Lev Tolstoy: Bir kadını sırf güzelliği için, bir heykeli sever gibi sevmek mümkün mü?

Sizler mutluluğun, gerçek hayatın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. İnsan hiç olmazsa bir defa yaşamı, bütün o yapmacıklıktan uzak güzelliği içinde duymalıdır. Benim her gün karşımda gördüklerimi görmek, anlamak gerekir: O ulaşılmaz ölümsüz karlı dağları, o Tanrı’nın elinden çıkmış olan kadın gibi ilkel bir güzellik içindeki o asil, o göz kamaştıran şahane kadını görmelisiniz… Onları görünce işte, kimin gerçekten yaşadığını, kimin de kendisini yalanlarla nasıl oyaladığını anlarsınız. Siz mi doğru yoldasınız, ben mi? Bunu anlarsınız…

Ertesi sabah Olenin geç saatte uyandı. Ev sahipleri çoktan dışarı çıkmışlardı. Ava gitmedi. Evde arada bir eline bir kitap alıyor, sonra vazgeçip eşiğe çıkıyor, sonra yine odasına dönüp yatağına uzanıyordu. Vanyuşa onun bu durumunu görünce hasta olduğu kanısına vardı.

Akşama doğru Olenin kesin bir karara varmış gibi yatağından kalktı, bir şeyler yazmaya başladı. Geç vakte kadar yazıp durdu. Bir mektup yazmıştı ama, göndermedi, çünkü hiç kimse onun bu mektupta anlatmak istediklerini anlayamazdı. Zaten Olenin’den başkasının da bunları anlamasına gerek yoktu… Yazdıkları şöyleydi:

Bana Rusya’dan başsağlığı mektuplarını andıran mektuplar gönderiyorlar. Bu vahşi yerlerde toprağa gömülür kalırım, mahvolurum diye korkuyorlar. Benim için “Kaba bir adam olacak, her şeyden geri kalacak, kendini içkiye verecek, ya da Tanrı bilir ya, bir bakarsınız Kazak kızlarından biriyle evlenir,” diyorlarmış. “Yermolov boşuna, Kafkasya’da on yıl görevli kalan insan ya sarhoş olur, ya da sonunda yolsuz bir kadınla evlenir, dememiş,” diyorlar. Demek bir Kazak kızıyla evlenmek bu kadar korkunç bir şey! Gerçekten de, örneğin Prenses B.nin kocası Saray nazırı, ya da idare müdürü olma olanağım varken kendimi böyle mahvetmemi hiç de doğru bulmuyorlar.

Fakat bence öyle değil. Bu nedenle şu anda hepiniz bana öyle bayağı, öyle zavallı görünüyorsunuz ki! Sizler mutluluğun, gerçek hayatın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. İnsan hiç olmazsa bir defa yaşamı, bütün o yapmacıklıktan uzak güzelliği içinde duymalıdır. Benim her gün karşımda gördüklerimi görmek, anlamak gerekir: O ulaşılmaz ölümsüz karlı dağları, o Tanrı’nın elinden çıkmış olan kadın gibi ilkel bir güzellik içindeki o asil, o göz kamaştıran şahane kadını görmelisiniz… Onları görünce işte, kimin gerçekten yaşadığını, kimin de kendisini yalanlarla nasıl oyaladığını anlarsınız. Siz mi doğru yoldasınız, ben mi? Bunu anlarsınız…

Bilseniz, şimdi o yanılmalar içinde yaşayan sizler, hepiniz bana öyle zavallı, öyle düşkün varlıklar olarak görünüyorsunuz ki! Ne zaman hayalimde, buradaki evimin, ormanımın, aşkımın yerine çeşit çeşit losyonlar sürmüş; başka kadınlara ait takma bukleleri saçlarının arasına iliştirmiş kadınlarla dolu salonlar, o yapmacık sözlerle kımıldayan ince dudaklar, o doğal halinden çıkmış, çeşit çeşit kumaşlar altında saklanan çelimsiz vücutlar, o sözüm ona sohbet olarak kabul etmek zorunda kaldığınız salon konuşmaları canlansa, içimde dayanılmaz bir tiksinti duyuyorum…

Gözlerimin önünde bütün o donuk, saçma yüzler birer birer canlanıyor. İnsana sanki: “Önemi yok, bana yaklaşabilirsin, zengin bir gelin sayılabilirim ama…” der gibi bakan zengin kızlar, salonlarda konukları şu ya da bu yere oturtmalar, çiftleri hiç sıkılmadan, hiç utanmadan bir araya getirip aracılık yapanlar, ardı arkası gelmeyen dedikodular, yapmacık tavırlar, “Kime elini vereceksin, kime yalnız başını sallayacaksın, kiminle sohbet edeceksin” diye ortaya atılan saçmasapan kurallar, o, kuşaktan kuşağa geçen, neredeyse insanın kanına işleyen can sıkıntısı, sonra bütün bunların çok yerinde, çok doğru olduğunu düşünenler…

Bir tek şeyi anlamanızı, bir tek şeye inanmanızı istiyorum. Doğru olan nedir? Gerçekten güzel olan nedir? Bunu görmeli, anlamalısınız! İşte o zaman söylediğiniz, düşündüğünüz her şey, kendiniz için, benim için duyduğunuz mutluluk istekleri de yok olacak, toz gibi havada dağılıverecek. Mutluluk doğayla başbaşa olmak, onu görmek, onunla konuşabilmektir. Benim için “Tanrı korusun, bir de bakarsınız sıradan bir Kazak kızıyla evlenir, böylece toplum için bütünüyle kaybolmuş bir varlık olur,” diye çok içten bir duyguyla benim için üzüldükleri anlaşılıyor.

Oysa benim istediğim tek şey, sizin anladığınız anlamda bütün bütün mahvolmak, o basit dediğiniz Kazak kızıyla evlenmektir. Ama, bunu yapacak cesaretim bile yok, çünkü bu bütün mutlulukların üstünde bir mutluluk, benim hak etmediğim bir mutluluk olur.

Kazak kızı Maryanka’yı gördüğüm günden bu yana üç ay geçti. Onu ilk gördüğümde, içinden çıktığım dünyanın anlayışı, yanlış inanışları hâlâ içimde taptazeydi. Bu kızı sevebileceğime o zamanlar inanmıyordum. Ona tıpkı gökyüzüne, dağlara bakar gibi hayran hayran bakıyordum; bu elimde olmayan bir şeydi. Çünkü o gerçekten, onlar gibi olağanüstü bir güzellikteydi.

Sonra onu seyretmenin artık benim için bir zorunluluk, günlük hayatımın vazgeçilmez bir parçası olduğunu hissettim. Kendi kendime onu sevip sevmediğimi sormaya başladım. İçimdeki bu duyguyla eskiden sevgi diye kabul ettiğim duygu arasında hiçbir benzerlik yoktu, onlara benzer bir duygu bulamadım içimde. Duygularım ne yalnızlığın verdiği hüzün duygusuna, ne evlenme arzusuna, ne platonik bir sevgiye, ne de cinsel bir tutkuya benziyordu. Bunların hepsini daha önce yaşadım. Hiçbiri değildi bunların…

Onu görmek, onun sesini duymak, onun yakınımda olduğunu bilmek benim için bir gereksinimdi, ancak o yanımdayken belki mutlu değil ama, huzur içinde olabiliyordum. Onunla birlikte bulunduğum, ona elimi dokunduğum o toplantı gecesinden sonra, genç kızla benim aramda kopması olanaksız bir bağ, itiraf edilmemiş, açıklanmamış ama, karşı durulması olanaksız bir bağ kurulmuştu. Ben bu bağa karşı koymaya çalışıyor, kendi kendime: “Hayatımın en önemli manevi sorunlarını hiçbir zaman anlamayacak olan bir kadını sevebilir miyim ben?” diye soruyordum. “Bir kadını sırf güzelliği için sevmek mümkün mü? Bu bir heykeli sevmek gibi bir şey olmaz mı?” diyordum ama, kendi duygularıma inanmadığım halde, daha o zaman onu sevmeye başlamıştım bile.

Onunla konuştuğum o ilk toplantıdan sonra aramızdaki ilişkiler değişti. Eskiden o benim için, bana yabancı ama, olağanüstü güzel bir doğa olayıydı. O toplantıdan sonra ise ona benim gibi bir insan gözüyle bakmaya başladım. Onunla sık sık karşılaşmaya, konuşmaya, bazen babasının çalıştığı bahçeye gitmeye başladım; akşamları da evlerine gidiyor, çoğu zaman geç saatlere kadar oturuyordum. Bu yakınlığa rağmen o, benim gözümde her zaman aynı derecede temiz, ulaşılmaz, yüce bir varlık olarak kaldı.

Ona ne söylesem o hep aynı şekilde sakin, gururlu, neşeli, ilgisiz bir tavırla karşılık veriyordu. Sevecen davrandığı da oluyordu ama, çoğu zaman her bakışı, her sözü, her hareketi bana karşı hiçbir bağı olmadığını gösteriyordu, ancak, bu ilgisizlikte bir küçümseme hissedilmiyordu, sadece insanı büyüleyen, ezen bir soğukluk vardı. Her gün dudaklarımda sahte bir tebessümle, ona bambaşka bir şekilde görünmeye, içimde yanan isteklerle acı veren tutkumu gizlemeye, onunla şakalaşmaya gayret ediyordum.

O da davranışlarımın içten olmadığını anlıyordu ama, bana karşı yine oldukça doğal, neşeli bir tavır takınıyordu.

Bu durum benim için dayanılmaz olmuştu. Ona yalan söylememek, düşündüğüm, hissettiğim her şeyi söylemek istiyordum. Her zamankinden daha heyecanlıydım. Bunlar onunla birlikte bağda bulunduğum sırada olmuştu. Ona aşkımdan söz etmeye başladım. Öyle sözler söylüyordum ki, şimdi anımsadıkça kendimden utanıyorum. Utanıyorum, çünkü bunları söylemeye girişmem bile doğru değildi! Çünkü o bütün bu sözlerden, hatta onlarla açıklamak istediğim duygudan çok daha üstündü.

Bunu fark edince sustum. İşte o günden beri durumum dayanılmaz bir hal aldı. Eskisi gibi onunla şakalaşmak, kendimi küçük düşürmek olacaktı. Bunu istemiyordum, hissediyordum ki, henüz onunla yalın, doğru dürüst bir ilişki kuracak kadar manen yükselmemiştim.

Umutsuzluk içinde kendi kendime: “Ne yapmalıyım?” diye sorup duruyordum. Saçmasapan hayaller kurarak onu, bazen eşim, bazen sevgilim olarak düşlüyor, hemen sonra tiksintiyle, bu düşünceleri zihnimden kovuyordum. Onu herkesle düşüp kalkan bir kız haline getirmek korkunç bir şey, bir cinayet olacaktı. Bizim subaylardan birinin buradaki Kazak kadınlarından birini evlenerek yapmış olduğu gibi, onu bir hanımefendi, Dimitriy Andreyeviç Olenin’in saygıdeğer eşi haline getirmek ise daha da kötü bir şey olacaktı…

Fakat, ben bir Kazak olabilseydim! Lukaşka gibi bir adam olsaydım, onun gibi sürüyle at çalıp, çihir içtikten sonra avazım çıktığı kadar türkü söyleseydim, insanları öldürebilseydim, sonra da kızın evine gidip sarhoş olup, pencereden içeri atlayıp, onunla, felekten bir gece çalabilseydim: “Ben kimim, bunu neden yapıyorum,” gibi düşüncelerle kafamı yormasaydım, o zaman belki farklı olurdu. O zaman birbirimizi anlayabilirdik. O zaman mutlu olabilirdim. Bu hayatta kendimi iyice denedim, ne kadar güçsüz, ne kadar sahte duygularla dolu olduğumu daha açık hissettim.

Ne kendimi, ne de o karışık, çirkin geçmişimi unutabildim. Gelecek yıllar ise bana daha da umutsuz görünüyor. Her gün karşımda uzanan bu karlı dağları, bu göz kamaştıran güzellikteki mutlu genç kızı görüyorum. Dünyada ondan başka hiçbir şeyin bana mutluluk veremeyeceğini, yine de bu kadının benim için yaratılmamış olduğunu biliyorum.

İçinde bulunduğum bu durumun en korkunç, en acı, aynı zamanda en tatlı yanı ise şudur: Onu hissediyor, onu anlıyorum, o ise beni hiçbir zaman anlayamayacak! Bunu kesin olarak biliyorum. Onun beni anlayamamasının nedeni benden aşağı bir varlık olması değil! Aksine, onun beni anlamaması daha doğru… O mutlu bir kadın. Tıpkı doğanın kendisi gibi, yalın, sakin, doğasına, özüne sadık bir kadın. Eğrilmiş büğrülmüş, zayıf bir yaratık olan ben ise, onun benim nasıl bir yaratık olduğumu, çektiğim acıları anlamasını istiyorum!

Geceler boyu uyumadım, geceler boyu amaçsız onun penceresinin altında bekledim durdum. İçimde olup bitenleri bir türlü anlayamadım. Ayın on sekizinde bizim birlik sefere çıktı. Üç gün kasabadan uzak kaldım. İçimi bir hüzün kaplıyor, hiçbir şeyle ilgilenemiyordum. Birlikte, söylenen türküler, iskambil oyunları, içki âlemleri, dağıtılacak ödüllerin dedikodusu, bana her zamankinden daha iğrenç geliyordu. Dün eve döndüm. Onu, kendi odamı, Yeroşka amcayı, kapının eşiğinden görünen o karlı dağları gördüm. O zaman içimde öyle bir sevinç doğdu ki birden her şeyi anladım.

Bu kızı gerçek bir sevgiyle seviyorum ben: Bu, hayatımda duyabileceğim ilk ve son sevgidir. Şimdi başıma geleni biliyorum. Bu, duygudan dolayı küçük düşmekten korkmuyorum, sevgimden utanmıyorum. Onunla gurur duyuyorum. Onu sevdiğim için kendimi suçlamıyorum. Bu sevgi kendiliğinden içimde uyanmıştı. Ondan kendimi kurtarabilmek için bir özveri duygusu içinde kendimi unutmaya çalışıyor, sözde Kazak Lukaşka’nın Maryanka’ya karşı olan aşkından dolayı sevinç duyuyormuşum gibi bir tavır içerisine giriyordum. Oysa bu biçimde davranarak sadece, kendi sevgimi, kıskançlığımı kışkırtıyordum. Bu daha önce duyduğum türden, yalnız yüksek birtakım düşünceler uyandıran, platonik bir sevgi değil. İnsanın kendi duygularına hayran olduğu, duygularının bir pınar gibi içinden geldiğini hissettiği, her şeyi kendiliğinden yaptığı çılgın bir kapılmaya da benzemiyor. Bunu daha önce de hissetmişimdir. Bu duygu sadece zevk alma arzusundan oluşmuş değil, bu bambaşka bir şey…

Belki de onun kişiliğinde doğayı, doğanın bütün güzelliklerini görüyor, onları seviyorum. Ancak bu duygu her neyse, irademi bütünüyle yok ediyor. Sanki olağanüstü bir güç, onu benim aracılığımla seviyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum… Bütün evren, bütün doğa bu sevgiyi benim ruhuma zorla dolduruyormuş, bana, “Sev onu!” diyormuş gibi bir duygu içindeyim. Onu yalnızca aklımla, hayalimle değil, bütün varlığımla seviyorum. Onu severken de kendimi Tanrı’nın yarattığı mutlu evrenin bir parçası, ayrılmaz bir parçası gibi hissediyorum…

Daha önce de yapayalnız hayatımdan edindiğim yeni düşünceleri yazmışımdır. Onların içimde ne güçlüklerle doğduğunu, onların bilincine varınca, ne büyük bir sevinç duyduğumu, hayata açılan bu yepyeni yolu nasıl gördüğümü kimse bilemez. Benim için o düşüncelerden daha değerli hiçbir şey yoktu… Şimdi ise, sevgiyi duydum. Onu duyunca bütün o düşünceler yok olduğu gibi, yok oluşlarından ötürü içimde en küçük bir pişmanlık da kalmadı. O zamanlar böyle tamamiyle tek yanlı, soğuk, yalnız akla dayanan bir ruh haline nasıl olup da değer verdiğimi anlamak bile benim için şu anda artık çok zor bir şey.

Karşıma güzelliğin kendisi beklenmedik bir anda çıktı geldi, ömür boyu ruhumda derinden derine sürüp giden değişiklikleri bir anda dağıtıverdi. Bütün o yitip gidenlere karşı da içimde en küçük bir acıma kalmadı.

Özveriymiş! Saçmalık! İlkel bir düşünce. Bu gibi düşünceler hep gururdan, sadece bir insanın hak ettiği bir talihsizlikten kurtulmak için sokulmaya çalıştığı bir sığınaktan, başkalarının mutluluğunu kıskanmaktan kurtulmak için uydurulmuş, saçma bir gerekçeden başka bir şey değil!

Neden başkaları için yaşamalı? Neden başkalarına iyilik yapmalı? Neden içimde kendi kendime karşı bir sevgi, bir tek istek varken… Onu sevmek, onunla yaşamak, onun hayatını paylaşmaktan başka hiçbir isteğim yokken bunu nasıl düşünebiliyorum? Hayır! Şu anda artık başkalarını, Lukaşka’ların mutlu olmasını düşünmüyorum, mutluluğu onlar için istemiyorum. Başkalarını sevmiyorum artık!

Önceden olsaydı, kendi kendime bunun çok kötü bir şey olduğunu söylerdim. Hiç durmadan sürekli: “Acaba o ne olacak? Ben ne olacağım? Lukaşka ne olacak?” diye düşünmekten kendimi perişan ederdim. Şimdi ise artık umurumda bile değil! Bugün sanki kendiliğimden yaşamıyorum, sanki içimde benden çok daha güçlü bir şey var: Beni sürükleyen, beni yönlendiren o! Şimdi acı çekiyorum, kendimi üzüyorum ama, eskiden bir ölüden farksız olduğumu anlıyorum. Ancak bugün tam anlamıyla yaşıyorum. Biraz sonra gidip ona her şeyi anlatacağım.

Lev  Tolstoy
Kaynak: Kazaklar [XXXIII Bölüm]

Yorum yapın