“Mutlu olmak için gereken bir tek şey vardı: Sevmek…” Kazaklar – Tolstoy

Tolstoy’un hayatının nasıl da kimselerin aklına gelmeyecek yönlere sapmış olduğunu düşünürken, insan, ihtiyar bir yazarın, şaşkınlıkla hatta nefretle kendi genç haliyle yüzleştiği o tuhaf Max Beerbohm karikatürlerini hatırlamadan edemiyor. Resimlerden birinde, yetmiş iki yaşında, köylü ceketi ve postallarıyla tam bir mujik (Rus Köylüsü) gibi giyinmiş, derbeder bir hacının, uzun ağarmış rahip sakalına sahip bir adam var: Üstü başı dökülen fakirlerle tıkış tıkış dolu leş gibi kokan üçüncü sınıf bir tren vagonunun tahta sırasına çökmüş, seyahat ediyor. Ruhların eşitliği adına bir berduş gibi görünüyor; İsa adına Rus Ortodoks kilisesinin gelenek ve inançlarına yabancılaşmış; saf bir Hıristiyanlık adına karısıyla çocuklarını terk etmiş. Çilekeş, cinsellikten elini eteğini çekmiş bir pasifist; takipçileriyle Gandi’nin de aralarında bulunduğu müritlerine göre, yaşayan bir aziz.

Tam karşıdaki ikinci resimde Tolstoy’u yirmi üç yaşındayken görüyoruz: Tam bir züppe karşımızdaki, zamanını ata binerek geçiren bir asker, bir avcı, bir akşamcı ve kumarbaz, işe yaramaz biri. Havalı balolara giden, Çingenelerle içki alemleri yapan, hizmetçi kızları ayartan bir adam; olağanüstü zengin, ailesinden kendisine kalan dev bir araziyle yüzlerce serfin sahibi. Kumar borcunu temizlemek için hayvanları ve arazileriyle birlikte bir sürü serfini de gözünü kırpmadan satabilen biri.
Bu karikatürlere baktığımızda ihtiyar Tolstoy’la genç Tolstoy’u bağdaştırmanın mümkün olmadığını da görüyoruz. Ama onlara vicdan sahibi, her yaptıklarından pişmanlık da duyabilen kişiler olarak baktığımızda, birbirlerine birazcık da olsa benziyorlar. Günlüklerinde genç Tolstoy’un acımasız bir biçimde kendini sürekli suçlayan bir sesle ve hem kendisini yeniden yaratmak hem de içinde yaşadığı toplumu geliştirmek için hazırlanmış ütopyacı programlarla sonuçlanan sorgulamalarla karşılaşıyoruz. Ancak bu genç reformcu, aynı zamanda sürekli olarak günah işleyen biriydi de. Yirmi altı yaşındayken, dokunaklı bir biçimde, günlüğüne şunları yazmıştı:

“Ben çok çirkin bir adamım, tuhafım, pasaklıyım ve de kabayım. Başkalarını rahatsız eden, insanların canını sıkan biriyim; bir çocuk kadar edepsiz, merhametsiz ve utangacım. Bir başka deyişle, köylünün tekiyim… Tüm zayıf insanlar gibi ben de, taşkın, kararsız, istikrarsız, aptalca bir biçimde kendini beğenmiş ve öfkeliyim. Cesur değilim. O kadar tembelim ki, artık tembellik üstesinden gelemeyeceğim bir alışkanlığa dönüşmüş durumda.”

Erdemli işler yapmaya düşkün olduğunu kabul ettikten sonra itiraf eder:

“Yine de, erdemden daha da çok sevdiğim bir şey var, o da ün. O kadar hırslıyım ve içimdeki bu ün açlığı da o kadar az tatmin olmuş durumda ki, ünle erdem arasında bir seçim yapmam gerekse, korkarım ki, ünlü olmayı erdemli olmaya tercih ederdim.”

Bunları yazdıktan bir sene sonra, Kırım Savaşı’na katılıp Sivastopol’da görev yapan bir asker olarak Tolstoy’un “insanı aptallaştıran büyük bir fikrin” etkisi altına girdiğini görüyoruz.
“Hayatımı bu fikre adayabilirmişim gibi geliyor… İnsanoğlunun şu anki durumuna uygun düşen yeni bir din var aklımda: İsa’nın dini bu, ama inançtan, her tür gizemden arınmış, pratik bir din aklımdaki. Ebedi mutluluk vadetmeyen, ebedi mutluluğu insana bu dünyada veren bir din.”
Bir yandan şunu da kabul eder:

“Bahsettiğim fikrin ancak kuşaklar boyu gelişen bir bilinçle gerçekleşebileceğinin farkındayım.”
Fakat aynı zamanda Tolstoy hâlâ kumar oynamaya, tonla para kaybetmeye devam etmekte ve “şehvet krizleri”yle “tembellikten” şikâyet etmektedir. Başka bir deyişle, idealist bir ruh, şehvet düşkünü bir vücudun içinde çırpınıp durmaktadır; en azından günlüklerde, bu şehvetli bedenin sürekli olarak kendini temizlemenin peşinde koştuğunu görüyoruz.

