Tolstoy’un en sanatsal öyküsü: “Ya gerçekten bütün hayatım yanlışsa?” – Nabokov

0
251

Kendi kendine: «Evet, yaşam içinde gerekenin yapılmadığı doğru.» diyordu. «Ama zararı yok. Gereken şey de yapılabilir. Peki nedir bu gereken şey?» İvan İlyiç bu soruyu sorduktan sonra birdenbire sakinleşti. Bu hal üçüncü günün sonunda, ölümüne iki saat kala olmuştu. Tam o sırada kolejli oğlu, babasının odasına yavaşça girdi, yatağına sokuldu. İşte o anda kara deliğe yuvarlanarak oradaki ışığı görmüş, yaşamının gerektiği biçimde geçmediğini, ama henüz bunu düzeltebileceğini anlamıştı. Kendi kendine; «Nedir bu gereken şey?» diye sorduktan sonra sakinleşerek içindeki sesi dinlemeye başladı. O anda birinin elini öptüğünü hissetti. Gözlerini açıp oğluna baktı. Acımaya başladı çocuğa.

İvan İlyiç’in Ölümü, İvan’ın Ölümünün öyküsü değil, İvan’ın Yaşamının öyküsüdür

Herkesin içinde iki güç arasında az çok bir kavga sürer gider: Kendi başına kalma özlemiyle bir yerlere gitme isteği: İçedönüklük, yani kendi içine, kendi içindeki güçlü düşünce ile düşlem yaşamına yönelmiş ilgi ve dışadönüklük, dışa, insanlarla elle tutulabilir değerlerin dış dünyasına yönelmiş ilgi. Yalın bir örnek alalım: Üniversitedeki bilim adamları —bilim adamı derken profesörler kadar öğrencileri de katıyorum— kimi kez her iki yanı da sergileyebilir. Bir kitap kurdu olduğu gibi dış dünyaya katılımcı diyebileceğimiz biri de olabilir; kitap kurdu ile katılımcı aynı kişi içinde bir savaş verebilirler. Çalışarak edinilmiş bilgisi karşılığında ödüller alan ya da almak isteyen bir öğrenci, önderlik dediğimiz şeyi de ister ya da istemesi beklenir. Kuşkusuz değişik yaradılışta kişiler, değişik kararlara varırlar; iç dünyanın sürekli dış dünyaya baskın geldiği ya da tam tersi bir durumun oluştuğu kafalar vardır. Ama bir kişide insanın iki yanı —içe ve dışa dönüklük— arasında süren ya da sürmesi olası bir kavga gerçeğini de göz önüne almalıyız. İç dünyaları peşinde, sevdikleri bir konu ya da bilgiyi ateşle izlerken, yatakhane yaşamının patlayan dalgalarının sesini duymamak için elleriyle kulaklarını örtmek zorunda olan öğrenciler bilirim. Ama bir yandan da eğlenceye katılmaktan, partiye ya da toplantıya gitmekten, bando mızıka için kitaptan vazgeçmek amacını güden, sürüye katılmaktan kendilerini alamazlardı.

Ölümü anlamayan hayatı anlamamıştır: İvan İlyiç’in Ölümü – Tolstoy | Sesli Kitap

Bu açıdan bakılırsa, Tolstoy gibi içlerinde sanatçının vaizle; koca içedönüğün yenilmez dışadönükle savaştığı yazarlar çok uzak görünmüyor. Kuşkusuz, birçok yazar gibi Tolstoy da içinde, yaratıcı yalnızlıkla tüm insanlıkla ilişki kurma itkisi arasında bir kişisel savaşın —bando mızıka ile kitap arasında bir savaşın— sürdüğünün farkındaydı. Tolstoy sözcükleriyle, Tolstoy’un Anna Karenin’i bitirdikten sonra benimsediği düşünsel simgelerle söylersek, yaratıcı yalnızlık günahla eşanlamlı oldu: Bu bencillikti, kişinin kendine fazlaca yüz vermesi demekti, dolayısıyla günahtı. Tersine, Tolstoy’a göre tüm insanlık düşüncesi Tanrı düşüncesiydi: Tanrı insanların içindedir; Tanrı evrensel sevgidir. Tolstoy insanın kişiliğinin bu evrensel Tanrı Sevgisinde yitmesini destekliyordu. Bir başka deyişle, tanrısız sanatçı ile tanrısal insan arasındaki kişisel çatışmada bu birleşimin ürünü olan insan mutlu olabilmeyi diliyorsa, ikincisinin kazanması yeğlenir.

İlyiç’in Ölümü adlı öykünün düşünsel yanını değerlendirebilmek için bu tinsel olguları açık seçik görebilmeliyiz. İvan, John’un Rusçasi; İbranice John, Tanrı İyidir; Tanrı Koruyucudur demektir. Rusça bilmeyenlere İbranice Yahova Tanrıdır anlamındaki Eliss, ya da Elijah’ın Rusçası ve İlya’nın oğlu anlamındaki baba adı İlyiç’i sesletmenin hiç de kolay gelmeyeceğini biliyorum. İlya çok yaygın bir Rus adıdır ve Fransızca İlya gibi sesletilir; İlyiç ise lllltch gibi sesletilir —ölümlü yaşamın sayrılık ve kaşıntıları.

İşte, değineceğim ilk nokta şu: Bu aslında İvan’ın Ölümünün öyküsü değil, İvan’ın Yaşamının öyküsüdür. Öyküde betimlenen fiziksel ölüm, ölümlü yaşamın bir bölümüdür ölümlülüğün son aşamasından başka bir şey değildir. Tolstoy’a göre, ölümlü insan, kişisel insan, bireysel insan, fiziksel insan, fiziksel yoldan doğanın çöp tenekesini boylar; Tolstoy’a göre, tinsel insan bulutsuz evrensel Tanrı Sevgisi bölgesine, Doğu gizemciliğinin o çok hoşlandığı kimseye arka çıkmayan huzur ülkesine döner. Tolstoy’cu çözümleme şu: İvan kötü bir yaşam geçirdi, kötü bir yaşam da tinin ölümünden başka bir şey olmadığından, İvan yaşayan bir ölümü yaşadı; ölümün ötesinde Tanrının yaşayan ışığı olduğundan, İvan yeni bir yaşama öldü —büyük yeni bir yaşam.

Değineceğim ikinci nokta, bu öykünün 1886 Martında, Tolstoy yaklaşık 60 yaşındayken ve yazınsal başyapıtları yazmanın günah olduğuna değin Tolstoycu bir olguyu sapasağlam kurduğu bir devrede yazılmasıdır. Eğer bir şey yazacaksa bunların, orta yaşının büyük günahları Savaş ve Barış ile Anna Karenin’den sonra ancak, halka, köylülere, okul çocuklarına yalın masallar, eğitici dinsel fabllar, törel peri masalları ya da benzeri şeyler olabileceği konusunda kesinkes kararlıydı. İvan İlyiç’in Ölümü’nde oraya buraya serpiştirilmiş, bu eğilimi sürdürmeye çalışan gönülsüz girişimler vardır. Öyküde ara ara sözde fabl biçeminin örneklerini bulabiliriz. Ama bütününde sanatçının etkileri devreye girer. Bu öykü Tolstoy’un en sanatsal, en kusursuz ve en yetkin başarısıdır.

Sonunda Tolstoy’un biçemini tartışabilme fırsatını ele geçirebilmeyi de Guemey’in hayran olunacak o çevirisine borçluyum. Tolstoy’un biçemi inanılmaz karmaşıklıkta ve ağır işleyen bir gereçtir.
Eğitimcilerin değil de, eğiticilerin —kitapların içinden seslenmeyip de kitaplardan söz eden kişilerin— yazdığı o berbat ders kitaplarını görmüşsünüzdür belki; kuşkusuz görmüş olacaksınız. Size büyük bir yazarın asıl amacının, gerçekten de büyüklüğünün başlıca ipucunun ‘yalınlık’ olduğunu söylerler. Bunlar öğretmen değil, bozguncu. Böyle yoldan çıkarılmış kız ya da erkek öğrencilerin, şu ya da bu yazara değin yazdıkları sınav kâğıtlarını okurken —belki de okuldaki ilk yıllardan anımsanan— biçemi yalın’ ya da ‘biçemi açık ve yalın’ ya da ‘biçemi güzel ve yalın’ ya da ‘biçemi oldukça güzel ve yalın’ gibisinden deyimlerle sık sık karşılaşırdım. Ama ‘yalınlığın’ boş laf olduğunu unutmamalı. Hiçbir büyük yazar yalın değildir. SatifçLay Evening Post yalın olabilir. Gazete dili yalın olabilir. Upton Sinclair yalın olabilir. Annemiz yalın olabilir. Dergiler yalın olabilir. Lanet okuma yalın olabilir. Ama Tolstoy’lar, Melville’ler yalın değildir.

Tolstoy’un biçeminin kendine özgü yanlarından biri ‘el yordamıyla aranan saltçı’ diyeceğim şeydir. Bir düşünceye dalışı, bir duyguyu, ya da elle tutulur bir nesneyi betimlerken Tolstoy o düşüncenin, duygunun ya da nesnenin sınırlarını ya da çerçevesini, yeniden yaratılışından, sunuşundan tümüyle emin oluncaya dek izler. Yaratıcı yinelemeler, birbiri ardından gelen, her biri daha açıklayıcı, her biri Tolstoy’un anlamına daha yakın kapsamlı bir dizi yinelenmiş tümce diyebileceğimiz şeyleri içerir bu. El yordamıyla aranır, sözcük paketini iç anlamını bulmak için açar, deyimini elmasını soyar, önce bir türlü söyler, sonra daha iyisini araştırır, duraklar, sözcüklerle oynar.

Biçeminin bir başka özelliği, öykünün dokusuna çarpıcı ayrıntılar örmesi, fiziksel evrelerin betiminin tazeliğidir. ’80’lerde Rusya’da hiç kimse böyle yazmıyordu. Öykü, yavan ve gelenekçi Sovyet döneminden hemen önce, Rus çağcıllığının öncüsüydü. Fabl dikkati çekerse de, orada burada duyarlı şiirsel bir ton da görülür; Anna’nın son yolculuğunun betimi için önceden bulduğu bilinç akımı yöntemi, gergin bir anlıksal konuşma vardır.

Yapının belirgin bir özelliği öykü başladığında İvan’ın ölmüş olması. Bununla birlikte, ölü bedenle onun ölümünden söz edip, bedenini gizleyen insanların varlığı arasında çok az bir karşıtlık vardır, çünkü Tolstoy’un bakış açısından onların varlığı yaşam değil, yaşayan ölümdür. Daha başlangıçta, öykünün birçok izleksel çizgilerinden birini, önemsiz ayrıntılar dizgesini, kendi kendine işleyen düzeneği, çok kısa süre önce İvan’ın kendisinin de katıldığı kent-soylu orta sınıf kent yaşamının duygusuz bayağılığını bulgularız. İvan’ın memur iş arkadaşları onun ölümünün kendi iş yaşamlarını nasıl etkileyeceğini düşünürler:
«Bu nedenle İvan İlyiç’in öldüğünü öğrenir öğrenmez odadaki bayların ilk aklına gelen, bu ölümün kendilerinin ve tanıdıklarının yer değiştirmesi, rütbece yükselmesi bakımından ne gibi etkisi olabileceği düşüncesi oldu.
Fyodor Vasilyeviç, “Artık ya Ştabel ya da Vinnikov’un yerini alırım. Zaten çoktandır söz veriyorlar. Daire değişikliği bir yana, yılda sekiz yüz rublelik bir ücret artışı da olacak.’ diye geçiriyordu içinden.
Piyotr İvanoviç ise, ‘Kaynımın Kaluga’ya atanmasını sağlayabilirim artık. Karım çok sevinecek. Böylece kardeşi için bir şey yapmadığımı da söyleyemez’ diye düşünüyordu.»

İlk konuşmanın gidişine dikkatinizi çekerim. Ama bu bencillik çok olağan ve sıradan bir insanlık özelliği, Tolstoy törel kınamanın ötesinde bir sanatçı olduğundan; İvan’ın ölümü üstüne konuşmanın bencilce düşünceler bittiğinde nasıl artniyetsiz bir kandırmacaya kayıverdiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Birinci bölümün ilk yedi giriş sayfasından sonra, İvan İlyiç sanki yeniden doğar, tüm yaşamı yeniden düşüncede canlandırılır, sonra da ilk bölümde betimlenen duruma fiziksel olarak geri döndürülür (çünkü ölümle kötü yaşam eşanlamlıdır); tinsel olarak da son bölümde öylesine güzel sezdirilen duruma geçer (çünkü bu fiziksel varoluş işi bitince artık ölüm yoktur.)
Bencillik, yalan, ikiyüzlülük ve hepsinden önce özdevinim yaşamın en önemli anlarıdır. Bu özdevinim insanları cansız nesneler düzeyine yerleştirir, işte bu yüzden cansız nesneler devinime katılıp öyküde kişileşirler. Şu ya da bu kişinin simgesi değil, Gogol’un Yapıtındaki kişilere yakıştırılan niteller değil ama insan roıjıan kişileriyle aynı düzeyde devinime katılan etkenlerdir.

İvan’ın dul karısı Praskovya’yla İvan’ın en iyi dostu Piyotr arasında geçenleri ele alalım:
Piyotr İvanoviç daha bir derinden, üzgün üzgün içini çekti, Praskovya Fiyodorovna şükranla kolunu sıktı. Pembe duvar kâğıtlarıyla kaplı, içinde hüzün saçan bir lambanın yandığı konuk odasına girerek masaya oturdular. Kadın divana geçti, Piyotr İvanoviç ise yayları bozulduğu için altında bir türlü düzgün durmayan pufa ilişti. Praskovya Fiyodorovna, önceden ona sandalyeye oturmasını söylemek istemiş, ama bunun durumuyla uyuşmayacağım düşünerek vazgeçmişti.
Piyotr İvanoviç pufa otururken İvan İlyiç’in bu odayı yeni baştan özene bezene düzenlediğini, yeşil yapraktan desenleri olan pembe duvar kâğıdını almadan önce bu desenin odaya yakışıp yakışmayacağını ona sorduğunu anımsadı. Masanın yanından geçip divana otururken konuk odası mobilyalarla, ıvır zıvırla ağzına kadar doluydu, kadıncağızın siyah mantosunun üstündeki siyah tül, bir sandalyenin oymasına takılmıştı. Piyotr İvanoviç tülü kurtarmak için doğrulayım derken altındaki puf kabararak onu yukarı itmeye başladı. Ama kadın tülünü kendisi kurtarmaya çalıştığı için Piyotr İvanoviç yerine oturarak ayaklanan pufu altında ezdi. Ama tül bir türlü kurtulmuyordu; Piyotr İvanoviç bir daha kalktı, puf gene ayaklanarak bu sefer çatırdamaya başladı. Tülü takıldığı pürüzden kurtarınca kadın temiz patiska bir mendil çıkardı, ağlamaya başladı.
Kadın cömert görünmeye çalışarak, aynı zamanda ölgün bir sesle;
— Sigara buyurun, dedi.
Sonra da Sokolov ile mezar işini görüşmeyi sürdürdü.
Piyotr İvanoviç sigarasını içerken, kadının önceden mezar için yer fiyatlarını inceden inceye soruşturduğunu, alınacak yerle ilgili kararı çoktan verdiğini öğrendi. Kadın mezar işini bitirdikten sonra ilâhiciler için yapılacakları söyledi, Sokolov dışarı çıktı.
Kadın masanın üstünde duran albümleri bir kenara iterken;
— Her işimi kendim görmek zorundayım, dedi.
O sırada Piyotr İvanoviç’in sigarasından külün masaya düşmek üzere olduğunu görünce kül tablasını aceleyle konuğunun önüne sürdü.
İvan, Tolstoy’un desteğiyle, yaşamını yeniden gözden geçirdikçe, bu yaşamdaki (bir daha iyileşmemek üzere yatağa düşmeden önceki), mutluluğunun dolgun ücretli bir resmi iş edinip kendisine ve ailesine pahalı bir kentsoylu (bourgeois) daire kiraladığında doruğa ulaştığını görür. Kentsoylu sözcüğünü, sınıf anlamında değil, sonradan görme (philistine) anlamında kullanıyorum. ’80’lerde geleneksel birine oldukça konforlu gelebilecek her türlü süs ve ıvır zıvırla dolu bir daire demek istiyorum. Bugün ise, bir görmemişin cam, çelik, kitap rafları kılığına girmiş video ve radyoları ve işe yaramaz eşyaları düşleyeceği su götürmez.

Bunun, İvan’ın görmemişçe mutluluğunun uç noktası olduğunu söylemiştim ama işte ölüm bu uç noktasında üstüne çullanmıştır. Perde asarken merdivenden düşerek sol böbreğini ölümcül olarak incitmişti. (Bu benim vardığım tanı — büyük olasılıkla sonuç böbrek kanseriydi). Ama genellikle doktorlardan ve tıptan hoşlanmayan Tolstoy, birçok başka olasılığa değinerek işleri bile bile karıştırır — yer değiştirmiş böbrek, bir mide sayrılığı, birkaç kez değinildiği gibi sol yanda olamayacağı halde, giderek apandisit. İvan sonradan buruk bir şakayla, perdeye sanki bir kaleymişçesine saldırırken ölümcül bir yara aldığına değinir.

Bundan sonra, doğa fiziksel çözülme kılığında sahneye çıkar ve geleneksel bir yaşamın özdevinimini yıkar. İkinci bölüm «İvan İlyiç’in sona eren yaşamının öyküsü yalın, ve olağan olduğu kadar korkunçtu.» tümcesiyle başlamıştı. Korkunçtu çünkü kendi kendine işleyen, özdevinimli» kalıplaşmış, ikiyüzlüydü — hayvansal yaşamı sürdürme ve çocukça doyum. Doğa bu anda olağanüstü bir değişim sunar. İvan’a göre doğa rahatsız, kirli, ahlâksızdır. İvan’ın geleneksel yaşamının donatımlıklarından biri olan toplum kurallarına uyma, yüzeysel ahlâk, yaşamın zevkli ve temiz yüzeyleri, görgü. Bunlar yok artık. Ama doğa yalnızca kötü adam kılığında görünmez: İyi yanları da vardır. Çok iyi ve tatlı yanlan. Bu bizi bir sonraki izleğe, Gerasim’e iletir.

Tutarlı bir ikici (dualist) olan Tolstoy, geleneksel, yapay, yalan, içsel olarak bayağı, yüzeyde incelikli kent yaşamıyla; temiz, sakin, mavi gözlü genç köylü, evin en aşağı uşaklarından, en itici işleri gören —ama bunları bir melek kayıtsızlığıyla yapan— Gerasim’de kişileşen doğa yaşamı arasında bir karşıtlık çizer. Tolstoy’un şemasında o, doğa iyiliğin kişileştirilmesidir, bu yüzden de Tanrı’ya daha yakındır. Burada ilkin, eli çabuk, usul yürüyüşlü ama güçlü doğanın biçimlenmesi olarak belirir. Gerasim ölen İvan’ı anlar, ona acır ama aklı başında ve tutkusuzca acır.
Gerasim bunu, zorluk çekmeden, istekle, büyük bir sadelikle ve İvan İlyiç’i duygulandıran bir içtenlikle yapıyordu. Başkalarının canlılığı, sağlamlığı, dinçliği, gücü İvan İlyiç’i incittiği halde yalnız Gerasim’in kuvveti ve dinçliği zoruna gitmiyor, üstelik onu yatıştırıyordu.

«İvan İlyiç’i en çok üzen, herkesin yalan söylemesiydi. Sanki ölmek üzere değilmiş de yalnızca hastaymış, sinirlenmez, tedavi olursa her şey düzelecekmiş gibi bir tavır takmıyorlardı… Ona kimse acımıyordu, çünkü durumunu anlamak isteyen Tanrının bir kulu çıkmıyordu… Yalnızca Gerasim her şeyi anlıyor, ona acıyordu… Yalan söz söylemeyen yalnız Gerasim’di; işin aslını yalnız onun anladığı, bunu gizlemeyi gerekli bulmadan, eriyip giden efendisine açıkça acıdığı ortadaydı. Hatta bir keresinde İvan İlyiç onu yatmaya gönderirken:
«— Hepimiz ölüp gideceğiz. Ne diye yardımı yüksünelim! deyivermişti.
«Gerasim bu sözlerle, ölmekte olan birine yardamdan kaçınmadığını, bir gün o da ölürken birinin de ona yardım edeceğini söylemek istiyordu.»
Son izlek İvan İlyiç’in sorusuyla özetlenebilir: Ya tüm yaşamım yanlışsa? Yaşamı boyunca ilk kez çevresindekilere acır. Sonra da Canavarla Prensesin acıklı peri masalı sonunun, değişimin büyüsünün, tinsel yenilenmenin ödülü olarak prensliklere ve inanca bir dönüş bileti büyüsünün benzeri karşımıza çıkar.
Birdenbire bilinmeyen bir kuvvet onu önce göğsünden, sonra böğründen itti; soluğu daha çok kesildi. İvan İlyiç deliğe yuvarlanıverdi… Orada, deliğin dibinde bir aydınlık belirdi…

Kendi kendine: «Evet, yaşam içinde gerekenin yapılmadığı doğru.» diyordu. «Ama zararı yok. Gereken şey de yapılabilir. Peki nedir bu gereken şey?» İvan İlyiç bu soruyu sorduktan sonra birdenbire sakinleşti.
Bu hal üçüncü günün sonunda, ölümüne iki saat kala olmuştu. Tam o sırada kolejli oğlu, babasının odasına yavaşça girdi, yatağına sokuldu.
İşte o anda kara deliğe yuvarlanarak oradaki ışığı görmüş, yaşamının gerektiği biçimde geçmediğini, ama henüz bunu düzeltebileceğini anlamıştı. Kendi kendine; «Nedir bu gereken şey?» diye sorduktan sonra sakinleşerek içindeki sesi dinlemeye başladı. O anda birinin elini öptüğünü hissetti. Gözlerini açıp oğluna baktı. Acımaya başladı çocuğa. Karısı yaklaştı o sırada. İvan İlyiç ona da baktı. Kadının ağzı açıktı; burnundaki, yanaklarındaki gözyaşlarını silmemişti. Keder dolu gözlerle ona bakıyordu. İvan İlyiç karısına acıdı.

«Evet, üzüyorum onları.» diye düşündü. «Bana acıyorlar ama ben ölünce her şey düzelecek.» Bunu söylemek istediyse de kendinde konuşacak güç bulamadı. Zaten söylemekten ne çıkar? Yapmak gerek,» diye geçirdi içinden. Gözleriyle oğlunu gösterdi karısına.
— Çıkar… Yazık… Sana da… dedi.
«Prosti»17 diye eklemek istedi, dili dolaşarak gene «Propusti» dedi. Kendinde bunu düzeltecek gücü bulamayınca elini salladı. Anlayacak olan nasıl olsa anlardı…
İçini sıkan, içinden çıkmayan şeyin birden çıkmaya başladığını, hem de iki yerinden, on yerinden, her yerinden çıkmaya başladığını anladı. Ailesine acıyordu. Onların üzülmemesi için bir şeyler yapmalıydı. Hem onları, hem kendisini bu acıdan kurtarmalıydı. «Ne kadar rahat, hem de ne kadar kolaymış!..» diye düşündü.
İçinde ölüme karşı her zamanki korkuyu arıyor, bulamıyordu. Ölüm nerede?.. Ne ölümü?.. Korkunun zerresi yoktu, çünkü ölüm de yoktu. Ölüm yerine aydınlık vardı.
— Demek öyle! Ne büyük mutluluk!..
Bütün bunlar onun için bir anda oluverdi ve bu ânın anlamı artık değişmedi.
Orada bulunanlar için ise can çekişmesi daha iki saat sürdü. Göğsünde bir şeyler hırıldıyor, bitkin bedeni tir tir titriyordu. Sonra hırlamalar, titremeler gitgide azaldı.
Birisi üzerine eğilerek;
— Bitti! dedi.
İvan İlyiç bunu işitti, içinden aynı sözü yineleyip «Ölüm bitti, o yok artık,» dedi.
Derin bir soluk aldı. Daha soluğun yarısındayken durdu, gerindi ve can verdi.

Lev Tolstoy – İvan İlyiç’in Ölümü
Kaynak: Edebiyat Dersleri – Vladimir Nabokov

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz