Anlam: Hayat bir anlatı değil – Yuval Noah Harari

0
617

Ben kimim? Bu hayatta ne yapmalıyım? Hayatın anlamı ne? İnsanlar ezelden beri bu soruları soruyorlar. Her neslin yeni cevaplara ihtiyacı var çünkü neyi bilip neyi bilmediğimiz durmadan değişiyor. Bilim, Tanrı, siyaset ve din hak­kında bildiklerimizi ve bilmediklerimizi dikkate aldığımızda, günümüzde verebileceğimiz en iyi cevaplar nelerdir?

İnsanlar ne tür cevaplar bekliyorlar? İnsanlar hayatın anlamını sorgu­ladıklarında, hemen her zaman bir hikâye duymayı beklerler. Homo sapiens hikâye anlatan, sayılar ve grafiklerden ziyade hikâyeler üzerinden düşünen, evrenin kendisinin de iyi ve kötü karakterle, çatışma ve çözümlerle, doruk noktaları ve mutlu sonlarla dolu bir hikaye gibi işlediğine inanan bir tür. Hayatın anlamını aradığımızda gerçekliğin ne olduğunu ve kendimizin bu kozmik tiyatro oyunundaki rolünü açıklayacak bir hikâye isteriz. Bu rol bizi kendimizden daha büyük bir şeyin parçası yapar, tüm deneyim ve tercihle­rimize anlam katar.

Binlerce yıl boyunca milyarlarca endişeli insana anlatılan popüler hikâyelerden biri, hepimizin tüm varlıkları kapsayan ve birbirine bağlayan ebedi bir döngünün parçası olduğunu anlatır. Her varlığın bu döngüde ayırt edici bir işlevi vardır. Hayatın anlamını çözmek kendinize özgü işlevi anla­mak, iyi bir hayat yaşamak da bu işlevi gerçekleştirmek demektir.

Hindu destanı Bhagavad Gita büyük savaşçı prens Arjuna’nın korkunç bir savaşın ortasında kafasındaki kuşkularla nasıl cebelleştiğini anlatır. Karşı orduda arkadaşlarını ve akrabalarını görünce savaşmaya devam edip onları öldürmeye tereddüt eder. İyi ve kötü nedir, bunları kim belirlemiştirve insan hayatının amacı nedir diye sorgular. Bunun üzerine tanrı Krishna, Arjuna’ya büyük kozmik döngüde her varlığın kendine has bir “dharma’sı”, izlemesi ge­reken bir yolu ve yerine getirmesi gereken görevleri olduğunu açıklar. Dhar-ma’nızı gerçekleştirirseniz, yol ne kadar zorlayıcı olursa olsun, iç huzuruna kavuşur, kuşkulardan kurtulursunuz. Dharma’nızın peşinden gitmeyi redde­der ve başka birinin yolunu benimsemeye çalışırsanız ya da hiçbir yolda iler­lemeden dolanıp durursanız, kozmik dengeyi bozarsınız ve ne huzur bulur­sunuz ne de neşe. Yolu izlediğiniz sürece, size özgü bu yolun ne olduğunun bir önemi yok. Çamaşırcılık yoluna baş koymuş bir çamaşırcı kadın, prenslik yolundan sapan bir prensten çok daha üstündür. Hayatın anlamını kavrayan Arjuna bir savaşçı olarak kendi dharma’sını izlemeye koyulur. Arkadaşlarını ve akrabalarını öldürür, ordusuna zafer kazandırır ve Hindu dünyasının en çok sevilip sayılan kahramanlarından biri olur.

1994 yapımı Disney destanı Aslan Kral bu eski hikâyeyi, Arjuna’nın yerine Simba’yı koyarak çağdaş seyirciler için yeni bir kılıfa soktu. Simba varlığın anlamını öğrenmek isteyince babası, aslan kral Mufasa, ona büyük Yaşam Döngüsü’nü anlatır. Mufasa antilopların otları, aslanların antilopları yedi­ğini ve aslan öldüğünde bedenlerinin çözülüp otları beslediğini açıklar. Her hayvan rolünü oynadığını müddetçe hayat nesilden nesile bu şekilde devam eder. Her şey birbiriyle bağlantılı ve herkes birbirine muhtaç, o yüzden tek bir ot bile görevini yerine getirmekte başarısız olursa tüm Yaşam Döngüsü çökebilir. Mufasa’nın dediğine göre Simba’nın görevi Mufasa öldükten sonra aslan krallığının başına geçip diğer hayvanların düzenini sağlamaktır.

Fakat Mufasa kötü kardeşi Scar tarafından öldürülüp vaktinden önce ölünce, genç Simba bu felaketten kendini suçlar ve suçluluk duygusuyla as­lan krallığını terk eder, hükümdarlık kaderini reddeder ve yabani doğaya doğru yol alır. Orada biri firavun faresi, diğeri yabani domuz iki kaçkınla daha tanışır ve hep beraber birkaç yıl vurdumduymaz bir şekilde kendi baş­larına takılırlar. Asosyal felsefeleri doğrultusunda her soruna Hakuna mata-ta, takma kafana, diye karşılık verirler.

Ama Simba dharma’sından kaçamaz. Olgunlaştıkça sıkıntısı artar, kim olduğunu ve bu hayatta ne yapması gerektiğini bilemez. Filmin doruk nok­tasında Mufasa’nın ruhu Simba’ya görünür ve Yaşam Döngüsünü ve asil kimliğini kendisine hatırlatır. Bunun yanı sıra Simba kendi yokluğunda tahta kötü Scar’ın geçtiğini, krallığı kötü bir şekilde yönettiğini ve krallığın uyumsuzluk ve kıtlıktan kırıldığını öğrenir. Simba nihayet kim olduğunu ve ne yapması gerektiğini kavrar. Aslan krallığına geri döner, amcasını öldürür, kral olur ve yeniden uyum ve bolluğu getirir. Film gururlu Simba’nın büyük Yaşam Döngüsünün devam edeceğini garanti eden yeni doğmuş varisini top­lanan hayvanlara takdim etmesiyle son bulur.

Yaşam Döngüsü kozmik tiyatroyu döngüsel bir anlatı şeklinde sunar. Simba ve Arjuna’ya göre ezelden beri aslanlar antilopları yemiş, savaşçılar savaşmıştır ve bu ebediyen bu şekilde devam edecektir. Sonsuz tekrar olay­ların doğal akışının bu olduğunu ima ederek anlatıya güç katar; Arjuna savaşmayı, Simba kral olmayı reddederse doğa kanunlarına karşı geliyor sayılırlar.

Yaşam Döngüsü anlatısının bir versiyonuna inanırsam, bundan hayatta­ki görevlerimi belirleyen sabit ve hakiki bir kimliğim olduğu anlamı çıkar. Yıllar boyunca bu kimlikten şüphe edebilir veya habersiz kalabilirim. Ama bir gün, can alıcı bir anda, bunun ne olduğu açığa çıkar, ben de kozmik tiyat­rodaki rolümü kavrarım. Ve daha sonra pek çok sıkıntı ve güçlük çeksem de kuşku ve umutsuzluktan arınmış olurum.

Diğer din ve ideolojiler belli bir başlangıcı, çok uzun sayılamayacak bir ortasıve kesin bir sonu bulunan çizgisel bir kozmik tiyatroya inanır. Örneğin Müslüman anlatısına göre Allah tüm kâinatı yaratmış ve kâinatın kuralları­nı koymuştur. Sonra da bu kuralları Kuran vasıtasıyla insanlara iletmiştir. Fakat cahil ve habis insanlar Allah’a başkaldırmış ve bu kuralları yıkmaya ya da gizlemeye çalışmıştır. Faziletli ve sadık Müslümanların görevi de bu kurallara uymak ve bu bilgileri yaymaktır. Sonunda Mahşer Günü Allah her bir bireyi davranışlarına göre yargılayacaktır. Erdemli kullarını sonsuza dek mutluluk içinde yaşayacakları cennete gönderecek, günahkârları cehennem ateşine atacaktır.