Tolstoy sürekli tekrarlanan bu arınma krizlerinden birinin etkisindeyken, 1851 yılında, dağların, nehirlerin ve ovaların evcilleşmemiş dünyasına, Kafkaslar’a gitmeyi kafasına koydu. Üniversitedeki öğrenimim yarıda bırakmıştı; kumara, sekse, âşık olmaya düşkündü; hem özgür hem de yetimdi. Annesi, Tolstoy iki yaşındayken, babası da, yedi sene sonra ölmüştü. Kendisine tapan yaşlı halaları, sabırlı hocaları ve onunla ilgilenip bazen sopa attığı hizmetçileri tarafından şımartılmıştı. Ailesinin topraklan nihayet kendi eline geçtiğinde, Tolstoy serilerinin sefil hayatlarını bir parça düzeltmeye çalıştı; satın aldığı yeni harman dövme makinesi çalışmıyor, serfleri arkasından Tolstoy için bu adam deli diyorlardı. Her şeyin boşuna olduğu duygusu ve büyük bir tatminsizlik içini kemiriyordu. Salonlardan, balolardan, moda ve tembellikten, Moskova’yla St Petersburg’un ipekli kumaşlarından, yapaylıklarından uzakta, taze bir başlangıç hayali onu çağırıyordu. Bunlar, yalnızca bir günlükte yer alan öylesine edilmiş yeminler değil, aynı zamanda radikal bir değişim isteğini de haberleyen sözlerdir. Doğayı eğitilmemiş, saf bir şey olarak gören Rousseau, Tolstoy’un ilham kaynağıysa şayet, kendisinden beş yaş büyük olan ağabeyi Nikolay da onun ilhamını gerçekleştirebileceği fırsatları sağlayan kişiydi. Nikolay, Kafkaslardaki bir Kazak karakolunda, bir stanirsa’da subay olarak görev yapıyordu. Tolstoy, istekli bir askeri öğrenci olarak ağabeyine katıldı. Elde edeceği askerî madalyalardan da çok Kafkaslar’ın hayatını bunca yakından görebileceği için heyecanlıydı. Kazakların, tıpkı içinde yaşadıkları uçsuz bucaksız topraklar gibi vahşi ve de özgür olduklarını biliyordu; bu dünya, onun için, insanın doğal halinin aşırı incelmiş bir toplumun yapmacık davranışları tarafından lekelenmediği bir saflığı simgeliyordu.

Tolstoy’un 1852 yılında, Kafkaslara gelişinden kısa süre sonra başladığı romanı Kazakların merkezinde yer alan genç soylu Olenin, tam da böyle düşünmektedir. Tolstoy’un kendisi gibi, Olenin de on sekiz yaşındaydı:

Olenin, kendisinde bu her şeyi yapabilecek gençlik Tanrısının varlığını o kadar güçlü bir şekilde duyuyordu ki, sanki bütün varlığı bir anda bir tek işlek, bir tek düşünce haline gelebilirdi! Kendisinde uyanan bir isteği hemen yerine getirebilecek, durup dururken niçin, neden olduğunu bilmeden kendisini baş aşağı dipsiz bir uçuruma atabilecek kadar cesaret duyuyordu.
Bunu kuvvetle duyuyor, böyle olduğu için de gururlanıyor, hatta bilmeyerek İçinde bundan ötürü bir mutluluk uyanıyordu. O güne kadar ancak kendisini sevmişti, bundan kendini alamıyordu; çünkü varlığından hep iyi şeyler bekliyordu, kendi benliğinden ötürü henüz hayal kırıklığına da uğramamıştı.
Moskova’dan ayrılırken geçmiş yanlış davranışlarını anlayan, birden kendi kendine:

“Onların hepsi yanlış şeylerdi, rastlantıyla olup bitmiş, önemi olmayan olaylardı. Eskiden doğru dürüst yaşamaya niyetim yoktu, şimdi Moskova’dan çıkışımla birlikte yepyeni bir hayat başlayacak. Bu hayatta artık o yanlışlar olmayacak, içimde pişmanlıklar uyanmayacak, herhalde yalnız mutlu şeyler olacak!” diye düşünen bir delikanlı gibi sevinçli duygularla gençlikten ileri gelen bir neşe içindeydi.

