Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış | Yaşar Kemal’de Yozlaşma Mitosu – Berna Moran

Yaşar Kemal, Çukurova’da düzen değişikliğini anlatırken, “o iyi atların, o iyi insanları” alıp gittiklerini; ama ne kadar soylu ve “insani” de olsa bu gidişin kaçınılmaz olduğunu, romanın sonundaki “çürümüş, yıllanmış, kokuşmuş ağır suyun yeni açılmış toprağı doldurarak akması” simgesiyle ve önemle vurgular. Aynı tarihsel zaman karşısında Faulkrıer ne kadar kötümser ve ahlaksalsa, Yaşar Kemal o kadar iyimser ve tarihseldir. Bu bakımdan Yusufçuk Yusuf da feodal ilişkilerin “insani” görünümünün kullanılması, Yaşar Kemal’in “geçmiş zaman” sorununa salt ahlaksal kategoriler açısından baktığı anlamına gelmez; tam tersine, bu ” insani” görünümün anlatımlaştırılması, Yusufçuk Yusufa ideolojik bir sahihlik (anthenticite) katar.

Bu bölümde, Yaşar Kemal’in Çukurova romanlarının tümünde görülen, “yozlaşma mitosu” diyebileceğimiz bir ana tema’dan söz etmek istiyorum. Çünkü Yaşar Kemal’in yarattığı Çukurova dünyası her şeyden önce, insanı ve doğasıyla bir bozulmayı, bir yozlaşmayı yansıtır.
Öyle anlaşılıyor ki yazar yozlaşmanın başlıca iki nedeni olduğu inancında. Bunlardan biri 1876’daki iskan olayıdır, ikincisi de 1950’lerde başlayan tarımdaki sanayileşme. Çeşitli romanlarında değindiği ya da özetlediği iskan olayı kısaca şu:
Taa eski zamanlardan beri dağlan ve ovalarıyla bu Güney Anadolu bölgesini yörükler1 yani konar-göçer Oğuz Türkleri yurt tutmuşlardı. Osmanlılar, yazın yaylaklara kışın kışlaklara göç eden ve hayvancılıkla geçinen yörükleri denetim altına alabilmek için toprağa yerleştirmeye uğraşmışlar, başka bir deyişle iskana zorlamışlardı. Bu yüzden 1876’da Türkmenler başkaldırdı, Osmanlı ile savaştı ama yenildi. Yörükler Çukurova’ya dol durul dul ar, To- roslara, Binboğa’ya ve tüm yaylalara çıkan yolları asker tuttu. Yazın Çukurova’nın dayanılmaz iklim koşullan, sıcağı, sineği ovada hapsolan yörükleri perişan etti. Sapır sapır dökülüp ölen ve gömülmesine yetişilmeyen insanlarla birlikte develer, atlar da telef oldu. Bu durumda kimi aşiret beyleri bir Osmanlı paşasına ya da kumandanına rüşvet vererek Çukurova’dan kurtulup yazlıklarına çıkmayı başardılar, kimi aşiretler ise toprağa yerleştiler, ekip biçmeyi
öğrendiler. Ne ki bu felaketli kargaşa günlerinde, açlık, salgın hastalıklar ve yerleşik yaşamdaki yeni koşullar gelenekleri töreleri sarstı, unutturdu.
Yaşar Kemal’in Çukurova romanlarında bu tema, bazen arka planda hissettirir kendini, bazen ön planda, ilk romanı İnce Memed’de doksanını geçkin Koca İsmail’e anlattırdığı2 bu tarihsel olayı, sonra Bin Boğalar Efsanesinde yeniden ele alır ve rüşvet vererek göçebeliğini sürdüren, ama bir zaman sonra, ekilmemiş ve tapulanmamış yeri kalmayan Çukurova’da konacak kışlık bulamayan bir obanın acıklı serüvenini ve dağılışını çizer.
Akçasazın Ağaları ikilisi, (Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf) bu yozlaşmayı ve feodal Türkmen düzeninin 1950’lerde filizlenmeye başlayan kapitalizm karşısında çöküşünün ayrıntıyla işlendiği yapıtlardır. Bundan ötürü Yaşar Kemal’in yozlaşma mitosuna eğilirken temel metin olarak Akçasazın Ağaları ikilisini ele alacağız.
Demirciler Çarşısı Cinayeti, ilk bölümde anlatılan bir öykünün içinde geçen “o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler” cümlesiyle başlar ve aynı cümleyle biter. Bölüm içinde parça parça, kesintili olarak anlatılan bu öyküde, dünyayı dolaşan genç bir adam günün birinde güzel bir şehre gelir. Bu şehrin insanları dünyanın en konuksever insanlarıdır; atları da en güzel atlarıdır dünyanın. Tüm şehir halkı mutludur. İnsanlara ve atlara hayran kalan genç adam bir süre sonra ayrılır oradan. Yıllar sonra, yaşlılığında bir kez daha bu şehri görmek ister ve gelir ki ne görsün her şey değişmiştir. Eski iyi insanlardan eser kalmamış, herkes mutsuz; verdiği selamı bile alan yok. O güzel atların da yerinde yeller esiyor, ovalar, çayırlar, ahırlar bomboş. Çok yaşlı bir adama sorar:
“Bir zamanlar bu şehirde konuksever sıcak yürekli, dost canlısı iyi insanlar, ceren gibi, kırmızı mercan gözlü, uzun boyunlu, kalem kulaklı, suna gibi cins atlar vardı. Onlara ne oldu?
Yaşlı adamdır ki, azıcık doğruldu, ak sakalı kirli, titredi, yüzü eski ışıkla parıldadı, derin bir aaah dedi, ciğeri söken. Aaaah! Duvara sırtını iyice verdi. Neden sonra gözlerini açtı:
“O iyi insanlar” dedi, “o güzel atlara bindiler çekip gittiler… Aaaah! Aaaah! Aaaah!” 3

Güzelliğin, iyiliğin ve sevginin yitip gittiğini anlatan bu öykü Yaşar Kemal’in yapıtlarında ve özellikle Akçasazın Ağalan ile Bin Boğalar Efsanesi’nde dile getirilen yozlaşma mitosunun küçük simgesel bir anlatışıdır.
Akçasazın Ağaları romanına, iki toplum düzenini içeren üç çevre yerleştirir yazar.
1.) Feodal düzeni temsil eden iki derebeyi ailesi: Sarıoğlu ve Akyollu aileleri.
2.) Kapitalist düzeni temsil eden yeni zengin kasaba ağaları çevresi.
3.) Ezilen sınıfı temsil eden köylü çevresi.
Olaylar bu üç çevrenin arasındaki çatışmalarla sürer ve bu bakımdan roman diğer köy romanlarından ayrılır, çünkü Köy romanında esas çatışma köylü ile toprak ağası arasında, ya da, daha genel olarak ezilenle ezen arasındayken Akçasazın Ağalarında temel çatışma, soylu aşiret beyleri ile sonradan görme kasaba ağaları arasındadır. Romanda bu çatışma sonucu kapitalist düzenin feodal düzeni ortadan silişi sergilenir, ama asıl konu bu toplumsal değişikliğin kendi değil bunun sonucu olarak yitirilen değerler sorunudur. Çünkü yazarı ilgilendiren, kapitalist ideolojinin, insanı, doğayı, insanın insanla, insanın doğayla ilişkisini nasıl etkilediği, ne yönde değiştirdiği olgusudur. Sarıoğlu ve Akyollu aşiretleri belki yüzyıllar öncesi Horasan’dan gelmiş ve 20. yüzyılın ortasına kadar ayakta kalabilmiş, eski düzeni sürdürmeye ve gelenekleri korumaya çalışan, ama çözülmeye yüztutmuş birbirine düşman iki aşirettir. ikinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’de üretim araçları ve ekonomik koşullar değişir ve yeni kapitalist bir tarım sistemi oluşurken bu iki aşiretin parayla pulla ilgilenmeyen soylu Beyleri Derviş Sarıoğlu ile Mustafa Akyollu hâlâ kan davası peşinde, zamanlarını birbirlerini öldürmek için planlar yapmak ve pusular kurmakla geçirmektedirler. Çünkü kan davası törelerin gereğidir ve bir onur meselesidir. Ve onur en büyük değerdir bu beyler için.
Yazar bu beylerin karşısına, hileyle ya da zorbalıkla geniş topraklara sahip olmuş yeni zengin kasaba ağalarını (Hacı Kurtboğa Mahir Kabakçı, Ala Tamir, Süleyman Aslanpençe vb.) koyar. En büyük değer paradır ağaların gözünde. Bundan ötürü yozlaşmanın temelinde onur/para karşıtlığı yatar. Feodal değerlerin en saf halini iskan öncesi konar göçer yörük aşiretlerinde bulur yazar. Bu insanlar, mert, yiğit, onurlu, konuksever, dost, alçak gönüllü, yüreği sevgiyle taşan insanlardır. Gelenekleri, töreleri, zanaatlarıyla bir kültür oluşturmuşlardır kendilerine özgü.
