Lev Tolstoy: “Vatanseverlik övüldükçe savaşlar olacaktır!..”

Vatanseverlik mi, Barış mı?
Sayın Bayım, Bana yazarak, “Hıristiyan duruş ve gerçek barış adına”, Kuzey Amerika Birleşik Devletleri’yle İngiltere arasındaki meseleye ilişkin görüşümü belirtmemi istiyor ve “ulusların, yakında, uluslararası barışı teminat altına alacak yegane yola uyandırılabilmesi” umudunu dile getiriyorsunuz. Ben de aynı umudu besliyorum. Aynı umudu besliyorum çünkü zamanımızda vatanseverliği yüceltip, genç kuşağı bu batıl inanç doğrultusunda eğiten ve bu arada vatanseverliğin o kaçınılmaz sonucunu, yani savaşı es geçen ulusların bu çapraşıklığı kanımca o raddeye ulaşmıştır ki, artık her önyargısız kişinin aklına gelen türden en basit bir değerlendirme, içine düşürüldükleri çıldırtıcı çelişkiyi insanlara göstermeye yeter. Gayet cazip ama birarada bulunamayacak, iki şeyden hangisini seçeceğini sorduğunuzda, çoğu zaman “İkisi de” diye cevap verir çocuklar. Hangisini istiyorsun: dolaşmaya çıkmak mı, evde oynamak mı? Dolaşmaya çıkmak ve evde oynamak. Hıristiyan uluslar da, hayat şu soruyu önlerine getirdiğinde aynı cevabı veriyorlar: “Hangisini seçiyorsun: vatanseverlik mi, barış mı?” Vatanseverlikle barışı bağdastırmak, aynı anda hem dolaşmaya çıkmak hem de evde kalmak kadar imkansız olsa da, şöyle cevaplarlar: “Hem vatanseverlik, hem barış”. Geçenlerde Kuzey Amerika Birleşik Devletleri’yle İngiltere arasında Venezuela sınırı üzerine bir anlaşmazlık çıktı. Salisbury bir şeye razı olmadı; Cleveland, Senato’ya bir mesaj yazdı ve her iki taraftan da vatansever, savaşkan çığlıklar yükseldi; borsada panik yaşandı, insanlar milyonlarca paund ve dolar kaybettiler; Edison, bir saatte, Attila’nın tüm savaşlarında öldürülenden daha fazla insanı öldürecek silahlar tasarlamakta olduğunu söyledi ve her iki ulus da hararetli savaş hazırlıkları yapmaya başladı. Ama, bu savaş hazırlıklarının yanısıra, hem ˙ İngiltere’de hem de Amerika’da çeşitli yazar, prens ve devlet adamları, ihtilaf konusunun özelliklede,birbiriyle savaşmakyerine, omuzomuza verip diğerlerine tahakküm etmeleri gereken ve aynı dili konuşan iki Anglo-Saxon ulus arasında– savaşmayı gerektirecek kadar ciddi olmadığı ısrarıyla, her iki ulusun iktidarlarına savaştan kaçınmaları yolunda çağrı yapmaya başladılar. Ya bu yüzden, ya da her tür piskopos, din adamı ve din büyüğü dua edip kilisesinde mesele üzerine vaaz verdiğinden veya her iki taraf da henüz hazır bulunmadığını düşündüğünden, o veya bu sebepten, bu kez savaş olmayacağı ortaya çıktı. Ve insanlar yatıştı. Ama, İngiltere’yle Amerika arasındaki ihtilafa yol açan sebeplerin hâlâ aynen baki kaldığını görmemek için, bakışın pek az perspicacité (nüfuz) edebiliyor olması lazım; mevcut ihtilaf savaşsız çözülmüş olsa bile, kaçınılmaz biçimde, yarın veya öbür gün İngiltere’yle Amerika arasında, İngiltere’yle Almanya arasında, İngiltere’yle Rusya arasında, ˙ İngiltere’yle Türkiye arasında ve mümkün her eşleşmede, her gün gerçekleştiği üzere, başka ihtilaflar çıkacaktır ve içlerinden herhangi biri kesinlikle savaşa yol açacaktır. Çünkü, çocukluktan itibaren kendilerine öğretildiği üzere, güç, servet ve şanı en büyük erdemler ve bunları komşularının kaybı pahasına silahla elde etmeyi de en takdire layık iş sayan iki silahlı adam yanyana yaşıyorsa ve bu adamları alıkoyan ahlaki, dinî veya siyasi bir bağ yoksa, o zaman açık değil midir ki, daima savaş arayışında olacaklar, savaşkan ilişkileri olağanlaştıracaklar ve bir kez birbirlerinin boğazlarına sarıldıktan sonra, bir daha ancak, Fransız atasözündeki gibi, pour mieux sauter [Daha iyi sıçramak için] ayrılacaklar, yani daha iyi gerilip birbirlerinin üzerine daha vahşice atılmak için geri çekileceklerdir? Bireyin bencilliği korkunçtur, ama özel hayatın bencilleri silahlanmış değillerdir, rakiplerine karşı silah hazırlığını veya kullanımını iyi saymazlar; onların bencilliği devlet güçleri ve kamuoyunca kontrol altında tutulur. Elinde silahla, komşusunu bir inekten veya bir hektar tarladan mahrum eden bir kişi, derhal polis tarafından yakalanıp, hapse atılır. Dahası, böyle biri kamuoyunca kınanıp, hırsız ve soyguncu diye anılır. Devletlerdeyse tam tersi: hepsi silahlıdır; üzerlerinde hiçbir nüfuz yoktur; (zaten hiçbir nüfuz ve nasihate aldırış etmemek üzere silahlanmış) güçlü devletlerin asla kabul etmeyeceği besbelli olan, uluslararası kongreler kurma çabaları, kuyruğuna tuz serperek bir kuşu yakalamaya kalkışmaktan daha komik bir girişimdir; ve her şeyden önce, bireyin her şiddet eylemini cezalandıran kamuoyu, kendi ülkesinin gücünü arttırmak maksadıyla diğer halkın mülkiyetine yönelen her gaspıysa övüp, vatanseverlik erdemi diye yüceltir. Gazeteleri açın, istediğiniz gün; daima ve her an bir karanlık nokta, muhtemel bir savaş sebebi görürsünüz: bazan Kore’dir, bazan Pamirler, bazan da Afrika toprakları, Habeşistan, Ermenistan, Türkiye, Venezuela veya Transvaal. Soygun işi bir an bile durmaz, kah orada, kah burada, ön cephedeki karşılıklı silah atışmaları benzeri, küçük bir savaş duraksamadan sürüp gitmektedir ve bir ara büyük gerçek bir savaş başlayabilir ve başlamaya mecburdur. Amerikalı, tüm ulusların önünde Amerika’nın büyüklüğü ve ikbalini arzularsa ve aynısını İngiliz de kendi ulusu için arzularsa ve Rus, Türk, Hollandalı, Habeş, Venezuelalı, Boer, Ermeni, Leh, Çek, her biri benzer bir arzuya sahipse, bu arzuların gizlenip bastırılması gerektiğine değilde, tersine, gurur duyulacak ve hem kendinde, hem de başkalarında teşvik edilecek bir şey olduğuna hepsi kaniyse ve birinin ülkesinin büyüklüğü ve ikbali, ancak diğerine veya bazan birçok ülke ve ulusa zarar verme pahasına elde edilebiliyorsa, o zaman savaş nasıl olmaz? Savaştan kaçınmak için, belli ki, vaazlar vermek ve barış uğruna Tanrı’ya yakarmak değil, diğer uluslara tahakküm etsinler diye English speaking nations’ı (İngilizce konuşan ulusları) barış içinde birlikte yaşamaya ikna etmek değil, ikili ve üçlü karşı ittifaklar yapmak değil, farklı uluslardan prenslerle prensesleri birbirleriyle evlendirmek değil, savaşın kökünü kazımak gereklidir. Savaşın kökü de, münhasıran kendi halkının hayrını arzulama, yani vatanseverlik denen şeydir. Öyleyse, savaşı yok etmek için, vatanseverliği yok etmeli. Vatanseverliği yok etmek içinse, her şeyden önce onun melun olduğuna dair kanaati üretmek gerekir ve bunu yapmak da zordur. ˙ İnsanlara savaşın melanet olduğunu söyleyin, güleceklerdir; bunu kim bilmez ki? Onlara vatanseverliğin melanet olduğunu söyleyin, çoğu kabul edecektir, ama bir çekinceyle. “Evet, yanlış vatanseverlik bir melanettir; ama bir başka çeşidi var, bizim güttüğümüz çeşidi.” Ama nedir bu iyi vatanseverlik, kimse açıklamaz. İyi vatanseverlik, çoğunun dediği üzere, işgalci olmayabilir, ama yine de her vatanseverlik, işgalci olmayanı bile, ister istemez alıkoymaya yöneliktir; yani, insanlar önceden zaptettiklerini alıkoymak isterler; öyle ki, işgalsiz kurulan tek bir ulus yoktur ve işgal de sadece kendisini gerçekleştiren yollarla, yani şiddet ve cinayetle becerilebilir. Ama vatanseverlik alıkoymaya bile yönelik olmazsa, o zaman da, zapt ve işgal edilen ulusların, Ermenilerin, Lehlerin, Çeklerin, İrlandalıların vs. yeniden yapılanmaya yönelik vatanseverliğidir. Ve bu vatanseverlik en kötülerinden biridir, çünkü en hınçlısı ve şiddeti en fazla tahrik edenidir. Vatanseverlik iyi olamaz. Neden insanlar bencilliğin iyi olabileceğini söylemez; insan yaradılışına ait,tabii bir duygu olan bencillik hususunda daha kolay serdedilebilirdi bu, gayritabii bir duygu olan ve suni biçimde insana aşılanan vatanseverliğe kıyasla. Denecek ki, “Vatanseverlik insanoğlunu devletlere kaynaştırmıştır ve devletlerin birliğini idame ettirmektedir”. Ama insanlar artık devletler içinde birleşmiştir ve bu iş tamamlanmıştır; artık münhasıran kendi devletine bağlılığın ne gereği var –bu, tüm devletler ve uluslar için korkunç felaketler yaratırken? İnsanlığı devletlere kaynaştıran o aynı vatanseverlik şimdi o aynı devletleri yok ediyor işte. Sadece bir tek vatanseverlik, mesela sadece İngilizlerinki olsaydı, o zaman onu birleştirici veya hayırlı sayma imkanı bulunurdu, ama, şimdiki gibi, hepsi birbirine karşı, Amerikan, İngiliz, Alman, Fransız, Rus vatanseverlikleri varken, vatanseverlik artık birleştirmiyor, parçalıyor. Yunanistan’da ve Roma’da serpildiği zaman vatanseverliğin hayırlı olduğunu, devletleri birleştirdiğini söylemekle, aynı vatanseverliğin şimdi 1800 yıllık Hıristiyan yaşantısından sonra da aynı şekilde hayırlı olduğunu söylemek, ekmeden önce tarlayı sürmek iyi ve faydalı diye, şimdi ekin çıktıktan sonra sürmenin de aynı şekilde iyi olduğunu söylemeye eştir. Bir zamanlar insanlığa sağladığı kazanımlar anısına, tapınaklar, kabirler vb. gibi kadim anıtları koruduğumuz şekilde, vatanseverliği yaşatmak da iyi olabilirdi. Ama tapınaklar insana zarar vermeden ayakta kalırlar; vatanseverlik ise hesaba gelmez dertler açmaktan geri durmaz. Neden vahşilere dönüşen Ermenilerle Türkler birbirlerini boğazlıyorlar? Her ikisi de Türkiye’den kendi payına düşecek miras için kaygılanan İngiltere’yle Rusya neden bu Ermeni kıyımlarına son vermeyip, öylece bekliyorlar? Habeşler ve İtalyanlar neden katlediliyorlar? Venezuela’da neden kıyıma ramak kalmış korkunç bir savaş vardı ve o zamandan beri, neden Transvaal’de bir diğeri? Ya Çin-Japon, Türk, Alman, Fransız savaşları? Ya zaptedilen ulusların, Ermenilerin, Lehlerin, İrlandalıların hıncı! Ya bir uluslararası savaşın hazırlıkları? Bütün bunlar vatanseverliğin meyvalarıdır. Kan denizleri akıtılmıştır bu duygu uğruna ve daha da akıtılacak, eğer insanlar uzak geçmişin, hükmü geçersiz bu kalıntısından kendilerini azat edemezlerse. Halihazırda birkaç kez vatanseverlik üzerine yazma fırsatım oldu –sadece doğru anlaşılan bir İsa öğretisine tamamen aykırılığı üzerine değil, Hıristiyan bir toplumdaki en hafif ahlaki taleplere de tamamen aykırılığı üzerine– ve her seferinde savlarım, ya sessizlikle ya da fikirlerimin mistisizm, anarşizm ve kozmopolitizmin ütopik lakırdıları olduğuna dair mağrur imalarla karşılandı. Çoğunlukla fikirlerim hülasa edildi ve peşine, karşı savlar yerine, “bunun kozmopolitizmden aşağı kalır yanı yok” ibaresi eklendi; sanki bu kelime, kozmopolitizm, tüm savlarımı tartışılmaz biçimde çürütüyormuş gibi. Ciddi, olgun, zeki, iyi insanlar ve –en önemlisi de– küçük dağları yaratan, örnek teşkil ederek kitleleri gayriihtiyari sürükleyen insanlar, böyle insanlar, vatanseverliğin meşruiyeti ve hayrının fevkalade açık ve kesin olduğunu, bu kutsal duyguya yönelik boş ve budala saldırıları cevaplamaya değmeyeceğini düşünürler ve insanların çoğu da, çocukluktan itibaren aldatılanlar ve vatanseverlik zerkedilenler, bu mağrur sessizliği en inandırıcı sav olarak kabullenip gafletin karanlığında yürümeye devam ederler. İşte bu yüzden, konumları sayesinde kitleleri ızdıraplarından kurtarabilecekken bunu yapmayanlar, muazzam bir günah işlemektedirler. Dünyada en korkunç melanet ikiyüzlülüktür. İsa’nın sadece bir kez öfkelenmesi boşuna değildir; ve bu Farisilerin55 ikiyüzlülüğüne karşıdır.
Ama kendi çağımızın ikiyüzlülüğüyle kıyaslandığında, Farisi ikiyüzlülüğü nedir ki? Bizim ikiyüzlülere kıyasla, Farisiler en doğru insanlardır ve bizimkinin yanında, onların ikiyüzlülük mahareti çocuk oyunudur. Başka türlüsü de olamaz. Hıristiyanlığa –tevazu ve sevgi öğretisinin ikrarına– refakaten, silahlı bir soygun çetesi arasında yaşanan tüm hayatlarımız, korkunç, kesintisiz bir ikiyüzlülükten başka bir şey olamaz. Bir ucunda Hıristiyan kutsiyeti ve dolayısıyla yanılmazlığı, diğer ucundaysa pagan kılıç ve darağacı olan bir öğreti ikrar etmek çok elverişli; böylece, kutsiyetle aldatıp empoze etmek mümkün olduğunda, kutsiyet devreye sokuluyor, aldatma başarısız olduğundaysa, kılıç ve darağacı işe koyuluyor. Böyle bir öğreti çok elverişli, ama yalanlar ağının yıkılacağı gün geliyor ve iki ucu birarada tutmak mümkün değil artık; ya birine ya da öbürüne katılmak zorundayız. Vatanseverlik öğretisi bakımından bu gerçekleşmek üzeredir. İnsanlar istese de istemese de, şu soru insanlığın karşısında net olarak duruyor: Hesaba gelmez insan ızdıraplarına, hem fiziksel hem ahlaki ızdıraplara yol açan bu vatanseverlik nasıl gerekli olabilir ve bir erdem sayılabilir? Ve bu soru cevaplanmak zorundadır. Vatanseverliğin, ya insanlığa verdiği tüm o korkunç ızdırapların kefaretini ödeyecek kadar hayırlı olduğunu göstermek, ya da, sadece insanlara işlenip telkin edilmemesi gereken bir şey değil, dahası, kurtulmak için insanın var gücüyle mücadele etmesi gereken bir melanet olduğunu kabul etmek gereklidir.

Fransızların dediği gibi, c’estàprendreouàlaisser.[Keyfin bilir, nasıl istersen] Eğer vatanseverlik iyiyse, o zaman, barış sunan Hıristiyanlık boş hülyadır ve bu öğreti ne kadar erken sökülüp atılırsa, o kadar iyi olur. Ama eğer Hıristiyanlık gerçekten barış sunuyorsa ve biz gerçekten barış istiyorsak, o zaman vatanseverlik barbar geçmişin bir kalıntısıdır ve şimdi yaptığımız şekilde, onu kışkırtıp geliştirmenin yanlışlığı bir yana, her çareye başvurarak onu söküp atmak gerekir: vaazla, iknayla, küçümsemeyle, alayla. Hıristiyanlık hakikatse ve barış içinde yaşamak istiyorsak, o zaman, ülkemizin gücünden haz duymayı bırakmak yanında, o gücün zayıflamasına sevinmeli ve yardım da etmeliyiz. Polonya, Baltık Eyaletleri, Finlandiya, Ermenistan Rusya’dan ayrıldığında sevinmeliyiz; bir İngiliz de, İrlanda, Hindistan ve diğer müstemlekeleri bakımından aynı şey söz konusu olduğunda sevinmeli ve buna yardım etmelidir, çünkü devlet ne kadar büyükse vatanseverliği o kadar kötü ve zalimdir ve üzerinde gücünün temellendiği ızdırap yekünü de o kadar büyüktür. Öyleyse, gerçekten ikrar ettiğimiz şey olmak istiyorsak, devletimizin büyümesine yönelik mevcut arzumuzdan vazgeçmemiz gerekmiyor sadece, onun ufalmasını, zayıflamasını arzulayıp, var gücümüzle buna yardım etmemiz de gerekiyor. Ve genç kuşağı bu şekilde yetiştirmemiz gerekiyor. Genç kuşağı öyle eğitmeliyiz ki, genç bir adam, herşeyi yiyip diğerlerine hiçbir şey bırakmayarak, geçebilmek için zayıf olanı yolun dışına iterek, başkasının muhtaç olduğu şeyi cebren alarak kaba bencilliğini göstermekten şu an nasıl utanıyorsa, o zaman da, ülkesinin büyümesini arzulamaktan aynı derecede utansın; kendini övmek şu an nasıl ahmaklık, maskaralık sayılıyorsa, o zaman da, kendi ulusunu övmek –yani bugün yalanla dolu milli tarihlerde, resimlerde, anıtlarda, ders kitaplarında, makalelerde, şiirlerde, vaazlarda ve aptal milli marşlarda yapılan şey– aynı ölçüde budalalık olarak görülsün. Vatanseverliği övdüğümüz ve genç kuşağı onunla eğittiğimiz sürece, ulusların fiziksel ve ruhsal hayatlarını yok etmek üzere silahlanmamızın devam edeceği ve savaşlar olacağı, şimdi hazırlandığımız türden –Uzak Doğu’nun yeni ve korkulası savaşçılarını vatanseverliğimizle yozlaştırarak içine çekmekte olduğumuz türden– devasa, feci savaşlar olacağı, anlaşılmalıdır. Zamanımızın en komik kişiliklerinden biri, bir hatip, şair, müzisyen, dramaturg, ressam ve hepsinden önce de bir vatansever olan İmparator Wilhelm, geçenlerde Avrupa’nın tüm uluslarını, deniz kıyısında, çekilmiş kılıçlarıyla ve Başmelek Mikail’in işareti uyarınca, uzaktaki, oturan Buda ve Konfiçyüs figürlerine gözlerini dikmiş dururlarken resmetti. Tablo, Wilhelm’in niyetince, gösterilen yönden yaklaşan tehlikeyi karşılamak üzere, Avrupa uluslarının birleşmesi gerektiğine işaret ediyor. Ve kendi bakış açısından, 1800 yıllık köhne, pagan, kaba, vatansever bakış açısından tamamen haklı. Vatanseverlikleri uğruna İsa’yı unutan Avrupa ulusları bu barışçıl insanları, giderek daha fazla vatanseverlik ve savaşa kışkırttılar ve şimdi o derece coşturmuş durumdalarki, gerçektende, Japonyave Çin, bizim İsa öğretisini unuttuğumuz gibi, Buda ve Konfiçyüs öğretilerini tamamen bir unuturlarsa, öldürme sanatında çabucak ustalaşırlar (Japonya’nın gösterdiği üzere, bu çabucak öğreniliyor) ve cesur, mahir, kuvetli ve kalabalık olduklarından, kısa sürede kaçınılmaz biçimde, Avrupa ülkelerinin şimdi Afrika’ya yaptığını Avrupa’ya yaparlar; eğer Avrupa karşılarına silahlanma ve Edison icatlarından daha kuvetli bir şey çıkaramazsa. “Öğrenci öğretmeninden üstün değildir, ama mükemmeleşen her biri öğretmeni gibi olacaktır.” (Luka 6:40. bap) Konfiçyüs, boyun eğmeyi reddeden güneyli bir kabileyi ele geçirmek için birliklerine kaç adamlık ve ne şekilde ilave yapması gerektiği hususunda, küçük bir krala şu karşılığı vermişti: “Tüm ordunu lağvet, şu an birliklerine harcadığını halkının eğitimi ve tarımın gelişimi için kullan; o zaman güneyli kabile kralını sürecek ve savaşmadan sana boyun eğecektir.”
Korkmamız öğütlenen Konfiçyüs böyle öğretmişti. İsa’nın öğretisini unutmuş, onu inkar etmiş olan bizlerse, uluslara cebren hükmetmek istiyoruz ve böylelikle de mevcut komşularımızdan daha da güçlü, yeni düşmanlar yaratıyoruz kendimize sadece. Wilhelm’in çizdiği tabloyu görmüş bir arkadaşım şöyle dedi: “Tablo harika. Yalnız altında yazılana hiç de tercüman olmuyor. Başmelek Mikail’i, silahlarını kuşanıp biraraya toplanmış eşkıyalar olarak resmedilen tüm Avrupa iktidarlarına, onları telef ve yok edecek şeyi işaret ederken gösteriyor, yani cidden, Buda’nın munisliğiyle Konfiçyüs’ün sağduyusunu.” Şunu da ekleyebilirdi: “Ve Lao-Tsu’nun tevazusunu.” Ve biz sahiden, ikiyüzlülüğümüzle, İsa’yı öylesine unuttuk ve Hıristiyan olan herşeyi öylesine aşındırıp hayatımızdan attık ki, Buda ve Konfiçyüs’ün öğretileri, sahte Hıristiyan uluslarımıza rehberlik eden şu hayvani vatanseverlikten kıyaslanamayacak kadar yüksekte duruyor. Avrupa’nın ve tüm Hıristiyan dünyanın kurtuluşu, Wilhelm’in resmettiği biçimde, eşkıyalar gibi kılıçlar kuşanıp denizaşırı kardeşlerimizi öldürmeye atılmamızla değil, tersine, o barbar zamanların kalıntısını, vatanseverliği reddetmemizle, silahsızlanarak inkar etmemizle ve Doğu uluslarına, yabani vatanseverlik ve vahşetin değil, İsa’nın bize öğrettiği kardeşçe yaşamın bir örneğini göstermemizle gerçekleşir.

Kaynak: Vatanseverliğe Karşı Tolstoy
Çeviri: Acar Burak Bengi (Yokuş Yayınları, 2007, 192 sayfa)
Yayıncımın notu: Ticari amaç dışında ve hiçbir değiklik yapmaksızın özgürce kullanılabilir.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kadınlara uygulanan baskıda ailenin rolü – Sharon Smith

Kapat