Fakat Olenin’i ancak bir yere kadar Tolstoy’un “öteki ben”i olarak görebiliriz. Aylarca süren zevkû sefa alemlerinden sonra, Olenin de, tıpkı Tolstoy gibi askerî birliğine katılmak üzere gönüllü olarak Kafkaslara gelir, ikisi de yaşadıkları duygusal karmaşayı burada çözmek niyetindedirler. Ancak, Olenin adım adım yerel geleneklere ilgi duyan ve uyum sağlayan kederli bir yabancıyken, onu yaratan romancı, gittikçe işinin ehli bir antropologun bakış açısına sahip olmaya başlayan, sofistike, psikolojik olarak da bilge bir kişiliktir.
Üzerinde çalışmaya başladıktan kısa bir sûre sonra, Tolstoy Kazakları bir kenara kaldırıp tam on sene boyunca bu romana bir daha geri dönmedi. Arada geçen bu dönemde Tolstoy üç yıl boyunca askerlik yaptı, hikâyeler ve romanlar yayımladı, Avrupa’yı gezdi ve evlendi. Tüm bunlara, aradan geçen bunca zamana rağmen, romanı okurken, aradaki on yılı hiç fark etmeyiz. Kazakların on sene evvel yazımına başlanan hikâyesi, neredeyse kusursuz biçimde, görünmez olarak akıp gider. Yalnızca bir yerde, dördüncü bölümde, o da bir zorunluluk yüzünden kesintiye uğrar. Yazarın karakterlerinden ve hikâyesinden çarpıcı biçimde ayrılıverdiği ve bilmeyenlere Kazak kültürünü anlatmayı amaçladığı bu bölüm, bir ansiklopediden çıkmış gibidir daha çok. Bölgenin özellikleri ve Kazak kasabaları büyük bir ayrıntı zenginligiyle anlatılır; kıyafetler, silahlar, şarkılar, dükkânlar, bağlar, av ve balık tutma âdetlerini, genç kızlarla kadınların toplumsal statü ve davranışlarım okuruz bu bölümde. “Kazağın giyimi son derece gösterişlidir,” diye yazar Tolstoy, “bu bakımdan Çerkezlere benzer. En iyi silahlar Dağlılardan alınır, en iyi atlar da yine onlardan ya satın alınır, ya da çalınır. Genç bir Kazak Tatarca bilmeyi bir marifet sayar, keyifli zamanlarında kardeşiyle bile Tatarca konuşur. Buna rağmen, dünyanın bu ücra köşesine fırlatılıp atılmış duygusunu veren, çevresi yani vahşi Müslüman kabileleriyle, Rus askerleriyle çevrilmiş olan bu bir avuç Hıristiyan halk kendini uygarlığın en yüksek düzeyine ulaşmış sayar. Onun gözünde Kazak’tan başkası insan değildir. Ondan gayrısına daima yüksekten bakar…” Ayrıntılı paragraflar boyunca Kazak toplumunun bu canlı taslakları devam eder ve sonunda öyle bir yoğunluğa ulaşır ki, çağdaş bir eleştirmen şu gözlemde bulunmadan edemez: “Bir sürü etnologun makaleleri bir araya gelse, vatanımızın bu bölümünün daha tam, kesin ve de renkli bir resmini oluşturamazdı.”
“Kazak” ismi, yağmacı ya da daha yumuşak bir yorumla, maceracı anlamına gelen Türki bir kökten gelmiş gibi görünmektedir. Bir halk olarak Kazaklar, sertlikten kaçan ve 15. yüzyılda, politik otonomilerini elde etmek adına, Ukrayna’nın nehirleriyle verimsiz ovalarına ve kuzeydoğu Rusya’ya göç eden köylü hareketinden doğmuştur. Kıyafetleriyle dış görünüşlerini kendi kültürlerine asimile ettikleri Müslümanların çoğunlukta olduğu cemaatlere yaban bölgelerde, kendi kendilerini yöneten siyasi oluşumlar kuran Kazaklar, en sonunda Rus ordusuna entegre oldular; böylece
Kazakların toprakları, komşu Çeçen savaşçıların ayaklanmalarına karşı Rusya’yı korumakla yükümlü askerî karakollara dönüştü. Tolstoy, şehirli karakterini, aşırı gösterişli Kafkas kostümleri giyen, en az erkekler kadar kendi başlarının çaresine bakabilen kadınlardan oluşan bu saygı duyulası, cesur, bağımsız halkın içine göndermişti. Tolstoy için, hikâyesine daha başlamadan ara vermek, bir anlığına hikâyesini gözümüzden kaçırmak çok önemlidir; böylece Moskova ve St. Petersburg’daki okurlarına Olenin’in girmek üzere olduğu toprakların coğrafi ve sosyolojik bir portresini sunar. Şehirli okurlar için, tıpkı Olenin için olduğu gibi, Kazaklar, içlerinde, ilkel soyluların romantik çekiciliğini barındırırlar.
Ancak Kazakların tarihinde, Tolstoy’un atladığı ve yirminci yüzyılın kanlı dönemeçlerinden geçmiş biz sonraki okurların görmezden gelemeyeceğimiz, daha değişik, çok daha kötücül bir dönem de bulunmaktadır. Tolstoy, savaşı yaşamış ve savaştan sağ kurtulmayı başarmıştı. Savaşı biz de yaşadık; ancak biz, aynı zamanda, pek çok insanın sağ kurtulmayı başaramadığı soykırımı da yaşadık. Savaşların en gaddarları, bir sebep için yaşandıklarını, en azından bir bağlama oturtulmaları gerektiğini söylerler; soykırımın ise, sebepsiz bir katliamdan başka bir şey olduğunu göstermeye kalkışmaz bile. “Kazak” lafının, günümüzde, görmezden gelinemeyecek bir biçimde soykırımla birlike anıldığını kabul etmemiz gerekir. Romanını günümüzden yüz elli sene evvel yazan Tolstoy, Kazak katliamların sebep olduğu bu soykırım meselesi hakkında en ufak bir imada dahi ulunmaz. Bu yüzden de, hikâyesinin Kazak kahramanları, sıradan savaşçılar olmaktan öteye geçmezler. Genç bir savaşçı olan Lukaşka, Çeçen düşmanını soğukkanlılıkla öldürür; yanındakiler, ölü adamın ceketiyle silahlarını alabilmek için birbirleriyle mücadele ederler. Daha sonra, hep birlikte votka içerek kutlama yaparlar. Katil, bir anlığına, yaptığı şeyin farkına varıp ürperir, ama bu duygu ortadan hemencecik kalkıverir: “0 da bir insandı yahu” dedi Lukaşka, ölü Çeçen’e duyduğu saygıyı ifade ederek.” Yanında bulunan Kazak savaşçının buna verdiği cevap şudur: “Evet, doğru, insandı… Ama kendisine kalsa sana hiç merhamet göstermezdi o aslanım.” Bu duyduğumuz, savaşın, savaşçıların çirkin dilidir. Bu sözler, beylik laflar olmanın ötesine geçemezler.

Peki o zaman, bizlerin, asil romancımız Tolstoy’dan daha fazlasını bilmemiz, daha fazlasını bilmeyi istememiz mümkün müdür? Shakespeare ve Dante’yle birlikte o da dünya edebiyatının beşiğinde yer almaktadır: O zaman, Tolstoy’dan daha derin bir duyarlılığa, daha derin bir bilgiye kim sahip olabilir? Ama biz, sonuç olarak, ondan daha çok şey biliyoruz işte: Aradan geçen zamanda olanların dehşeti ve film pelikülünün merhametsiz retinası sayesinde, soykırımın silinmez sahnelerine tanıklık etmiş durumdayız. Tam da sistematik katliamlarının bugün artık silinmesi mümkün olmayan bilgisinden dolayı, bugün Kazak tarihine baktığımızda büyük bir dehşet duymamız gerekmektedir. Şimdi, Tolstoy’un içinde yaşadığı 1850’lerden 1920 yılma hızlı bir geçiş yapalım: Bir Sovyet muhabiri olan Isaac Babel, Kızıl Orduya bağlı olan ve Bolşeviklerle aynı davaya gönül veren Kazaklarla birlikte ilerlemekte. Amaçları Polonya’yı Komünist yapmak. Tıpkı Olenin gibi, Babel de Kazak âdetlerine yabancı; o da, tıpkı Olenin gibi, doğanın gücünün büyüsüne kapılmış durumda. Babel, günlüğünde, bu becerikli ve korkusuz binicilerin gürültülü atlarının üzerinde nasıl da dört nala gittiklerini anlatır: “Tarifi mümkün olmayan bir güzellik bu, korkunç bir gücün size yaklaştığını aniden hissetmek… Kızıl bayrakların, güçlü, adaleli erkeklerin, kendinden emin komutanların, sakin, görmüş geçirmiş gözlerin yaklaştığını hissetmek…” [Isaac Babel’in 1920 yılında tuttuğu günlük]

Bir gece tablosunu tarif ederken Babel şöyle yazar: “Birlikte yemek yiyor, birlikte uyuyorlar. Mükemmel, sessiz bir dostluk var aralarında… Güçlü sesleriyle akla kilise müziğini getiren şarkılar söylüyorlar; atlarına çok düşkünler, her adamın yanında mutlaka ufak bir yığın bulunuyor. Bu yığında bir eyer, bir yular, süslü bir kılıç ve bir kaban var.”
Ancak bu cennet manzarasının bir de ölümcül yanı vardır. Kazaklar, her gün Polonya Galiçya’sındaki ufak Musevi kasabalarına hücum edip yağma yapmakta, yakıp yıkmakta, işkence ve tecavüz ermekte, dağlamakta ve katletmekteydiler: Yaşayan bütün Musevileri öldürmek için yola çıkmışlardı. Bir süre sonra Rusya’nın en çok tanınan yazarlarından birine dönüşecek ve Sovyet gizli polisi tarafından en sonunda öldürülecek olan Babel, Musevi kimliğini çevresindekilerden gizler: Çevrede Kazaklar varken Musevilerin yaşam şansı yoktur çünkü. (Çarlık Rusyası’ndan 1906 yılında, dokuz yaşındayken göç eden benim kendi annem, en sonunda güvenli bir yere ulaştığında, fısıltılı bir sesle, Kazak akınlarında ele geçirilen büyük amcasının nasıl da ayaklarından bir atın kuyruğuna bağlandığını anlatmıştı. Kazak akıncı, atını ilerletmiş ve o anda annemin amcasının kafası kopmuş, en sonunda kafatası paramparça olana dek, parke taşların üzerinde sürüklenip durmuştu.)
Tolstoy, 1920 yılında yaşanan mezalimleri görecek kadar uzun yaşamadı; 1910’da vefat etti ve öldüğünde ardında uzun süredir Hıristiyanca bir pasifizmle geçen bir hayat bıraktı. Ama yaşanan başka şiddet olaylarının mutlaka farkındaydı. Kazaklar 19. yüzyılda yaptıkları zulümlerle ünlüdür; yine de bunlar ve Babel’in çetelesini tuttuğu toplu ölümler, Çmielniki’nin Kazak tarihindeki en kanlı leke olan katliamlarıyla aşık atamaz. 1648 ile 1649 arasında, tek bir yıl içinde Bogdan Çmielniki’nin liderliğinde Kazaklar, daha sonraları soykınmcı Nazi rejiminin iktidara gelişine dek kimsenin aşamayacağı bir işi başarıp üç yüz bin Yahudi’yi katletmişlerdi.

Elbette, Tolstoy’un romanının arka planında bunların hiçbiri yoktur; Kazaklar, sonuç olarak, bir tür aşk hikâyesidir ve kitabın teması, özlemdir. 17. yüzyıl, ulaşamayacağımız kadar uzak bir yerde bugün, 20. yüzyılın ortasında olanlar da, şimdiden unutulmaya başlanmış durumda. Yine de, “Kazak” kelimesi, sırf yüksek sesle söylendiğinde bile o korkunç ölüm duygusunu muhafaza ediyor hâlâ. Kuşağımızın naif olmayan, geçmişte olan soykırımı kasten görmezlikten gelmeyen bir okuru, bu sesi duymamazlık edemeyecektir.

Tolstoy’un hikâyeleri her zaman insancıldır; Kazakları tarif ederken herkesin karakter sahibi olduğunu ve bize beklenmedik biçimde tanıdık geldiklerini görürüz. Tolstoy’un anlattığı Kazaklar ne göklere çıkarılır ne de küçük düşürülürler; korkunç tarihsel olaylara sebebiyet veren canavarlar gibi değildirler pek; onları kendilerine has kılan, Tolstoy’un onları hepimiz gibi insan yapan bakışıdır. Kazaklar, yayımlandıktan sonra, edebiyat dünyasında büyük bir heyecan yaratmıştı. Tolstoy’dan on yaş büyük olan Turgenyev, kendinden geçmiş bir halde: “Çok duygulandım,” diye yazmıştı. Turgenyev’in meslektaşı şair Afanski Fet ise: “Yüce bir dehanın o tarifsiz büyüklüğü!” diye yazar ve Kazakların bir başyapıt olduğunu ilan eder. Kitabın ününün hâlâ devam etmesi, tüm bu övgüleri onaylamaktadır. O zaman, söyle bakalım ey okur, tüm bu bildiklerimizi yan yana koyduğumuzda, bizlerin ne yapması gerekmektedir? Şefkatli biri olmasına rağmen bildiklerine sırt çeviren bu Tolstoy’u nasıl değerlendirmeliyiz?
Bence bu sorunun cevabı, nadiren karşılaşılan bir ilkede gizlidir. Bu ilke, edebiyatı kendisinin dışındaki dünyadan izole eden solipsistik bir ilke değil, hikâyenin tutarlı olması gerektiği ilkesidir. Edebiyatta özgünlük dediğimiz şey, büyük oranda, bakış açısıyla ilgilidir. O yüzden de, bakmamız gereken şey, Tolstoy’un değil, Olenin’in tarih anlayışıdır. Olenin’in, tıpkı kendisine benzeyen pek çok başka genç gibi, dahil olduğu sınıfla yaşadığı çağın önyargılarım içinde barındıran biri olduğu, şımarık bir zengin hayatı yaşamış birinin dikkatini çekmeyecek şeylere hiç alaka göstermediği ortadadır. Tolstoy, karakterine tarihî gerçekleri, yaşanan baskılan öğretmeyi, onu şefkatli kılmayı değil, Olenin’e doğal hayatın ne kadar yüce olduğunu göstermeye çalışır.

O zaman, haydi sevgili okur, benimle gel ve tüm bunlara hiç aldınş etme! En azından bu hafif romanı okuduğun süre boyunca, tarihin kasvetli iddiaları bir kenara koy… Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda Shakespeare İspanyol donanmasının yaptıklarıyla hiç ilgilenmez; Gurur ve Önyargızca Napolyon savaşlarının mutlulukla görmezden gelindiğini fark ederiz; Kazaklar da, geçmişte yaşanan bu dehşetengiz olaylarla lekelenmemiştir hiç. Karşımızda, pastoral bir hikâye vardır ve Olenin, kısa süre içinde, dağların, ormanların, tutkulu genç adamların ve cesur kadınların dünyasına boyun eğecektir. Ufku ilk görüşü “çevreleri tertemiz, bembeyaz dev dağlar, tepeler ve gökyüzü…onu beklentilerinin ve Moskova’da kurduğu hayallerin çok ötesinde etkiler. “Olenin artık Bach’ın müziğine de, aşka da inanmıyordu.”
Moskova’ya ilişkin bütün anılar, duyduğu utanç, pişmanlık, Kafkasya’ya ait bütün hayaller, hepsi yok oldu, bir daha da zihninde yeniden canlanmadı.
Sanki bir ses, bir zafer edasıyla ona: “İşte, her şey şimdi başlıyor,” demişti.
Böylece, adeta göz açıp kapayıncaya dek, Olenin, en azından görünüş itibariyle degişiverir. Şehirde giydiği kıyafetlerini çıkarıp üzerine bir hançer iliştirdiği bir Çerkez paltosu giyer, Kazaklar gibi bıyık ve sakal bırakır, yanında da Kazakların sahip olduğu tüfeklerden taşır. Çehresi bile değişir; şehre ait solgunluğundan kurtulup açık dağ havasının verdiği kırmızılığa bürünür. Açık havada, çadır olmadan yaşadıkları üç aylık zorlu bir hayattan sonra, Rus askerleri üstleri başları tütün kokan bir vaziyette kasabaya akın ederler; varlıkları ve sahip oldukları şeylerle kendilerine istemeden ev sahipliği yapmak zorunda kalan Kazakların üzerine bir heyula gibi çökerler. Olenin, şuadan bir asker değildir: Moskova’dan gelirken hizmetçisi ona eşlik etmiştir. Kalacağı yer için bir sürü para ödeyebilen bir beyefendidir o. Parası sayesinde, alaya bağlı bir öğretmen olan kornetçiye ait olan üçgen damlı, sundurmak bir evde kalır. Ona yer açmak için kornetçiyle ailesi bitişikteki saz çatılı bir eve taşınırlar: Kasabada barınan her Rus gibi, Olenin de kimsenin hoşlanmadığı biridir. Kornetçinin karısı İhtiyar Ulitka: “Seninle mi uğraşacağım be!” diye bagırır. Ailenin kızları Maryanka, Olenin’e onu küçümseyen düşmanca bakışlar atar ve Olenin onunla konuşabilmeyi ister: “Genç kızın sert, çevik adımlan beyaz mendilinin altından bakan, vahşi bakışlı parlak gözleri, vücudunun sağlam, aynı zamanda güzel hatları şimdi Olenin’i daha çok şaşırtmıştı. “Hayalimdeki kadın bu olacak…’ diye düşündü.” Ve yine:
Maryana’nın belinin ne kadar zarif, ne kadar rahat bir şekilde kıvrıldığını, doğrudan doğruya çıplak vücudunun üzerine geçirdiği pembe entarisinin göğsü ile biçimli bacaklarını nasıl sardığını, üzerine sıkıca oturmuş entarisinin altında her soluk alışında göğsünün nasıl belirgin bir şekilde göründüğünü, eski, kırmızı çarıkların içinde ince ayaklarının nasıl hiç yer değiştirmeden aynı şekilde toprağa bastığını, kollan sıvanmış entarisinin altından görünen güçlü kollarının kaslarını gererek tezeği kürekle duvara öfkeyle atıyormuş gibi nasıl şiddetle fırlattığını, derin bakışlı siyah gözlerin arada bir nasıl ona doğru çevrildiğini seyretmek genç adama sevinç veriyordu. Genç kızın incecik kaşları çatılıyordu ama, gözlerinde güzel olduğunu bildiğini belli eden memnun bir ifade vardı.

Ancak Olenin ona nasıl yaklaşacağını bilemez. Kitabın kahramanı yalnız ve gözlemci bir karakterdir; çevresindeki her şey onun aklını karıştırır. Sundurmasına oturup kitap okur ve hayaller kurar; korunun içinde, kaybolmuş ve tek başına bir vaziyette otururken, gizemli bir idealizmle dolar içi. Moskova’nın üzerinde bıraktığı izlenimler ve cazibesi ağır ağır ortadan kalkarken, Olenin kendini Kafkas alışkanlıklarına daha da çok kaptırır. Sürekli olarak başına gelenlerden şikâyet eden, ormanın sırlarını öğretip onu Şikir’le tanıştıran, Eroşka isimli geveze bir adamla arkadaş olur. Eroşka, herkesle, Tatarlar, Ermeniler ve Ruslarla kan kardeşi olmaya dünden hazır olan bir tür taşra filozofudur. Papazlarla dalga geçer ve Olenin’e: “Sen nallan diktiğinde… mezarının üzerinde çimenler bitecek, hepsi bu,” der. “Hayatın hiçbir yerinde günah yoktur… Hepsi uydurmadır bunların!”
Bu esnada, Maryanka hâlâ elde edilmesi güç biri olmaya devam etmektedir. Olenin’in hem hayranlık duyduğu hem de içten içe kıskandığı Lukaşka, Maryanka’ya kur yapar. Lukaşka, Olenin’in tam zıttıdır: Küstahtır, korkusuzdur, herkesle birlikte olan bir ayyaştır, üstelik bir savaşçı gibi dövüşmeye de hazırdır. Bir Kazak’tır o ve Maryanka da, Oleninle değil, bir Kazak’la birlikte olmayı arzular. En sonunda Olenin ihtiyar Ulitka tarafından kabul edildiğinde dahi, Maryanka onunla birlikte olmaya direnir. Kazöfelar’ın tam kalbinde eski moda bir aşk üçgeninin olduğunu görürüz, ancak bu aşk üçgeni iki adam için de hayırlı bir biçimde nihayete ermeyecektir. Maryanka, Lukaşka’ya sahip olmayı başaramaz, ayrıca Olenin’i de geri çevirmesi gerekir: Çünkü Olenin bir yabanladır ve her zaman da öyle kalacaktır. Çerkez paltosuna, Eroşka’yla kucaklaşmalarına, Sikirle yaptıkları kutlamalara rağmen hiçbir şey onun bir Rus beyefendisi olduğu gerçeğini değiştiremez. Olenin bir Kazak olmayacaktır asla. Zaten en sonunda, Moskova onu kendine geri çağıracaktır.

Ancak Tolstoy’un sanatının, hikâyesinin sonundaki o yavan gerçekçiliği de, üzerinde durulmamış psikolojik bilgeliği de aşan başka bir amacı vardır, Genç bir adamın gösterdiği gayrettir bu… Yetmiş yaşındayken, vicdanını rahatsız eden dinî ve siyasi meselelerle uğraşmaya devam eden ihtiyar Tolstoy, Fransa’da haksız yere vatana ihanetle suçlanan Musevi subay Alfred Dreyfus’un ölüm cezasının derhal ertelenmesini talep eden bir bildiriye imza atmayı reddetmişti. Bahsedilen olay, dönemin en meşhur davası olmakla birlikte, Tolstoy öfkeliydi: Ona göre Dreyfus halktan biri, bir mujik değildi, pasifizme de hiç inanmıyordu. “Yurdumuzda hepsi de birbirinden parlak onca insan asılır, sınırdışı edilir, hapishanelerde çürûrken, biz Rusların, fevkalade sıradan bir zatı muhterem olan Dreyfus’un savunmasına koşmamız doğrusu biraz tuhaf kaçacak bence.” Tolstoy, siyasi itibarını, bunun yerine, askerlik yapmayı reddeden ve tıpkı büyük romancının kendisi gibi başkalarının yaptıkları kötülüklere karşı pasifızmi savunan Dukhobor komününe destek vererek kullandı. Çar’ın emriyle Kazak milisler tarafından zorla topraklarından sürülen bu insanlar, getirildikleri yerde yine hükümetin emriyle Kazaklar tarafından kıstırılıp kamçılanmış, sakat bırakılmış ve eşyalarının yagmalanışını izlemek zorunda bırakılmışlardı. Tolstoy tüm bu olaylara çok öfkelenmiş, Çara yazdığı bir mektupta, böylesi cinayetlerin “Rusya’nın utancı” olduğunu belirtmişti. Elbette, burada, Tolstoy’un bahsettiği cinayetleri işleyenler arasında, kırk sene evvel haklarında büyük bir büyülenmeyle yazdığı Kazakların da bulunduğu kimsenin gözünden kaçmayacaktır.

Ama yine de okur: Aldırış etme bunlara! Genç Tolstoy’un, çevresindeki toplumsal olaylardan çok kendi algılarına itibar ettiğini görüyoruz. Romancının o kâhince şiirselliği, Maryanka’nın kuvvetli bacaklarıyla Kafkas dağlarında, koruluklarında, gürül gürül akan Kafkas nehirlerinde bulur ifadesini. Bu şiirselliği harekete geçiren şey de, tıpkı vermeyi istediği mesaj gibi, Kafkaslar’ın kendisidir. Bu kitabı okumak, bizi doğanın güzellikleriyle ödüllendirir. Tolstoy’un üzüm bağlarının sıcaklığını, havasını, tozunu ve yoğun kokularını yakalamaktaki başarısı, şu paragrafta doruk noktasına ulaşır:
Tam iş zamanıydı. Bütün köylüler karpuz bahçelerine, bağlara dolmuş, uğraşıp duruyorlardı. Bahçeler yeşil sarmaşıkların altında kaybolmuş, gür bitkilerin altında serin gölgeler oluşmuştu. Her yerde güneşin aydınlattığı geniş yaprakların arasında, olgun salkımlar göze çarpıyordu.
Bahçelere, bostanlara giden tozlu yolun üzerinden tepelemesine kadar üzümle doldurulmuş arabalar, gıcırdayarak, ağır ağır ilerliyorlardı. Araba tekerleklerinin ezdiği tozlu yollarda üzüm salkımları sürünüyordu. Üstleri başları üzüm lekesi içinde olan çocuklar, ellerinde salkımlar, ağızları üzümle dolu annelerinin peşinden koşup duruyorlardı.
Yollarda yürüyenler her an üstleri başları yırtık pırtık, omuzlarında kocaman üzüm sepetleri taşıyan işçilerle karşılaşıyorlardı. Mendillerle yüzlerini ta gözlerine kadar örtmüş olan genç kızlar, tepelemesine dolmuş arabalara koşulu öküzlerini güdüyorlardı. Askerler bir arabaya rastladılar mı, onu güden Kazak kızlarından üzüm istiyorlardı.
Bunun üzerine Kazak kızı, araba yola devam ede dursun, arkaya atlıyor, sepederden bir kucak dolusu üzüm alıyor, onu askerin tuttuğu kaputunun eteğine dolduruyordu.

Bazı avlularda üzüm ezme işine başlamışlardı bile. Havada küspe kokusu dalgalanıyordu. Çardakların altında kırmızı tekneler, avlularda da kollarım sıvamış, ayak bilekleri üzüm suyuna bulanmış Nogay işçileri görülüyordu. Domuzlar, fokur fokur sesler çıkararak, suyu çıkarılmış posaları yiyor, ezilmiş küspelerin üzerinde yuvarlanıyorlardı.
Doğurganlıkla dolu dolu bu cennetimsi sahne, İncil’den çıkmış gibidir adeta. Her cümlenin içinde birbirinden farklı kokular olduğunu hissederiz. Tolstoy’un güzellikten zevk almayı bilen dehası, şimdi en olgun halindedir. Olenin, Moskova’ya dönecektir, evet; ancak kahraman, artık üzüm hasadını görmüştür ve dünyayı Kafkaslar’dan, Maryanka’dan önce olduğu gibi göremeyecektir asla. Romanın asıl kahramanı, uygarlığın o büyük hayali, yani dünyanın en bakir halidir. Sanat Nedir? isminde her tür dünyevi hazzı lanetleyen bir kitap yazan, vaaz vermeye düşkün, bağnaz, yetmişlik ihtiyar Tolstoy, Kazakların yirmili yaşlardaki yazarını ortadan kaldırabilmeyi belki isterdi. Tolstoy, yaşlıyken, hayatın güzelliklerinden feragat etmemizi istiyordu çünkü. Oysa Olenin’i doğanın güzelliği ve aşkın sebep olduğu özlem duygusuyla tanıştıran genç Tolstoy, okurdan feragat etmenin değil, tutkunun havarisi olmasını istemekteydi.

Cynthia Ozick
İngilizce’den çeviren Kaya Genç
Kazaklar, Lev Nikolayeviç Tolstoy | İletişim Yayınları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bertrand Russell: Birinin keyifli olup olmadığı sofra başındaki davranışlarından anlaşılır

Kapat