Türkmenin anlı şanlı günlerinde türküler, ağıtlar, destanlar vardı. Toylar, düğünler, gelenekler vardı. Ulu semahlar, mengiler vardı. Üç gün üç gece süren cemler vardı. Aşıklar, kavalcılar, destancılar vardı. Her evde masal söyleyen, ağıt yakan bir yaşlı Türkmen anası vardı. Kilim, halı dokuyanlar, keçe döğenler, kılıç yapanlar, pirler, ocaklar vardı. Kök boya yapanlar, gümüş eğer, palan yapanlar… Ünü İrandan Turana, ünü Urumdan Şama ulaşmış ustalar vardı. Beyler vardı ki, ulu şanlı kartallara benzer. 4
Bu altın çağın yitirilmesi yani yozlaşma iki yönden yürür. Yörüklerin göçebelikten yerleşikliğe, hayvancılıktan çiftçiliğe geçmeleri üretim araçlarının ve alt yapının değişmesi demektir ve bu değişiklik üst yapı kurumlarım (ahlakı, gelenekleri, töreleri vb.) değiştirdiği için aşiretler de kendi içlerinde değişir, yozlaşırlar. Bunun dışında, şu ya da bu şekilde sonradan toprak edinmiş, zengin olmuş ve tarımda sanayileşmeye sıvanmış toprak ağalarının yarattığı bir yozlaşma daha vardır ki bu da aşiretlere bulaşır, çünkü şimdi aşiret ailesinde ki yeni kuşak, aşirete ve törelerine sırt çevirerek, görüşünü ve amacını paylaştığı kasaba ağalarına katılmıştır. Aşiretin yalnız yozlaşması değil, çökmesidir bu. Derviş Bey’in oğlu Muzaffer olsun, Mustafa Bey’in oğlu Mehmet Ali olsun yeni çağın insanlarıdırlar ve onlara göre, onur, soyluluk, aşirete bağlılık modası geçmiş erdemlerdir. Ağalarla birlikte iş kurmaktan, servet yapmaktan başka düşünceleri olmayan, ticari gelişmeden başka bir şeye inanmayan bu gençlerin gözünde “Toprak ana temel (dir.)” sonra fabrika daha sonra da banka kurmak gerekir, çünkü “para parayı büyütür” ve doğurmazsa ölür para. Her şeyin parayla ölçüldüğü böyle bir toplumda neler olacağını yazar şöyle anlatıyor:
Ne ki insan, ne ki güzel, bu yaratıklar, bağnazlar, deliler, vıcık vıcık olmuşlar, bu eli kanlı, gözleri dönmüş kasaba ağaları hepsini yıkacaklar, öldürecek, silip süpürüp bir yana atacaklar. Halkın direnmesi para etmeyecek. Kilimi, türküyü, düşünceyi, yüreği, ağlamayı, gülmeyi, sevinmeyi, sevgiyi öldürecekler. Tümden insanlığı öldürecekler. 5
Bunları, yazarın anlatıcı olarak araya girdiği bir sırada, kendi düşüncelerini dile getirmek için söylediği açık. Romanda kapitalist olarak nitelenen ağaların ve kapitalizmin böylesine suçlanması ve feodal düzen için beslenen özlem bir soruyu getiriyor akla. Yaşar Kemal ilerici bir yazar olarak, köylünün sömürüldüğü despotik derebeylik düzeninin karşısında yer almak ve Marksçı tarih görüşüne göre daha ileri bir aşama olan kapitalizme geçişi olumlu bir gelişme saymak zorunda değil mi? Ama tam tersi oluyor romanda; derebeyliğin çökmesi ve yerini kapitalizme bırakması bir yozlaşma olarak değerlendiriliyor. Bildiğim kadarıyla bu soruna ilk kez parmak basan Hilmi Yavuz olmuş ve “Romanda Nesnel Tarihsel Zaman” adlı yazısında, Yaşar Kemal’in, zamanı ahlâksal kategoriler içinde değil, sosyalist gerçekçi bir romancıdan beklendiği gibi üretim tarzları kategorisi içinde nesnel tarihsel zaman olarak ele aldığım söylemişti. Gerçi Yaşar Kemal’in geçmiş zamanı şimdiki zamandan daha “insani” olma anlamında daha “iyi” olarak nitelendirdiğini kabul ediyor Hilmi Yavuz, ama bu tutumun, yapıtın sosyalist gerçekçi bir yapıt olmasına engel sayılmayacağı kanısında. Çünkü “insani” görünümün arkasında sömürü gerçekliğinin yattığının farkındadır Yaşar Kemal:
Yaşar Kemal, Çukurova’da düzen değişikliğini anlatırken, “o iyi atların, o iyi insanları” alıp gittiklerini; ama ne kadar soylu ve “insani” de olsa bu gidişin kaçınılmaz olduğunu, romanın sonundaki “çürümüş, yıllanmış, kokuşmuş ağır suyun yeni açılmış toprağı doldurarak akması” simgesiyle ve önemle vurgular. Aynı tarihsel zaman karşısında Faulkrıer ne kadar kötümser ve ahlaksalsa, Yaşar Kemal o kadar iyimser ve tarihseldir. Bu bakımdan Yusufçuk Yusuf da feodal ilişkilerin “insani” görünümünün kullanılması, Yaşar Kemal’in “geçmiş zaman” sorununa salt ahlaksal kategoriler açısından baktığı anlamına gelmez; tam tersine, bu ” insani” görünümün anlatımlaştırılması, Yusufçuk Yusufa ideolojik bir sahihlik (anthenticite) katar. 6

Doğru, derebeyliğin çöküşü ve kapitalizmin gelişi Yaşar Kemal’e göre de kaçınılmazdır ve bu anlamda “zamanı üretim tarzları kategorisi içinde ve nesnel tarihsel zaman olarak” alır ele. Ama kaçınılmaz olarak gördüğü bu değişikliği iyimser bir bakışla olumlu olarak yorumladığı söylenebilir mi? Sanırım mesele daha karmaşık. Bana öyle geliyor ki metinde, geçmiş zaman karşısında kuramsal düzeydeki tutumla, duygusal düzeydeki tutum aynı değil, çünkü Yaşar Kemal kafasıyla derebeyliğe karşı olsa da yüreğiyle ondan yana. Ondan yana derken elbette ki sömürüden yana demek istemiyorum, ancak bir sanatçı olarak ahlâksal ve estetik değerlerin henüz yitirilmediği geçmiş zamana bağlılığını kastediyorum. Bundan ötürü yazarın bir ikilem karşısında kaldığı görülüyor: bir yandan, eski değerlerin koruyucusu ve temsilcisi durumunda olan derebeyliği savunmak, bir yandan da ortaçağdan kalma ve türlü gerilikleri içeren bu despotik feodal düzenin kötülüklerini belirtmek zorunda. Başka şekilde söylersek Yaşar Kemal’in sorunu, geçmiş feodal düzene özlemle, ilericiliği bağdaştırmak. Göreceğimiz gibi yazar ilginç bir çözüm getirecektir bu soruna.
Aşirete bağlı köylünün de sömürüldüğünü yadsımaz Yaşar Kemal, ama üzerinde fazla durmaz. Aşiret gelenekleri arasında asıl eleştirdiği, vurguladığı ve romanda somut olarak canlandırdığı bir görenek vardır: Bey’in yerine cinayet işlemek üzere adam yetiştirmek. Bu silahşörler özel olarak yiğitlik görenekleri doğrultusunda eğitilirler. Bey’in “öl dediği yerde ölünür, kal dediği yerde kalınır, öldür dediği yerde öldürülür” ve ser verilir sır verilmez.7 Bu fedailer Bey’in yerine adam vururlar, ama çoğu kez ya yakalanıp hapse girerler ya da karşı tarafça öldürülürler. Akçasazın Ağaları nda bir insanı öldürme görevini yüklenmiş bu adamların çileleri, ruhsal bunalımları ve yakalanınca çektikleri işkenceler (Kürt Mahmut ve oğlu Yusuf örneklerinde olduğu gibi), çok somut bir şekilde okuru etkileyecek ayrıntılarla sergilenir.
Aşiret köylüsünün sömürülmesine de, Beyler uğruna canından olmasına da isyan eden iki kişi vardır romanda. Biri, köylüleri bilinçlendirmeye çalışan ve solcu görüşleri yüzünden komünist damgasını yemiş arzuhalci Ali Efendidir; öteki ise beklemeyeceğimiz biridir: derebeyi Derviş Sarıoğlu. Bu işler üzerine kafa yoran Derviş Bey “bir lokma ekmek için oniki ay çalışan onu da çok kere elde edemeyen” zavallı köylülere acır ve ister ki, Beyler uğruna adam öldüren, hapislere düşen, işkence gören bu insanlar artık gözlerini açsınlar. “Ama nasıl açsınlar? Gözlerini açmaları için onlara şu kardarcık fırsat verilmiyor ki…” Derviş Bey bu durumda işin içinden çıkamayıp da öfkelendiği bir sırada, birden aklına arzuhalci Ali Efendi gelir. “İşte şu Ali de onlardandı. Başkaldırmıştı. Sevinçle: ‘işte onun gibi olsunlar”‘ dedi.8
Yazar feodal düzenin eleştirisini, yine o düzenin geleneklerini, törelerini korumaya çabalayan bir Bey’e yaptırıyor ve böylece Derviş Bey, romanın en olumlu kişisi ilerici Ali Efendi ile aynı çizgide yer almış oluyor. Bu kadarla da kalmaz Derviş Bey’in ilericiliği. Kasaba ağalarının kokuşmuşluğuna, zulmüne duyduğu isyan, ona halkın kurtarıcısı olma düşleri bile kurdurtur.
Dağa çıkmak (…) sonra Ağaları kurşundan geçirip ovaya iniş, köylülerin onu ve arkadaşlarını bir kurtarıcıyı karşılar gibi binlerce, milyonlarca düğün bayram yaparak karşılamaları, sonra toprakları, kendi çiftliği de içinde, dağıtması… Yüzyıllardır gün görmemiş şu iyi yürekli halkın yüzünün gülmesi.
Bu düşlerden başını sert bir duvara çarpmışçasına uyanıyor, bu yaştan sonra bu işi gerçekleştiremeyeceğini acı acı gülümseyerek düşünüyordu. 9
Ağaların topraklarını köylüye dağıtmayı düşleyen bir ikinci ince Memed değil mi Derviş Bey? Ama ince Memed, arzuhalci Ali Efendi gibi ezilenler sınıfındandı. Derviş Bey ise geniş topraklara sahip, aşiret düzenini korumak, geleneklerini sürdürmek isteyen bir soylu. Öyleyse nasıl oluyor da aynı düşü paylaşıyor onlarla? Bu çelişik durumun nedeni, Yaşar Kemal’in, feodal düzenin barındırdığı geleneklere, törelere, ahlaksal ve estetik değerlere bağlılıkla, ilericiliği uzlaştırmaya gerek duyması. Derviş Bey geçmiş zamana özlemle bakan bir derebeyi, ama aynı zamanda toplumsal adaletin, eşitliğin, özgürlüğün sağlandığı bir düzeni düşleyen, ancak yaşlandığı için harekete geçemeyen bir devrimci. Demek ki yukarda sözünü ettiğimiz ikileme romanda getirilen çözüm şu: feodal düzenin egemen olduğu geçmiş zaman özlemi ile toplumculuğun egemen olacağı gelecek zaman özlemi aynı kişide yaşayabilir.
Ne ki bu çözüm Derviş Sanoğlu’na birbiriyle bağdaşmayan iki ayrı kişilik vermekle elde edilmiş. Derviş Bey’in tutarsızlığını çelişik bir karakter olmakla da açıklayanlayız herhalde. Ortada sanki bir değil birbirine zıt ayrı iki Derviş Sarıoğlu var. Burası romanın aksayan bir yönü, çünkü çözüm uğruna başkişisinin inandırıcılığından fedakarlık edilmiş ve bu yüzden çözüm de geçerli olamamış.
Akçasazın Ağaları ikilisinde, hükümet güçlerinin desteğiyle köylüyü topraklarından atan, onlara zulmeden, açgözlü, acımasız Ağalar öykünün kötü adamı rolündedirler. Bundan ötürü, olay örgüsü kapitalist zihniyetin beraberinde getirdiği yozlaşmayı belirtecek şekilde gelişir ve okuru belli konularda Beyler ile Ağalar arasında karşılaştırmalar yapmağa çağırır. Örneğin toprak sevgisi konusunda, köylüye davranış konusunda, işkence konusunda, para konusunda vb. vb.
Akçasazın Ağalarında kadın ve aşk yok denecek denli önemsizdir. Toprak alır kadının yerini. Ağaların hırs bürümüş gözleri Beylerin, köylülerin topraklarındadır. Toprak uğruna yalanlara, iftiralara, hilelere, işkencelere başvurulur, toprak uğruna cinayetler işlenir. Kadının işlevini yüklenen toprak romanda cinsel özellikleri vurgulanan şehvetli bir dişi olarak betimlenir hep. “Şu uzanmış yatan toprakla, uzanıp çırılçıplak yatmış bir genç kız arasında ne fark vardı?10 Toprağı gerçekten sevenler için, baş döndürücü zevkler veren bir dişidir o. “Habip Usta traktörü üstünde bor toprağı sürerken, taze toprağın kokusundan sarhoş, mest, kendinden geçer, kendini on yedi yaşında balık etli, el değmemiş bir bakirenin koynundaymış, onunla yatıyormuş sayardı.”11 Habip Usta gibiler toprağı toprak olarak severler, aşıktırlar toprağa. Ama ağalar? Bir ağa “bu toprağı salt toprak olduğu için sevebilir mi? Kokusu için, ışığı için, yumuşaklığı, sıcaklığı, şöyle yağlı, şöyle ışığa batmış, şöyle şehvetli bir kadın gibi dudağım açıp sevdiğini beklercesine yattığı için sevebilir mi?”12 Derviş Bey de bilir ki hırsla peşinden koştukları toprağı sevmez ağalar, “toprak para olduğu için severler toprağı”.13
Tarımda sanayileşmenin getirdiği yeni koşullarda aşiret köylüsünün ne olacağı konusunda da Beyler ile oğullan anlaşamazlar. Ağalarla ortaklık kuran oğullar modern çiftlikte yarıcıya yer olmadığını, karasabanla, atla, öküzle değil traktörlerle, biçerdöverlerle iş görüldüğünü ve bundan ötürü artık kendilerine bir yararı kalmamış olan köylüleri çiftliklerinden kovmak ve aşireti dağıtmak gerektiğini savunurlar. Bunu emretmektedir ekonomi. Beyler ise ekonominin emirlerine uymaktansa aşireti sürdürerek köylülerine sahip çıkmayı ve onlarla birlikte batmayı yeğlerler.
Dediğim gibi, Yaşar Kemal, okurun, Beylerle Ağaları yani feodal ve kapitalist düzenleri çeşitli konularda karşılaştırması için yukardakilere benzer olaylar yaratır ve kapitalizmdeki yozlaşmanın altını çizmiş olur. Bununla birlikte ileride daha adil ve daha güzel bir düzenin kurulacağına ait bir umut kaynağı var romanda. O da, biraz olsun bilinçlenme belirtileri gösteren köylüler. Öyle anlaşılıyor ki yazara göre, geçmiş zaman ile gelecek zaman iyi; kötü olan, gelişen kapitalizmin kokuşturduğu şimdiki zaman.
Feodalizmin yerine kapitalizmin geçişini anlatan romanda güç dengeleri süratle değişir öykü süresince. Başta ekonomik ve politik bakımdan güçlü olan Beyler giderek zayıflarken, Ağalar giderek güçlenir ve bir an gelirki çökmeğe yazgılı feodal yapıyı korumak olanağı kalmaz. Akyollu çiftiliğindeki konak, Yakub Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak’tâ olduğu gibi bir çöküşü simgeler. Mustafa Bey, kasabada bir apartmana taşman karısı ile oğlunun terkettiği, harabeye dönmüş, toz toprak içindeki konağın, her tarafı dökülen kocaman bir odasındaki yer yatağında, bitmiş ve tükenmiş, yarı uykuda geçirmektedir günlerim. Ancak, yıkıcılar gelip, satılan evi yıkmaya başladıkları gün Mustafa Bey konaktan çıkar gider ve bataklıkta son verir yaşamına.
Kasaba ağalarının harekete geçmesiyle koşulların Derviş Bey aleyhine gelişmesi, onun gücünü ortadan kaldırması ve onu, oğlu gibi sevdiği Yusufu, sırf kendi canını kurtarmak için öldürmeye mecbur bırakması aşiret törelerinin yıkılışına ve Sarıoğlu aşiretinin bitişine işaret eder. Denebilir ki Sarıoğlu ve Akyollu aşiretlerinin çökmesi feodal yapının, üretim araçlarındaki değişmeye bağlı olarak ortadan silinmesinin kaçınılmazlığını gösteriyor. Ama romanın asıl anlatmak istediği, kuşku yok ki, bu silinmenin beraberinde götürdükleridir. Romanda ellerin birleşmesi imgesiyle anlatılan sevgidir yitirilenlerin en önemlisi.
Düşman iki aşiretin ortadan kalkması düşmanlığın da son bulması anlamına gelebilirdi olsa olsa. Ne ki yazar iki aşiret arasındaki ilişkiyi, okurun beklemediği bir sonuca bağlıyor ve aşiretlerin yitip gitmesine, sevginin yitip gitmesi anlamını yüklüyor. Düşmanlığı da sevgiyi de ve birincinin ikinciye dönüşmesini ellerin hareketiyle anlatan iki sahne var metinde. Birincisi, birbirleriyle hiç karşılaşmamış olan Derviş ve Mustafa’nın İstanbul’da öğrenim gördükleri yıllarda Beyazıt’daki Çınarlı Kahve’de geçer, ikisi de ortak arkadaşlarıyla yan yana masalarda otururken:
Derviş Bey’in arkadaşlarından birisi, ince, soluk yüzlü delikanlıyı göstererek:
“Tanışıyor musunuz’? diye sordu. Sonra ekledi: “Hayret, nasıl olup da tanışmıyorsunuz? İkiniz de aynı kasabadansınız. ”
Derviş elini uzattı:
“Akyollu Beylerinden Mustafa “.
Derviş elini köz içine sokmuş gibi, yıldırım gibi çekti. Mustafa da ona doğru uzanmış elini aynı biçimde çekmişti.
Derviş masadan şimşek gibi kalktı, arkasını döndü, o anda da ortadan kayboldu. Mustafa da Derviş’in hareketini o anda tıpkı tıpkısına tekrar etmişti. 14
Romanın bitimine doğru aşiretlerinin sonu yaklaşırken Mustafa Bey’i görmek için dayanılmaz bir istek duyan Derviş Bey atma atlayıp Akyollu çiftliğine gider ve düşmanı Mustafa Bey’i yatağında yarı ölü bir halde bulur. Bu bitmiş, sakalları uzamış, tükenmiş adamı bir süre seyreder, çıkar gider sonra. Ama bu ziyaretleri tekrar etmekten kendini alamaz. Gittikçe yalnızlığa itilmiş bu iki derebeyi arasındaki düşmanlığın, garip bir şekilde dostluğa dönüştüğüne tanık oluruz. Az önce alıntıladığım sahneyle karşılaştırmak üzere, şimdi, bu ziyaretlerden birinde geçen şu sahneye bakalım.
Al atlı adam gözlerini kırpmadan bu adama bakıyordu. Acımakla, şefkatle, pişmanlıkla, belki de sevgiyle. Gözleri kapalı ölü gibi uzanmış yatan bunu biliyor, yüreğinde duyuyor, kalkıp bu adamın boynuna sarılmak geçiyor içinden. O ne düşünüyor, öteki ne duyuyor, ikisi de, düşünceleri birleşmiş, her şeyi aynı anda düşünüp duyuyorlar.
Sonunda al atlı adam elini uzattı onun saçlarını, alnını yüzünü okşadı. Eli geldi, mahzun yatan ellerinin yanında durdu, usul usul elleri birleşti, sıcacık, birbirlerinin ellerini sıktılar. İlk olarak yatan adam gözlerini açtı, sevgiyle, minnettarlıkla göz göze geldiler, belli belirsiz birbirlerine gülümsediler. 15
Birinci sahnede yıldırım gibi çekilen eller romanın sonunda sevgiyle birleşir ve bu birleşen eller imgesi Mustafa Bey’in düşlerinde birkaç kez tekrarlanır. Daha önce, bir çarpışmada, Beyler’in fedailerinden Yel Veli ile Mestan da, tam birbirlerini öldürecekken silahlarını atar, el ele tutuşup yürür giderler.16 Sevgiyi, dostluğu anlatan, ellerin birleşmesi hareketi Yaşar Kemal’in romanında anlamlı bir harekettir, insancıl bir duygunun simgesidir. Bu duyguya yabancıdır Ağalar. Derviş Bey’in dediği gibi “insan eli sıcaklığı deli divane etmez onları. Bir tek şey deli eder onları, o da para!”17
Bu da yine kapitalizm ideolojisinin getirdiği bir yozlaşmadır. Tek değerin para olması öteki değerlerin silinmesiyle sonuçlanacağı için ne toprak ne güzellik sevgisi kalır, ne hayvan ne de insan sevgisi. Onun için o iyi insanlar o güzel atlara biner giderler.
Yaşar Kemal’in yarattığı Çukurova dünyasında insan kadar önemli bir yer tutan doğa, çeştli işlevler gören bir öğedir. Dağlan, ovaları, bataklıkları, otları, ağaçlan, kuşları, böcekleriyle tüm doğayı romanlarında böylesine çoşkuyla işlemiş başka bir Türk yazarı yok. Yaşar Kemal’in doğayı çeşitli amaçlarla kullandığını biliyoruz. Doğa her şeyden önce insamn yaşadığı çevre olarak vardır; kimi zaman yaşamak için boğuştuğu bir düşmandır, kimi zaman bazı ahlaksal değerlerin simgesi olarak iş görür. Kimi zaman da estetik değer kazandıran bir öğedir, çünkü Yaşar Kemal’in yapılarındaki şiirselliğin bir kaynağı, söylemeğe gerek yok ki, tüm zenginliğiyle sergilenen doğadır.
Bu şiirsellik, romanlardaki belirgin şiddet öğesiyle birleşerek Yaşar Kemal’in önemli bir özelliği olan ve hem doğada hem insanlar arası ilişkilerde gözlemlediğimiz şiirsel şiddet öğesini oluşturur. Güzel bir örneğini Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde genç bir cerenin kendine saldıran kartaldan kurtulmak için can havliyle oradan oraya koşarak kaçmaya çalışmasını anlatan şiirle şiddetin kaynaştığı 41. bölümde buluruz. Yazar bölüme iki sayfa kadar süren bir doğa betimlemesiyle girer. Sonra Anavarza kayalarından kopan bir bölük kartalın ovadaki bir cereni kovalaması olayına geçer yazar. Bütün bir gün süren bu kovalamaca sırasında, ikide bir tepesine hışımla inen kartalın pençelerinden sıyrılmayı başaran ceren durmadan kaçarken sırayla kıpkırmızı bir gelincik tarlasından, rengarenk pampalların toprağı nakışladığı pampal düzlüğünden, Hemite dağının ardında kırmızı, bulgur gibi ufalanmış kaya toprağından, koyu kırmızı mora çalan yapraklı sakız ağaçlarının arasından geçer ve tepeden tırnağa nergis açmış Adaca kayalıklarına sığınır. Ertesi sabah gün ışırken yeniden başlar kovalamaca ve nihayet yorgun düşen ceren yarpuzlukta yakalanır kartala. Ceren koşarken
sırtındaki kartal durmadan gagalayarak onun gözlerini oyar, ama bir ara ceren yere düşünce yerle cerenin bedeni arasında kalan kanadı kırılır. Ve ölümle mahkûm kalır düştüğü yerde.
Ceren ise “dengesini yitirmiş (…) her bir ayağı bir yana giderek, dökülerek ince bedeni acıdan kıvranarak döne döne” gider ve bataklığa tepe üstü düşer.
Doğanın şiiriyle doğadaki şiddetin aynı olayda birleştiği bu bölüm sanırım şiirsel şiddete iyi bir örnektir. Ama yazarın romana bir ceren ile kartalın serüvenine ayrılmış böyle bir bölüm eklemesine ne gerek var? “işte doğa böyledir, hem güzel hem kanlı” demek için mi? O kadar basit değil. Aslında doğadaki şiiri ve şiddeti insanlar arasındaki kanlı boğuşmada da gözlemleriz. Birbirinin can düşmanı Derviş ile Mustafa’nın düşmanlığı da şiirseldir, ellerinin sevgiyle birleşmesi sahnesi de. Yel Veli ile Mestan’mki de öyle. Bu insanların bir kısmı tıpkı ceren gibi döne döne bataklığa düşer gömülürler. Mustafa Bey’in ölümü de tıpkı cereninkine benzer. Konak yıkılırken evden çıkar ve bataklığa doğru koşar.
Ayakları böğürtlen çalılarına, okluk, kamış köklerine dolaşıyor, düşüyor kalkıyor gene koşuyordu. Dizlerinde güç, gözlerinde fer, beyninde duyu kalmayıncaya kadar koştu. (…) İçinden bir tel kopmuş gibi oldu, kendi yöresinde dönmeye başladı.
“Nereye, nereye dost nereye?”
Kendi yöresinde dönüyor, kimbilir ne zamandan kalmış bu türkü beyninde, tek uyuşmamış yerinde beynin, yankılanıyor, “nereye, nereye dost nereye”Nereye ha nereye, nereye?”
Gün doğuncaya kadar döndü böyle. Usulca, cansız bataklığa kaydı sonra da… 18
Yalnız Mustafa Bey değil Mestan’da Yusuf da tıpkı böyle döne döne bataklığa yuvarlanır giderler. Doğayla, hayvanla insan arasındaki koşutluğa işarettir bu ölümler.
Yozlaşma konusunda da aynı koşutluğa tanık oluruz. Doğa da yozlaşır insanla birlikte. Bir altın çağı olarak anımsanan iskan öncesinde Çukurova “temiz, yabanıl el değmemiş büyük bir tanrı bahçesi” imiş. Ne ki Çukurova’yı ovalıktan çıkarmışlar; cerenlerin, çakalların, bakır renkli kartalların, kırmızı kuyruklu tilkilerin, “ovanın her köşesinden uzun kesik kesik sesleri gelen” turaçların kaynaştığı bu cennet bahçesi, şimdi “belalı, sinekli, öldüren çukur” olmuştur. Geçmiş zaman Çukurova’sının simgesi ulu kartallarken şimdi ki Çukurova’nın simgesi sivrisinektir. Üretim tarzındaki değişiklikler toplumu olduğu kadar doğayı da alt üst etmiştir. Ve Derviş Bey e sorarsanız “yakında bir kuru toprak kalacak bir de bomboş gökyüzü. Ne ot, ne çiçek, ne çalı, ne ağaç, ne kurt kuş, ne börtü böcek”.19
Akçasazın Ağalarında görülen geçmiş zamanı yüceltme eğilimi, herhalde destanlar, türküler, ağıtlar ve efsaneler dinleyerek büyümüş bir sanatçının bunlara gereken değeri vermeyen modern ve kapitalist bir çağa duyduğu tepkiden kaynaklanıyor. Geride bıraktığımız yüzyıllarda yaşama biçim veren gelenekler, töreler, görenekler insan için iyiyi kötüyü, doğruyu eğriyi, soyluyu soysuzu belirleyen erdem kavramları oluştururdu. Daha törensel ve aşiretçe ya da obaca toplu halde yaşanan hayat daha anlamlıydı belki de.
Akçasazın Ağalarım ve Bin Boğalar Efsanesini bu açıdan okursak onları yitirilmiş değerlere yakılmış bir ağıta benzetebiliriz gibi geliyor bana. Aynca biliriz ki eski zamanların şimdiki zamandan daha iyi, daha güzel olduğu inancı tüm dünya edebiyatında sıkça rastlanan bir geçmişe bakış tarzıdır, insanın tabiatında vardır eski günleri yüceltmek eğilimi. Başka bir deyişle yozlaşma teması ve geçmişe özlem evrensel bir duygunun ifadesidir.

Yaşar Kemal’in ilk romanı ‘İnce Memed’den başlayarak sırayla ‘Dağın Öte Yüzü’, üçlüsüne ve ‘Akçasazın Ağaları ikilisine bakıldığında konuların boyutları bakımından bir genişleme dikkati çeker. İnce Memed temelde bir kişinin, bir eşkiyanın öyküsüdür. Romanm adı da bunu gösterir zaten. ‘Dağın Öte Yüzü’ (yani ‘Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır’, ‘Ölmez Otu üçlüsü) bir kişinin değil, bir köyün, Yalak köyünün öyküsüdür. Akçasazın Ağaları (yani Demirciler Çarşısı Cinayeti ile Yusufçuk Yusuf ikilisi) ise tüm Çukurova’nın öyküsüdür. Köylüsü, ağalan, derebeyleri ve jandarmalarıyla; eski töreleri, yeni ahlâk anlayışıyla, binbir çeşit bitkisi ve hayvamyla; dağlan, ovaları ve bataklıklanyla, yani tüm ayrıntılarıyla yaratılan bir Çukurova öyküsü. Önceki romanlarda olaylar Çukurova’da geçtiği için bu bölge onlarda da bir fon olarak vardır ama deyim yerindeyse Akçasazın Ağalarında bir bakıma öykünün kahramanıdır Çukurova. Ve bundan ötürü de durağan bir fon olmaktan çıkar, doğişen, yozlaşan bir roman kişisine dönüşür.
Yaşar Kemal yaşadığını, gözlemlediğini yansıtan, topluma ayna tutan bir yazar sayılmaz; gözlemlediklerinden, bildiklerinden hayal gücüyle yeni bir roman dünyası yaratan sanatçılardandır. Bu bakımdan diğer Türk romancılarından çok bir Missisippi dünyası yaratan Faulkner’a yakandır denebilir. Çünkü Yaşar Kemal de çarpıcı karakterleri, boyutları olağam ve sıradanı aşan olayları, efsaneler ve düşlerle iç içe geçmiş bir gerçekliği içeren, şiir dolu yapıtlarıyla bir Çukurova dünyası katmıştır edebiyatımıza.

Berna Moran
Yaşar Kemal’de Yozlaşma Mitosu
Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış II


1- Ancak şunu belirtmek gerekir ki P.N. Boratav’m dediği gibi Yaşar Kemal ‘yörük’ deyimini geniş anlamda kullanır. “Onun ‘yörük’ü göçebe, yan-göçebe yada yerleşik köylü düzenine geçmiş eski göçebe-Türkmen, Kürt, Sünni, Alevi ve de dar anlamıyla ‘kara çadırlı yörük un katışımı bir Anadolu insanı tipidir.” ‘Taşar Kemal’in Yörük Kilimlerindeki Nakışlar” Folklor ve Edebiyat” 1,1982 Adam Yayınları, s.412.
2- İnce Memed, s.279-281
3- Demirciler Çarşısı Cinayeti, 3. basım Cem Yayınevi, 1974, s.41.
4- Bin Boğalar Efsanesi (Cem Yayınevi, 1973) s.240.
5- Demirciler Çarşısı Cinayeti, s.376-377.
6- Roman Kavramı ve Türk Romanı (Bilgi Yayınevi, 1974) s.53.
7- Yusufçuk Yusuf (Cem Yayınevi, 1975) s. 126.
8- a.g.y., s.287-288. 9- a.g.y., s.282. 10- a.g.y., s.66. 11- a.g.y., s.457-458. 12- a.g.y., s.459. 13- a.g.y., s.576.
14- Demirciler Çarşısı Cinayeti, s. 124.
15- Yusufçuk Yusuf, s.687.
16- Bkz. Demirciler Çarşısı Cinayeti, s.516.
17- Yusufçuk Yusuf s.576.
18- a.g.y., s.716-717.
19- a.g.y., s.16-17.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Şaşan, sorgulayan ve merak eden öğrenebilir ancak – Kutsiye Bozoklar

Ünlü filozof Sokrates: "Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez' demiş zamanlar önce. Anadolu'da doğup büyüyenler için, çok yaşamsal bir söz bu diye...

Kapat