OĞUZ ATAY: GERÇEKLE DÜŞ BİRBİRİNE KARIŞIYOR; YALANIN NEREDE BİTTİĞİNİ ANLAYAMIYORUZ!..

Garson, masayla mutfak arasında koşuşup duruyordu. “Evet beyim, geliyor beyim, şimdi hazır beyim.” Turgut, masalardaki aşırılığı yeterli bulunca, birden garsonun hızını kesti: “Oldu artık. Şimdi bizi rahatsız etmek yok. Bu masayı unut, ben seni hatırlayıncaya kadar.” Gülerek Metin’e baktı: “Her şey tamam mı? Muhabbete geçelim mi?” Garson, Turgut’u memnun etmek endişesiyle emrini hemen yerine getirdi. Turgut arkasına yaslandı. “Ortak dostumuz Selim ve dostumun yeni tanıdığım dostu Metin şerefine.” Metin: “Size bayıldım doğrusu,” dedi: “İnsanı sarıp götürüveriyorsunuz.” “Öyleyimdir. İstersem tadıma doyum olmaz. Her zaman böyle değilim ne yazık ki. Bazen ne kötü olurum bilsen. Bu akşam senin şerefine iyilerimi giydim.” Kötü kötü güldü: “Söyle bakalım nereden girişelim?” Masaya baktı. Metin: “Bilmem. Hepsi tazeye benziyor.” “Yok canım yemekten değil sohbetten bahsettim.” Metin, gevrek gevrek güldü: yavaş yavaş kabuğundan çıkıyordu. Acı tebessüm, önce yerini bayağı bir gülüşe bıraktı. Metin, kuvvetli alt çenesini her açışında çarpık ve sağlam dişleriyle etlerini gösteriyordu Turgut’a. Önceleri, Turgut’un sözlerinin bitmesini bekliyor ve ondan sonra anlayışlı ve kendine güvenen bir kahkaha atıyordu. Masalardaki mezeler ve şişelerdeki içkiler azalmaya başlayınca konuşmayı izleyemez oldu; yerli yersiz gülmeye başladı. Turgut, bazen konuşmayı ciddi bir biçime sokuyor ve sözün arasında birden: “Birader, orda da o sözü söylemek gerekmezdi. Anlayınca başını öne eğip sustu,” gibi ilgisiz ve baş tarafı eksik bir sözü sıkıştırıveriyordu. Metin, bazen şaşırıyor: “Hangi yerde gerekmezdi?” diye soracak oluyordu. “Canım diyordum ya büyükse büyüklüğünü bilsin diye…” Metin, sonunda direnmeyi bıraktı ve her söze başını sallamaya başladı. Oturduğu yerde sallanıyordu: gülüşleri daha seyrek, konuşması daha anlaşılmaz olmuştu. Turgut, bu durumu, anlayışlı bir dost gibi, anlamazlıktan geldi. Kadehini kaldırdı: “İçebiliyoruz, o halde içelim. Her şey vızgelsin bize bu dünyada. Ne günlük sıkıntılar, ne arkadaşların ölümü, ne de aşk üzüntüleri kılımızı bile kıpırdatmasın.” Metin, hafifçe kımıldadı, yerinden kalkmak istedi, olmadı. Dişlerini sıkarak, elleriyle masaya tutunarak kalktı sonunda. “Ben,” dedi. Bir an ayakta durdu; sonra bir şey hatırlamak istermiş gibi, elini alnına götürdü. “Fakat aşk…” dedi. Ellerini havaya kaldırdı, dengesini kaybeder gibi oldu. “Bir dakika; şimdi geliyorum,” diyerek uzaklaştı. Turgut, garsona işaret etti, garson, başını sallayarak Metin’in peşinden koştu, ona doğru yolu gösterdi. Döndüğü zaman Metin’in dudaklarındaki acı tebessüm de geri gelmişti. Yüzü bembeyazdı. Bakışları gene melankolikleşmişti. Turgut, canlı bir sesle: “Sözün yarım kaldı,” dedi. “Fakat aşk, diyordun. Konuların en hassasına gelmiştik. Doğrusunu istersen ben de artık sabırsızlanmaya başlamıştım. Fakat sözü bir türlü oraya getiremedim. ‘Fakat aşk’… doğrusu cesaretli bir çıkış yaptın.”

“Benim bu hususta ağzım çok yanmıştır,” dedi Metin. “Aşk dememeye yeminliyim.” “Gene de duramadın; fakat aşk, dedin. Biz Türkler açıksözlüyüzdür. Kendimizi tutamayız. Birbirimizi ne kadar yeni tanımış olsak da, yarım saat geçmeden içimizi döker ve fakat aşk, deriz.” Metin, alnını oğuşturarak dinliyordu. “Bir saat içinde en gizli aşklarımızı, en mahrem anılarımızı ortaya koyarız. Önce genel sözler edilir; fakat Metin Bey kardeşim, insan örneklerle konuşmak istiyor, ayrıntılara girmek istiyor. Ona nasıl engel olabiliriz?

Biri başlıyor anlatmaya. Adı gerekli olmayan bir kadınla trende nasıl tanıştığını söylemesiyle yatması bir oluyor. Tabii burada zaman kavramı önemli değil. Ben, konuya birden giremediğim için yadırgıyorum belki. Ayrıca beni, ‘açılmak’ için çok uygun bulurlar. Karılarıyla nasıl yattıklarını anlatanlara bile rastlamışımdır. Sonra, adı gerekmeyen kadının da kim olduğunu öğrenir insan.” Kaşlarını çattı: “Biz açık sözlü milletiz. Bizi beğenmeyen gitsin İngiliz olsun. Senin de razı değilim benden gizlenmene Metin kardeşim, dostum. Selim’in dostu! Canım kardeşim!” diyerek kalktı Metin’i kucakladı, öpüştüler.

“Heyecanımı mazur gör kardeşim. Ben içimden geldiği gibi davranırım. Ne diyordum? Evet, insanlarımız bu anlatma görevine kendilerini o kadar verirler ki bazen, sabaha doğru, olur ya anlatacak bir şey kalmaz insanlık hali, hepimizin başına gelmiştir, ayıplamak için söylemiyorum (uygun gördüğümü de söyleyemem) o zaman da başlarından geçmemiş olayları anlatmaya başlarlar. Bizim için söylemiyorum ama, özellikle yolculuklarda insanı uyku tutmadığı zaman başlayan konuşmalar vardır. Hikâyeyi uydurdukları halde, kadın kahramanları gerçek hayattan seçiyorlar; işte buna dayanamıyorum. Anlatma ihtiyacına bir şey dediğim yok; hayır, kızdığım nokta şu: günahsız bir kızı ya da kadını, hem de çok defa bildiğiniz birini bu masallara alet ediyorlar. Aynı şehirde, aynı mahallede oturmuşsun kızla, üstelik sen kız sanıyorsun, değilmiş. İtiraf etmek gerekir ki insan, bir an için de olsa, bu masala kaptırıyor kendini, bilseydim o kızın… hayır bu tarafını karıştırmayalım işin…

Bütün kızları, kadınları savunuyorum bu yalancılara karşı.” Ayağa kalktı. “Masum insanlara kötülük ediyorlar, gerçek olaylara karşı güvenimizi sarsıyorlar.” Göz ucuyla Metin’e baktı.

“İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.”

Sallandı, Metin’in üstüne düşecekmiş gibi oldu. “Kimse aydınlıkta konuşmaya cesaret edemiyor.” Birden elini alnına vurdu: “Doğru ya. Ortalık çok aydınlık burada. İnsan içinden geldiği gibi konuşamıyor.” Metin’e göz kırptı: “Daha loş ve daha ilginç bir yere gidelim.” Metin, bitkin bir sesle: “Haklısın,” dedi. “Nereye?” “Bu işleri sen daha iyi düzenliyorsun. Sana bırakıyorum.” Bu gecenin en bayağı hareketini yapıyorum. Bağırdı: “Garson!” “Buyur beyim.” “Oğlum Mustafa.” Tanrım bana güç ver. “Bak oğlum. Sen açıkgöz bir çocuğa benziyorsun. Bu saatten sonra, bu kafamıza uygun bir yer söyle bize, eğlenebileceğimiz bir yer. Ben buraların yabancısıyım. Bu da canımdan çok sevdiğim arkadaşım, arkadaşımın arkadaşı Metin. Ona göre konuş. Şerefimize uygun bir yer olsun.” Garson, Turgut’un kulağına eğildi. “Hayır. Olmaz. Halkın arasında olmak istemiyorum.” Garson, sırıtarak eğildi gene. “Hayır, orası daha sonra. Önce nereye gidelim?” Metin’in yüzü biraz aydınlanmıştı. Gülümseyerek onlara bakıyordu. “Anlaşıldı sende iş yok. Biz kendimiz buluruz. Duyularımız yol gösterir bize. Yürü dostum.” Metin, bu garip arkadaşın çekiciliğine kapıldı, yürüdü.

Turgut, Metin’i hemen bir yere oturtmadı. Bir saat kadar pavyondan pavyona dolaşıp durdular. Gecenin ikinci yarısına başlıyoruz oğlum Metin. Önce havasına bir alışmalısın. Merdivenler indiler, merdivenler çıktılar. Çıkmaz sokaklara girdiler, ana caddelerde, ışıklı meydanlarda gezindiler. Bitmez tükenmez salonlara göz gezdirdiler; bazılarında oturur gibi oldular. Turgut, hemen orasını Metin’e uygun bulmadı; çıktılar. Bazılarının orkestrası yetersiz bulundu. Bir kısmı loş değildi. Bir kısmı da kızlarının geçkin oluşu dolayısıyla beğenilmedi. Sonunda, Metin herhangi birine razı olacak duruma geldi. Turgut, daha iyisi, daha iyisi diye salonlara saldırıyordu. Karanlıkta birbirine benzeyen bu karanlık izbelerde, bu dumanlı kutularda, bu neonkapıcıvestiyerkırmızı perdekırmızı örtülü masapistorkestra platformukırmızı halılariki basamak merdivenkızlarkızlarkızlarpistperdevestiyerkapıcıneon çemberinde, Metin’i oradan oraya savuruyordu.

Sonunda, Turgut da yorulmaya başladığı için, bir tanesinde biraz fazla durdular. Metin, Turgut gene beğenmez korkusuyla, arkadaşını lafa tutmaya çalışarak, hemen bir masaya oturdu: “Ben ne iyi orkestra, ne de taze kız istiyorum.” Rahat bir nefes aldı: “Böyle yerlere alışık değilim aslında. Sen de benim hatırım için idare edersin.” Turgut sırıttı: “Bu akşam senin için yaşıyoruz, biliyorsun. Elbette taze kız bulacağız burada. En kötü barda bile daima iyi müşteriler için serinletici birşeyler bulunur. Biraz ipek hışırtısı, biraz kadın teri artı parfüm, biraz çorabın bitip tenin başladığı yer, biraz dans, biraz elin üstüne konulan el, hepsinden biraz biraz… ağır bir roman okuduktan sonra Mike Hammer’e dönmek gibi; senfonik müzikten bunalıp ‘rock’n’roll’ dinlemek gibi. Aklımda kaldığına göre sen müzikle ilgili olacaksın.” Metin, gıcırtılı bir sesle: “Eskiden keman çalardım,” dedi. “Çok iyi çalmazdım ama dinlendirirdi beni. O zamanlar sevdiğim kız da piyano çalardı. Onu tanıdığım zaman ben kemanı bırakalı yıllar olmuştu. Sekiz yaşından on iki yaşına kadar çalış, çalış… sonra o meş’um gece… hayır hayır canını sıkmak istemem!” “Hayır sıkmazsın. Hayır. Çok ilgiliyim seninle. Yemin edebilirim. Evet, gerçekten buna yemin ederim: ne yaptığınla çok ilgiliyim. Anlat.” “Bilmem ki nasıl anlatsam? Ben, çok buhranlı bir çocukluk geçirdim. Olur olmaz zamanlarda fenalık gelirdi bana, düşer bayılırdım. Yumruklarımı sıkar, sayıklar dururmuşum.” Turgut, yandaki masada oturan boyalı sarışına bakarak: “Sakın sara olmasın? Bir doktora gitseydin,” dedi. Metin, yerinde, rahatsız bir şekilde kımıldadı. “Hayır, ruhsal bir dengesizlik olacak. Çok hassas bir çocuktum. Neyse, geçelim bunu. Evet, keman çalıyordum; bırakmasaydım belki de…” “Doğrusu kıskandım seni. Kızla Kreutzer sonatı filan çalıştınız mı?” Boyalı sarışın güldü. Metin, biraz utangaç, biraz acı. “Oraya kadar gidemedik,” dedi. “Ben gene bir buhran geçirdim ve bıraktım kemanı. Kendi kendime çalışırdım zaten. O yaz, bütün günümü evde, kapalı perdeler arkasında, çalışarak geçirdim. Birlikte hiç çalışmadık. Babası geri kafalının biriydi. Bizim evde de piyano yoktu. Öğleye kadar odama kapanır çalışırdım. Perdeleri hafifçe aralar ve yalnız notaları aydınlatacak kadar ışığı içeri bırakırdım. Zeliha’nın, yanımda benimle birlikte çaldığını hayal ederek kendimden geçene kadar çalışırdım.” Turgut: “Ne güzel. Roman gibi anlatıyorsun,” dedi. “Aklımda kaldığına göre, Saffet Nezihi’nin o unutulmaz romanında, Zavallı Necdet’te, buna benzer kısımlar vardır. Zavallı Necdet, zavallı Metin. Yalnız orada kız değil de Necdet çalar piyanoyu sanıyorum.” “Nasıl bilmem? Yalnız, Necdet değil kız çalar piyanoyu. Öyle ya, ne garip: Zeliha, Meliha. Nasıl oldu da hiç aklıma gelmedi? Meliha, insafsız ve hoppa bir kadındır: Zeliha’ya benzemez. Necdet’i seven zavallı Müzehher’i kıskanır. Necdet’in, sonunda, kızcağızı bırakmasına ve ölümüne sebep olur.” “Kaltak,” dedi Turgut, dişlerinin arasından. “Burhan Cahit’i okudun mu Turgut?” Gördün mü nereye geldin Turgut? Sen istedin, sonuna kadar gideceksin. “Pek okumadım.” Ne demek oluyor pek okumamak? Uzatma, idare ederim ben. “Ne kalem vardı adamda Turgut, bir bilsen.” Her şeyi de bilemem ya. “Bir romanında, hiç unutmam, gene böyle bir kadın, kanına girer genç bir adamın.” Ben kadınlardan yanayım. “Zengin bir müteahhittir adam. Bütün servetini yer bitirir, bu sarı saçlı kahpe.” Turgut, boyalı saçlı kadına gülümsedi. Ben kadınlardan yanayım dedik ya. “Genç adam bir baraj inşaatı yapmaktadır. Kadının lüksüne ve israfına para yetiştiremeyen zavallı adam, inşaatın malzemesinden çalmaya başlıyor.” Turgut kadına, sonra gelirsin, anlamında bir işaret yaptı. “Hırsızlığa alışıyor.” Müteahhitlerin neden çaldığını da öğrendik bu arada. “O kocaman barajın betonuna putrel yerine, tahta parçaları koyuyor boyayıp. Hey gidi koca müteahhit! Anadolu’nun sellerine, iki tahta parçası dayanır mı?” Turgut: “Dayanmaz,” dedi. “Ben mühendisim, bilirim. Katiyen dayanmaz.” “Ondan sonra, iş bitmek üzereyken, yağmurlar başlıyor. Ortalık tufan gibi oluyor. Seller gelip barajın seddine dayanıyor.” “Tahta putrelli barajın seddine mi? “Evet, tahta putrelli barajın seddine.” “Romancıdaki inşaat bilgisine de hayran olmamak elden gelmiyor.” “Müteahhit, merak ve korkuyla, inşaat yerindeki binada, şeyde…” “Şantiyede….” dedi Turgut. “Evet, şantiyede. Yoksa sen de okudun mu bu romanı?” “Hayır, okumadım. Şantiyede bulundum.” “Sonra, sular barajı yıkıyor tabii.” “Tabii.” dedi Turgut. “Bundan tabii ne olabilir?” “Sular her yeri, şantiyeyi işgal ediyor. Binaları, makineleri, müteahhidi, her şeyi ve herkesi sürükleyip götürüyor. Sularda, müteahhidin betona koyduğu tahta parçaları da yüzüyor.” “Olur şey değil,” dedi: “Nasıl da çıktılar betonun içinden bu tahta parçaları.” “Evet, olur şey değil. Bir kadına duyulan ihtiras insanı nerelere getiriyor.” Doğru, kadınlardan yana olmasaydım sana hak verirdim dostum. “Hele bir son kısmı var romanın: boyalı tahta parçalarına tutunan adam, inşaatı müteahhit adına yürüten şey…” Turgut: “Kalfa,” dedi. “Evet kalfa.

Müteahhidin güvendiği mert bir adam. İşte bu adam, nasılsa suda yüzen tahta parçalarından birine tutunuyor ve başını geriye çevirip kalıntılara bakıyor ve kendini tutamayıp söyleniyor: ‘Ah Cahide Hanım, yaktın bizi.’” Turgut da kendini tutamadı: “Vay namussuz karı.” Metin, derin bir nefes aldı: “Ne realist bir roman değil mi?” Turgut içini çekti: “Anlattığın kadarı bile bana çok tesir etti. Belki bir mühendis olarak itiraz edeceğim noktalar olabilir. Örnek olarak, tahtaya putrel şekli verilip boyanması ve betonun içine konulması doğrusu bana pek realist gelmedi.” Metin, dişlerini gıcırdatarak: “Olur, olur,” dedi. “İnsanın bir kere gözü dönerse her şeyi yapar. Hele böyle bir kadın insana her şeyi yaptırır.” Turgut: “Alçak karı,” diye söylendi. “Doğrusu ben Burhan Cahit’in bu kadar kuvvetli bir muharrir olduğunu bilmiyordum.” Canım Selim! Nereden bulursun böylelerini: “Zaten, bu milletin gerçek değerlerini tanımıyoruz. Kendi öz değerlerimizi ihmal ediyoruz.” “Seninle düşüncelerimiz çok uyuyor,” diye atıldı Metin. Bende herkese uygun gelen düşünceler vardır, değil mi Selim? Metin kendini kaptırmıştı: “Müzikte de Avrupa’dan aşağı kalır yerimiz var mı? Örnek olarak Türkçe tangoları alalım.” Bu kadarı da fazla değil mi? Bu konuda pek hazırlıklı değilim. Fakat başladın bir kere oğlum Turgut. Sonuna kadar dayanacaksın. Sen bile şaşıracaksın nerelere vardığına. Peki Metinciğim: canım benim! Fakat, Türkçe tango? “Bu kadarı da fazla,” dedi yapma bir şaşkınlıkla: “İçimden geçenleri okuyorsun dostum. Ben de aynı konuda sana içimi dökmeye hazırlanıyordum:” İçin çıksın, iki gözün kör olsun da piyango bileti sat. Metin şaşırmadı: “Ben, seni görür görmez anlamıştım: bütün kaygısız görünüşünün altında, duygulu, içine kapanık bir insan olduğunu.” Bunu beğendim işte. “Türkçe tangolardaki kırık ve ıstırap dolu sözleri ancak böyle bir insan anlayabilir.” Bat Turgut bat. “Karıma bile anlatamıyorum bunu Metin kardeşim. Evi bir sürü ağlamaklı plakla dolduruyorsun, diye söylenip duruyor.” Metin gururlandı: “Benim karım sesini çıkarmaz. Hayrandır bu müziğe.” İkiniz de daha beter olun. İnşallah yakında Batı enstrümanlarıyla Türk müziğini de seversiniz. Turgut iyice açıldı Metin’e: “Ezbere bilirim sözlerini bu tangoların. O ne canım kafiyedir, o ne canım anlamdır!”

Oğuz Atay
Tutunamayanlar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz