Svagito R. Liebermeister: Yaşanılmamış acı, birini unutmamızın en büyük nedenidir

Aile Diziminde Dışlanma: Dışlanan Kim?

Hellinger’in ortaya çıkardığı en şaşırtıcı ve güçlü aile dina​miklerinden biri, ailenin yeni bir üyesinin, yani bir çocu​ğun, ailenin önceden gelen bir üyesiyle farkında olmadan özdeşleşmesidir. Sanki kopyasıymış gibi o kişinin duygularını taşır ve yaşamını oynar. Genellikle ailede kimse bunun farkına varmaz ve kendini buna zorunlu hisseden kişi, temsil ettiğini hiç tanımamış bile olabilir. Bu şaşırtıcı fenomenin arkasındaki giz nedir?

Avusturyalı Max’dan ilk bölümde söz etmiştik. Max’ın annesi çok küçük yaştayken babasını kaybetmişti. Bu kadar küçük yaşta ebeveyninden birini kaybetmenin acısı dayanılmazdır. Ebeveyn​le çocuk arasındaki bağ öylesine güçlüdür ki, çocuk bu ayrılık ve kayıpla doğrudan baş edemez. Baş etmenin tek yolu ölümün acısını hafızasından silmektir. Max’ın annesi, babasının öldüğünü göz ardı ederek onu yaşa​mından dışlamaya çalışır. Aslında bu bir acıdan kaçma çabasıdır. Ancak acıdan kaçış yoktur ve ihtiyaç duyduğumuz babayı bu şekil​de unutamayız. Böylece Max’ın annesi takılı bir plak gibi babasının öldüğü noktada kalmıştır ve babasının gitmesine izin vermez. Ölü babasıyla ilişkisini tamamlaması için babasının ölmüş oldu​ğunu tam anlamıyla kabul etmesi ve bu kaybın acısını tekrar deneyimlemesi gereklidir. Oysa yıllardır kaçtığı tam da bu acıdır. Her şeyi geride bırakmayı umsa da, kalbindeki yara ve aile sistemindeki derin çatlak buna izin vermez. Her aile üyesinin hatırlanmasını isteyen kolektif vicdanın etki​siyle, ailenin yeni neslinden olan Max, aile sisteminde annenin unutulmuş babasını temsil eder. Her çocuk gibi Max’ın da anne​sinin sevgisine, ilgisine ve annesiyle özel bir bağ kurmaya ihtiyacı vardır. Bu her normal ebeveyn-çocuk ilişkisinde görülen doğal, sağlıklı ve gerekli bir ihtiyaçtır. Ancak Max, annesinin kendine tamamen açık olmadığını his​setmiştir. Ne olduğunu tam olarak anlamasa da annesinin kalbinin küçükken kaybettiği babasıyla gizlice bağlı olduğunu sezer. Dedesiyle özdeşleşip sanki dedesiymiş gibi davranarak, annesinin sevgi ve ilgisini çekmeye çalışır. Kendi annesine babası gibi davranır. Buna “ebeveynleşme” deriz. Sizin de düşünebileceğiniz gibi kolektif vicdanın istekleri küçük bir çocuk için oldukça ağırdır. Max, annesinin babasıymış gibi davranarak doğal akışa karşı gelir ve annesine sevgi vermeye çalı​şır. Oysa annesinden sevgi alması gereken odur. Bir çocuk olarak duygusal anlamda açlık çekip boşluk hissetse de annesiyle bir bağ kurmayı başarmıştır. Yetişkin olduğunda da annesinden ayrılamaz ve böylece kendini başka bir kadına veremez. Max, kendi babasının oğlu gibi davranamadığından ihtiyacı olan ilgiyi ve erkek desteği​ni babasından alamamıştır. Böylece kendi erkekliğine olan güveni zarar görmüştür. Kısacası çocuk bir türlü kendi olamaz ve nedeni hakkında hiç​bir fikri yoktur. Annenin kendi babasını başarısızca unutma çabası, temel bir kilitlenmeye ve gittikçe artan sorunlara neden olur. Max, annesinden alamadığı sevgi ve desteği, çocuk gibi davranarak eşinden veya baba olduğunda kendi çocuklarından almaya çalışacaktır. Böy​lelikle kendi çocukları da ondan almak yerine, ona vermeye başla​yacak ve düğüm olmuş ilişkiler yumağı nesilden nesle aktarılacaktır. Hatta Max, annesinin ölü babasına duyduğu bağlılık derecesine göre yaşam karşıtı bir eğilim bile geliştirebilir. Kazalara açık veya intihara eğilimli bir hale gelebilir. Kolektif vicdan iş başındadır. Unutulmuş, dışlanmış ya da kayıp akrabayı sisteme dahil ederek ailede herkesin yerini almasını ve hatırlanmasını ister. Yaşanılmamış acı, birini unutmamızın en büyük nedenidir. Bir insan bu acıyla karşılaştığında ne kadar küçükse başa çıkması da o kadar zor olur. Özellikle küçük yaşta kaybedilmiş bir anne veya babanın acısıyla baş etmek çok zordur. Bir çocuk gibi ne kadar derinden, masumca ve açık yürekle seviyorsak sevdiğimizi kaybet​me durumunda yaşadığımız acı da o kadar yoğun olur. Böylesine bir acıyla başa çıkmak için gerekli olgunluğa çocuk henüz ulaşma​mıştır. Kayıp ne kadar küçük yaşta yaşanılmışsa, sonuçları da çocuk için o kadar ağırdır. İnsanın ego gelişiminde “nesne ilişkileri teori​sini savunan psikologlara göre, ebeveynden birini erken kaybet​mek çocuk kimliğinin sağlıklı gelişimini bozma riski taşır.

Dışlanan Babaanne
Bir başka örneğe göz atalım: 35 yaşındaki, İtalyan Antonella, yıllardır bir erkekle ilişki yaşa​mamış olmasının nedenlerine bakmak istemişti. Dizime başlama​dan önce yaptığımız konuşmada, kendisi ergenlik çağındayken babasının aileyi terk ettiğini, 20 yıl boyunca da ortaya çıkmadığını öğrendim. Büyükbabası (yani babasının babası) kendi karısını (ya​ni babaannesini) iki çocuğuyla evden yollamış, üçüncü çocuk olan Antonella’nın babasıyla yalnız yaşamaya başlamıştı. Antonella’nın, 25 kişilik gruptan kendi annesi, babası ve kendisi için üç temsilci seçip onları dizmesini istedim. Babasını karşısına kendiyle yüz yüze yerleştirdi. Annesini de babasının yanına koydu. Antonella’nın temsilcisi çok rahatsız olduğunu ve anneye baka-madığını belirtti. Baba ise tüm dikkatinin Antonella’da olduğunu söyledi. Anne kendini dışarıda hissetmekteydi. Dizime babaanne için bir temsilci kattığımızda Antonella’nın temsilcisi rahatladı. Baba da rahatlamış ve dikkati annesine yönel​mişti. Antonella babaannesine karşı büyük bir sevgi duyduğunu ifade etti. Büyükbabayı da dizime eklediğimizde Antonella, baba​anneyi evden yolladığı için ona kızgın olduğunu söyledi. Bu ailede neler olmaktadır? Ailedeki dışlanmış kişi babaannedir. Antonella onunla özdeşle-şerek bu yükü üstlenmiştir. Evden yollanan kendisi olmadığı halde, Antonella, büyükbabasına babaannesinin duymuş olduğu öfkeyi duyar. Bu olay bir çocuğun, kör sevgi olarak tanımlayacağımız sevgi​siyle, aile bireylerinden birinin kaderine nasıl bilinçsizce müdahale ettiğinin ve sonra bu müdahalenin sonuçlarını kendi yaşamında nasıl taşıdığının tipik bir örneğidir. Genç Antonella, öfkesini çok​tan ölmüş büyükbabasına değil de kendi babasına ve diğer erkeklere yöneltir ve erkeklerle ilişki kurmakta zorlanır. Buna “çifte aktarım” deriz. Antonella babaannesi gibi davranır — öznenin kimliğinde aktarım. Antonella’nın öfkesi büyükbabaya değil de babasına ve
diğer erkeklere yönelmiştir – duyguların nesnesinde aktarım. Verdiğimiz örnekte durum biraz daha karmaşıktır. Antonel-la’nın babası, kızının büyükbabası olan kendi babasıyla yaşamak zorunda bırakıldığından, annesi ve ablalarını gizliden gizliye özler ve babasına da gizliden gizliye öfke duyar. Antonella’nın babası, çocuk olarak kendi ana babasına güve​nemez ve onlardan sevgi alamaz. Anne yoktur, babaya da öfke duymaktadır. Kendi yaşamında annesini arayacak ve onu karısında veya kızında bulmaya çalışacaktır. Bir yandan da babasıyla özdeşleşip onun yaptığını yapma konusunda — aileyi terk etme — güçlü bir dürtü hissedecektir ve nitekim babasının yaptığını yapar. Dizimde Antonella kendisini babayla karşı karşıya konum​landırarak büyükbaba ile babaanne arasındaki çatışmayı yansıtır. Baba, bir yandan kendi babasıyla özdeşleşip onun suçluluk duygu​sunu taşırken öte yandan annesini aramaktadır. Antonella babaan-nesiyle özdeşleşir, öfkelidir ve öfkesini babasına yönlendirir. Baba​sının kendi ailesini terk etmesi ise kızgınlığını pekiştirir. Peki çözüm nedir? Öncelikle Antonella, babasının özgür olma​dığını görerek rahatlar. Babası çocukken kendi kontrolü ve anlayışı dışındaki olaylara kilitlenmiştir. Bunun farkına varması babasına açılmasını sağlar. Antonella, babaanneyi onurlandırıp dedesiyle aralarındaki çatış​mayı onlara bıraktığı an, çocuk olarak ailedeki yerini alabilir. Ancak o zaman babasını ne kadar özlemiş olduğunu fark eder ve babası​nın kendi çocukluğunun izin verdiği ölçüde elinden geleni yapmış olduğunu görür. Babasının ailesiyle kurulmuş olan karmaşık bağdan kurtulur ve annesine bakabilmeye başlar. Hatırlarsanız, dizimin başında annesine hiç bakamıyordu. Sonunda annesine gider ve müthiş bir rahatlama hisseder. Öfkeyi, şüpheyi ve güvensizliği geride bırakıp erkeklere de yeni gözlerle bakabilir. Bu örnekte, çatışmanın kaynağını tespit edip ait oldukları yere, büyükbaba ve babaanneye bırakabildik.

Dışlanma nedir?
Antonella örneğinde gördüğümüz gibi dışlanmış veya unutul​muş kişi mutlaka zamansız ölmüş biri olmak zorunda değildir. Aile sisteminde hak ettiği yer esirgenmiş, onaylanmamış bir akrabaya daha sık rastlanır. Dışlanma birçok olasılık içerebilir. Söz konusu akraba, aile için​de görmezden gelinmiş, bahsi edilmeyen, değersiz görülmüş biri olabilir; sakat veya zeka özürlü olduğu için aileden uzaklaştırılmış olabilir. Uzun süre hastanede kalmış ya da yatılı okula gönderilmiş veya en önemlisi evlatlık verilmiş olabilir. Hatta davranışları yüzün​den aile sevgisinden mahrum bırakılmış biri bile olabilir. Öyküler ve efsaneler, ihmal edilmiş ruhlarla, şu veya bu nedenle hatıralarına saygı duyulmayan, dışlanmış kimselerle doludur. Dizim öncesindeki konuşmamızda, dışlanmış kişinin kim oldu​ğu, aile resmine kimi dahil etmemiz gerektiği konusunda ipuçları ediniriz. Dizim sırasında bu kişiyi dizime eklemenin diğerleri üze​rinde etkisi olup olmadığını gözlemleyerek hipotezimizi sınarız. Antonella’nın aile geçmişini dinlerken önemli kişinin babaanne olabileceğini düşündüm ama yine de bu hipotezi dizim esnasında sınamam gerekti. Temsilcilerin tepkileri doğru yolda olduğumu, yani “kayıp” kişiyi bulduğumu doğruladı. Babaanne doğru kişi olmasaydı dizime girdiğinde diğer temsilciler hiçbir şey hissetmez​lerdi.

Geçmişi Tamamlamak: Dışlanmışı Dahil Etmek
Aile Dizimi iyileştirici bir çalışmadır. Amacı aile ilişkilerini yeniden gözden geçirmek ve dışlanmış üyeyi aileye geri kazandır​maktır. Yaşandığı zaman tamamlanamamış ve yarım kalmış bir şeyi tamamlamaya çalışır. Aslında tüm terapiler bir tamamlama çalış​masıdır. Eksik geştaltları tamamlayıp psikolojik kalıntıları ortadan kaldırmayı hedeflerler. Tüm kişisel olgunlaşma ve bireysel gelişim çalışmalarının temel ilkesi, kişilikte reddedilip dışlanmış ne varsa ortaya çıkarıp kabul edilmesini sağlayarak yürekte bunlara yer açmaktır. Aynı şekilde, önceki nesillerde dışlanmış aile bireylerinin de aileye dahil edilmesi, tanınması ve sevgiyle anılması gerekmektedir. Bu ilkenin özünde kavranması gereken, reddettiğimiz şeyin red​dedildiği sürece büyük güce sahip olduğudur. Reddetme çabamız reddedilenin güçlenmesine ve bizi izlemesine neden olur. Hortlak sandığımız şey, onun hortlak olduğuna inanmamızdan güç ala​rak peşimizi bırakmaz. Onun rüzgarda sallanan bir örümcek ağı olduğunu keşfettiğimizdeyse korku geçer. Bakmaya tahammül edemediğimiz şeye bir kere “evet” deyip de baktığımızda, içimizde bir şeyler değişir. Bu salt bir kabullenme değildir. Aynı zamanda korktuğumuz hortlaklara kendimizi açmak ve onlara duyduğumuz sevgimizle yüzleşmektir. Sevmediğimiz yanlarımıza yüreğimizi açma ilkesi tüm psikoterapinin temelini oluşturur. Zihnin bodrum katına, bilinçaltı katmanlarına attığımız her şey bin kat güçlenerek geri gelir ve bizi cezalandırır. Buradaki ana tema acıdır. Bahsettiğimiz sorunların hepsi acıdan kaçma çabalarımız sonucu ortaya çıkar. Hatta bir adım daha ileri gidip tüm sorunların acıdan kaçma çabasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Aslında aklın en etkin işlevlerinden biri bizi her türlü rahatsızlıktan korumaktır. Bunu yaparken tercih ettiği yöntem ise dikkatimizi dağıtmaktır. İyileşme süreci ancak acının yaşamın bir parçası olduğunu ve psikolojik acının da tıpkı diğer acılar gibi kaçı​nılmaz olduğunu anlamamızla başlar. Doğa ölüme karşı yargısızdır. Genç ölmekle yaşlı ölmek sadece iki ayrı kaderdir. Biri diğerinden daha acıklı değildir. Erken ölümü bir trajedi olarak algılamamız ve ölümü elimizden geldiğince uza​ğımızda tutmamız gereken bir felaket olarak görmemiz, tamamen insanlığa has ve gerçeğe aykırı bir davranıştır. Zor bir kaderi olmuş ya da genç ölmüş birini, ona acımadan hatır​lamamızın tek yolu, ölümün tarafsızlığını kavramaktır. Aile Diziminde iyileşme sürecini başlatmak için ulaşmaya çalıştığımız nokta budur.

Kör Sevgiden Bilinçli Sevgiye
Max ve Antonella örneklerinde açıkça gördüğümüz gibi çocu​ğun hangi aile bireyini temsil ettiğini, kiminle özdeşleştiğini bulup bu kişiyi dizime herkesin görebileceği şekilde yerleştirmek çok önemlidir. Söz konusu kişiye sevgiyle bakılıp hatırlandığında, onu temsil etme gereği ortadan kalkar. Böylece çocuk kendi olma özgür​lüğüne kavuşur. Artık başkasıyla özdeşleşmekten kurtulmuştur. Özdeşleşme eylemi, çocuğun diğer kişiyi kendinden ayrı biri olarak görememesi demektir. Kolektif bilincin dışlanmış kişiyi aileye dahil etme çabasıdır. Üstelik başarısız bir çabadır, çünkü çocuk tarafından temsil edilse de söz konusu kişi dışlanmaya devam etmektedir. Max büyükbabasına, Antonella da babaannesine sevgi ve say​gıyla baktıkları anda onlarla özdeşleşmeleri son bulur. Çocuk asıl konumuna döner. Ebeveyn-çocuk ilişkisinde iyileşme süreci başlar. Max annesine bakıp küçük yaşta kaybetmiş olduğu babasına ve bu kayıpla gelen acıya saygı duyduğunu söyleyerek annesiyle sevgi bağını tekrar kurabilir. Antonella da babasına, babaannesini hatır​ladığını söyleyerek, babasıyla sevgi bağını kurar. Söz konusu ebeveyn çoğu zaman büyük bir rahatlama hisseder, kimi zaman bastırdığı acı ortaya çıkar, kimi zaman da kendi ana babasını bırakmakta zorlanır. Her durum eşsizdir ve kendine özgü bir şekilde gelişir. Önemli olan acının tekrar yaşanarak gömülü sevginin yeniden gün ışığına çıkarılmasıdır. Gerçek şifa bu sevgidir. Max kendi kör sevgisinin sonucu büyükbabasıyla özdeşleşmiş​tir. Büyükbabasıyla karşılaştığında artık onunla özdeşleşmesine gerek kalmaz. Sevgisi bilinçlenir ve bu bilinçli sevgiyle yaşlı adamı onurlandırabilir. “Sevgiyle onurlandırma” eylemi, Max’ın bundan böyle büyükbabasını temsil etmesini olanaksız kılar. Annesine duyduğu sevgi de Max’ı yönlendirmiştir. Anneye ait olma ihtiyacı Max’ı, annesinin acısını dindirerek onun sevgisine kavuşma çabasına itmiştir. Buna “kör” ya da “bağlı” sevgi deriz. Çocuk kendi vicdanı doğrultusunda, ebeveyninin acısına yardım amacıyla her şeyi yapabileceğini ve buna hakkı olduğunu düşünür. Çocuklara özgü büyülü düşünmedir bu: “Birinin acı çekmesi gerekiyor, ben ana babamın yerine acı çekersem, onlar daha az acı çeker.” Ne yazık ki doğru değildir ve üstüne üstlük acı ikiye katla​nır. Kör sevgi, kolektif vicdanın “kutsal düzen” yasasına karşı gelir ve sonunda herkes kaybeder. Gelecek bölümde bu konu üzerinde duracağım.

Aile Sistemine Kimler Dahildir?
Birinci derece akrabaların tümü kolektif vicdana dahildir. Bun​lar ebeveynl er, genç ölen veya ölü doğmuş olanl ar da dahil tüm çocuklar ile babaanne, anneanne ve büyükbabalardır. Halalar, dayı​lar, amcalar ve teyzeler de dahildir, ancak onların çocukları dahil değillerdir. Bazı durumlarda büyük-büyükbaba ve büyükanneler de dahil olabilirler. Aile Diziminde geniş aile kapsamındaki önemli akrabalar bunlardır. Akraba olmayan ama aralarında yaşanmış olaylardan ötürü bir aile üyesiyle güçlü bir bağı olan kimseler de aile sistemine dahildir. Bu kişiler kolektif vicdanın yasalarına tabi olurlar. Onlar da sonradan gelen bir aile bireyi tarafından temsil edilebilirler. Anne ya da babanın daha önceki sevgilisi, şimdiki eş için yer açtıysa onun da sisteme dahil edilmesi gerekir. Aile bireylerinden birine kötülük yapmış kimseler de sisteme dahil​dir. Naziler gibi etnik temizlik yapmış ya da iç savaşta yer almış kişiler buna örnektir. Tam tersi de geçerlidir. Yani aile üyelerinden zarar görmüş — cinayete kurban gitmiş ya da iş hayatında dolandırılmış — biri de dizime dahil edilmelidir.

Svagito R. Liebermeister
Kaynak: Sevginin Kökleri 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Lev Tolstoy’un Sevdiği ve Okumanızı İstediği 6 Yazar

Kapat