“Yoksa, ben yabani, özürlü bir insan mıyım?” Kazaklar – Lev Tolstoy

Uzun bir yolculuğa çıkan bir insanın, ilk iki, üç istasyona kadar hayalinde hep ayrıldığı yerler yer alır; daha sonra, birdenbire, yolda geçirilen bir gecenin sabahında, düşünceleri gideceği yere odaklanır, artık gideceği yerle ilgili hayaller kurmaya başlar.

Olenin’de durumu böyleydi.

Şehir geride kalıp da çevredeki karla kaplı tarlalara şöyle bir baktıktan sonra, bu sonsuzmuş gibi görünen topraklarda kendi kendiyle başbaşa kalışından dolayı sevinç duydu. Kürküne sıkıca sarındı, tekrar kızağın içine uzanarak sakin bir uykuya daldı.

Arkadaşlarıyla aralarında geçen vedalaşma töreni ona çok dokunmuştu. Bunun etkisiyle, hayalinde Moskova’da geçirmiş olduğu son kış canlandı. Geçmişte yaşanmış bazı olaylar, zihninden geçen belli belirsiz düşünceler, değişik seslerle de karışmış olarak gözlerinin önünden geçmeye başlamıştı.

Kendisini uğurlayan arkadaşlarını, konuşmalarında sözü geçen genç kıza karşı olan duygularını anımsadı.

Bu zengin bir genç kızdı. Olenin: “Nasıl oldu da bu çocuk, kızın gönlünün bende olduğunu bildiği halde, yine de onu sevebildi?” diye düşünüyordu. Aklında yerli yersiz pek çok kuşkular uyanıyordu.

“İnsanlar öyle güzel beraberlikler yaşıyorlar ki…” diye söylendi.

Hemen sonra da kafasında bir soru belirdi:

“Neden ben bugüne kadar gerçek aşkı hiç yaşamadım? Herkes bana henüz hiç âşık olmadığımı söylüyor. Yoksa, ben yabani, özürlü bir insan mıyım?”

Yaşamış olduğu bütün gönül maceraları aklından geçmeye başladı. Sosyal hayata adımını attığı ilk sıralarda tanıdığı bir arkadaşının kız kardeşini anımsadı. Onun nakış işleyen ince parmaklarını, narin güzel yüzünü ve bir abajurun ışığı altında, masa başında geçirdiği geceleri, sonu gelmeyen saçma konuşmalarını, ikisinin de yaşadıkları utangaçlığı, çekingenliği, havadaki bu gerginlikle birlikte içinde uyanan öfkeyi düşündü. Sanki içinde bir ses ona durmadan: “Hayır, sevgi bu değil, bu değil!” diyordu. Bunun gerçekten de sevgi olmadığını sonradan anlamıştı. Sonra o güzel D. ile baloda yaptığı mazurkayı anımsadı.

“O gece ne kadar da mutluydum, çünkü âşıktım. Ama ertesi sabah uyandığım zaman kalbimde bu aşkı hissedemeyince ne kadar üzülmüştüm,” diye düşündü. Aşk denilen şey neden aniden karşıma çıkıp beni esir almıyor? Dünyada aşk diye bir şey yok ki gelsin… Hem bana, hem Dubrovnin’e, hem de başkana yıldızları çok sevdiğinden söz eden komşu kadın da aradığım değildi…”

Şimdi de köyde çiftliğinde uğraştığı işler gözünün önünden geçiyordu. O sıralarda da kendisini mutlu edecek herhangi bir şey bulamıyordu.

“Uzun bir süre gidişimle ilgili konuşup duracaklar,” diye düşünüyordu.

Ama bu konuda konuşacak olanlar kimlerdi? Bununla ilgili bir fikri yoktu.

Daha sonra aklına gelen bir şey, elinde olmadan yüzünü buruşturmasına neden oldu. Dudaklarından anlaşılmaz bazı sözler döküldü. Terzisi Mösyö Kapel, ona altı yüz yetmiş sekiz rublelik borcunu anımsamıştı. Terziye bir yıl daha beklemesi için nasıl rica ettiğini, ne diller döktüğünü, terzinin yüzünde beliren şaşkınlıkla karışık, kadere boyun eğdiğini gösteren ifadeyi anımsamıştı.

Gözlerini kısarak dayanılmaz şekilde canını sıkan bu düşüncelerden kurtulmaya çalıştı.

“Aman Tanrım… Aman Tanrım…” diye söylendi.

Sonra arkadaşlarıyla vedalaşırken konuştukları genç kızı düşünerek, kendi kendine: “Ne olursa olsun, o kız beni her şeye rağmen seviyor,” dedi. “Evet… Onunla evlenip bir yuva kurmuş olsaydım, kimseye borcum olmayacaktı… Oysa şimdi Vasiliyev’e borcum var…”

Kulüpte Vasiliyev’le kumar oynadığı son geceyi anımsadı. Kulüpte o genç kızla buluştuktan sonra tekrar oraya dönmüştü. Vasiliyev’e, onur kırıcı bir biçimde birkaç el daha oynamayı teklif etmiş, ama o bunu soğuk bir şekilde reddetmişti.

“Bir yıl boyunca paramı harcamam ve biriktiririm. Borcumun hepsini öderim. Daha sonra da Tanrı yardım eder…” diye söylendi.

Kendisine duyduğu güvene rağmen, yine de geride bıraktığı borçlarını saymaktan, onları ne zaman ödeyebileceğini düşünmekten kendini alamadı.

“Şövalye’den başka Morel’e de borcum var,” diye düşünüyordu. Birden bu kadar çok borca girdiği o geceyi yeniden yaşar gibi oldu:

Çingenelerle içki içerek eğlendikleri bir geceydi. Geceyi hazırlayanlar, Petersburg’dan dönmüş olan, Yaver Saşka B., paşanın yaveri, Prens D., o her halinden önemli biri olduğu anlaşılan yaşlı adamdı. “O beyefendilerin hepsi herkese acaba neden bu kadar yüksekten bakıyorlardı?” diye düşündü. “Bir araya gelerek özel bir grup kurmak ve başkalarının da bu gruba katılmayı büyük bir onur sayacaklarını düşünme hakkına nereden sahip oluyorlar? Kendileri yaver olduklarından mı? Bütün bunlar öylesine saçma şeyler ki, başkalarını bu kadar budala, aşağılık sanmaları korkunç şey. Yine de ben onlara kendileriyle hiçbir şekilde yakınlık kurmaya istekli olmadığımı anlattım. Ancak sanıyorum müdür Andrey’i, benim Saşka B. gibi albay rütbesindeki bir yaverle, bir beyefendiyle çok samimi olduğumu görmek oldukça şaşırtmış olmalı… Üstelik kimse o gece, benim kadar çok içmedi. Çingenelere yeni bir şarkı öğrettim, herkes o şarkıyı dinledi. Belki bir sürü saçmalık da yaptım ama, ne de olsa gene de çok iyi bir gencim ben…”

***

Üçüncü mola yerine ulaştıklarında sabah olmuştu. Olenin çay içti. Vanyuşa ile birlikte denkleri, bavulları düzene soktular. Sonra yerleştirilen eşyaların arasına, ağır başlı bir havayla oturdu. Üzerindeki paranın miktarını, paraları koyduğu yeri, yolları gösteren krokinin, makbuzların kısaca her şeyin yerini, nerede olduğunu, çok iyi biliyordu. Her şeyi oldukça pratik bir şekilde yerleştirdiği düşüncesiyle birden neşelendi. O sırada uzun yol ona, sadece uzun bir gezinti olarak göründü.

O gün, sabahtan öğleden sonraya kadar, sürekli hesap yaptı: Kaç fersah yol gitmişlerdi? Sonraki mola yerine kaç fersah kalmıştı? Bundan sonra ilk ulaşacakları kente, öğle yemeğine, çay saatine, Stavropol’a kaç fersah vardı? Kat ettikleri mesafe, yolun tamamının kaçta kaçıydı? Uzun süre bunları hesap edip, durdu. Ne kadar parası olduğunu, yol masrafını çıkardıktan sonra elinde kaç para kalacağını, borçlarının tamamını ödemek için ne kadar para kazanması gerektiğini ve ayda maaşının kaçta kaçını harcayabileceğini de tek tek hesapladı.

Çay içtikten sonra akşama doğru, yapmış olduğu hesaba göre Stavropol’a kadar olan mesafenin, yolun tamamının onbirde yedisi kadar olduğunu, borçlarının hepsini yedi ay boyunca maaşının bir kısmını biriktirmek koşuluyla ödeyebileceğini, bu borçların miktarının gelirinin sekizde biri kadar olduğunu ortaya çıkardı. Sakinleşti ve paltosuna sarındıktan sonra, kızağın dibine kayıp yeniden uykuya daldı.

Şimdi artık tek düşündüğü şey sadece geleceği ve Kafkasya’da karşılaşacağı olaylardı. Geleceği düşündüğü zaman belleğinde, Çerkez kızları, Amalat Bek’ler, dağlar, derin uçurumlar, ürkütücü çağlayanlar, türlü tehlikeler canlanıyordu.

Bütün bu hayaller onun için henüz net değildi ama, kazanacağı ün, karşılaşacağı ölüm tehlikeleri belleğinde canlandırdığı bu günlerin çekici, hoş tarafıydı. Bazen hayalinde, dağda yaşayan birçok insanı yönetimi altına alıyor, herkesi kendine hayran bırakan bir cesaretle düşmanları öldürüyordu. Arada bir de kendisini, dağlarda yaşayan bu insanlardan biri olarak görüyor, bu Dağlılarla birlikte özgürlüklerine kavuşmak için Ruslara karşı isyan ettiğini düşünüyordu.

Hayalinde canlanan sahnelerde rol alan kahramanlar Moskova’da bıraktığı eski arkadaşlarıydı. Saşka B… ya Ruslarla beraber, ya da Dağlılarla işbirliği yaparak ona karşı savaşıyordu. Hatta terzi Mösyö Kapel bile bu hayallere karışıyor, zafer kazananların onuruna yapılan şenliklere katılıyordu.

Bu arada aklından, eskiden kendisini küçük düşürmüş olaylar, zaafları, yanlış davranışları da geçiyordu. Yalnız, bunları hatırlamak artık ona sadece tat veriyordu. O sarp ve dik dağların, çağlayanların, Çerkez kızlarının, tehlikelerin arasında, artık bu tür hatalara yer olmayacağı açıktı. İşte bütün suçlarını kendi kendine itiraf etmişti, artık bu işi kapatabilirdi.

***

Genç adamın geleceğe ait düşüncelerinde daima yer alan kutsal bir hayal daha vardı: Bir kadın hayali…

O da hep orada, dağların arasındaydı. Köle bir Çerkez kızı… Bu fidan gibi boylu, ince belli, örgülü uzun saçlı, uysal ve yumuşak, derin bakışlı genç bir kadındı. Hayalinde, dağların arasında ıssız bir yerde, bir köy evinin eşiğinde onun kendisini beklediğini görür gibi oluyordu. Kendisinin ise zafer kazanmış, yorgun argın, toz toprağa ve kana bulanmış bir biçimde genç kadının yanına döndüğünü düşünüyordu. Hayalinde, onun tatlı sesi ve öpücükleri, güzel omuzları, her şeyiyle kendisine olan bağlılığı canlanıyordu. Olağanüstü güzeldi ama şanssız bir kadındı. Üstelik kaba, vahşi bir varlıktı…

Uzun kış gecelerinde onu eğitmeye çalıştığını düşünüyordu. Hayalindeki kadın oldukça zeki, anlayışlı ve yetenekliydi; bundan dolayı en önemli ve gerekli şeyleri çabucak öğreniyordu. Neden olmasın? Üstelik yabancı dilleri bile çok rahat öğrenebilir; Fransız edebiyatına ait yapıtları okuyabilir, onları anlayabilirdi. Örneğin Notre-Dame de Paris kesinlikle çok hoşuna gidecekti. Fransızca da konuşabilirdi, bir konuk odasında yüksek sosyetedeki bir kadından çok daha fazla, üstelik doğuştan sahip olduğu bir asalet sergileyebilirdi. Oldukça alçakgönüllü bir tavırla, gür ve tutkulu bir sesle şarkı bile söyleyebilirdi.

Olenin, bunları düşününce, “Amma da saçmalıyorum!” diye söylenmekten kendini alamadı.

O sırada başka bir mola yerine varmışlardı. Şimdi onun kızaktan inip başka bir kızağa binmesi, arabacılara da votka parası vermesi gerekiyordu.

Yola çıkınca o saçma bulduğu hayaller yine belleğinde canlanmaya başladı. Yine Çerkez kızlarını, Rusya’ya dönüşünü, kendisine yaverlik teklif edildiğini, çok güzel bir Çerkez kızıyla evlendiğini görür gibi oluyordu.

Kendi kendine: “Ne olursa olsun, dünyada aşk diye bir şey yok. Hem şan şeref de ne demek oluyormuş? Saçma…” diye söyleniyordu. “Ya o altı yüz yetmiş sekiz rublelik borç ne olacak? Bir bölgeyi savaşarak ele geçirdim diyelim. Bu bölgede de bana hayatımın sonuna kadar harcamakla tüketemeyeceğim büyük bir servet kazandırmış olsun. O zaman ne yaparım? Kuşkusuz böyle bir serveti tek başıma harcamam doğru olmaz. Bu serveti başkalarıyla paylaşmalıyım… Ama, kime, ne kadar vermeli? Önce altı yüz yetmiş sekiz rubleyi kesin Kapel’e vermeliyim, geri kalan içinde sonra bir çözüm yolu düşünürüm.”

Bütün bu hayaller yavaş yavaş silikleşiyor, giderek gölgeleniyor, düşünceleri bulanıklaşıyor; genç adamın daldığı derin uykusunu sadece arada bir duyulan Vanyuşa’nın sesiyle kızağın aniden durması bozuyordu. O zaman, uykulu uykulu ne olduğunu pek anlayamadan ilk mola yerinde başka bir kızağa biniyor, daha uzaklara doğru yeniden yola koyuluyordu…

Aynı şeyler bir sonraki gün yeniden başlıyordu, yine mola yerleri, yine içilen çaylar, yine durmadan koşan atların kıçları, yine Vanyuşa’yla aralarında geçen kısa konuşmalar, yine belli belirsiz hayaller; geceleri hafif şekerlemeler, sonra da gece iyice bastırınca yorgunluğun verdiği derin, zinde ve sağlıklı uyku…

Lev  Tolstoy
Kaynak: Kazaklar 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Arax Müzik Grubu ve “La Brise”  Adlı Albümünden Ermenice Şarkılar

Kapat