Musa ve Tek Tanrılı Din: Tarihsel Gelişim – Sigmund Freud

Burada Totem ve Tabu’nun içeriğim ayrıntıları ile tekrar edemem, fakat söz konusu varsayılan ilkel dönem ile tek tanrıcılığın zafer kazandığı tarihsel dönemler arasındaki uzun mesafeyi doldurmakla yükümlüyüm. Kardeşler klanı, anaerkil düzen, dış evlilik ve totemcilikten oluşan topluluk oluşturulduktan sonra, “Bastırılmış olanın dönüşü” olarak nitelendirilebilecek bir gelişme yaşandı. “Bastırılmış olan” kavramım burada asıl anlamı dışında kullanacağız. Sözü edilen tek bir kişinin ruhsal yaşantısında bastırılmış olanla eşdeğer kılmaya çalıştığımız, kavimlerin yaşamlarında gelip geçmiş, yitik, aşılmış olan bir şey. Bu geçip gitmiş olanın karanlıkta kaldığı dönemde hangi psikolojik halde bulunduğunu öncelikle söyleyemeyeceğiz.

Tek bir birey psikolojisine ait kavranılan kitle psikolojisine taşımak bize pek de kolay gelmeyecek ve “kolektif” bilinçdışı kavramım ileri sürdüğümüzde herhangi bir şey elde edeceğimize inanmıyorum. Bilinçdışı olanın içeriği zaten kolektiftir, insanların genelinin mülkündedir. Yani öncelikle benzerliklerden yola çıkarak yardım alacağız. Burada kavimlerin yaşantısında incelediğimiz süreçler, psikopatolojiden bize tamdık gelen oldukça benzer ancak yine de aynısı olmayan süreçlerdir. Nihayet ilgili ilkel dönemlerdeki psikolojik vurgunların miras haline geldiğini, her yeni nesilde yeniden kazanılmasının gerekli olmadığım sadece diriltilmeye ihtiyaç duyulduğunu kabul ediyoruz. Burada kuşkusuz “doğuştan getirilen” dil yetisinin geliştiği dönemden geleni tüm çocukların herhangi bir öğrenime tabi tutulmadan aşina oldukları ve dillerin farklılığına rağmen tüm halklarda bir olan simgesellik örneğini düşünelim. Kesin konuşabilmeliniz için gerekli olan eksiklikleri ise psikoanalitik araştırmaların sonuçlarından elde ederiz. Çocuklarımızın önemli pek çok durumda kendi yaşanmışlıklarına uygun düşen tepkileri göstemedikleri, tıpkı hayvanlarda olduğu gibi içgüdülerine göre davrandıkları ki bunun ancak filogenetik mirasla açıklanabileceğini öğreniyoruz.

Bastırılmış olanın geri dönüşü yavaşça gerçekleşir, kesinlikle kendiliğinden değildir aksine insanların kültürel hayatını oluşturan yaşam koşullarındaki tüm değişimlerin etkisinin altındadır. Burada ne bu bağımlılıkların özetini verebilirim, ne de bu geri dönüşün aşamalarını boşluklar halinde sıralayabilirim. Baba, ilkel sürüde olduğu kadar sınırsız olmasa da, yeniden ailenin reisi olur. Totem hayvanı belirgin bir şekilde yerini tanrıya bırakır. İlk başta insan suretindeki tanrı henüz hâlâ hayvanın kafasını taşımaya devam eder, sonraları kendi tercihi ile bu hayvana dönüşür, sonra bu hayvan kendisi için kutsallaşır ve sevgili refakatçisi haline gelir ya da tanrı artık hayvanı öldürmüştür ve ardından onun lakabını taşır. Totem hayvanı ile tanrı arasında genellikle tanrılaştırmanın ön basamağı olarak bir kahraman ortaya çıkar. Yüce bir baştanrı fikri insanların kafasına erken bir dönemde, ilk Önceleri siluet halinde, insanların günlük hayatlarına pek katılmadan yerleşmişe benziyor. Kabile ve kavimlerin daha büyük birlikler halinde birleşmesi ile tanrılar da aileler kurar ve hiyerarşik bir düzenle örgütlenirler. Aralarından bir tanesi daima, tanrılar ve insanların baştanrısı haline yüceltilir. Ardından çekimser bir tavırla bir sonraki adım atılır ve tek bir tanrıya tapınılmaya başlanır ve nihayet biricik bir tanrıya tüm kudret teslim edilir, yanı sıra başka tanrıların varlığına göz yumulmaz. Ancak bu yolla ilk sürünün babasının sahip olduğu görkem yeniden canlandırılıp ona karşı atfedilen duygular tekrar ortaya çıkabilirdi.

Bu kadar uzun zamandır özlenen ve yolu gözlenen bir varlık ile bir araya gelişin etkisi coşkuluydu, tıpkı Sina Dağı’ndaki yazıtlarda belirtildiği gibi. Hayranlık, huşu ve onun gözünde ihsana ulaşabilmekten duyulan minnet Musa-dini tanrı babaya karşı söz konusu olumlu duyguların dışında duygu tanımaz. Bu varlığın karşı konulmazlığına duyulan inanç, onun istencine tabi olma, sürü babasının çaresiz, sindirilmiş oğlunda da mutlak olamazdı; hatta ancak ilkel ve çocuksu olma çerçevesi içine yerleştirildiğinde tamamıyla anlaşılır hale gelir. Çocuksu heyecanlar yetişkinlerdekinden çok farklı ölçülerde yoğun ve. tüketilmeyecek kadar da derindir, dolayısıyla sadece dini aşkınlık bunu geri getirebilir. Böylece tanrıya duyulan sadakatin esrikliği ilk babanın geri dönüşüne gösterilen sonraki tepkidir.

Baba-dininin yönü böylelikle tüm zamanlar için taahhüt edilmiş, ancak gelişimi bu noktada durmamışta. Baba ilişkisinin özünde duygusal bir çelişki vardır; bir zamanlar oğulların hayranlık duyulan ve korkulan babayı öldürmek üzere harekete geçirdiği düşmanlığın zamanla ortaya çıkması kaçınılmazdı. Öldürücü baba nefretinin Musa-dininde doğrudan yeri yoktu; bu nefrete karşı ancak güçlü bir tepki verilebilirdi. Bu düşmanlığa karşı duyulan suçluluk duygusu, tanrıya karşı işlenen günah ve günah işlemeye devam edildiğine ilişkin duyulan vicdan azabı. Peygamberler tarafından durmadan canlı tutulan, kısa bir süre içinde dini düzenin yerleşik bir içeriği haline gelen bu suçluluk duygusu, kendisini başarılı bir şekilde maskeleyen, daha yüzeysel başka bir nedene dayanıyordu. Kavimin durumu iyi değildi, tanrının inayetine bağladıkları umutlan gerçekleşmiyordu, tanrının seçilmiş kavmi oldukları hayalinden vazgeçmek o kadar da kolay değildi. Bu mutluluktan vazgeçmemek demek, her bir kişinin kendi günahkârlığından dolayı hissettiği suçluluk duygusu, tanrının inayeti için biçilmiş kaftandı. Yasaklan çiğnendiğinden tanrı tarafından cezalandırılmaktan daha iyisi hak edilmiyordu ve doymak bilmeyen ve çok derinlerden gelen bu suçluluk duygusunu tatmin etme ihtiyacı içinde yasaklar gittikçe sert, utandırıcı ve küçültücü hale getiriliyordu. Ahlaki bir çileciliğin bu yeni sarhoşluğu içinde yeni içgüdüsel vazgeçişlere varılıyordu ve bu da kavime en azından diğer eski kavimlere kısmet olmayan, öğreti ve hükümlerle etik bir yücelik kazandırmıştır. Bu yüceliğe giden gelişime birçok Yahudi dininin ikinci esas karakteri ve ikinci büyük başarısı gözüyle bakar. Bizim anlattıklarımızdan, bu ikinci karakterin ilki ile yani tek tanrı düşüncesine nasıl bağlı olduğunun çıkartılması gerekiyor. Ancak bu etik kökeninin, bastırılan tanrı düşmanlığından duyulan suçluluk duygusunda yattığını inkâr edemez. Bu eğilim saplantı nevrozlarının tepkilerinin gelişimi sırasında görülen sona ermemiş ve sona ermeyecek olan karakteri taşır; cezalandırmanın gizli niyetlerine de hizmet ettiği tahmin edilebiliyor.

Sonraki gelişmeler Yahudiliği aşıyordu. İlk baba trajedisinden geriye kalıp tekrar dönenin Musa-dird ile hiç ilgisi yoktu. O dönemin suçluluk duygusu uzun zamandır sadece Yahudi kavmi ile sınırlı değildi, boğucu bir huzursuzluk, nedeni hiçbir zaman bilinemeyecek olan bir belanın önsezisi olarak tüm Akdeniz halklarını sarmışta. Günümüz tarih yazıcılığı antik medeniyetin yaşlandığından bahseder; sanırım bu, söz konusu halkların keyfini bozmakta yer yer neden olmuş ve katkıda bulunmuştur. Bastırılan duruma ilişkin açıklama Yahudi âleminden gelmiştir. Etraftaki tüm yaklaşımlara ve hazırlıklara aldırmaksızın ruhunda bilginin uyandığı kişi, kendisini Roma vatandaşı Saulus olarak adlandıran, yine bir Yahudi olan Tarsuslu Paulus idi: Tanrı-babayı öldürdüğümüz için bu kadar mutsuzuz. Ve bu bir parça gerçeği sevinçli bir müjde almanın hezeyan dolu örtüsü ile kavrayabilmesi kesinlikle anlaşılır bir şey: Bizi günahlarımızdan arındırmak için, bizden birisi kendi hayatım feda ettiğinden beri tüm suçlarımızdan kurtulduk. Bu ifade de tabii ki tanrının öldürülmesinden söz edilmiyordu, fakat ancak öldürülen bir kurbanla günahtan arınmayı sağlayan bir suç yine ancak bir cinayet olabilirdi. Ve hezeyan ile tarihi gerçeklik arasındaki bağlantı kurbanın tanrının oğlu olduğu konusunda bir kesinlik sağlıyordu. Kaynağım tarihi gerçekliklerden alan bu güç sayesinde bu yeni inanç tüm engelleri aşar; mutluluk verici seçilmiştik inananın yerini özgür kılan kurtuluş inancı alır. Ancak babanın katli gerçeği insanlığın belleğine geri dönerken, tektannalığın içeriğindeki dirençlerden çok dalla büyüklerini aşmak zorundaydı; ayrıca daha güçlü bir tahrifi de göze alması gerekiyordu. Böylece ad verilemeyen suç aslında siluet halindeki bir ilk günah düşüncesi ile yer değiştirir.

İlk günah ve kurban verilmesi ile sağlanan kurtuluş düşüncesi Paulus tarafından kurulan yeni dinin temel direkleri olmuştur, ilk babaya karşı çıkan kardeşler birliğinde gerçekten de cinayet eyleminin elebaşı olan ve bunu tetikleyen birinin olup olmadığı ya da bu kişinin kendi kişiliğini kahramanlaştırmak amacıyla sonraları şairlerin hayal gücünde yaratılıp geleneğe sokulup sokulmadığı bir yana bırakılmak zorunda. Hıristiyan öğretisi Yahudiliğin çerçevesini yerle bir ettikten sonra birçok başka kaynaktan öğeler almış, saf tek-tarıncılığın bazı hatlarından vazgeçmiş, âdetlerin birçok ayrıntısında geri kalan Akdeniz halklarına tıpatıp ayak uydurmuştur. Sanki Mısır Ikhnaton’un mirasçılarından yeniden öç alıyormuş gibiydi. Bu yeni dinin baba ilişkisinde yatan o eski duygusal çelişki ile başa çıkma şekli dikkate değer. Gerçi asıl mesele tanrı-baba ile barışmak, ona karşı işlenen suçun kefareti idi, fakat bu duygusal ilişkinin diğer yanında da suçu üzerine alan oğul, babanın yanında ve aslmda babanın yerine kendisi tanrı olmuştu. Baba dininden yola çıkan Hıristiyanlık bir oğul dinine dönüşmüştü. Baba’yı yok etmek zorunda olma belasından kaçamamıştı.

Yahudi kavminin sadece bir kısmı yeni öğretiyi kabul eder. Kabul etmekten kaçınanlara bugün hâlâ Yahudi denilmektedir. Bu ayrım ile diğerlerinden öncesine göre daha da keskin bir şekilde tecrit olurlar. Yahudilerin dışında Mısırlılar, Yunanlılar, Suriyeliler, Romalılar ve nihayet Cermenleri de içine alan bu yeni din cemaati tarafından tanrı’yı öldürdüklerine ilişkin sitem dolu sözleri duyacaklardır. Bu sitemin tam versiyonu şu şekilde olurdu: Tanrı’yı öldürdükleri gerçeğini kabullenmek istemiyorlar, oysa biz bunu itiraf edip, bu suçtan arındık. Bu sitemin ardında ne derece büyük bir gerçekliğin yattığım görmek çok kolay. Tanrı’yı öldürdüklerini bir şekilde tahrif ederek dahi olsa kabul etmekle ile birlikte atılacak olan adımı Yahudilerin neden atmadıkları özel bir araştırma konusudur. Böylelikle belirli ölçüde trajik bir suçu üzerlerine almış oldular; bu suçun karşılığını ağır bir şekilde ödemek zorunda kaldılar.

Bizim incelememiz Yahudi kavminin kendisini tanımlayan nitelikleri nasıl kazandığına bir nebze de olsa ışık tutmuştur belki. Bugüne dek bu niteliklerin nasıl olup da kendisini bireysellik olarak koruduğu sorunsalım pek de aydınlatamadık. Ancak bu türden bilmecelerin kusursuzca cevaplandırılmasını beklemek ne istenebilir ne de beklenebilirdi. Elimden gelen her şey, girişte belirttiğim sınırlar dahilinde konuya bir katkıda bulunmak olmuştur.

Sigmund Freud
Musa ve Tek Tanrılı Din

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Gazeteciğin Baskı Gücü – Pierre Bourdieu

Kapat