Lev Tolstoy: Hiç kimseyi sevmemek, bu dünyevi hayatı yaşamamak demekti

Prens Andrey öleceğini yalnızca bilmiyor, can çekiştiğini, yarı yarıya ölmüş olduğunu da hissediyordu. İçinde, dünyevi olan her şeyden uzaklaşmanın bilinci, varlığının tuhaf, neşeli bir hafifliği vardı. Acele etmeden ve telaş göstermeden olacakları bekliyordu. Yaşamı boyunca hissettiği o müthiş, sonsuz, meçhul ve uzak varlık, onun için şimdi yakın (yaşamanın garip hafifliği dolayısıyla) hemen hemen anlaşılır, hissedilir bir şey olmuştu.
Eskiden, ölümden korkardı. Bu, korkunç, acı verici ölüm korkusu hissini iki kez duymuştu; şimdi böyle bir duyguyu artık bilmiyordu.
Bunu, önünde mermi tanesi bir topaç gibi döndüğü zaman duymuştu ilkin; biçilmiş ekin tarlasına, çalılara, gökyüzüne bakıyor, ölümün başucunda dolaştığını görüyordu. Yaralandıktan sonra ayıldığı ve ruhunun ansızın onu tutan bir boyunduruktan kurtulduğunu, sonsuz, özgür, bu hayatla bağı olmayan sevgi çiçeği açıldığı zaman, o artık ölümden korkmuyor, onu düşünmüyordu.

Yaralandıktan sonra geçirdiği eziyetli yalnızlık ve yarı sayıklama saatlerinde, ona açılan yeni, sonsuz ruhsal dünyaya dalmış, dünyevi yaşamdan uzaklaşmıştı. Her şeyi, herkesi sevmek, sevgi için hep kendini feda etmek; hiç kimseyi sevmemek, bu dünyevi hayatı yaşamamak demekti. Bu aşk âlemine ne kadar çok girmişse hayattan o kadar ayrılmış, sevgimiz olmadığı zaman hayatla ölüm arasında duran korkunç engeli o kadar tam yıkmıştı. Bu ilk zamanlarda öleceği aklına gelince kendi kendine şöyle derdi: Ne olacak sanki, daha iyi.

Fakat Mitişçi’deki baygınlığı sırasında, arzuladığı kadın gözünün önüne geldiği ve kendisi dudaklarını onun eline yapıştırarak ağladığı geceden sonra bir kadının aşkı gizlice kalbine girmiş, onu yeniden hayata bağlamıştı. Ona hem sevinç, hem kaygı verici düşünceler gelmeye başladı. Sargı yerinde Kuragin’i gördüğü anda hissettiklerini anımsamıyordu; şimdi yaşayıp yaşamadığını düşündükçe acı çekiyor, bunu sormaya cesaret edemiyordu.
Hastalığı doğal seyrini takip ediyordu, ama Nataşa’nın “bu hal oldu” diye söz ettiği değişme, Prenses Mariya gelmeden iki gün önce gerçekleşmişti. Bu, yaşamla ölüm arasındaki son savaş, ölümün üstün geldiği ruhsal bir savaştı. Bu, Nataşa’ya olan aşkından ibaret gördüğü hayatta hâlâ değer verdiğinin ani bir itirafı ve varlığının bilinmeyen karşısındaki son isyanıydı.
Bir akşamdı. Her zaman olduğu gibi, yemekten sonra hafif bir ateşi vardı; düşünceleri fevkalade berraktı. Sonya masanın yanında oturuyordu. Hasta, ımızganıyordu. Birden içini bir huzur kapladı, “Ah, o geldi!” diye düşündü.
Gerçekten de, Sonya’nın yerinde, sessiz adımlarla biraz önce içeri girmiş olan Nataşa oturuyordu.
Nataşa kendisine hizmet etmeye başlayalı beri Prens Andrey onun yakınlığının bu fark edilir etkisini hep hissetmişti. Nataşa onu yana alarak bir koltuğa oturmuş, mumun ışığından onu koruyarak çorap örüyordu (Prens Andrey ona bir ara, hiç kimsenin hastalara, çorap ören yaşlı dadılar gibi bakamadığını, çorap örmekte yatıştırıcı bir şey bulunduğunu söylemiş ve o zamandan sonra Nataşa çorap örmeyi öğrenmişti), ince parmakları ara sıra tokuşan şişleri hızlı hızlı değiştiriyordu; eğik yüzünün düşünceli profilini Andrey açık açık görüyordu. Nataşa kımıldandı, yumak dizlerinin üstünden yuvarlanıp düştü. Nataşa ürperdi, Prens Andrey’e dönüp baktı; mumun ışığını eliyle kapayarak, dikkatli, çevik bir hareketle eğildi, yumağı aldı ye yine eski vaziyette oturdu.
Prense Andrey kımıldamadan ona bakıyordu, bu hareketten sonra derin bir nefes almaya ihtiyacı olduğunu, ama onun buna cesaret edemediğini, ihtiyatla nefes alıp verdiğini gördü.
Troytsa Manastırı’nda geçmişten söz etmişlerdi; Prens Andrey Nataşa’ya sağ kalırsa, onu kendisiyle birleştiren yara için Tanrı’ya şükredeceğini söylemişti ama o zamandan beri gelecekten hiç konuşmamışlardı.
Şimdi Prens Andrey ona bakıp şişlerden çıkan hafif çelik seslerini dinleyerek içinden, “Bu olabilir mi acaba?” diyordu. “Kader beni onunla sırf öleyim diye mi böyle garip bir şekilde birleştirdi? Hayatın gerçeği, sırf hiçlik içinde yaşamam için mi bana zahir oldu? Onu dünyada her şeyden çok seviyorum. Fakat onu seviyorsam ne yapayım?” dedi ve birdenbire ağrı çektiği zamanlardan kalma bir alışkanlıkla elinde olmayarak inledi.
Bu sesi duyunca Nataşa çorabı bıraktı, başını ona doğru uzattı; birdenbire, ışıldayan gözlerini fark ederek hafif adımlarla ona yaklaştı, eğildi.
“Uyuyor musunuz?”
“Hayır, çoktan beri size bakıyorum; geldiğinizi duydum. Sizin verdiğiniz tatlı huzuru… Işığı bana kimse vermiyor. Sevincimden ağlamak istiyorum.”
Nataşa ona iyice sokuldu. Yüzü taşkın bir sevinçle parlıyordu.
“Nataşa, sizi çok seviyorum. Dünyada herkesten çok.”
“Ya ben?” Bir an öteye döndü. “Neden çok?” dedi.
“Neden mi çok? E, nasıl düşünüyorsunuz, içiniz, kalbiniz size ne diyor, yaşayacak mıyım? Ne dersiniz?”
Nataşa onun iki elini ihtirasla tutarak adeta haykırdı:
“Buna eminim, eminim!”
Prens Andrey susuyordu.
“Ne iyi olurdu!” dedi ve elini alıp öptü.
Nataşa mutlu ve heyecanlıydı; bu hareketin doğru olmadığını, onun sessizliğe ihtiyacı olduğunu hemen hatırladı.
Sevincini yenerek, “Ama siz uyumadınız,” dedi. “Uyumaya çalışın… Rica ederim.”
Prens Andrey, onun elini sıkarak bıraktı; Nataşa mumun yanına geldi; yine eski vaziyette oturdu. İki kez dönüp ona baktı, parıldayan gözleri kendi gözleriyle karşılaştı. Ördüğü çorapta kendine bir görev tayin etti, bunu bitirinceye kadar ona bakmamaya karar verdi.
Gerçekten de biraz sonra Prens Andrey gözlerini kapadı ve uyudu. Aradan çok geçmedi, ansızın soğuk terler dökerek telaşla uyandı.
Uyurken, bu sıralarda daima düşündüğü şeyi, hayatı ve ölümü, ama daha çok ölümü düşünüyordu. Kendini ona yakın hissediyordu. “Aşk mı? Aşk nedir?” diye düşünüyordu. “Aşk ölüme engel oluyor. Aşk hayattır. Hayattan ne anlıyorsam ancak sevdiğim için anlıyorum. Her şey sadece sevdiğim içindir, sevdiğim için vardır. Her şey ona bağlıdır. Aşk Tanrı’dır; ölmek, benim için, aşkın parçası için, sonsuz kaynağa dönmektir.” Bu düşünceler ona teselli verici geliyordu. Ama bunlar ancak düşünceydi. Onlarda bir şey eksikti, onlarda sübjektif, zihinsel bir şey vardı, apaçıklık yoktu. Yine kaygı, belirsizlik baş gösterdi. Uykuya daldı.

Lev Tolstoy
Savaş ve Barış

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here