Bu büyük anlatıya göre hayattaki küçük ama önemli rolüm Allah’ın emirlerine uymak, O’nun kanunlarını yaymak ve isteklerinin yerine gelme­sini sağlamaktır. Müslüman anlatısına inanırsam, hayatın anlamını günde beş vakit namaz kılmakta, yeni camiler yaptırmak için bağışta bulunmakta, mürtet ve kâfirlerle mücadele etmekte bulabilirim. El yıkamak, şarap içmek, sevişmek gibi sıradan eylemler bile kozmik anlamlar taşır.

Milliyetçilik de çizgisel bir anlatı izler. Siyonist anlatı Yahudi halkının eski zamanlardaki maceraları ve başarılarıyla başlar, iki bin yıllık sürgün ve zulüm dönemini aktarır, Soykırım ve İsrail devletinin kurulmasıyla doruk noktasına ulaşır ve İsrail’in huzura ve refaha kavuşup tüm dünyanın ahlaki ve manevi kılavuzu haline geleceği günleri dört gözle bekler. Siyonist anlatı­ya inanırsam, hayatımın amacı İbranicenin saflığını koruyarak, kaybedilmiş Yahudi topraklarını geri alarak ya da belki kendini İsrail’e adayacak yeni bir nesil yetiştirerek Yahudi halkının çıkarlarına hizmet etmek diye düşünürüm.

Bu durumda monoton işler bile anlam yüklüdür. Bağımsızlık Günü’nde İsrailli öğrenciler anavatana hizmet eden eylemleri öven popüler bir İbranice şarkı söyler genellikle. Bir çocuk, “İsrail topraklarında bir ev inşa ettim,” der, diğeri, “İsrail topraklarına bir ağaç ektim,” der, bir üçüncüsü, “İsrail toprak­larında bir şiir yazdım,” der ve şarkı bu şekilde devam ederek hep bir ağızdan söylenen, “İşte bu yüzden İsrail topraklarında evimiz, ağacımız, şiirimiz (ne eklemek isterseniz ekleyebilirsiniz) var,” kısmıyla sona erer.

Komünizm de benzer bir anlatıya sahiptir ama etnik köken yerine top­lumsal ve ekonomik sınıfa odaklanır. Komünist Manifesto şöyle başlar:

Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Özgür insanlarla köleler, patrisyenlerle plebler, baronlar ve serfler, lonca mensubu yurttaşlarla kalfalar, kısacası ezenlerle ezilenler arasında her zaman çelişki vardı, bunlar birbirlerine karşı kâh gizli kâh açık kesintisiz bir mücadele yürüttüler, her defasında tüm toplumun devrimci bir dönü­şümüyle veya mücadele eden sınıfların beraberce çöküşüyle sonuçlanan bir mücadeleydi bu.

Manifesto modern zamanlardaki durumu, “Tüm toplum gitgide iki büyük düşman kampa, birbirinin tam karşısına dikilen iki büyük sınıfa ayrılmak­tadır: burjuvazi ve proletarya” şeklinde açıklıyor.2 Mücadele proletaryanın zaferiyle sona erecek ve bu tarihin sonuna işaret edecek. Dünya kimsenin mülk sahibi olmadığı ve herkesin bütünüyle özgür ve mutlu yaşadığı bir ko­münizm cennetine dönecek.

Bu komünist anlatıya inanırsam hayatımın amacının coşkulu kitaplar yazarak, grev ve eylemler düzenleyerek ya da belki açgözlü kapitalistlere suikast düzenleyip onların yardakçılarına karşı savaşarak küresel devrimin gerçekleşmesini hızlandırmak olduğuna kanaat getiririm. Bu anlatı Bangla­deş’teki tekstil işçilerini sömüren bir markayı boykot etmek ya da Noel sofra­sında kapitalist domuz kayınpederimle laf dalaşına girişmek gibi ufak hare­ketlere bile anlam katar.

Hakiki kimliğimi tanımlamayı ve eylemlerimi anlamlandırmayı güden anlatılar silsilesine bakınca, çarpıcı bir şekilde ölçeğin pek bir önem taşıma­dığı fark ediliyor. Simba’nın Yaşam Döngüsü gibi kimi anlatılar sonsuzluğa uzanıyor gibi duruyor. Kim olduğumu ancak tüm kâinatı temel alarak bilebilirim. Çoğu milliyetçi ve kavim kökenli mit, bunun yanında çok küçük öl­çekli kalıyor. Siyonizm insanlığın yaklaşık yüzde 0,2’sinin, dünya yüzeyinin yüzde 0,005’inde, oldukça kısa bir zaman dilimi içinde başından geçenleri kutsal kabul ediyor. Siyonist anlatı Çin imparatorluklarına, Yeni Gine kabi­lelerine, Andromeda galaksisine ve Hz. Musa ile Hz. İbrahim’in doğuşun­dan ve maymunların evrimleşmesinden önce geçen sayısız devre bir anlam atfetmeye yetmiyor.

Bu tür bir miyopluğun çok ciddi yansımaları olabilir. Örneğin İsrailliler­le Filistinliler arasında barış anlaşması imzalanmasının önündeki en büyük engellerden biri İsrail’in Kudüs şehrini bölmeye yanaşmaması. Bu şehrin “Yahudi halkının ezeli ve ebedi başkenti” olduğunu iddia ediyorlar ve pek tabii sonsuz bir şeyden ödün veremezsiniz.’ Sonsuzlukla kıyaslayınca birkaç insanın ölmesinin ne önemi var? Bu elbette saçmalığın daniskası. Ezel en azından 13,8 milyar yıl; evrenin şu anki yaşı bu. Dünya gezegeni 4,5 milyar yıl önce önce oluşmuş ve insanlar da en azından 2 milyon yıldır var. Buna karşın Kudüs şehri sadece 5000 yıl önce kurulmuş ve Yahudi halkının geç­mişi de olsa olsa 3000 yıl öncesine dayanıyor. Ezeli sınıfına sokulabilecek gibi değil.

Ebediyete gelirsek, fizikçiler Dünya gezegeninin bundan yaklaşık7,5 mil­yar yıl sonra genişleyen Güneş tarafından yutulacağını4 ve evrenimizin en azından 13 milyar yıl daha var olacağını söylüyor. Yahudi halkının, İsrail dev­letinin ya da Kudüs şehrinin, bırakın 13 milyar yıl sonrasını, 13 bin yıl sonra hâlâ var olacağını sahiden düşünen var mı acaba? Siyonizm’in ufku ancak birkaç yüz yıla uzansa da bu çoğu İsraillinin hayal gücünü zorlayıp “ebedi” sınıfına girmeye yetiyor. Ve insanlar “ezeli ve ebedi şehir” adına muhtemelen gelip geçici bir dizi ev için yapmayı reddedecekleri bir sürü fedakârlıkta bu­lunmaya razı geliyorlar.

İsrail’de bir genç olarak ben de önceleri milliyetçiliğin vadettiği gibi ken­dimden büyük bir şeyin parçası olmanın cazibesine kapılmıştım. Kendimi millete vakfedersem sonsuza dek milletin kalbinde yaşayacağıma inanmak istiyordum. Ama “sonsuza dek milletin kalbinde yaşamak” ne demek tam olarak idrak edemiyordum. Etkileyici bir tabirdi ama gerçekten ne anlama geliyordu? On üç, on dört yaşlarından hatırladığım bir Anma Günü var. ABD’de Anma Günü genellikle mağazalardaki indirimlerle kutlanan bir şey olsa da İsrail’deki Anma Günü son derece ciddi ve önemli bir etkinlik­tir. Okullar o gün İsrail’in çeşitli savaşlarında şehit düşen askerleri anmak için törenler düzenler. Öğrenciler beyaz giyinir, şiirler okur, şarkılar söyler, çelenkler bırakıp bayrak sallar. İşte ben de beyazlar içinde törendeydim ve bayrak sallamayla şiir okuma arasında bir an, kendiliğinden, düşümdüm ki ben de büyüdüğümde şehit asker olmak istiyorum. Ne de olsa hayatını İsrail için feda etmiş bir şehit olursam, tüm bu çocuklar benim onuruma da bay­raklar sallayıp şiirler okur.

Ama sonra, “Bir dakika. Öldüğümde bu çocukların gerçekten de benim onuruma şiir okuyacağını nereden bileceğim?” diye düşündüm. Ve kendi ölümümü hayal etmeye çalıştım. Muntazam bir asker mezarlığında, beyaz bir mezar taşının altında yatıp toprağın üstünde okunan şiirleri dinlediğimi canlandırdım gözümde. Ama sonra, “Ölüysem şiirleri duyamam ki çünkü kulağım olmaz, beynim olmaz ve bir şey duyup hissedemem. E ne anladım ben bu işten?” diye düşündüm.

Daha fenası, on üç yaşıma geldiğimde evrenin birkaç milyar yıl yaşında olduğunu ve muhtemelen milyarlarca yıl daha yerinde duracağını biliyor­dum. Gerçekçi olmak gerekirse, İsrail’in onca zaman yerli yerinde durması gibi bir beklentim olabilir miydi? Beyazlar giymiş Homo sapiens çocuklar 200 milyon yıl sonra da onuruma şiirler mi okuyacaktı? Bu işte bir bit ye­niği vardı.

Filistinliyseniz de kendinizden o kadar emin olmayın. Bundan 200 mil­yon yıl sonra ortada Filistinli de kalmayacak. Hatta çok büyük bir ihtimalle herhangi bir memeli türü de olmayacak. Diğer milliyetçi hareketler de aynı ölçüde dar görüşlü. Sırp milliyetçiliği Jurassic devrinde yaşananları hiç umursamıyor, Koreli milliyetçiler de Asya’nın doğu kıyısındaki o küçük ya­rımadanın, kozmosun büyük resim için gerçekten önem taşıyan tek parçası olduğuna inanıyor.

Elbette daimi Yaşam Döngüsüne kendini vakfeden Simba bile durup aslanların, antilopların ve otların aslında sonsuz olmadığını düşünmüyor. Simba memelilerin evriminden önce kâinatın neye benzediğine kafa yormu­yor; insanlar tüm aslanları öldürüp otlakları asfalt ve betonla kaplayınca o çok sevdiği Afrika savanasını nasıl bir kaderin beklediğine de. Bu yüzden Simba’nın hayatı tamamen anlamsızlaşır mı?

Tüm anlatılar yarımdır. Fakat kendime geçerli bir kimlik inşa etmek ve hayatıma anlam katmak için kör noktalardan, iç çelişkilerden azade, tamam­lanmış bir anlatıya ihtiyacım yok esasen. Hayatıma anlam katmak için bir anlatının iki koşulu sağlaması gerek. Öncelikle bana oynayacağım bir rol sunmalı. Yeni Gineli bir kabile üyesinin Siyonizm ya da Sırp milliyetçiliğine inanması pek mümkün değil çünkü bu anlatıların Yeni Gine ve halkıyla hiç­bir alakası yok. İnsanlar da film yıldızları gibi sadece kendilerine önemli bir rol verilmiş senaryolardan hoşlanır.

İkincisi, iyi bir anlatının sonsuzluğa uzanması şart değilse de benim uf­kumu aşması gerekir. Anlatı beni kendimden daha büyük bir şeyin içine yer­leştirerek bana bir kimlik sağlar ve hayatımı anlamlandırır. Ancak sözkonusu “daha büyük şeye” anlam verenin ne olduğunu merak etmeye başlamam gibi bir tehlike var daima. Hayatımın anlamı proletaryaya ya da Polonya hal­kına yardım etmekse, proletarya ya da Polonya halkını anlamlı kılan tam olarak nedir? Dünyanın koca bir filin sırtında durduğuna inanan adamla ilgili bir öykü vardır. Adama filin neyin üzerinde durduğu sorulunca, dev bir kaplumbağanın üstünde duruyor demiş? Peki ya kaplumbağa? Çok daha büyük bir kaplumbağanın sırtında. Peki ya o, çok daha büyük bir kaplumba­ğa? Adam daha fazla dayanamamış ve, “Boşuna sorma. Oradan sonrası hep kaplumbağa,” demiş.

Çoğu başarılı anlatının ucu açıktır. Anlamın nihai olarak nereden geldi­ğini açıklama gereği duymazlar çünkü insanların ilgisini cezbetmek ve bu ilgiyi güvenli bir bölgede tutmak konusunda çok başarılıdırlar. Bu yüzden de dünyanın koca bir filin sırtında durduğunu açıklarken, herhangi bir zorlayı­cı soruyu bertaraf etmek için fil koca kulaklarını salladığında fırtına kopar ve fil öfkeyle titrediğinde yeryüzü depremlerle sarsılır gibi detaylı tasvirler yapmanız gerekir. Yeterince alengirli bir hikâye anlatırsanız kimsenin aklına filin neyin üzerinde durduğunu sormak gelmez. Aynı şekilde milliyetçilik de bizi kahramanlık öyküleriyle büyüler, geçmiş felaketlerden dem vurup ağla­tır ve halkımızın maruz kaldığı haksızlıklara değinerek öfkemizi ateşler. Bu milli destanın içinde öyle bir kayboluruz ki dünyada olan biten her şeyi kendi vatanımıza etkisi üzerinden değerlendiririz ve evvela vatanımızı bu kadar önemli yapan şey nedir diye sormak aklımızdan bile geçmez.

Belli bir anlatıya inandığınızda, onun en ufak ayrıntısıyla bile son derece alakadar olurken kapsamı dışında kalan şeyleri görmezden gelirsiniz. Ken­dini komünizme adamış insanlar devrimin ilk safhalarında sosyal demok­ratlarla işbirliği yapmak mübah mıdır diye saatlerce tartışabilir ama durup Dünya gezegeni üzerindeki memelilerin evrim sürecinde ya da kozmosta or­ganik hayatın yayılmasında proletaryanın yerine kafa yormazlar pek. Bu tür gereksiz konuşmalar devrim karşıtlığının boşa nefes tüketmesi gibi görülür.

Kimi anlatılar tüm uzay ve zamanı kapsama zahmetine girse de, dikkati kontrol altında tutabilme marifetiyle pek çok başarılı anlatı kapsam açısın­dan çok daha mütevazı kalabilme fırsatı bulur. Hikâye anlatıcılığının can alıcı kurallarından biri şudur ki, bir hikâye dinleyicilerin ufkunu aştıktan sonra nihai kapsamı çok da önemli değildir. İnsanlar bir milyar yıllık tanrı adına gösterecekleri ölümcül fanatikliği bin yıllık millet için de gösterebilir. İnsanların büyük sayılarla arası pek iyi değildir. Çoğu zaman şaşılacak dere­cede azı bile aklımızı başımızdan almaya yeter.

Evren hakkında bildiklerimizi göz önüne alınca, aklı başında bir insa­nın evren ve insan varoluşunun mutlak hakikatinin İsrail, Alman ya da Rus milliyetçiliğinde ya da esasen herhangi bir milliyetçilikte yattığına inanması kesinlikle mümkün görünmüyor. Zamanın, uzayın, Büyük Patlama’nın, kuantum fiziğinin ve canlıların evriminin neredeyse tamamını hiçe sayan bir anlatı, olsa olsa hakikatin minnacık bir parçasıdır. Ancak insanlar bir şekilde ötesini görmemeyi başarıyorlar.

Aslında tarih boyunca milyarlarca insan hayatlarına anlam katmak için bir millet ya da büyük bir ideolojik harekete dahil olmaları gerektiğine bile inanmamış. “Geride bir şey bırakmayı” ve kişisel hikâyelerinin bu yolla ken­dileri öldükten sonra da sürmesini yeterli görmüşler. Geride bırakacağım “şey” tercihen ruhum ya da şahsi özüm. Mevcut bedenim öldükten sonra baş­ka bir bedende yeniden doğarsam, ölüm son sayılmaz. İki bölüm arasındaki boşluktur sadece ve bir bölümde başlayan olaylar dizisi bir sonrakinde devam eder. Çoğu insan bu tür bir kurama, bunu belli bir teolojiyle özdeşleştirmese-ler bile, en azından üstü kapalı bir şekilde inanırlar. Tam teşekküllü bir dog­maya ihtiyaç duymazlar; hikâyelerinin ölümden sonra da devam edeceğine dair rahatlatıcı bir hisse gereksinimleri vardır yalnızca. Yaşamın sonu gelmez bir destan olduğuna işaret eden bu kuram son derece cazip ve yaygındır ama iki temel sorundan mustariptir. Birincisi, kişisel hikâyemi uzatarak onu daha anlamlı kılmış olmuyorum aslında. Süreyi uzatıyorum, o kadar. Esasen sonu gelmeyen bir doğum ve ölüm döngüsünü benimseyen iki büyük dinin, Hindu­izm ve Budizm’in ortak korkusu tüm bunların beyhudeliğidir. Milyonlarca ve milyonlarca kez yürümeyi öğreniyorum, büyüyorum, kayınvalidemle kavga ediyorum, hastalanıyorum, ölüyorum; sonra bunları tekrar yapıyorum. Ne anlamı var? Önceki hayatlarımda döktüğüm gözyaşlarını biriktirsem, Pasifik Okyanusu’nu doldurur; döktüğüm tüm diş ve saçları toplasam, boyları Hima-laya Dağları’nı aşar. Ve tüm bunlardan elimde ne kaldı? Hindu ve Budist ra­hiplerin döngünün devamlılığını sağlamaya değil de bu çemberden çıkmanın bir yolunu bulmaya daha çok çaba harcamaları boşuna değil.

Bu kurama ilişkin ikinci sorun, destekleyici kanıt yetersizliği. Önceki ha­yatımda ortaçağ döneminde yaşayan bir çiftçi, Neandertal bir avcı, bir Tira­nozor [T-rex] ya da bir amip olduğuma dair elimde ne kanıt var (gerçekten milyonlarca hayat yaşadıysam bir aşamada dinozor ve amip olmuş olmalı­yım çünkü insanlar sadece son 2,5 milyon yıldır var)? Gelecekte bir Siborg, bir galaksi kâşifi ve hatta kurbağa olarak yeniden dünyaya geleceğimi kim garanti ediyor? Hayatımı bu vaade bağlamak, evimi hayali bir bankada ge­lecek bir tarihte bozdurulmak üzere yazılmış bir çek karşılığında satmama benziyor biraz.

Bu nedenle kendileri öldükten sonra geride bir ruh ya da hayalet kalaca­ğından şüphe eden insanlar, geride daha elle tutulur bir şey bırakmayı arzu­lar. Bu “elle tutulur şey” iki türden biri olabilir: kültürel ya da biyolojik. Me­sela ardımda bir şiir ya da kıymetli genlerimden bir kısmını bırakabilirim. Hayatımın bir anlamı var çünkü bundan yüz yıl sonra bile insanlar şiirimi okuyacaklar ya da çocuklarım ve torunlarım hayatta olacaklar. Peki onların hayatının anlamı ne? O da onların sorunu, beni ilgilendirmez. Dolayısıyla hayatın anlamı pimi çekilmiş bir elbombası gibi. Elden ele geçirmeyi başa-rırsanız paçayı sıyırırsınız.

Maalesef “geride bir şey bırakmak” üstüne kurulu bu mütevazı ümit na­diren hayata geçirilebilir. Bir zamanlar var olmuş birçok organizma hiçbir genetik miras bırakmadan yok olup gitti. Neredeyse tüm dinozorlar mese­la. Veya Sapiens üstün çıkınca soyu tükenen Neandertal bir aile. Veya büyü­kannemin Polonya’daki akrabaları. 1934’te büyükannem Fanny, anne ba­bası ve iki kız kardeşiyle birlikte İsrail’e göç etmiş fakat akrabalarının çoğu Polonya’nın Chmielnik ve Czestochowa kasabalarında kalmış. Birkaç yıl sonra Naziler gelip çocuklar dahil herkesi öldürmüş.

Geriye kültürel miras bırakma girişimleri de daha başarılı sayılmaz. Bü­yükannemin Polonyalı akrabalarından geriye aile albümündeki birkaç soluk yüzden başka bir şey kalmadı ve doksan altı yaşına gelen büyükannem bile kimin kim olduğunu çıkaramıyor. Bildiğim kadarıyla arkalarında kültürel bir eser bırakmamışlar; ne bir şiir ne de bir günlük var hatta bir alışveriş lis­tesi bile yok. Yahudi halkının ortak mirasında ya da Siyonist harekette payla­rı olduğunu iddia edebilirsiniz ama bunun her birinin şahsi hayatına anlam katması zor. Dahası, hepsinin Yahudi kimliğinden gerçekten hazzettiğini ya da Siyonist hareketi destekleyip desteklemeyeceklerini nereden biliyoruz? İçlerinden biri komünizmi benimsemiş ve hayatını Sovyetler için ajanlık ya­parken kaybetmiş olamaz mı? Belki içlerinden birinin en büyük hayali Po­lonya toplumunun arasına karışmaktı; Polonya ordusunda subaylık yaptı ve Katyn katliamında Sovyetler tarafından öldürüldü. Belki bir üçüncüsü ra­dikal bir feministti ve geleneksel her tür dini ve milli kimliği reddediyordu. Geride bir şey bırakmadıkları için kendilerini şu veya bu amaca malzeme yapmak çok kolay; itiraz edemiyorlar nasıl olsa.

Geriye gen ya da şiir gibi elle tutulur bir şey bırakamazsak, dünyayı bir nebze olsun güzelleştirmek yeterli olmaz mı? Birine yardım edebilirsiniz, yar­dım ettiğiniz bu kişi de gidip başka birine yardım eder ve böylece dünyanın iyileştirilmesine katkı sağlar, uzun bir iyilik zincirinin küçük bir halkası olur­sunuz. Belki zor ama parlak bir çocuğa kılavuzluk edersiniz ve bu çocuk dok­tor olup yüzlerce insanın hayatını kurtarır. Ya da yaşlı bir kadının karşıdan karşıya geçmesine yardım eder kadının hayatının bir saatini aydınlatırsınız. Yararlı tarafları olsa da iyilik zinciri biraz şu üst üste duran kaplumbağalar zincirine benzer; anlamın nereden geldiği meçhuldür. Yaşlı bir bilgeye haya­tın anlamı hakkında ne öğrendiği sorulmuş. “Valla,” demiş adam, “bu dünya­ya başka insanlara yardım etmek için geldiğimi öğrendim. Henüz çözemedi­ğim şey diğer insanların neden burada olduğu.”

Ne uzun zincir ne geleceğe bırakılan miras ne de kolektif destanlara ina­nanların başvurabilecekleri belki de en emin ve en kişisel hikâye aşk. Şimdi ve burada olanın ötesine geçmeye çabalamayan bir hikâye bu. Sayısız aşk şii­rinin doğruladığı gibi insan âşık olunca tüm kâinat sevgilinin kulak memesi­ne, kirpiğine ya da meme ucuna dönüşür. Yanağını çenesine yaslamış duran Juliet’i izleyen Romeo, “Ah, o elde eldiven olsam, Dokunabilsem o yanağa,” diye haykırır. Şimdi ve burada tek bir bedene bağlanarak bütün kozmosla bağlantı kurabilirsiniz.

İşin aslı, âşık olduğunuz kişi özünde her gün trende ve süpermarkette görmezden geldiğiniz onlarca insandan farksız bir insandır. Ama size sonsuz görünür ve kendinizi bu sonsuzlukta kaybetmekten mutlu olursunuz. Çeşit­li geleneklerde tasavvuf şairleri, dünyevi aşkla vahdet-i vücud kavramını bir araya getirir ve Tanrı’dan maşuk şeklinde bahsederler. Romantizm şairleri iltifata iltifatla karşılık verircesine, sevgililerinden tanrı şeklinde bahseder. Birine gerçekten âşıksanız hayatın anlamını kafaya takmazsınız.

Peki ya âşık değilseniz? Aşk hikâyesine inanıyor ama âşık değilseniz en azından hayatınızın amacını bilirsiniz: gerçek aşkı bulmak. Sayısız filmde izlediğiniz, sayısız kitapta okuduğunuz bir hikâye bu. Bir gün o özel kişiyle tanışıp onun parıldayan gözlerinde sonsuzluğu göreceğinizi, tüm hayatınızın birdenbire anlam kazanacağınıve içinizi kemiren tüm soruların o ismi tekrar tekrar söyleyerek cevaplanacağını bilirsiniz; tıpkı Batı Yakasının Hifcayesi’ndeki Tony ya da balkondan aşağı kendisine bakan Juliet’i gören Romeo gibi.

Yuval Noah Harari
21. Yüzyıl İçin 21 Ders

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz