YAŞAR KEMAL: BAŞKALDIRI, İNSANLIĞIN EN ONURLU, EN GELENEKSEL ÖZLEMİDİR…

7

YAŞAR KEMAL’LE YARATICILIĞININ KAYNAKLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ – ERDAL ÖZ

— Cervantes için de “feodalitenin yazarıdır” dedikleri gibi.

— Cervantes için “yabancılaşmanın romancısı” demeye bile korkarım ben. Cervantes, elbet bir yabancılaşma çağının romancısı, bir bitişin romancısı. Yani şövalye kültürünün bitip burjuva kültürünün yeşermeye başladığı dönemin çıkardığı büyük bir romancı. Bir geçiş döneminin yazarı. Bunu bile demeye korkarım ben. O, insanoğlunun romancısıdır. Tolstoy, insanoğlunun romancısıdır. Büyüklüğü de buradadır. Homeros da öyle. “Homeros savaş destancısıdır.” Böyle söz olur mu? Yani, bir kültür ayıbı işleniyor. Şu kadar romancımız, hikayecimiz, eleştirmenimiz var. Herkes susuyor. Kimse çıkıp da alay etmiyor bu ayıbı işleyenlerle. Bununla alay edilir ancak.

— Yaşar Kemal, sen de sustun bu konuda. Oysa seni de “köy romancısı“ diye niteleyenler çıkmıştı. Sen niye sustun?

— Ben kimseyle alay etmek istemem. Yalnızca alay konusu olacak işlerden hoşlanmam. Bu konu olsa olsa bir alay konusu olabilir. Kimseyle alay etmek istemem ben.

— Şimdi buradan daha öteye gidebiliriz. Biliyorsun, çağımız yeni bir toplumsal sınıfın çağı. İşçi sınıfının çağı. Proletarya. Şimdilerde ayrı bir ‘Proletarya kültürü’nden söz ediliyor. Sanatçılar bile, proletaryanın sanatçısı olup olmamakla bölümlere ayrılıyor. Şematik bir sınıflandırma yani.

LENİN: “BİZ BÜTÜN İNSANLIK KÜLTÜRÜNÜN MİRASÇISIYIZ…”

— Bu da yeni bir şey bizde. Bu konu dünyada da çok tartışıldı. Rusyadaki büyük devrimden sonra “Proleter-Kült”, proleter kültürü diye bir şey atıldı ortaya. Yalnızca işçi sınıfının kültürü. Buna karşı çıkanlar oldu, savunanlar oldu. Troçkiyi bilmem ama Lenin buna karşı çıktı. Lenin, “İnsanlığın kültürü olabilir,” dedi. “Bir gün, zamanlar sonra, proletarya, bu kültüre damgasını basabilir. Ama biz bütün insanlık kültürünün mirasçısıyız,” dedi Lenin. Şimdi bizde biri çıkıyor, örneğin “Dadaloğlu, feodalitenin şairidir,” diyor. Oysa, feodal dönemin içinden gelse bile, Dadaloğlu, insanlığın, başkaldırışın şairidir. Dadaloğlu, yerleşmeye karşı koyan Türkmenlerin sözcüsüdür. On birinci yüzyıldan beri süregelen ayaklanmanın sözcüsüdür. Guevara’nın da sözcüsüdür. Eşkıyalık da öyle. Yanlış ya da doğru, eşkıya, başkaldırandır. İnce Memedde ben başkaldıran insanı yazdım.

— Bir yazarımız, Dadaloğlu için, ‘Osmanlıyla çatışan Çukurovalı Türkmen göçmenlerinin gericiliğini simgeler,’ diyordu. Yani, Osmanlı, onlara daha ileri bir toplum düzeni önerirken, Türkmenler, daha gerici bir düzen isteğiyle karşı koyuyorlardı. Dadaloğlu bu karşı koyuşun sesidir, gericiliğin sesidir, gibisinden sözler ediyordu.

— Ben o ayaklanma bölgesinde doğup büyüdüm. Ayaklanmayı yaşayanlarla da tanıştım. Hele biri vardı. Fransız Komününe de katılmıştı. Türkmen aşiretlerinin özlemi Osmanlıya karşı bağımsız bir Türkmen devleti oluşturmaktı. Osmanlı zayıf düştükçe, bu Türkmenler yarı bağımsız devletler oluyorlardı. Dulkadiroğlu, bağımsızdı. Bu başkaldırma, devlet kurma çabasıdır. Başkaldırı ve devlet kurma. İnsanlığın en onurlu, en geleneksel özlemidir bu. Başkaldırı, Anadolunun geleneğinde vardı. Binlerce halk ozanı, bu başkaldırıları dile getirmiştir. Yemene, kıtlığa, sıcağa başkaldırı. Osmanlıya başkaldırı. Demek, Dadaloğlunu gerici sayıp sileceğiz defterden? Feodal dönemi anlattı diye Cervantes’i sileceğiz. Öyleyse eski Yunanı, Homeros’u da silelim. Dadaloğlunu sileceğiz de biz ilerici olacağız. Klasik insanlık kültürünü yadsımaktır bu, Karacaoğlan, bu çağın sevdasına da karşılık verebildiği için klasiktir. İnsanlığın köklü duyguları değişmedikçe, psikolojisi de değişmez. Dadaloğlu halkıyla birlikte Osmanlıya başkaldırmıştır. Kelleyi koymuştur, sürgün edilmiş, öldürülmüştür. Yenilmişlerdir. Kırılmışlardır. Bütün bir Türkmen kütlesi, Diyarbakıra, Yozgata dağıtılmıştır. Dadaloğlu işte bu dağıtılmanın, bu büyük acının, bu büyük karşı koymanın şairidir. İnsanlığın şairidir. Yenilginin, sürgünlüğün şairidir. Feodalitenin değil.

—Aslında bir yazarı, proletaryanın yazarı değil de, burjuvazinin ya da feodalitenin yazarı olduğunu söylemek, onu geri saymakla bir tutuluyor. Bu suçlamaların altında bu da var.

— Anacığım, bu kadar büyük bir aptallığa o kadar az önem veriyorum ki, bunun üzerinde konuşmamız bile gereksiz. Gülünür geçilir bu insanlara.

— Ama bu konu, günümüzde, çok yaygın bir tartışma konusu. Nasıl gülüp geçebiliriz?

— Evet, yaygın bir tartışma konusu, ama alay edilmesi gereken bir konu. Yani çok çok yozlaşmış insanlar konuşur bunları. Konuşmak istemiyorum. Ayıptır. Gerçekten büyük bir kültür ayıbıdır bu. “Köylü romancı” sözünden farklı değil bu konu. Ben köylüyü yazdığım için kötü romancı olamam, ben ancak kötü roman yazdığım için kötü romancı olabilirim. Şimdi Fakir Baykurta “kötü romancıdır, çünkü köylü romancıdır,” dersek, ayıp etmiş olmaz mıyız? Ama, “Fakir Baykurt, büyük kültüre, insanlığın büyük kültürüne, halkta yansıyan büyük kültüre layık olamamıştır, bu yüzden kötü romancıdır,” dersek, bunu da kanıtlarsak o zaman doğru bir söz etmiş olabiliriz belki. Ahmed Arif için “feodalitenin şairidir” demek, en büyük kültür ayıbıdır. Ahmed Arif, belki yirminci yüzyılın en modern şairidir. Niye? Proletaryanın davasını en iyi savunan şairlerden biridir de ondan. Sömürülen insanların kavgasına başını koymuş insandır da ondan. Ahmed Arif, yirminci yüzyılın ideal sanatçı tipidir de ondan. Ona feodalitenin şairidir, diyemeyiz. Elbette Anadolunun büyük kültüründen faydalanmış insandır Ahmed Arif. O büyük geçmişin, geniş boyutlu adamıdır Ahmed Arif. Yirminci yüzyılın en ucundaki, en yeni adamıdır, en modern şairidir. Yeni bir insan tipidir Ahmed Arif. Büyük sosyalist kavganın en yeni insan tipidir. Çağımızın en gerçekçi, en büyük şairlerinden biridir. Pir Sultan da çağının en ideal tipidir. Dadaloğlu da, Yunus da, Karacaoğlan da. Nâzım Hikmet de. Kültürleri bölmek, sınıflara bölmek çok yanlıştır.

— Peki şöyle söylesek. Desek ki: “Proletarya, kendi çağında bütün insanlık kültürünün en son ve en gerçek sahibidir.“ Ne dersin?

— Çok doğru. Lenin de böyle olacağını söylemişti. Leninin sözü, şimdi senin şu söylediğin gibiydi.

— Peki toplumların ileriye dönük bu sınıfsal gelişmesinde, değişmesinde, her toplum tipi, kendi insan tipini de belirlemiyor mu? Yani, sanatçı, bu kültürlerden yola çıkarken, insandaki değişmeye nasıl sahip çıkacak.

— Yabancılaşmanın kaçınılmaz sonucudur bu. Bütün o geçiş dönemlerinde büyük sanatçılar çıkıyor.

— Yani insan da değişiyor mu?

— Değişiyor tabii. Koşullar değiştikçe insan da değişiyor.

— Peki, Cervantes’in anlattıkları, Shakespeare’in anlattıkları yerinde mi sayıyor, insan değiştikçe?

— Nasıl?

— İnsan bugün çok mu değişmiştir?

— Psikolojik bakımdan mı?

— Birçok bakımlardan. Diyorum ki, insanın değişmeyen yanları var. İnsan çok hızla değişseydi, bugün, geçmiş dönemin yazarlarının yazdıklarını okuyamazdık.

— İnsanoğlu fizik olarak değişmedikçe, o yazarlar eskiyemez. İnsan psikolojisi, çağlar boyunca bir süreklilik gösteriyor. Eski Yunanda anlatılan bir insanın sevincini, acısını biz bugün yüreğimizde duyuyoruz. Kral Oidipusu bugün de olduğu gibi yaşıyoruz. Akhilleusun küskünlüğünü bugün de yaşıyoruz. Kral Priamosun oğlunun ölüsünü isteyişindeki acıyı biz bugün de yaşıyoruz, o büyük evlat acısını. Sanıyorum, insan doğurdukça, insanların anası babası oldukça da yaşayacağız.

— Aynı acıyı, Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in, öbür öldürülen çocukların anasına, babasına soralım bakalım.

— Tıpkısıdır. Denizin öldürülüşünü, eğer azap çekme biçiminde seçseydi Ali Elverdi, ki kurban olsun Akhilleusa, Denizin babası da, tıpkı İlyadadaki Kral Priamosa gider, aynı baba yalvarışıyla, Ali Elverdiden, oğlunun ölüsünü, bu çağda da aynı biçimde isterdi. Ama Ali Elverdi, Akhilleus gibi soylu olmazdı, Denizin ölüsünü babasına vermezdi. O da çağımızın ayrı bir destanı olurdu. Daha acımasız bir insan soyu çıktı ama, değişmiş değil pek. Akhilleus olmasaydı başkanlık yerinde, Priamosun da kellesini kesebilir, oğlunun yanına koyabilirdi. Oysa Akhilleus, soylu bir adam. Ali Elverdi soylu bir adam değil, biliyoruz bunu.

— Başka bir konuya geçiyorum. Senin romanlarında, “masal” öğesi çok ağır basıyor. Masal konusunda senin bildiğim çok tatlı yaklaşımların var. Sen bir Don Kişot’u bile, aradan türküleri çıkarılmış bir halk masalları topluluğu olarak nitelersin.

— Anlatış aynı anlatış da ondan böyle derim.

— Bir de sana “masalcı” derler. Övmek için değil, yermek için derler bunu.

— Biliyorum. Destanları iyi bilenler, halk anlatım biçimlerini iyi bilenler, sözlü geleneği bilenler, Don Kişot’u okudukları zaman, bu yapıtın, sözlü geleneğin deftere yazılışı olduğunu kolayca anlayabilirler.

— Dedem Korkut gibi.

— Tam Dedem Korkut gibidir Don Kişotun anlatımı. Bir İspanyol edebiyat uzmanına sordum bunu: Dedi ki, “Evet, halkın sözlü anlatışıdır o Don Kişottaki anlatış.” Zaten daha önceden halk, bir sürü şövalye masalları anlatır kendi arasında. Cervantes’in anlatışı, onlara çok bağlıdır. O eski masallara çok bağlıdır. Her insan soyu kendi epopesini getirmiştir. Tolstoy, nasıl masallardan kaynaklanmışsa, Shakespeare, Goethe, nasıl eski efsanelerden kaynaklanmışsa, Cervantes de, kendinden önceki sözlü edebiyattan yola çıkmış. Dadaloğlundan sonra bakıyorsun yüzlerce Dadaloğlu çıktı Çukurovada. Masalların kökenini, bir bakıyorsun, Hintte, Çinde buluyorsun. İlk roman örneğidir Don Kişot, batıda. Tekniğine bakınca, türküleri çıkarılmış halk öyküleri olduğu anlaşılır. Oysa bizim romanımızın iki bin yıllık bir geleneği var. Homeros, bu toprakta yaşadı. Köroğlu Destanı, bence kusursuz, çağdaş bir romandır. İlyadada çağdaş psikolojik roman özelliklerine bile rastlayabiliriz. Bana gelince: Bana “masalcı” dedikleri zaman çok övünüyorum. Kötülemek için söylüyorlar ama, bu övünülecek bir şey masalcı olabilmek. Şimdi bir masalın doğuşunu düşünelim. Bin yıl, on bin yıl, ya da üç bin yıl önce Anadoluda doğmuş bir masalı düşünelim. Bu masal anlatılıyor. Yüzlerce toplulukta, binlerce köyde. Masalı anlatıcı yaratmaz yalnızca, dinleyici de yaratır masalı. Tıpkı kırk bin yıl su altında kalmış, yıkanmış cilalanmış çakıltaşı gibidir masal. Bu kadar insan emeği, bu kadar alın terinin sonucunda oluşur masal. Onun kusursuzluğuna varmak, kolay şey değil. Milyonlarca insan yaratmıştır bir masalı. O güzelliğe varmak, o yalınlığa varmak, benim haddim değildir. Alçakgönüllü bir anlatıcıyım ben. Ona varmak mümkün değil. Beni kötülemek için böyle söyleyenler, aptallıklarından söylüyorlar. Yine de çok övünürüm, eğer biraz masala benziyorsa yazdıklarım. Yani o yalın anlatışa varabilmişsem, bu benim Türk edebiyatına yaptığım müthiş bir dostluk olacak. Türk edebiyatı için bir gelişme sayarım bunu. En küçük bir yaklaşımım varsa eğer masallara. O yalınlığa. Mümkün değil, bizim kadar gıllı gışlı, bizim gibi edebiyata yeni başlamış, yazıya yeni geçmiş insan için masalın güzelliğine varmak, ona erişmek kolay değil. Benim için “masalcı?” dedikleri, yazdıklarımı masala benzettiklerinden değil de, (ki benim için acı olan da bu), keşke masala benzettiklerinden dolayı karalasalardı beni, hayır, başka nedenlerden ötürü böyle söylüyorlar da, onun için övünemiyorum pek. Örneğin benim Ağrıdağı Efsanesi, örneğin Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmezotu, örneğin Binboğalar Efsanesi. Adına “efsane” sözcüğünü eklediğim için, birdenbire, “tamam, bulduk, masal, bu herifi kötüleyelim de, herif masal yazıyor desinler, çağdışı şeyler yapıyor desinler,” diye düşündüler. Oysa, Ortadirek, alegorik bir romandır. Üstelik de yaşanmış bir romandır. Bu roman benim tanıklığımdır. Bu romanın alegorisi, beş aşağı beş yukarı, insanlığın yaşamıdır, insanoğlu, anasını, yükünü yüzyıllardan beri öyle taşımıştır. Adını Ortadirek koymam da bundan. Yaşamın ortadireği, insanın direncidir. Geçen gün Norveçten bir yazar geldi, benimle konuşma yapmak için. “Bütün romanlarınızda istediğiniz nedir?” dedi. Saniyesinde söyledim, bir tek sözcükle: “Direnç” dedim. Ortadirek insanlığın direncidir. İnsan gücüdür. Yılmayan insan. O korkunç salgınlardan, kırımlardan, yokluklardan, kıtlıklardan açlıklardan buraya kadar insanlığı getiren, insan direncidir; benim hayran kaldığım, destanını yazmak istediğim odur. Onun alegorisidir Ortadirek. O büyük dirence bir damla düştüğü zaman, insanoğlu sıkışınca, yani insana Yer Demir, Gök Bakır olunca, gökten yağmayınca, yerden bitmeyince, insanoğlu ne yapıyor? İnsanoğlu bir düşe sığınıyor. Yani o Yer Demir Gök Bakır, bir toplumun gerçekler karşısında sıkıştığı zaman kendisine, sığınılacak bir mit dünyası, bir düş dünyası yaratmasının romanıdır. Ölmezotuna gelince… Bir tek kişinin, sıkıştığı zaman, ona dünya Yer Demir, Gök Bakır olduğu zaman bir tek kişinin, yani Memidikin, Ölmezotunda, bir düş dünyası yaratıp ona sığındığının romanıdır o. Bu alegorik bir romandır, dedim. O şudur: İnsanoğlu sıkıştığı zaman, en kıtlık döneminde bile, çağımızda bile diktatörler çıkarmıştır. Birinci Dünya Savaşından sonra Alman ulusu Hitler’i yaratmak zorunda kalmıştır. Sovyetler Birliği, Stalini yaratmak zorunda kalmıştır. Çaresi yok, hiçbir çaresi yoktur. Bir düş dünyasına, bir diktatöre sığınacaktı o halklar. Bütün tarihi boyunca, insanoğlu yaratarak sığınmıştır. Bir kaçıştır bu. Bu benim üçlüde, Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmezotunda, aradığım bir şey var benim, insan gerçeğinde. O da insanoğlu ne kadar düşte yaşar, ne kadar içinde bulunduğumuz maddi gerçekler içinde yaşar? Yaşıyoruz şu anda. Ne kadar düşteyiz şu anda, ne kadar gerçek içindeyiz? Bunun sınırını bilmiyoruz. Ben, romanlarımda, bu sınırların iç içeliğini, bu sınırsızlığı işlerim. Ağrıdağı Efsanesinde, Binboğalar Efsanesinde, hatta Akçasazın Ağalarında. Akçasazın Ağaları yerine, Akçasazın Efsanesi diyecektim o romanın genel adına. İnsanoğlunun bu düş, mit, masal, yani yarattığı ikinci bir dünyada yaşayışının sınırsızlığını, iç içeliğini vermek istedim bütün bu romanlarımda. Onun için “efsane” adını kullanıyorum, sözlerimi biraz daha somutlaştırmak için, derdimi anlatabilmek için. Çünkü düşle gerçeğin sınırını, gerçek olarak insanoğlunun bu düşüyle, gerçeğini, yarattığı düşle, yarattığı imgelerle, yarattığı ayrı bir dünya ile, içinde yaşadığı gerçeğin sınırını bulmak, çok zor bir iş. Romanda bunu insanlara duyurabilmek çok zor bir iş. Hiç olmazsa adlarıyla anayım da, ipuçlarını vereyim okuyuculara, anlasınlar, insan soyu, düşte ve gerçekte iç içe yaşıyor. Buna bir ipucu olsun diye “efsane” sözcüğünü kullandım kitaplarımda. Tabii hiçbir zaman bizim edebiyatımız ciddiye alınmadığı için, eleştirmenlerimiz, arkadaşlarımız, edebiyatçılarımız, çok ciddiye almadıkları için romancıları, sanatçıları, düşünce yöntemlerini pek ciddiye almadıkları için, haydi “bu masalcıdır” diye en kolay yoldan insanı ya kötülüyorlar, ya başa çıkarıyorlar. Bir roman, bir sanatçı üzerinde ciddiyetle düşünmüyorlar. Düşünme ortamı bizde daha gelişmiş değil. Birkaç kişinin dışında doğru dürüst edebiyat eleştirmenimiz bile yok. Kendi düşüncesini savunan, kendi edebiyat kişiliği olan çok az eleştirmenimiz var. Örneğin, Sait Faikin bir dünyayı görüş, bir dünyayı algılayış biçimi var. Ama dünyayı görüş, dünyayı algılayış biçimi olan bir eleştirmenimiz yok. Buna doğru giden, en değerli eleştirmenimiz Fethi Naci idi. O da koşullardan dolayı, çok çalışma olanağını bulamadı. Edebiyatımızın genişliği çapında eleştirmenimiz Fethi Naci olabilirdi, o da çok az çalışma olanağını bulabildi. Ben gerçekten çok iyi bir eleştirmene rastlayamadım. Akçasazın Ağaları’nda da, birtakım şeyler söylemek istedim. Örneğin bir ekonomist çıkıp da, “bu yazar, Çukurovada feodal düzen gelişirken, kapitalist düzene atlarken, bu aradaki geçişin romanını yazdı bu adam. Bu ya doğrudur ekonomik olarak, ya yanlıştır,” demedi. O iki ciltlik Demirciler Çarşısı ile Yusufçuk Yusufta birtakım söylenmemiş, bizim ülkemizde, hatta dünyada da az söylenmiş birtakım düşünceler söyledim. “Sınıflar değişirken, doğayı da birlikte değiştiriyorlar ister istemez,” dedim. Çukurovada ben bunun tanığı oldum. Feodal düzenin doğası şuydu, kapitalist düzene geçerken doğa şu biçimi aldı.

— Akçasazın Ağaları’nda.

— Evet. Onun için, feodalizmin bitişiyle Akçasazın kuruması aynı ana rastlar. Bir yandan, o büyük araçlar, kepçeyi vurur, bataklıkla kanal arasındaki son toprağı da alır ve kendi adamını vurup öldürmek zorunda olan, feodalizmin simgesi olan Yusufu o anda Derviş Bey öldürür; çocuğun ölüsü, suyla birlikte, irkmiş suyla birlikte, ‘irkmiş’ yani yüzyıllar boyunca orada ‘beklemiş’, irkmiş suyla birlikte yavaş yavaş oğlanın ölüsü de akar gider.

— ‘İrkmiş’ öyle mi?

— ‘Çok beklemiş” anlamına geliyor bu sözcük. Şimdi bunun da kimse üzerinde durmadı. Sanıyorum ki, eğer bu yazdıklarım doğruysa insan yaşamında çok önemli bir şeydir bu: Doğanın sınıflarla birlikte değişmesi ki, bunu, radyoda bir konuşma yaptı, ilk kez Mübeccel Kıray, bilinçle anlattı. Bana da anlatan o oldu. Ama Mübeccel Kıray, bir eleştirmen değil, bir sosyoloji profesörü. Ben, Mübeccel Kıraya dedim ki: “Mübeccel,” dedim, eski bir arkadaşımdır; “ben bunu böyle yapmak istiyordum, senin varabildiğin bu çözüme çok sevindim. Ama,” dedim, “on dokuzuncu yüzyılın büyük romancıları,” ki büyük gerçekçi romancılardır onlar, “niye,” dedim, “bu sınıf ve doğa ilişkisini benden önce niye yazmadılar?” dedim. Mübeccel Kırayın karşılığı şu oldu: Dedi ki: “Avrupada bu oluşum, yani feodalizmden kapitalizme geçiş uzun bir süreçtir,” dedi. “Romancılar bu uzun süreçte, toplumla birlikte doğanın da değiştiğini göremediler. Oysa senin yaşamında, birdenbire traktör geldi. 1946’da, birdenbire karaçalılıklar bitti, birdenbire kamışlıklar bitti, birdenbire sular bitti, birdenbire ağaçlar bitti, birdenbire ormanlar bitti, kelebekler, kartallar bitti. Doğa bitti. Ve yeni bir doğa…” Böyle dedi. Ve bütün bunlar sürüldü Çukurovada. Orman da sürüldü. Her taraf sürülüyor Çukurovada. Çünkü kapitalist dünya, Çukurova gibi Bereketli Topraklar Üzerinde, onun her zerresinden faydalanmak ister. Doğa ölmüşmüş kalmışmış, o, anını bilir, anında sömürmesini bilir. İnsanı nasıl sömürüyorsa kapitalist dünya, doğayı da öyle sömürüyor. Örneğin bu romanlar üstünde kimse durmadığı gibi, bu gerçek üzerinde de durmadılar. Yalnız, “bunlar köylü romancılardır. Köylüyü yazdıkları için de kötü adamlardır,” dediler çıktılar işin içinden. Bu arada, feodal dünyadan kapitalist dünyaya geçişte, doğayla birlikte insanın da yozlaştığı görülür. İnsanlar, bu geçişte ya kapitalizme birdenbire atlıyor feodaller, ya da kendi yerlerinde kalmak istiyorlarsa kişi olarak yozlaşıyorlar, hastalanıyorlar, yok oluyorlar. Buradaki Derviş Beye ve Mustafa Akyollu Beye bakarsak, bunlar iki yüz yıllık kan davası güden insanlar, kan davası da bir anda oyuncak haline geliveriyor. Biri hayalinde öldürüyor Derviş Beyi, öbürü de müthiş dostluk duyuyor Mustafa Beye. Sebep? Bir yeni dünya gelmiş ki, yörelerini çizmiş bunların, ortasında kalakalmışlar, yani ateş çemberi içinde ikisi yalnız kalmışlar. Ve en sonunda yok olurken ikisi, Mustafa Bey, müthiş bekliyor Derviş Beyi, ölürken. Öteki de durmadan onu görmeye gidiyor. İkisi de yok olmak üzereler. Ve yok olmanın bütünlüğü içindeler ve biribirlerine sarılıyorlar. Birine oğlu ihanet ediyor, toplum ihanet ediyor, anası, karısı ihanet ediyor. Artık çağdışılar ve yalnız kalıyorlar. Ve müthiş acı bir tragedya oluyor bu. O eski Grek tragedyası gibi korkunç bir tragedya oluyor. Bir sınıfın yok olması, ölmesi de, bir kişinin ölmesi kadar trajik, öldürülmesi kadar trajik bir olay oluyor. Somut bir sonuç. Bir sınıfın ölmesi de müthiş trajik bir olay. Bu romanla ilgili ilginç bir şey anlatayım. Gençlerden biri beni “feodalitenin hayranı” diye niteledi. O Türkmen feodalizmi gerçekten eksiksiz, kusursuzdu. İnsanlığın getirdiği birtakım değerlere sahipti. Dostluk değerine, sevgi değerine, yalan söylememek değerine, doğruluk değerine, güzellik değerine, kökenine sadık olma değerine, acıma değerine, gülme değerine, müthiş sağlıklı insan değerlerine sahiplerdi. Törelerine sahiplerdi. Ve ben bu mükemmel insan ilişkilerine elbette hayrandım. Örneğin, ‘Sultan Ağa’ diye bir tip var bu romanımda. Sultan Ağa, konağa sığınmış. Sultan Ağa, simge. Konağa sığınmış, dünya gelse vermiyorlar onu. Oysa romanın bitişinde, Yusufçuk Yusufun bitiminde, o, gelenlere verilir, gelenler de onu alır parçalarlar, kartal ölülerinin arasına atarlar. Çünkü kartal da yok olmuştur. Kartallar da doğanın yok edilen öğelerinden biridir orada. Doğanın üstüne feodalizmin en büyük geleneğinin ölümünü de atıyorlar. Teslim ediyor evine sığınmış adamı. Gelenek de kalmamıştır artık. Bu insani değerleri, yalnız ben övmüyorum, Marx da söyler bunu. Benim bu anlayışım, Marx’ın anlayışıdır. Feodalizme, feodalizmdeki insana, insanlık değerlerine yaklaşımım… 1844 Elyazmalarında Marx, insan ilişkilerinin kapitalizm tarafından korkunç yozlaştırıldığını ve bozulduğunu söyler.

Daha önceki dönemlerde, insanların, değerlerine daha sadık, daha bağlı olduklarını da söyler. Bizim yapacağımız bir iş de, insanlık değerlerine yeniden kavuşmaktır.

— Sınıfsız toplum gerçekleşince…

— Evet, insanlık değerlerine yeniden kavuşmuş olacaktır. Yabancılaşmanın önüne geçmektir önemli olan. Yani insanlığımızı en çok yaralayan oluşumlardan bir tanesi de yabancılaşmadır. Bu roman, bir çeşit yabancılaşmanın da romanıdır. Yani bir çeşit Çukurova Don Kişotudur Derviş Bey, Mustafa Bey. Korkunç bir tragedyadır. Ben bunu yaşadım. Yani Çukurovadaki derebeylerinin sonralarını yaşadım. Çok korkunç bir hikayedir Çukurova hikayesi. Akçasazın Ağalarının üçüncü cildini yazdığım zaman, göreceksiniz.

— Kitaplarının büyük çoğunluğu batı dillerine de çevrilip basıldı. Türkiyedeki eleştirmenlerin, bu romanlarına, söylediğin biçimde yaklaşmadıklarını söyledin. Doğru. Batı, bunları sezdi mi, anladı mı?

— Örneğin Binboğalar Efsanesi için İsveçte altmış yetmiş kadar yazı çıktı. Uzun incelemelerdir. Bak en son gelen bir yazı var. Ruth Halden diye İsveçli bir eleştirmenin yazısı. Hoşuma giden bir söz bu: “Yaşarın doğa betimlemeleri Van Gogh’un doğa betimlemelerine çok benziyor” diyor. Binboğalar Efsanesi için söylüyor bunu. Ölmezotu için geçen yıl bir yazı çıktı. Olof Lagerkrans diye İsveçli büyük bir şair ve eleştirmen yazdı bu yazıyı. Yazının başlığı, “Anadoluda Homeros”. İsveçte tek konuştuğum adam da o oldu. Kimseyle konuşmadım. Çünkü çalıştım orada, yazı yazdım. Arkadaşım İlhan Komanın aracılığıyla bir tek kişiyle konuştum. Adam şunu söyledi bana: “Ben dünya edebiyatını oldukça inceledim. Dünyada tek sürgün olmayan yazar sizsiniz,” dedi. “Öyle duyuyorum ki sizi içimde, siz halkınızla hep birliktesiniz gibime geliyor,” dedi. “Çağımızın hemen bütün yazarları aşağı yukarı sürgün durumundalar. Tek sürgün olmayan sizsiniz,” dedi. Buna da çok sevindim. Beni iyi anladığını sandım. Çünkü ben bilinçli olarak halkımın içinde oldum. Sekiz yıl partisinde (TİP), burada Menekşesinde, bütün gençliğim köyümde, halkın arasında geçti. Gerçekten kendimi sürgünde saymadım hiçbir zaman. Şu anda New York Timesda. bir yazı çıktı. Haziranda Figaroda, Fransız Akademisi üyelerinden Jean Dormesson’un bir yazısı çıktı. Gerçekten adam Yer Demir Gök Bakırı çok iyi anlamış. Yani batıdaki eleştirmenler, özellikle Amerikan eleştirmenleri çok daha iyi anlıyorlar beni. New York Timesdaki makalede şöyle diyorlar: “Yaşar Kemali, Tolstoya, Thomas Hardy’ye benzetiyorlar, oysa kendisinin de belirttiği gibi, Yaşar Kemal, Faulkner’a daha çok yakın. Çünkü, Faulkner’ın yaşadığı Oklahoma yöreleri, Yaşarın Çukurovasının aynısı,” diyor yazar. Doğru olabilir. Ben de çağımızda bir yazara yakınlık duyuyorsam eğer, bu yazar Faulkner’dır. Doğayı kavrayışımız oldukça biribirine benziyor gibime geliyor. Sorsalar, çağımızın yazarlarından en çok kimi beğeniyorsun, deseler, Faulkner derim. Toprak yakınlığı bu. Aynı sıcak, aynı pamuk…

— Ama aynı anlatım biçimi değil.

— Değil tabii. Olamaz zaten, mümkün değil. O başka bir gelenekten geliyor, ben başka bir gelenekten geliyorum. Benim kökenim epopelere bağlı bir köken. Faulkner ise İngiliz şiirine, James Joyce romanına bağlı. Onun kökeni Anglosakson. O yazılı edebiyat anlatımıyla sözlü edebiyat anlatımını karıştırıyor. Ben de sözlü edebiyatla yazılı edebiyat anlatımını karıştırıyorum. Yakınlığımız bu. Ama onda yazılı edebiyat anlatımı daha ağır basıyor. Bende sözlü edebiyat kültürü daha ağır basıyor.

— Yaşar Kemal, bana öyle geliyor ki, senin Akçasazın Ağaları ’nda, yazılı edebiyat anlatımı daha ağır basıyor.

— Benim, Akçasazın Ağalarındaki gibi Türkiyede yazılı bir edebiyat yok. Yalnız ben, orada, kendimce, bir yazılı edebiyat türü deniyorum. Yani o geniş boyutlu romanda yeni bir anlatım biçimi ortaya çıkarıyorum ki, bu bizim edebiyatımızda bir başlangıç olabilir, tutarsa, sahte bir şey değilse eğer bu anlatım biçimi.

— Deniyorum, diyorsun.

— Deniyorum.

— İsveç’ten yeni döndün. Sanıyorum İsveç’te beş aya yakın kaldın. Orada yazılar yazdın.

— Evet. Bir tanesi bir kısa roman, adı Kuşlar da Gitti. İkincisi, ki daha bitiremedim, 500-600 sayfalık uzun bir roman: Deniz Küstü Selim. Üçüncüsünün adını daha koymadım. Burada yazmaya devam edeceğim.

— Peki bu yeni romanlarında yazılı edebiyat anlatımını denemeye devam ediyor musun?

— Yani on tane, yüz tane anlatım biçimi yok bizim romanımızın. Çok kısıtlı. Biz yeni başladık bu işe. Benim tek kökenim, tek faydalandığım insan Nâzım Hikmet. Anlatış biçiminde. Bir de halk anlatışları. Örneğin Billur Köşk. Ne kadar faydalanabilirsin. Yani taşbasması kitaplardan da çok faydalanıyorum. Bunun yanında elbette bir anlatış biçimim var. Örneğin biz Rus romanını çok iyi tanıyoruz, çok iyi biliyoruz. İyi çeviriler yapıldı Rus Edebiyatından. Oradan da bir anlatış biçimini kavramışım. Stendhal’den mümkün mü benim anlatış biçimi almamam? Her romanımı yazmaya başlarken önce onu okuyorum, yastık kitabım olmuş kitapları. Elbet bir faydalanmam var. Hiç olmazsa anlatış biçimimi, dünyamı genişletiyor, çeşitlendiriyor bunlar. Kendime göre bir anlatma biçimi oluşuyor. Bunu ben isteyerek de yapmıyorum belki. Örneğin hiçbir romanımdaki anlatış, Demirciler Çarşısı ile Yusufçuk Yusufa benzemiyor. Salt insanın, yazarın istemesiyle olmaz bu. Demek ki konu, o anlatış biçimini getiriyor. Bir halk hikayesini mümkün değil böyle anlatamazsın. İlgisi yok. Ama gene de kökenimde benim, o büyük anlatım geleneğinden kesinlikle bir faydalanma var. Ve ben sana istersen, bir sürü öğeler bulabileceğim halk anlatımından, o yazılı edebiyata geçerken. Yani, yine de kendi kökenimden, kendi anlatış biçimimden bu Akçasazın Ağalarında çok şeyler bulabilirim sana. Çok çok ama. İki sayfalık cümleler var o kitabımda. Halk edebiyatımızda yok böyle bir şey. Ama, bir halk şairi, isteseydi, anlatımını daha yoğunlaştırmak isteseydi, sözlü edebiyatta bile yapabilirdi bunu, sözlü anlatımda bile. Niye acaba bir buçuk iki sayfa süren cümleler yapıyorum böyle?

— Belki halk ozanları da yapıyordu da, bugüne kalmadı o uzun cümleler. Olamaz mı?

— Belki de. Haa, ben rastladım da zaten böyle cümlelere. Halkın anlatımında, uzun anlatımlara rastladım.

— O tekerlemeler, ağıtlar…

— Evet, doğru, bir cümledir tekerlemeler. Doğru. Çok doğru. Tekerlemelerden de çok faydalanmışımdır bu romanlarda. Nüans olarak çok faydalandığım yerler var. Halk türkülerinden faydalandığım parçalar var. “Kesilmiş kellesi, gözleri bakar” motifi. Yalnız şu var ki, çok ağır basmıyor sanıyorum bende bu sözlü edebiyat.

— Bu son yazacağın, yazmakta olduğun romanlarda anlatımın nasıl oluyor?

— Gittikçe yalınlaşmaya doğru gidiyorum. Yazarlar yaşlandıkça, edebiyat oluştukça daha yalınlığa gidiliyor. Sonsuz bir yalınlığa gidiliyor. Sözcüksüz yazabilmeye kadar gidebilmeli insan diye düşünüyorum ben şimdi. Ve insanlara öyle açıktan açığa, yani böyle hiç, dümdüz anlatma sorununu düşünüyorum, özlüyorum. Bir şey varsa, çağımızı, insan gerçeğini, doğa gerçeğini böyle kılıç gibi düz anlatma. Hiçbir fazlalık yapmadan insan anlatabilmeli. Kırmızı Sakallı Topal Karıncada, bu benim varmayı özlediğim bir yerdi. Biraz yapabildiğimi sanıyorum.

— Batı dünyası, roman türünde büyük aşamalar gösterdi. Bugün batıda “roman öldü” sözleri bile dolaşıyor. Batı için bugün yoz, çok biçimci bir edebiyat anlayışına geldi saplandı diyorlar. Yeni, bereketli alanlar arıyorlar belki de. Örneğin senin romanlarına batının birden büyük ilgi göstermesi, ya da batının birdenbire Güney Amerika edebiyatına büyük ilgi duyması, yeni alanlara bir özlem. Yani, batı, artık kendi yapamadığını, yapılan yerlerden alıyor. Şimdi, bu konuda bizim avantajımız nedir? Güney Amerika’nın avantajı nedir? Özellikle Meksika’nın? Türk romanı, bu ölçüler içinde bugün nerededir ve nereye gidebilir?

— Roman yazmak, bir usta çırak işidir. Batıda da usta çırak işi olmuştur. Örneğin bir dostum var Fransada. Çok saygı duyduğum bir dost. “Dünyada en çok sevdiğim romancı sensin,” dedi bana. Çok şaşırdım. Yıllar önce hem de. 1961’de mi, 1962’de mi ne söyledi bana bu sözü. “İnanamıyorum” dedim. Dedi ki: “Bugünkü bir Fransız romanını alın, roman kişilerinin adlarını İngiliz adlarıyla değiştirin, hiç kimse yadırgamaz. İngiliz romanlarına da Fransız adları koyun, Fransız romanı diye verin, kimse yadırgamaz,” dedi.

— Bizde de var bu.

— “Oysa senin bir ayrıcalığın var,” dedi. “Senin romanlarındaki kişilere şimdi Fransız, İngiliz adları koyacak olsak,” dedi. “Olmaz,” dedi. “Okur o adlara kanmaz, o kişilerin ne İngiliz, ne Fransız olmadığını bilir,” dedi. “Siz yeni bir roman oluşturuyorsunuz,” dedi. Şimdi batıda bütün insanlık yeni bir şeyler arıyor. Bizim getirdiğimiz yeni bir ses, yeni bir hava var, batıya. Yeni yeni farkına varıyor batı bunun. Yeni bir biçim, yeni bir anlatım biçimi getirdik biz edebiyata. Roman kuruluşu, hikaye kuruluşu biçimi getirdik sanıyorum. Örneğin bir Orhan Kemalin bir Bereketli Topraklar Üzerindesi bir şaheser diye nitelendiriliyor. Örneğin Güney Amerika romanlarından, bir Orhan Kemalin romanları daha iyi bence. Daha da sağlıklı bir roman bizim romanımız. Çünkü biz kendi kökenimizden geliyoruz. Oysa Güney Amerika romanı, kanımca, ki bu çok yazıldı, sürrealizm etkisinde oluşan bir roman. Güney Amerika halklarının kültürü bizim halk kültürü gibi değil. Güney Amerika edebiyatçıları, sanıyorum ki…

— Özellikle Meksika.

— Özellikle Meksika edebiyatçıları, kültürleri bakımından, bizler kadar köklü bir kültüre sahip değil. Sebep de şu: Onlar İspanyadan gitmişler. Oradaki yerli kültüre hiç önem vermemişler ya da yok etmişler. Kendi kültürlerinden de koptukları için kendi kültürleri de batıdan koptuğu için, pek oluşmamış halklarının kültürü. Kültür yitirimi olmuş Güney Amerikada. Onun için uzun yıllar, Güney Amerika edebiyatında örneğin bir Karacaoğlan oluşmamış. Bir Pir Sultan, bir Nasrettin Hoca, hatta hiçbir zaman bir Nâzım Hikmet oluşmamış. Örneğin, uzmanların dediğine göre, bir Neruda, hiçbir zaman bir Nâzım Hikmet olamamış. Sebep şu: 1900’lerde başlıyor yeni Güney Amerika edebiyatı. Ve Fransada. Ve Fransada 1900’lerde sürrealizm akımı egemen. Birinci Dünya Savaşı yılları. Ve Asturias’lar, daha bir sürü Güney Amerika edebiyatçıları… Fransadan kaynağını alıyor, ve sürrealizmin o çağda çok etkisi altında kalıyorlar. Onun için bir çeşit fantezi edebiyat doğuyor; Gabríel Márquez’lerine kadar. Oysa Türk edebiyatındaki gibi, örneğin bir Murtaza tipi, Güney Amerika edebiyatlarının hiçbirisinde yok. Olamaz. Örneğin bir Sait Faik çapında bile bir hikayecileri yok. Niye bizim edebiyatımız doğru yolda? Bir kere, bizim gerçek büyük kültürümüz var. Ayrıca biz Rus edebiyatını çok iyi tanıdık. Coğrafyanın, koşulların benzeşmesi yüzünden, halk kültürlerinin benzeşmesi yüzünden, Rus edebiyatı bizde çok iyi anlaşıldı ve çok da güzel çeviriler yapıldı. Savaş ve Barış gibi bir dev eseri, Nâzım Hikmet gibi büyük bir usta çevirdi Türkçeye. Unutmayalım. Kültürlerin çok yakın oluşundan dolayıdır belki, çok iyi çeviriler oluyormuş. Dünyanın en iyi çevirileri, Rusçadan Türkçeye olan çevirilermiş. Dostoyevskiler, Çehovlar. Rus edebiyatı, çok sağlam bir edebiyat olduğu için, bize yararlı olmuş. Rus edebiyatının da kökeni, yüzde yüz halk edebiyatına bağlı. Nâzım bizde nasılsa, Puşkin de, Rus edebiyatında, halk edebiyatından gelen, sözlü edebiyattan gelen birikimin yarattığı bir şair. Rus edebiyatı onunla başladığı için kendi kökenine çok bağlı kalmış. Biz de o edebiyatı çok iyi tanıdığımız için, bir de kendi kökenimiz olduğu için, bir Orhan Kemal çıkabilmiş. Ben sanmıyorum Güney Amerikada bir Orhan Kemal olabilsin. Bir Murtaza yaratılabilsin. Bir Bereketli Topraklar, bir Eskici ve Oğulları. Örneğin Fakir Baykurtun Kaplumbağalarının çapında bir eser çıkabilsin oradan.

— Peki ama niye bu kadar önemli bir edebiyat tanınmıyor dünyada?

— Evet. Bir Murtaza niye çıkamadı yeryüzüne? Bir kere bizim politik durumumuz, son otuz yıldır çok kötü bir yerde. Uydu bir dış politika izleyen bir ülkeyiz. Batı, hiç önem vermiyor uydu dış politikalara. İkincisi, bizim dilimiz gerçekten çok sapa bir dil. Türkçeyi çok az insan öğrenmiş yeryüzünde. Çeviri zorluğu çok büyük bir engel. Bir örnek vereyim. Şimdiye dek benim on kitabım çevrildi İsveççeye. Ancak bir tanesi, Yılanı Öldürseler, yüz sayfalık bir kitap, ancak o Türkçeden İsveççeye çevrilebildi. O da, Türkçe bilen bir Macarla benim kitaplarımı İngilizceden İsveççeye çeviren çevirmenim birlikte çevirdiler. Yani, dokuz kitabım İngilizceden çevrildi İsveççeye. Benim yalnız iki dile çevriliyor kitaplarım. Üç insan sayesinde. Biri Thilda, biri Güzin Dino, biri de Münevver Andaç. Türkçenin çok büyük bir şanssızlığı var. Örneğin bir Yunus Emre gibi bir büyük şairi insanların tanımaması, insan soyu, insanlık kültürü için büyük eksikliktir. Hatta Nâzım Hikmeti bile İngiliz dünyası daha tanımıyor. Çevrilemedi. Nâzım Hikmet, bir Neruda değil. Nerudanın kitapları su gibi gidiyor İngilterede, Amerikada. Nâzım yok. Tanımıyorlar. İskandinav ülkelerinde bir Finlandiya tanıyor Nâzım Hikmeti.

— Ama doğru dürüst çevrilince de bir çeşit panik oluyor, değil mi?

— Canım nasıl olmaz? İtalyada çevrildiği zaman, köylülere kadar gidiyor Nâzım.

— Ki, İtalyancaya çok kötü çevrildiği söylenir.

— İspanyol dünyasında her köyde Nâzım biliniyor. İspanyol dünyası için en büyük şair Neruda değil, Nâzım Hikmet. Fransada Nâzım Hikmet, dünyanın en büyük şairi olarak biliniyor şimdi. İyi çevrildi. Yani çeviri güçlüğü yüzünden bizim büyük edebiyatımız dışarıda tanınmıyor. İyi çevrilse bugün Orhan Kemal dünyanın en ünlü yazarı olur. Örneğin Fakir Baykurt. Onun bütün romanlarını söyleyemeyeceğim. Ama bir Kaplumbağalar…

— Sonra Tırpan.

— Tırpan. Bugün dünyada Fakir, bir Kaplumbağalarla en çok satan yazarlardan biri olurdu. O kadar güveniyorum ki Fakirin Kaplumbağalarına, batı dünyasında olay yaratabilir. İspanyol ve Güney Amerika dünyasından daha önemli bir olay yaratacağına inanıyorum ben, bugünkü Türk romanının. Çevrilebilirse tabii. Şiirimizin de çevrilirse büyük olay olacağına inanıyorum. Bir Ahmed Arif, Fransız dünyasına çıkabilse, bomba gibi patlar. Çevrilmesi çok zor diyorlar. İnanmıyorum buna. Ahmed Arif çevrilebilir. Hem de kolaylıkla. Çünkü Ahmed Arif, temelli, köklü söz söyleyen bir şair. Köklü söz her zaman çevrilebilir. Ahmed Arif çok köklü söz söyleyebilen bir adamdır. Yani ciğerinden, yüreğinden koparıp alandır sözü, ya da ciğerine saplayandır sözü. Çok derindir Ahmed Arifin şiiri. Onun için kolaylıkla çevrilebilir onun şiiri, buna inanıyorum. Bir de şu var. Bizim romancılarımızın biçimi de değişiktir. Özellikle kendi romanlarım için konuşayım. Çünkü kendi yaptığımı daha iyi biliyorum. Hiçbir batı romanının biçimini bulamazsın benim romanlarımda. Kendime özgüdür. Ve bizim türkülerimizden, kuruluşu, kurgusu ve yapısı, mimarisi benim romanlarımın, bizim türkülerden yararlanmıştır, tamamen türkü yapısıdır.

— Nasıl yani?

— Romanın bir mimarisi var. Anlatımın bir kurgusu var. Anlatım, onu belirliyor. Yani o kurguyu anlatım yapıyor. Benim romanlarım bizim türkülere çok benziyor. Anadolu türküsü, aynı cümlelerle biter. Çok türkülerimiz böyledir. Dikkat edersen benim romanlarımın lirizmini yapan da bu kurgudur. Yani araya fazla öğe katmadan bir çeşit tekdüzelikte götürmek. Tabii Demirciler Çarşısı ile Yusufçuk Yusuf bunun dışında. Buna karşın, Demircilerde bile bize özgü o kurgunun izleri var. Romanın çabukluğunu, lirizmini o sağlıyor. Demirciler Çarşısı büyüklüğünde, genişliğinde, çok tipli yani, kaç tip var, bilmem yüz, yüz elli genişliğinde, belki iki yüz tane, bu kadar tipli karmaşık bir romanın bu kadar hızlı olması; batıda böyle bir şey bulamazsın. Bunu, bizim Dedem Korkuttan, Köroğlundan, bizim türkülerden aldığımız bir biçim sağlıyor. Gizi oradan bu biçimin, bu biçim kültürünün. Romanın biçimi de bir kültürdür.

— Geçen akşam bir yerde şöyle bir konuşma geçti: Sevdiğim, saydığım bir arkadaş dedi ki: “Çağımız artık çok hızlı yaşayan bir çağ. Televizyon, uzay, bilmem ne, filan. Artık dünya okurları, Shakespeare’i, Cervantes’i, Balzac’ı artık eskisi gibi okuyamazlar. Çünkü o yazarları, bugünkü yaşamın hızı içinde, çok ağır bulurlar. Okunmuyor artık bazı kitaplar. Yarına kalmak diye bir olay yoktur. Uzun romana da hiç sabrı kalmamıştır artık okuyucunun.“ Arkadaşım böyle dedi. Tartıştık. Bu konuda sen neler söylersin? Bu son soru olsun.

— Roman, gittikçe daha çok okunuyor. Tamamen yanlış bu arkadaşın yargısı. Tabii insan sayısı arttı. Ama insanlar, insanlar dünyayı daha çok öğrenmek de istiyorlar. Elbet klasiklerin de ölümü vardır. Bazı klasikler, dönemlerini tamamlayıp gidecekler. Ama dönemini kapatmamış klasikler, gittikçe daha çok okur bulacaklardır.

— Yani bugünkü insana Homeros’un İlyada’sı, Cervantes’in Don Kişot’u artık bir şey veremez, diyordu o arkadaş.

— Nasıl veremez? Tamamen yanlış. İnsan değişmediğine göre, Homerosun, Cervantes’in anlattıkları da değişmez. İnsan da şöyle değişebilir: Sekiz metre kuyruğu olabilir insanın, kafası boru gibi olabilir, ne bileyim, üçe ayrılır kafası, sekiz tane kulağı olur…

— Fizik değişiklik yani?

— Ne bileyim, bambaşka bir biçime girince insanoğlu, ancak o zaman psikolojik değişikliği de olabilir.

— İnsanlıktan çıkınca yani.

— Evet, insanlıktan çıkınca. Başka bir şey olunca yani. Fizik olarak başka bir şey olunca. Ne bileyim, kartal gibi uçunca örneğin.

— Yani insanın değişmeyen yanları var.

— Var. Ama klasikler de bir yerde insana karşılık vermeyebilir, eskiyebilirler. Her şey eskidiği gibi, onun da bir yaşama süreci vardır. Ama bu insanın değiştiğinden değil, onun eskidiğindendir. İnsan başka biçime girmiyor, başka koşullar içine giriyor. O koşullar içinde o klasik artık o insana karşılık vermiyor olabilir. Onun için, Stendhal’in artık okunmadığını söylemek yanlış. Üstelik de bugün daha çok okuyan var Stendhal’i. Uzun romanın artık okunmadığını söylemek de çok yanlış. Bugün, Tolstoy, istatistik yapılınca görülüyor ki, en çok okunan yazardır. Üstelik çağımız, daha çok okuyor. Cep kitapları milyonlarca satıyor batıda. Korkunç bir satış furyası var yeryüzünde. Çünkü insanlar daha çok okur yazar oluyorlar ve insanlar okumaya vakit buluyorlar. Biz sanıyoruz ki, on yıllık televizyon furyası, insanoğlunun bütün yaşamı boyunca sürecek. Televizyon doğduğu zaman, sinema beş yıl süreyle öldü. Şimdi sinema altın çağına yeniden kavuşuyor. Şimdi roman öldü sanıyoruz. Herkes sinemaya bakınca bu kanıya varıyor. Yanlış. Televizyon bir duyurdu mu, kitapların satışı da artıyor. On yıl öncesini düşün. Televizyon yoktu ve kitaplar üç bin satıyordu. Şimdi Türkiyede televizyon var ve kitaplar yirmi beş bin satıyor. Nasıl açıklanacak bu? Uzun roman okunmuyormuş. Benim Demirciler Çarşısı bir buçuk yıl içinde altmış bin, yetmiş bin tane satıldı. En çok satan romanlarımdan biri. En kısa romanım olan Yılanı Öldürseler, Demirciler Çarşısı ile hemen hemen aynı zamanda çıktı, satışı beş binin içinde. Demirciler Çarşısı şimdi İsveçte çıkacak, göreceksiniz, hemen seksen bin, yüz binin üstünde satacak. İsveç, üstelik sanayi dünyasının lideri. Tepede. Bu söylenenler, sorumsuzca söylenmiş sözler. Üstelik endüstri geliştikçe, makina geliştikçe, insanın daha çok vakti olacak. İnsanoğlu oldukça roman da olacak, şiir de olacak, müzik de olacak. Ama insanoğlu fizik olarak değişince belki bunlara gereksinmesi kalmayacak. İnsanın yapısı değişmedikçe, insanın gereksinmesi olan roman da değişmeyecek, aynı görevini sürdürecektir kıyamete kadar.

— Yaşar Kemal, kıyamete kadar yaşamasan bile, dilerim kıyamete kadar okunasın.

25.7.1977

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz