılarımızı, bizi ve cani değerlerimizi, bizi ve gülünç türlerimizi. Ancak o zaman, yalnızca o zaman adalet yerini bulacak ve bizi hiçbir gerekçeyle taklit edilmemesi gereken bir model olarak anımsayacaklar, biz yükselen kuşaklar için uyarı olacağız ve gelip metropollerimizin çirkin kalıntılarını -düzenin yarattığı bu kaos evlatlarını!- seyredecekler.

Ustalarımız bizim daima düşmanlarımız oldular ve şimdi ustalarımız her zamankinden çok yanılgı içindeler, çünkü bizim bu kadar kalabalık olmamız onların hatası; yüzyıllardır ve hatta binlerce yıldır işe koşabilecekleri ve ölüme sürükleyebilecekleri astlarının çoğalmasını istiyorlar. Dünyanın parçalandığı ve insanların toprak sıkıntısı çektiği günümüzde, doğan bu milyarların ihtiyaçlarını karşılamak bahanesiyle, onların düşü elli katlı evler inşa etmek ve ökümen’i sanayileştirmek, çünkü onlara -kendi iddialarına rağmen- her zaman ve her zaman daha fazla canlı gerekiyor. İçinde tükendiğimiz Cehennemi sistemli biçimde örgütlüyorlar, düşünmemizi engellemek için bize aptalca gösteriler öneriyorlar, duyarlılığımızı barbarlaştıran ve idrak gücümüzün sonunda yok olup gideceği gösteriler; hiçbir şatafattan kaçınmadan ve kendi manyaklıklarına yön vererek bu oyunları kutsayacaklar. Bizans sirkine geri dönüyor ve gerçek sorunlarımızı unutuyoruz, ama o sorunlar bizi unutmuyor, yarın tekrar karşımıza çıkacaklar ve biz şimdiden biliyoruz, bu sorunlar çözümsüz kaldığı sürece savaşa gideceğiz.

Biz ne zaman korksak, bütün bu uyuşuk halimize rağmen gazeteciler kalkıp kaygılarımızı dağıtmaya çalışırlar; onların vaatlerinden bir Düzenbazlık Antolojisi yapabiliriz. Günün birinde kutupların suyunu içeceğiz, buzullar ihtiyaçlarımızı karşılayacak; günün birinde elimizi attığımız her şey leziz yiyeceklere dönüşecek; günün birinde atıklar, okyanusların dibindeki kırık çizgilerine yığıldıktan sonra toprağın derinlerine gömülecekler; günün birinde yaşamak için çalışmak zorunda kalmayacağız ve vaktimizi eğlenerek geçireceğiz; günün birinde gezegenleri birbiri ardına kolonileştireceğiz. Ayakta uyutan bu masalları, insan türünün dörtte üçü köpeklerimizden ve kedilerimizden bile daha berbat koşullarda yaşarken yayımlıyorlar; hem de sınırsız bolluk vaat edilen en kötü durumdaki dörtte birlik nüfusun kendi aşağılık durumlarından çıkma umudu yokken ve bu mucizelerin geçerliliğinden kuşku duyacak gerekçesi varken yapıyorlar bunu. Çünkü, sonun, yerkürenin yüzeyine dalga dalga ve şimşek hızında yayılması için, mutlak dehşetten hayatta kalanların kadim yoksulluğun sultası altında acılar ve sıkıntılar çekerek sürünmesi için tek bir savaş yeterlidir.

Bir Tanrı varsa eğer kaos ve ölüm de O’nun sanları arasında yer alacaktır, eğer Tanrı yoksa, bu da aynı anlama gelir, o zaman kaos ve ölüm kuşaklar tükenene dek birbirlerine yeter. İstediğimiz kadar günlük yakalım, belirsizliğe ve çürümeye mahkûmuz, neye taparsak tapalım, kurtuluş yok, iyilerle kötülerin yazgısı aynı, azizleri de canavarları da aynı uçurum kucaklıyor, adil olma ve adaletsizlik fikri, görgü kuralları gereği bağlı kaldığımız bir sayıklamadan başka bir şey olmadı hiç. Aslında, dinsel ve ahlaki fikirlerin kaynağı insandadır, bunu insanın dışında aramak anlamsızlıktır, insan metafizik bir hayvandır ve evrenin yalnızca kendi için var olmasını ister, ama evren insanı bilmez, farkında değildir ve insan bu tanımazdan gelmeye teselli bulmak için uzamı tanrılarla, kendi imgesinden yarattığı tanrılarla doldurur. Böylece, içi boş gerekçelere tutunarak yaşamayı başarırız, ama bu gayet hoş ve teselli edici gerekçeler, bizler gözlerimizi -kuşatması ve tehdidi altında yaşadığımız- ölüme ve kaosa açtığımızda hiçliğe düşerler. İman, boş şeylerden biridir ve bu dünyanın doğası üzerine insanı aldatma sanatıdır.

Çünkü bu dünyanın doğasında mutlak ilgisizlik vardır ve bu dünyanın doğasına benzemek filozofun görevidir -ama elbette vazgeçemeyeceği insan olmayı sürdürerek: Tutarlılığın, ölçülülüğün ve nesnelliğin bedeli budur. Bütün sorunlar nesnellik, ölçü ve tutarlılıkla çözümlenir, ama çoğu insan bunu yapamadığından bütün sorunlar çözümsüz kalıyor; salaklıkları ve delilikleri nedeniyle hak ettikleri felaket alçakların eğitileceği tek okuldur. Uyurgezerleri kâhin yapamayacağımız gibi bu doğuştan körlere de ışığı sevdiremeyiz, düzenin yasası yitik kitlenin kurtarılamayacağı yönündedir ve bu kitle, sürüyle çoğalarak ve bıkıp usanmadan sayısız kurban vererek soluksuz kalana dek üremeyi kendi yitiminin tesellisi kabul ediyor. Bizi bekleyen şeyi hayal meyal seçiyoruz ve davranışımızı gözlerimizle gördüğümüz ve öğrendiğimiz şeye göre düzenliyoruz, ama ölümlülerin çoğunun hiçbir şeyi fark etmediğini ve kendi düşlerinden ancak umutsuzluğa düşmek için çıktıklarını hissediyoruz; onların tek yasası ancak işitmedikleri şeye tabi olmaktır.

Duaların ve büyülerin vakti geçti; başımıza ne gelirse gelsin ibadet vakti geçti. Dinlerimiz artık hiç işimize yaramıyor, müminlerin de varlık nedeni kalmadı, çünkü dinler bize gerçekliğimizi yitirtiyor, müminlerse dünyayı tekrar düşünmeyecekler: Oysa, içinde yaşadığımız dünyayı yeniden düşünmezsek burada üç kuşak daha varlığını sürdüremeyecek, üç kuşak daha gerekliğini yitirmemeli. Artık kendimizi yargılama imkânlarımız var, vahyedilmiş sistemlerimiz bunlara baskın çıkamaz, düşünce zamanı müjdeleniyor, meditasyon vakti başlıyor. Aslında, yitik kitleyi müminler oluşturuyor, müminler geleceğimiz ile kendimiz arasındaki fazlalıktır, bu yüzden ölüm onlara ödül olacak, bundan daha adili olamaz. Körlerin bizi yönetmesi, hem de kör diye onurlandırılmaları doğru değil: Devlet başkanlarının kendi batıl inançlarını bir unvan haline getirmeleri ve bir ibadetin törenlerini bundan böyle kendi varlıklarıyla onurlandırmaları meşru değildir. Yaşadığımız yüzyılda insan adına layık biri hiçbir şeye inanmaz ve bunu da övünç kaynağı yapar.

Yeni bir Vahye ihtiyacımız var, bu arada, öncekiler hükümsüz kaldı, hatta daha kötüsü, kargaşanın kaynağı bunlar. Bütün ahlaki otoritelerin desteğiyle ölüme gidiyoruz. Tüm dinsel otoritelerin onayı ve cezalandırmasıyla evrensel ölüme doğru gidiyoruz, hiçbir şey bunu engelleyemez, geleneklerimiz bizim ölüme yönelmemizi son derece onaylıyorlar, çıkarlarımızla denk olan değerlerimiz de bizi aynı yöne itiyor, bundan daha uyumlu bir onay asla görülmedi. Yeryüzü, kurban edilen insanların sunağı oldu; başı dönen, serseme dönmüş insanlık kendini feda etmek için bu sunağa çıkarken, düzenbazlığı duyuran bir avuç insanı ayakları altında çiğniyorlar. Çok geç olduğunun farkındayız artık, ve bu dünyadaki her fedakârlığın bir düzenbazlık olduğunu biliyoruz, hem de en dikkate değer düzenbazlık, ama bunu tam yok olacakken öğrendik. Yarın hayatta kalan insanları Yeni Vahiy kendini feda etmenin saçmalığı üzerine aydınlatacak, şimdiki kuşak çoktan mahkûm edildi, geri dönüşü yok, insan kıyımlarının sunağından dumanlar tütüyor ve türümüz bu dumanları besleyecek, hem de aşk çığlıklarıyla besleyecek, içinde bulunduğu durumdan, gayri insani bu halinden kaçma umuduyla besleyecek.

İman artık insanları kurtaramaz, ne kurtarması! Onları ölüme sürükler, iman oburluktan ve zinadan başka bir şey değildir, ama oburluk ve zina bize düşünmeyi öğretemez. Çünkü artık kendini adamanın bir önemi yok, işin kolayı olur bu; artık haç taşımanın bir önemi yok, bu çok basit olur; böyle birini taklit etmenin, hatta takip etmenin de hiç önemi yok, bu ancak bir kaçış olabilir: Artık dünyayı yeniden düşünme zamanı, gerçekliğimizi arşınlamamız, ölçüp biçmemiz ve yeni temeller atmamız gerek, bu görevler diğerlerinin önüne geçiyor. Oysa, bu görevler çoğu insanın uzağında kalır, dolayısıyla insanların çoğunluğu, bunları yerine getiremediğinden suçlu olacaktır, suçlu ve cezalı; başlarına geleni anlamayacaklar bile. Yitik kitle kaosun eseridir, o kaostur ve kaosa geri döner, bu kitlenin ölümüne ağlayacak değiliz, çünkü o gölgeler ordusudur ve kavruk kalmış, gelişememiş gölgelerin ancak ikircilliğin bağrında sahte bir yaşamı olabilir, hepsi bu: Dinler bu gölgeler için yapılmıştır, onların iğrençliklerine, aşağı kalmışlıklarına tesellidir dinler, ama onlar bu iğrençliği sürdürmeye devam ediyorlar.

Gelecek kuşakların hangi tanrılara tapacağını bilmiyoruz; bizim aramızda kaosun ve ölümün Babası olmuş Gökteki Peder’e ayırdığımız yeri dişil ilkenin alacağı bir düzenin kurulacağına inanıyoruz. Meryem’in yükselişini onaylıyoruz: Dört İncil’de de bir hiç olan Meryem, sonunda Göğe çıkarak, iki bin yılın sonunda hakimiyeti eline alır; o, dirilen Magna Mater’dir ve İsa yalnızca onun bir eklentisidir, ama Meryem’de de kendisinin bir yarısı daima eksiktir. Gelecek yüzyıllarda Tanrıça bütünlüğüne yeniden kavuşacaktır, çünkü onun Bakire ve Anne olması yetmez, aynı zamanda Fahişe de olması ve bütünselliğin tamamlayıcısı olan Magdalena figürünü kapsaması gerekir. O zaman ve yalnızca o zaman, Gökyüzüyle Yeryüzünün evliliğini kutlayabiliriz, o zaman ve yalnızca o zaman kurban etme fikrinden vazgeçeriz, o zaman ve yalnızca o zaman barış kalıcı olur ve dişil ilke dünyanın mutlak hakimi olur -tıpkı Tarih’ten önce olduğu gibi, o zaman ve yalnızca o zaman hareketsizliğin hüküm sürmesi için hareket durur, o zaman ve yalnızca o zaman merkez yeniden ele geçirilmiş ve uzam da bu merkezden yola çıkarak örgütlenmiş olur.

Ama daha önce hiçbir şey çözülemez, çünkü ölçüsüzlük egemen olmadan ve skandal patlamadan ilke değiştirenleyiz, iyi niyet geleceğin reddettiği ve bizim gerçekliğimizi tüketerek varlığını sürdüren bir düzeni korumaya yetmez; bu, ölüm düzenidir ve minisi kaosa kalacaktır. Felaketten kaçamayız, keza bu felaketin kusursuz mantığından da kaçamayız, onun kimileri öngörülebilir kimileri öngörülemez evrelerinin tek tek akışına katlanmaya mahkûmuz, bizi sürükleyen hareketi durdurmayacağız: Erkekler döllemeye devam edecek, kadınlar doğurmaya; ve yitik kitleyi beslemek için her şey kullanılacak, gelecek ipotek altına alınacak. Şu anki insanlığın yalnızca küçücük bir parçası olacak soydaşlarımız, güzelliği bir anıdan başka bir şey olmayan talan edilmiş bir dünyayı miras alacaklar, bunu onarmak yüzyılları bulacak, doğumu sınırlandıracaklar ki toprak dinlensin, sular temizlensin, bu ökümen’i zorla kirletmeye ya da ökümen’in yasalarından tanrılar aramaya niyetlenmeyeceklerdir, bu gerçekliği aşkınlığın yanılsamasına kurban etmeyeceklerdir, Yeryüzü’ne sadık kalacaklar ve Gökyüzü’nü onu onaylamaya mecbur edeceklerdir.

İşte bu nedenle ölüme yürüyoruz, sığınacak bir yer bulma umudumuz yok, deliyiz ve meczubuz, Tarih bizi bağışlamıyor, bizi Kader’in ellerine teslim ediyor -bizim yüzümüzden gücü giderek artan Kader’in. Artık çok geç, tek kesinlik bu, paramparçayız ve bir sentez tasarlamak bile elimizden gelmiyor, kendimizi tahayyül edemiyoruz, kendi sorumluluğumuzu üstlenemiyoruz, kendimizden kaçarak kendimizi arıyoruz ve bu kaçışın içinde kendi tutarlılığımızdan kaçış sanatını buluyoruz. Artık hiç durmayan hareket bizi parçalara ayırıyor, dağıtıyor ve biz zevkle bu duruma rıza gösteriyoruz, üzülmüş gibi yaptığımız şeyi alttan alta onaylıyoruz, en despotik düzenin içine sızmış bu kaos bize zevk veriyor, amaçlarımızın hilafına, özgürlüklerimizi ölümden alıyoruz. İnsanlık, maruz kalacağı şeyi bütünüyle ister, sahip olduğu şeydense feragat eder; biz onu kendini yalanlamaya mecbur etmeyeceğiz, fark ettiği birazcık şeyi de anlamayı reddediyor, kendisini uyaranlardan tiksiniyor, sivil ve dini iktidarın fikir birliğiyle sessizliğe mahkûm ediliyor bu uyaranlar, onlar sağırları harekete geçirerek körleri aldatan bir avuç insandır.

Albert Caraco
Kaos’un Kutsal Kitabı

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz