Tolstoy: Savaş çığırtkanlığı yapıp, vatanseverlik nutukları atanları desteklemeyi bırakın

“Dünyada barış!”, ancak insanlar orduları dağıttıklarında ve kendi­lerine ne yapılmasını istiyorlarsa diğer insanlara da aynısını yaptıkla­rında, gelebilir.

Günümüzde insanların, onsuz varolamayacaklarını düşündükleri bu iktidarlar nedir gerçekte?
Belki bir zamanlar bu iktidarlar gerekliydi ve örgütlenmiş komşular karşısındaki savunmasızlığa nazaran ehvenişerdi, ama artık devletler, iktidarlar gereksizleşmiştir ve halklarını korkuttukları tüm tehlikelerden çok daha büyük bir serdir.

Sadece askerî iktidarlar değil, genelde iktidarlar, faydalı demesem de en azından, zararsız olabilirdi, ama ancak ve ancak, Çinlilerin te­orisindeki gibi, lekesiz, kutsal insanlardan oluşsaydı. Ne var ki, şiddet eylemleri işlemeye dayalı faaliyeti gereği, iktidarlar daima kutsallığa tam ters öğelerden oluşur -en küstah, kaba ve sapkın insanlardan.

Dolayısıyla, her iktidar dünyadaki en korkunç ve tehlikeli organi­zasyondur, özellikle de askeri güçle donatıldığında. En geniş anlamdaiktidar, kapitalistler ve basın dahil, halkın büyük bölümünü, onlara egemen küçük bir bölümün gücü altında istifleyen bir organizasyondan başka bir şey değildir; bu küçük bölümse daha da küçük bir bölüme tabidir ve o da daha küçüğüne ve bu böyle devam eder, ta ki sonunda askeri zorla tüm diğerleri üzerinde güç sahibi olan birkaç kişiye veya tek bir insana varana kadar. Öyle ki, tüm bölümleri tamamıyla, her nasılsa tepede bulunan o insanların veya o tek bir kişinin gücü altında toplayan bir koniyi andırır bütün bu organizasyon.

Lev Tolstoy: “Vatanseverlik övüldükçe savaşlar olacaktır!..”

Koninin tepesinde, diğerlerinden daha kurnaz, küstah ve vicdansız insanlar veya o küstah ve vicdansızların her nasılsa vârisi olmuş tek bir kişi hüküm sürer.

O, bugün Boris Godunov, yarın Grigori Otrepyev olabilir; bugün, oynaşlarıyla kocasını öldüren iffetsiz Yekaterina, yarın Pugaçev, sonra deli Pavel, Nikolay veya III. Aleksandr.

O, bugün Napolyon olabilir, yarın bir Burbon veya bir Orleans, bir Boulanger veya bir Panama Şirketi; bugün Gladstone olabilir, yarın Salisbury, Chamberlain veya Rhodes.

Ve herkesin sadece can ve malları üzerinde değil, ruhani ve ahlaki gelişimi, öğrenimi ve dinî eğitimi üzerinde de mutlak erk sahibi olmasına izin veriliyor böyle iktidarların.

İnsanlar, bu dehşetli erk aygıtını tesis ediyor, her kim ele geçirebiliyorsa onun ele geçirmesine izin veriyor (ki şans daima, ahlaken en değersiz olanın ele geçirmesinden yanadır), köle gibi ona itaat ediyor ve sonra da bundan melanet çıkmasına şaşıyorlar. Anarşistlerin bomba­larından korkarlar da, onları her an en büyük facialarla tehdit eden bu dehşetli organizasyondan korkmazlar.

İnsanlar, saldırılara direnirken Çerkezlerin[1] yaptığı gibi, düşmanla­rına direnmek için kendilerini birbirlerine bağlamayı yararlı buluyor.

Ama ortada tehlike falan yokken de, hâlâ kendilerini birbirlerine bağla­maya devam ediyorlar.

Bir kişi hepsine her istediğini yaptırsın diye, kendilerini özenle bağ­lıyorlar; sonra, alçağın veya ahmağın biri ele geçirsin ve onlara aklına gelen her zararı versin diye, kendilerini bağlayan ipin ucunu fırlatıp, serbest bırakıyorlar.

Böyle yapıp, sonra da bundan bir melanet çıkmasma şaşıyorlar.

Ve insanlar örgütlü ve askerî bir iktidar kurup, ona itaat ettikleri, onu idame ettirdiklerinde, tam da bunu yapmıyorlar mı?

İnsanları silahlanma ve savaşların dehşetli ve sürekli artan, kendilerini muzdarip eden melanetlerinden sakınmak için, kongreler, konferanslar, antlaşmalar ya da hakemlik mahkemeleri değil, iktidarlar denen ve insanlığın en büyük melanetlerine kaynaklık eden o şiddet araçlarının imhası gereklidir.

İktidar şiddetini yok etmek için sadece bir şeye ihtiyaç var: o şiddet aracını tek başına destekleyen vatanseverlik duygusunun kaba, zararlı, rezil, kötü ve herşeyden önce ahlaksız bir duygu olduğunu insanların anlamasına. Bu kaba bir duygudur, çünkü en aşağı ahlak seviyesinde bulunan ve diğer milletlerden de, kendilerinin işlemeye hazır oldukları tecavüzleri bekleyen insanlara mahsustur sadece; zararlı bir duygudur, çünkü diğer halklarla avantajlı, neşeli ve barış içindeki ilişkileri bozar ve herşeyden önce, erkin en kötü insanlar eline düşebileceği ve daima düştüğü o iktidar organizasyonunu üretir; rezil bir duygudur, çünkü insanı sadece bir köleye dönüştürmekle kalmaz, gücünü ve hayatını, kendi amaçları için değil iktidarının amaçları için ziyan eden bir dö­vüş horozuna, bir boğaya veya bir gladyatöre de dönüştürür; ahlaksız bir duygudur, çünkü vatanseverliğin etkisi altındaki her insan, Hıris­tiyanlığın bize öğrettiği üzere Tanrı’nm bir oğlu olduğunu veya hatta kendi aklının rehberliğindeki hür bir insan olduğunu ikrar etmek yerine, anavatanının oğlu ve iktidarının kölesi olduğunu ikrar eder ve aklıyla vicdanına ters fiiller işler.

İnsanların sadece bunu anlaması yeterli, o zaman, iktidar denen, bizi birbirimize zincirleyen dehşetli bağ bir mücadele gerektirmeksizin kendiliğinden paramparça olacak ve onunla birlikte ürettiği dehşetli ve işe yaramaz melanetler sona erecektir.

Ve insanlar halihazırda bunu anlamaya başlıyorlar. Mesela, Kuzey Amerika Birleşik Devletleri’nin bir vatandaşı şöyle yazıyor:

Biz çiftçiyiz, makinistiz, taciriz, imalatçıyız, öğretmeniz ve hepimizin bütün istediği, kendi işimize bakma hakkı. Kendi evlerimiz var, dostla­rımızı seviyoruz, ailelerimize bağlıyız ve komşularımıza karışmayız; işimiz var ve çalışmak istiyoruz. Bizi rahat bırakın!

Ama politikacılar bizi rahat bırakmak istemiyorlar. Bizi yönetmekte ve emeğimizden geçinmekte ısrarlılar. Bizi vergilendiriyorlar, elimizde avucumuzda ne varsa yiyorlar, bizi askere alıyorlar, gençlerimizi savaşlarına gönderiyorlar.

iktidardan beslenen tüm o sayısız insan, iktidarın bizi vergilen­dirmesine yaslanıyor ve bizi başarılı bir şekilde vergilendirmek için hazır ordular muhafaza ediliyor; memleket savunması için orduya ihtiyaç olduğu şeklindeki bahane katıksız bir aldatmacadır. Fransız Hükümeti, halkını, Almanların onlara saldırmaya hazır olduğunu söy­leyerek korkutuyor; Ruslar ingilizlerden, ingilizler herkesten korkuyor ve şimdi Amerika’da, her an Avrupa bize karşı birleşebilir diye, do­nanmamızı büyütmemiz ve ordumuza takviye yapmamız gerektiği söyleniyor. Bu aldatmacadır ve gerçek dışıdır. Fransa, Almanya, in­giltere ve Amerika’daki sıradan insanlar savaşa karşıdır. Biz sadece rahat bırakılmak istiyoruz. Karıları, çocukları, anne babaları, evleri olan insanlar gidip birileriyle savaşmak istemezler. Biz barışçılız, savaştan korkar, ondan nefret ederiz.

Biz yalnızca, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına yapmamayı istiyoruz.

Savaş, silahlı adamlar olmasının kaçınılmaz bir sonucudur. Büyük, hazır bir orduyu muhafaza eden ülke, er ya da geç savaşır. Yumruk kavgasındaki gücüyle gururlanan adam, bir gün, kendini daha iyi gö­ren biriyle karşılaşacaktır ve bunlar kavga eder. Almanya’yla Fransa da, sırf birbirlerine karşı güçlerini sınamak için fırsat kolluyorlar. Za­ten birkaç kez savaştılar ve yine savaşacaklar. Halkları savaşmak istediği için değil; üst sınıflar, onlarda birbirlerine karşı düşmanlık uyandırıp, insanlara, kendilerini korumak amacıyla savaşmaları ge­rektiğini düşündürdüğü için.

Böylece, isa’nın öğretisini izlemek isteyen halk, bunu yapmaktan alıkonup, iktidarlarca vergilendiriliyor, zorbalığa maruz bırakılıyor, aldatılıyor ve savaşa sürükleniyor.

isa uysallığı, munisliği, düşmanını affetmeyi ve öldürmenin yanlış olduğunu öğretti, incil insanlara yemin etmemeyi öğretir, ama “üst sınıf”, inanmadıkları incil üzerine yemin ettiriyor bize.

Peki kendimizi bu sülüklerden, zahmet çekmeyen, ama pirinç düğ­meler ve pahalı süslerle bezeli güzel elbiseler kuşananlardan, bizim emeğimizle, toprağa ektiklerimizle beslenenlerden nasıl kurtaraca­ğız?

Onlarla savaşalım mı?

Ama biz kan dökmeye inanmayız; üstelik, silahlarla para onlarda ve onlar bizden daha uzun süre dayanabilirler.

Fakat, bize saldıracak olan ordu kimlerden oluşuyor?

Bu ordu da bizden, ülkelerini düşmanlarına karşı koruyarak Tanrı’ya hizmet ettikleri düşüncesiyle aldatılan komşularımız ve kardeşlerimiz­den oluşuyor. Halbuki, vergilendirilmeye boyun eğmemiz karşılığında çıkarlarımızı gözetecekmiş gibi yapan üst sınıftan gayrı, ülkemizin düşmanı yok. Bu yolla kaynaklarımızı boşaltıyorlar ve bizi güdüp küçük düşürsünler diye gerçek kardeşlerimizi üzerimize çeviriyorlar.

Karınıza bir telgraf veya dostunuza bir paket yollayamazsınız ya da bakkalınıza çek yazamazsınız, ta ki önce silahlı adamları -süratle sizi öldürmek için kullanılabilecek ve ödemezseniz sizi hapsedecek silahlı adamları- muhafaza etmek için gereken vergiyi ödeyene ka­dar.

Tek kurtuluş, insanlara öldürmenin yanlış olduğunu telkin etmekte, onlara tüm kuralı, kendilerine nasıl davranılmasını istiyorlarsa, baş­kalarına da öyle davranmaları gerektiğini, öğretmekte yatıyor. Askerî fetişleri önünde eğilmeyi reddederek, o üst sınıfı sessizce bertaraf edin. Savaş çığırtkanlığı yapıp, gerekçe olarak vatanseverlik nutuk­ları atan vaizleri desteklemeyi bırakın.

Varsın onlar da bizim gibi işe gitsinler.

Biz isa’ya inanıyoruz, onlarsa inanmıyor, isa ne düşünüyorsa onu söylerdi; onlarsa, erk sahiplerini, “üst sınıfı” neyin memnun edeceğini düşünüyorlarsa onu söylüyorlar.

Biz orduya yazılmayacağız. Onların emirleriyle ateş etmeyece­ğiz. Ilımlı ve uysal bir halka karşı süngü hücumuna geçmeyeceğiz. Cecil Rhodes’un telkiniyle, ocakları için mücadele eden çiftçiler ve çobanlara ateş açmayacağız.

Sizin sahte “Kurt! Kurt!” çığlığınız bizi ürkütmez. Vergilerinizi, sırf mecbur olduğumuz için ödüyoruz. Mecbur olduğumuzdan ötesini ödemeyeceğiz. Kiliselere, sahte sofularınıza vergi ve ikiyüzlü yardım derneklerinize aşar, ödemeyeceğiz ve her fırsatta düşündüğümüzü söyleyeceğiz.

insanları eğiteceğiz.

Ve sessiz etkimiz her zaman kendini hissettirecek; askere yazılan­lar duraksayıp savaşmayı reddedecek. Hıristiyanca, hayırsever bir hayatın, savaş, kan dökme ve çatışma hayatından daha iyi olduğu düşüncesini telkin edeceğiz insanlara.

“Dünyada barış!”, ancak insanlar orduları dağıttıklarında ve kendi­lerine ne yapılmasını istiyorlarsa diğer insanlara da aynısını yaptıkla­rında, gelebilir.

Böyle yazıyor Kuzey Amerika Birleşik Devletleri’nin bir vatandaşı ve çeşitli taraflardan, çeşitli şekillerde, bu tip sesler duyuluyor. Şunlar da bir Alman askerinin yazdıkları:

Prusya Muhafız Alayı’yla (1866 ve 1870’de) iki sefere katıldım ve tüm ruhumla savaştan nefret ediyorum, çünkü bana tarifi imkansız felaketler getirdi. Biz yaralanan askerler genellikle öyle sefil bir taz­minat alıyoruz ki, bir zamanlar vatansever olduğumuz için gerçekten utanmamız lazım. Mesela ben, 18 Ağustos 1870, St. Privat saldırı­sında isabet alan sağ kolum için günde 80 fenik alıyorum. Bazı av köpeklerinin bakımına daha fazla ayrılıyor. Ve ben iki kez yaralanan kolum yüzünden yıllarca acı çektim. Daha 1866’da Avusturya’ya karşı savaşta yer almış ve Trautenau ve Königgratz’da savaşıp, fazla­sıyla dehşet görmüştüm. 1870’de, yedekteyken, tekrar çağrıldım ve söylediğim gibi St. Privat saldırısında yaralandım: sağ kolum iki kez boyluboyunca isabet aldı. Bir bira imalathanesinde iyi bir pozisyonu kaybettim ve sonradan da ona geri dönemedim. O zamandan beri asla ayağa kalkamadım. Esriklik hali kısa zamanda geçti; kötürüm bir askerin, hayır kurumlarınca ikmal edilen dilenci sadakasıyla hayatta kalmaktan başka yapacağı bir şey yoktu…

Leo Tolstoy
Kaynak: Vatanseverliğe Karşı Tolstoy

1- Sarıldıklarında hepsi savaşarak ölsün ve kimse kaçmasın diye, Kafkasyalılar kendilerini ayaklarından birbirlerine bağlarlardı. Ülkeleri Rusya tarafından ilhak edildiğinde bunun örnekleri yaşandı. -[Aylmer Maude]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here