Svagito R. Liebermeister: Kişisel vicdanın kökeni çocukluğun erken dönemleridir

Vicdan: Yaptırım Gücü

Davranışlarımızı neyin yönlendirdiğini, bize neyin “doğru”, neyin “yanlış” olduğunu, yapmamız ve yapmamamız gere​kenleri söyleyenin ne olduğunu sorguladığımızda, vicdan adı veri​len içsel duyumla karşılaşırız. Hangi değerlerin izlenmesi, hangileri​nin izlenmemesi gerektiğini bize aklın vicdan mekanizması bildirir. Peki bu değerleri nasıl ediniriz? Doğduğumuz ve ait olduğumuz ülke, kabile, mezhep gibi sosyal gruplardan öğreniriz. Bu değerleri edinmemizi sağlayan başlıca kaynak, ailemiz ve özellikle de ebeveynimizdir. Sosyal bir gruba ait olmamız hayatta kalmamızı sağlar. Bir gruba ait olma isteği, kabileden dışlanmanın ölümle eşdeğer olduğu, ilkel göçebeler olarak yaşadığımız zamanlardan kalma köklü bir içgüdü​dür. Ait olma güdüsü istisnasız her birimizin iliklerine işlemiştir.

Ait olduğumuz sosyal grubun değerlerini öğrenme ve onları uygulama isteğimiz, hayatta kalma güdümüzle bire bir bağlantılı​dır. Çaresiz ve bilgisiz bir halde doğarız. Ailemiz hayatta kalmamızı ister ve bizi “doğru” büyümemiz, “doğru” davranışlar edinmemiz, “doğru” şeyler yapmamız için yönlendirir. Topluluğun yeni bir üyesi olarak kabul görmemizi ve uyum sağlamamızı ister. Şekerleme kağıtlarını yan bahçeye attığınızda, bağırarak bah​çede oynadığınız ya da oyuncaklarınızı komşunun garaj kapısında unuttuğunuzda ana babanızın komşular ne diyecek diye nasıl endi​şelendiklerini hatırlıyor musunuz? Ya annenizin yüzündeki panik ifadesini? Aslında yaşadıkları korkunun nedeni, kapı komşusundan çok, derinlerden yükselip vicdanı harekete geçiren hayatta kalma güdüsüdür. Altta yatan asıl korku, hem kendileri hem de çocuklarının sosyal tecride uğraması ve reddedilmesidir. Reddedilmek, kolektif hafızanın bilinçaltı düzlemlerinde ölüm anlamına gelir. Siz de eğer okuldaki sosyal bir gruptan dışlandıysanız, sözünü ettiğimiz korkuyu tanımış olmalısınız. Bu korkunun kökleri çok eskilere uzandığından, başınıza gelen olayla orantısız büyüklükte bir travma yaşamış olabilirsiniz. Vicdan sosyal bir barometre gibidir: Kendimizi huzurlu, masum ve rahat hissetmemiz, kuralları izlediğimizi ve aidiyet hakkımızın güvencede olduğunun göstergesidir. Suçluluk duyuyorsak, kurallara karşı gelmişizdir. Aile, sosyal dernekler, din, ülke, futbol takımı gibi birden fazla gruba aidiyet ihtiyacımız olduğundan, hepsi için ayrı bir vicdan yapılandırırız.

Ancak bu grupların çoğu benzer değerleri paylaşırlar. Hatta annemizle babamıza ilişkin olarak bile birbirlerinden hafifçe farklılaşan iki ayrı vicdanımız vardır. Çocukken, babanın neyi sevdiğini, annenin ne gibi beklentileri olduğunu çabucak kavrar ve onlara göre davranmayı öğreniriz. Örneğin, kavanoz​dan şeker alan bir çocuk, boğazına düşkün babasına karşı hiçbir rahatsızlık duymazken, sağlığına düşkün annesine karşı suçluluk duyabilir. Böylelikle vicdan günlük yaşamımızı yönlendirir. İşin ilginç yanı, yaşlandıkça, bu içsel davranış kodunun bize özgü, kişisel ve tamamen özgür irademizle edindiğimiz inanç ve görüşler olduğunu sanırız. Bizi doğru davranışa zorlayan her neyse, karakterimizle öyle bir kaynaşmıştır ki, onun kişiliğimiz ve kimliğimizin bir parçası olduğuna inanırız. Vicdan mutl ak değildir. Bir kültürde “doğru” olan, bir diğe​rinde “yanlış” olabilir. Batı toplumlarında bir hediye aldığımızda teşekkür etmemiz nezaket gereğidir. Oysa Hindistan’da verilen hediyeye teşekkür etmek saygısızlık olarak algılanabilir. Bir dinde tabu olan bir davranış bir diğerinde normal karşıla​nabilir. Hıristiyanlar gün batımından sonra şarap içip yemek yerler. Oysa Jain dinine mensup biri bunu aklından bile geçiremez. Hindular çocuklarına erken yaşta eş bulurlar, ancak Musevi veya Hıristiyanlar bunu garipser.
Grubumun kurallarıyla çelişkili davranmam beni derin bir iç çatışmaya sokar. Bir gruba ait olmaya ne kadar ihtiyacım varsa o kadar uyumlu olurum ve kendi grubumun değerler sistemiyle diğer gruplarınki arasında o kadar ayrım yapmam gerekir. Çelişkili vicdan sistemlerinin çatışması, tüm savaşların ve mezhep çatışmala​rının temel nedenidir. Son yıllarda, fanatik teröristlerin, dinleri ve inançları adına vicdan huzuruyla yaptıkları korkunç olaylara tanık olduk. Değer yargılarımız katılaştıkça, vicdanın üzerimizdeki baskısı da artar. Kendilerini en ahlaklı hissedenler, aile, din ve kültürel değer​lere sıkı sıkıya bağlı olanlardır.

Kişisel Vicdan: Aidiyet İhtiyacı
Kişisel vicdanı bireysel olarak hissederiz. Kendimi suçlu hisset​tiğimde, yaptığım yanlışı derhal düzelterek rahatsız edici suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırım. Böylece grubuma aidiyetimi sağlayan kurallara bağlılığım konusunda endişelerimi gidermiş olurum. Ofiste sekreteriyle flört eden koca, eve dönerken karısına çiçek alma zorunluluğu hissedebilir. Bakkaldan şeker almak için annesinin cüzdanından para aşıran çocuk, annesine her şeyi itiraf etmeden uyuyamayabilir. Kişisel vicdanın kökeni çocukluğun erken dönemleridir. Çocu​ğun en büyük isteği öncelikle anneye, sonra da babaya ait olmaktır. Çocuk, ana babasını şartsız sever, çünkü hayatta kalması bu sev​giye bağlıdır. Memelilerdeki en derin, en güçlü güdü olan aidiyet güdüsü sayesinde doğa, çocuğun hayatta kalmasını sağlar. Çocuk annesine böylesine bir bağlılık duymasa ölüp gideceğinden, anneye yakın olabilmek için her şeyi göze alır. Büyüdükçe, bağlanma ihtiyacımız genişler ve ailemizin diğer üyelerini de içine alarak kendimize bir aile kimliği oluştururuz. Aileden sonra sıra başka insanlarla tanışmaya ve daha büyük bir topluluğa bağlanarak kendimize sosyal bir kimlik edinmeye gelir. Kişisel arkadaş gruplarından dünya çapındaki dini organizasyonlara uzanan sosyal bir ortaklığa ait olma dürtüsü, dünyada bir yere ve bir duruşa sahip olma ihtiyacımızı tatmin eder. Aidiyet ihtiyacımız o kadar güçlüdür ki, ülkemizden ayrıldığı​mızda ait olduğumuz topluluğun adetlerini abartarak yerine getiri​riz. Örneğin, Toronto’daki Asya mahallesinde yaşayan Hintli bir kadın, kendi ülkesinin geleneklerine, Delhi’de yaşayan ablasından daha bağlı ve dininin gereklerine daha sadık olabilir. Bu kişinin dahil olduğu grup, diğer dinlerin sayıca üstünlüğü karşısında yok olmaktan korkarak birbirine kenetlenerek kendi ırk​larından olmayanları dışlayabilirler. New York City’deki Orchard Street’den Londra’daki Brick Lane’e kadar dünyanın tüm göçmen toplulukları, grup kimliklerini korumak ve varlıklarını sürdürmek için bir araya gelip diğerlerini dışlarlar. Kısacası herkesin bir topluluğa ait olma ihtiyacı vardır. Her top​luluk, doğru ve yanlışa ilişkin düşüncemiz aracılığıyla aidiyet hissi yaratarak bizi yöneten bir “sistem”dir. Kişisel vicdanın gerektirdiği doğrultuda yaptığımız her hareket, sistemle bağımızı güçlendirdiği gibi ona karşı yaptığımız hareketler bağımızın zayıflamasına neden olur. Ait olma hissimizi tehlikeye atacak bir şey yaptıysak, vicda​nımız rahatsız olur, suçluluk hisseder ve cezalandırılmayı bekleriz. Hatta çoğu zaman bu cezayı biz isteriz, çünkü ceza bizi, toplumsal cezaların en kötüsü olan “dışlanmak”tan kurtarır. Gördüğümüz üzere, aidiyet hissi ve bir birey ya da topluluk kar​şısında hissettiğimiz sadakat, ilişkilerimizin önem derecesiyle oran​tılıdır. Önce de belirttiğim gibi ilk ilişkimiz, yani ebeveynimizle aramızdaki bağ en güçlüsüdür. İnsan temasını ilk kurduğumuz kişi olan annemize bağımız ise hepsinden güçlüdür.

Denge İhtiyacı
Kişisel vicdanımız, aidiyet hissi kadar güçlü olmayan ama gene de önemli bir güç tarafından daha yönetilir. Buna denge duyarlığı diyebiliriz. Denge karşılıklıdır. Örneğin, ben size bir hediye verdi​ğimde, siz de bana karşılığında bir şey vermek istersiniz. Sizden bir karşılık aldığımda size bir şey daha vermek isterim. Alışverişi eğlence veya sevgiyle yaptığımızda, aramızdaki bağı derinleştiren bir momentum yaratırız. İlişkiler bu dengeleme çaba​sının çeşitliliğiyle zenginleşip gelişirler. Bu denge hissi, ilişki kur​mamızı sağlar ve insanları bir arada tutan bağlılık mekanizmasının bir parçasıdır. Bir hediye aldığımızda karşılığında bir şey vermeyi görev biliriz. En azından bize hediye verene teşekkür etme zorunluluğu hisseder ve o teşekkürü etmeden kendimizi rahat hissetmeyiz. Aynı şekilde, eğer hediyeyi ben vermişsem, karşılığında bir teşekkürü hak ettiği​mi düşünür, bunu duymazsam boşluk hissederim. Çoğu zaman ya bize bir şeyler vermiş birine borçluyuzdur ya da biri bize borçludur. Böylece zamanla dostluklar ve yakın ilişkiler usulca derinleşir. İhtiyacı olan yeğeninize, üniversiteye gidebilmesi için 1000 YTL verdiğinizi, sonra da size teşekkür etmek için getirdiği çiçekle​re “Hayır, teşekkür ederim” dediğinizi düşünün. Eğer bu çiçekleri kabul etmez ya da gereğince önemsemezseniz, yeğeninizin size min​nettarlığını gösterme ihtiyacını engelleyerek onu gücendirebilirsiniz. Hediyeyi reddetmek, ilişkiyi tehlikeye atmaktır. Bir anlamda, yeğeniniz bu yüklü parayı almanın yarattığı vicdan rahatsızlığından çiçekler yoluyla kurtulmaya çalışıyordur. İlişkideki dengeyi koru​mak istiyorsanız, gülleri sevmeseniz, hatta kokularına alerjik bile olsanız, çiçekleri nezaketle kabul etmeniz gerekir. Denge olumlu olduğu kadar olumsuz durumlar için de geçer​lidir. Nasıl bize gösterilen sevgi ve şefkate karşılık vermek istersek, yaralandığımız veya canımız yandığında da aynı şekilde karşılık vermek veya gördüğümüz zarara karşı tazminat almak isteriz. Hak​sızlığa uğramış olanlarımız, insanoğlunun “dişe diş” kavramına yat​kınlığını iyi bilirler. Yaşamımız boyunca gölgesini hissettiğimiz ilkel bir yaptırım gücüdür bu. Kişisel vicdanımız, uğradığımız “haksız​lığın” bedelini karşı tarafa ödetmemiz için diretir. İntikam ihtiyacı öylesine temel bir insanlık yasasıdır ki, ülke sınırlarının, dinlerin, teknolojik farklılıkların ötesine geçerek efsanelerin, edebiyat ve sinemanın vazgeçilmez konusu olarak her yerde karşımıza çıkar. İhanet, yalan ve duygusal yaralanmaların sadece edebiyat, sinema ve efsanelerin konusu değil, gerçek hayatımızın da ayrılmaz parçaları olduğunu hepimiz biliriz.

Sosyal Düzen ve Görgü Kuralları
Kişisel vicdanımızın yönettiği bir başka alan da sosyal ilişkile​rimizdir. Bir topluluk içinde münasebetsiz veya acemice davrandı​ğımızda ne olur? Örneğin, resmi bir akşam yemeğinde balığı tatlı bıçağıyla keserseniz ya da şarabı su bardağıyla içerseniz, bir opera galasına bahçe gömleğiyle, samimi bir ev partisine gece tuvaletiyle giderseniz? Eğer giyiminiz duruma uygun değilse, siz de çevre​nizdekiler kadar kendinizin farkında olur ve bundan rahatsızlık duyarsınız. Sosyal düzen, ait olduğunuz topluluğun sosyal düzenlemelerini bilmenizi ve uymanızı sağlayan kolektif bir çağrıdır. Kişisel vicda​nın bu ilkesi saydığımız diğer iki ilkeye göre daha az bağlayıcı olsa da insanı gülünç duruma düşürebilir. Japonya’da erişte çorbasını höpürdeterek içmek bir gelenektir —böylece beğeninizi gösterirsi​niz. Ancak Avrupa’da yemek yerken ses çıkarmak görgü kurallarına aykırıdır ve çorbayı höpürdetmeden içmekte ne kadar zorlanırsak zorlanalım, elimizden geldiğince bu kurala uymaya çalışırız. Aynı şekilde bazı Orta Doğu ve Pasifik ada ülkelerinde, ev sahi​bine yemeği beğendiğinizi göstermek için yemekten sonra geğir​mek gerekir. Oysa bunu İngiltere’de yaparsanız, kınayan bakışlara maruz kalırsınız.
Sosyal düzene bağlı vicdanı çiğnemek diğer iki ilke kadar suç​luluk duymamıza neden olmaz. Daha kolay atlatsak da, derinden etkilenebiliriz. Yıllar önce çiğnemiş olduğumuz görgü kuralları bugün bile yüzümüzü kızartabilir. Kişisel vicdanın etkilerini özetlersek: Kabul gören davranışları ihlal etmem suçluluk hissetmeme neden olur; beni yanlış yaptığım şeyi düzeltmeye zorlar; aldığıma karşılık vermemi sağlar ve doğru yerde doğru davranışları sergilememi sağlayarak beni sosyal düze​nin bir parçası kılar.

Kolektif Vicdanımız
Kolektif vicdan çok daha kuvvetli, gizli ve sinsi bir güçtür. Görünmez şekilde işler. Karşı geldiğimizde varlığını bize suçluluk duyurarak belli etmez; nereden geldiğini anlamayız ve doğrudan tanımlayamayız. Gene de varlığını sürdürür. Kolektif vicdan, bireyin aklını mesken tutup yaptığı seçimler​le kendini göstermek yerine ailenin bütününde işler ve yukarıda değindiğim gibi, bundan aile bireylerinin haberi bile olmaz. Tıpkı elektrik akımını ancak ampulü aydınlatmasıyla tespit ede​bildiğimiz gibi, kolektif vicdanı da ancak
insan davranışları üzerin​deki etkilerinden tanıyabiliriz. Aile Diziminde bize düşen, kolektif vicdanı teşhis etmektir. Bu vic​danın yasalarını anlayıp gün ışığına çıkararak, bize göstermeye çalıştığını ve yaptırmak istediğini kavrayarak aile sistemindeki dengesizliğin düzel​mesine ve danışanın yaşanmış olanı kabul etmesine yardımcı oluruz. Şimdi bu kuralları ayrıntılı olarak inceleyeceğiz. Kişisel vicdanın üç amacı olduğu gibi kolektif vicdanın da üç ilkesi vardır: Aidiyet, Düzen ve Denge.

Aidiyet Yasası
Ailenin bir parçası olan herkesin, o aileye aidiyet hakkı eşittir. Her bir aile üyesinin, kim olduğundan, aileye ne zaman katıldığın​dan, ne yaptığından bağımsız olarak aile içindeki yerine ilişkin eşit hakkı vardır. Bir çocuğun yetenekli bir müzisyen, diğerinin hasta veya özürlü, bir diğerinin ise anti-sosyal davranışlar gösteriyor olması aidiyet​lerini etkilemez. Geniş aile kapsamında birinin genç ölmüş veya intihar etmiş olması bile bu kişinin aidiyet hakkını değiştirmez. Herkesin aileye ait olması ve eşit saygı görmesi gerekir.

Hiyerarşi Yasası
Aile üyeleri, aile sistemine geliş sıralarına göre kıdemlenirler. Önce gelenler, sonra gelenlerden daha “üst”tedirler. Ağabeylerin, ablaların, kardeşlere göre öncelikleri vardır; ilk eş, ilk eş olarak, ikinci eş ise üçüncü eşten önce hatırlanmalıdır vb. İlk gelen ilk, son gelen son gelir — kronoloj ik düzenin mutlak önceliği vardır. Bu yasa, ahlak kurallarına göre düzenlenmiş ve insan elinden çıkmış bir yasa değildir. Tümüyle varoluşsaldır; aile sistemine doğduğumuz anda yürürlüğe girer. İlk gelene öncelik vermek, kolektif bilinçaltımıza nakşolmuştur. Bunu, günlük yaşamımızda da sezgisel olarak biliriz. Örneğin, bilet kuyruğuna girdiğimizde ya da uçakta yer ayırttığımızda, önce baş​vuranlara en iyi yerlerin verildiğini hepimiz biliriz; yeni işe alınan biri, yıllardır orada çalışan birinden üst pozisyona getirildiğinde, herkes bunun “haksızlık” olduğunda hemfikirdir. Aile için de aynı yasa geçerlidir. İçimizin derinliklerinde, geliş tarihimiz temelinde işleyen bir hiyerarşi yasası vardır. Bir aile üyesi “olması gereken yerde” değilse veya “yerinin verdiği yetkiyi” aşıyor​sa, hiyerarşi yasası hemen yürürlüğe girer. İngilizce, bu yasayı ifade eden deyimlerle doludur: “Konumu bunu yapmaya uygun değildi”, “Çizgiyi aştı”, “Bunu
söylemek ona düşmezdi” gibi.

Denge Yasası
Bir aile üyesine önceki kuşaklarda yapılmış haksızlık ya da bir aile üyesinin bir başkasına yaptığı haksızlık, aynı ailenin sonradan gelen bir üyesi tarafından dengelenmelidir. Daha önce de belirttiğim gibi, kişisel vicdan söz konusu oldu​ğunda iyiliğe de, haksızlığa da denge adına karşılık verme ihtiyacı​mızın farkındayızdır. Ancak aile sistemi, daha büyük bir gücün etkisindedir. Bu güç bizi kendi yanlışlarımızın bedelini değil, atalarımızın yanlışlarının bedelini ödemeye zorlar. Geçmişte aile sisteminin sahne olduğu tüm olumsuzluklar, eğer kefaretleri zamanında ödenmediyse, sonraki nesillerde kendilerini göstereceklerdir. Bedende sinsice fırsat kolla​yan bir virüs gibidir bu. Dolayısıyla burada söz konusu olan, “Dişe diş” ya da “Sen bana ben de sana” gibi anında cezalandırma değildir. Kuşaklar ötesi bir ölçekte işleyen çok daha derin, çok daha kapsamlı bir olgudur. İncil’deki “babaların günahlarını çocukları taşır” ibaresinin yankı-sıdır. Sözgelimi, büyükbabamın öldürdüğü metresinin kefaretini benim ödüyor olmamdır. Kastettiğimin, nasıl davranmamız gerektiğini belirleyen bir ahlak kuralı olmadığının özellikle altını çizmek istiyorum. Tasar​lanmış bir davranış kodu değil, varoluşsal bir gerçektir. Bu yasalar, etik konularda mantık yürüterek değil, akademik çevrelerde ger​çeğe “fenomenolojik” yaklaşım olarak bilinen, salt gözlem sonucu keşfedilmiştir. Kısacası, aile sisteminde işler böyle yürür ve sistemin en önemli yasasına göre aileden biri yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmedi​ği takdirde, onun sorumluluğunu aileden bir başkası üstlenecektir. Kolektif vicdan, kefaret kilidini, biz onu görüp yüzleşip çözene kadar nesilden nesle aktarır. Kişisel vicdan yaptığım bir yanlışı dengelememi ister. Kolektif vicdan ise, ben bilincinde bile olmadan, belki de hiç tanımadığım bir aile bireyi adına bir şeyleri dengelememi ister. Kişisel olanla suçluluk duyarım, kolektif olanla bilincimin dışın​da bir güç tarafından yönetilirim. Bu da bize zihinlerimizde bizi yaptığımız her şeyden ve hareketlerimizin başkaları üzerindeki etki​lerinden sorumlu tutan kolektif bir düzlemin yer aldığını gösterir. İster kabul etsin ister etmesin, herkes sorumluluk sahibidir. Kişisel ve kolektif vicdan arasında, olgunlaşma arzumuzu doğrudan ilgilendiren bir fark daha vardır.
Kişisel gelişim, kendi ayaklarımızın üzerinde durabilmemiz demektir. Ailemize karşı his​settiğimiz tüm görev ve yükümlülüklerin yarattığı vicdan azabına rağmen kendi başımıza durabilmemizdir. Oysa kolektif vicdan söz konusu olduğunda, bu “bir başınalığı” ancak bir dereceye kadar başarabiliriz. Başka bir deyişle, bu yaşamla birlikte bize gelen kade​ri taşımaya hazır olmalı, bir ailenin ve bu ailenin tarihçesinin bir parçası olduğumuz gerçeğini kabul etmeliyiz. Ancak kabullenmeyle bunun ötesine geçebiliriz -daha önce değil.

Tüm Sistemin Esenliği
Kolektif vicdan her üyeye eşit davranır. Aralarındaki farklarla ilgilenmez ve bütünün sağlıklı bir şekilde hayatta kalabilmesine çalışır. Bu yasa, her üyenin aileye aidiyet hakkını korur ve insanları sistemdeki yerlerinde tutar. Nesiller arasındaki sürekliliğin saygıyla korunduğu geleneksel toplumlarda bu yasalar tüm sosyal ilişkilerin temelini oluşturur. İlkel kabilelerin hepsinde hiyerarşi vardır ve yaşlılara hürmet edilir. Yaşlıların, genç nesillerden ayrıcalıklı bir rolleri vardır. Günümüz dünyasında yitirmiş olduğumuz bir öncelik yasası çerçevesinde yaşarlar. Batı dünyasında ise birey dokunulmaz olmuştur. Çocukların babalarının isteklerine karşı gelmeleri olağan karşılanır. Oysa ilkel topluluklarda büyüklerin isteklerine karşı gelmek düşünülemez bile. Katı hiyerarşi yasalarıyla korunan topluluğun çıkarı, kişisel çıkardan önce gelir. Topluluktaki herkes bunu bilir, sadakatle uyar ve kendine düşen sorumluluğu üstlenir. Örneğin, duyduğum gerçek bir hikayeye göre, göçer Afrika kabilelerine mensup, bacağı kötü sakatlanmış bir adamın ailesine, hastanedeki doktor, bacağın kesilmesi gerektiğini, aksi takdirde adamın yaşamını yitireceğini söyler ve ameliyat izni ister. Yerliler hemen karar vermek yerine köylerine döner, aralarında toplanırlar. Geri döndüklerinde hayret içinde kalan doktora, ame​liyatı istemediklerini söyleyerek adamı ölüme terk ederler. Batılı zihinlere acımasızca gelen bu karar, aslında kolektif ala​nın, bu kültürlerdeki her seçimi nasıl yönettiğinin bir göstergesidir. Topluluğun çıkarı her şeyin üstündedir. Bu insanlar göçebe olduk​larından dolayı sürekli hareket halinde olup hayvanlarını yiyecek bulacakları çayırlara götürmek zorundadırlar. Tek bacaklı bir adam topluluğun ilerlemesini yavaşlatarak hayatta kalma olasılığını azal​tacaktır. Bu yüzden ölüme terk edilir. Adamın kendisi de dahil herkes durumun farkındadır ve
karara saygı duyar.

Kişisel Olana Karşı Kolektif Olan
Kolektif sosyal yasalarının işleyişini ilkel kabilelerde görebiliriz. Buna karşılık aynı yasaların 21. yüzyılın modern ailelerindeki işle​yişlerini görmek güçtür. Kişisel vicdan, bazılarımızın diğerlerine göre daha fazla aidiyet hakkı olduğu inancıyla topluluk içerisinde farklı değerler oluştur​maya çalışır. Örneğin, ben topluluğun değerlerine hizmet eden bir şeyler yaptığımda topluluğa karşı gelen ve uyum sağlamayan birin​den daha çok aidiyet hakkım olduğunu düşünürüm. Bu düşünce, İncil’deki meşhur “savurgan oğul” meselini hatırla​tır. “İyi” oğul, babasıyla evde kalıp ona yardım ettiğinden babasının mirasını gezip sefahat sürerek çarçur etmiş ağabeyinden daha fazla hakka sahip olduğunu düşünür. Ona göre, besiye çekilmiş kuzu, bir baltaya sap olamamış ağabeyinin değil, kendi onuruna çevril-melidir. Daha güncel bir örneği ele alacak olursak, yıllarca bir şirkette sadakatle çalışmış biri, işe hep geç gelip kırtasiye malzemelerini yürüten bir diğerinden daha fazla hakkı olduğunu düşünür. Ancak bu kişisel hak görme, bireysel çıkarla kolektif
çıkarı çatış​maya sokar. Kolektif vicdan ayrım yapmaz. Kolektif vicdana göre, her üyenin aile içinde eşit aidiyeti, her çalışanın şirket içinde eşit hakkı vardır. Aile Diziminde kolektif vicdanın kişisel vicdandan çok daha güçlü olduğunu gözlemleriz. Hatta bazen kolektif yasalar adına, insanlar kendi kişisel vicdanlarıyla çatışacak şeyler yapabilirler. “Savurgan oğul” örneğine dönelim. Bütün aileye ben destek olurken ağabeyim aileyi terk etti diye mirasına el koyup “Bu para​yı ben ondan çok hak ediyorum” derken kişisel vicdanım rahattır. Ancak ağabeyimi dolandırmak, bilinçdışında kendimi cezalandırma ihtiyacı doğurur ve paranın tümünü batırırım. Böylece kolektif vic​danın etkisiyle yanlışı dengeler ve kendimi ağabeyimle eşit seviyeye getiririm. Bu dengeyi hayattayken kendim kurmayacak olursam sonraki kuşaklardan birinin bunu benim için yapması gerekebilir. Geleneksel topluluklarda insanlar arası benzerlikler teşvik edi​lirken bireysel farklılıklar topluluğun selameti adına bastırılırdı. Temel ihtiyaçların karşılanmasının öncelik olduğu yaşam tarzında, böylesine bir yönlendirme topluluğun hayatta kalması için gerekli​dir. Kuraklık, sel baskınları, açlık, soğuk, vahşi hayvanlar ve savaş​lar gibi zor yaşam şartlarında varolabilmenin tek yolu topluluğun çıkarlarını gözetmektir.

Günümüzde, zengin Batı toplumlarında, grubun hayatta kalma çabasının baskısı ortadan kalkmıştır. Sosyal evrimin doğal ilerleyişi, kişisel seçimlerimize daha fazla özgürlük tanıdığı gibi, bireysel fark​lılıklar ve çeşitliliği cesaretlendiren bir alan da yaratmıştır. Bu nispeten yeni eğilimin olumsuz tarafı, aile bağlarımızın nere​deyse tamamen unutulmuş olmasıdır. Oysa bu bağları yöneten yasa​lar bizi unutmadılar. Varlıklarını sürdürdükleri gibi, davranışlarımızı yönlendirmeye de devam etmekteler. Günümüzün asi delikanlısı, istediğini yapmakta özgür olduğu​nu düşünebilir. İstediğini yapmakta ve farklı yaşamakta dedesinden daha özgür olduğu bir açıdan doğrudur. Ancak başka bir boyutta, sosyal grubuna derinden bağlıdır ve bu kolektif bağ onu bazı dav​ranışlara, hatta kendi özgürlük anlayışına aykırı davranışlara bile zorlayabilir. Kendisine Tracy diyeceğim genç bir Avustralyalı kadının hika​yesini hatırladım. Tracy, ergenlikte yaşadığı hamileliğin ve kızını evlatlık olarak verme kararının geçmişte kaldığına inanarak özgür bir yaşam seçer. Genç yaşta uyuşturucuları keşfeder, hippi olur ve yıllarca Hindistan’da gezer. Evlatlık verilen çocukların, öz ana babalarını araştırmalarına izin veren kanun yürürlüğe girer ve 40 yaşındaki Tracy, kızıyla görüşmeyi kabul eder. Kısa bir süre sonra kızı intihar ederek ken​di küçük kızını anneannesine bırakır. Aslında bu hareket ailenin kolektif vicdanını rahatlatacak bir dengeleme çabasıdır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, dengeleme ihtiyacıyla ilgili başka örnekleri de ele alacağız. Kişi, aile bağlarının yarattığı kilitlenmeleri aşmak istiyorsa, önce ailesinin kolektif vicdanını anlamalı ve bu vicdanla uyumlanmalıdır. Denge sağlanıp eski hesaplar kapandığında, her şey ve herkes doğru düzene yerleştiğinde, kişi ancak ve ancak o zaman kendi bireysel seçimlerini keşfedecek kadar özgürleşir. Aile Dizimi adını verdiğimiz çalışmanın amacı da budur.

Sevginin Kökleri
Svagito R. Liebermeister

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here