Güncel İlişkileri Anlamak: Aile Diziminde Kadın-Erkek İlişkisi – Svagito R. Liebermeister

0
177

Bir mazo​şistin bir sadiste ihtiyacı vardır. Hükmetmeyi seven biri hükmedilmeyi seven birine ihtiyaç duyar ve böylesine iki kişi birbirlerini bulursa mükemmel bir uyum sergileyebilirler. Kendine anne arayan bir adam kendine çocuk arayan bir kadın bulabilir. Kadınlara saygı duymayan bir adam erkeklerden saygı hak etmediğini düşünen bir kadın bulabilir.

Aile sisteminde iki temel ilişki vardır: Biri ebeveyn çocuk ara​sındaki hiyerarşik ilişki, diğeri karıkoca veya birlikte yaşamaya karar vermiş kadınla erkek arasındaki eşit ilişkidir. Bu bölümde eşitler arasındaki ilişkinin özelliklerini anlamaya çalışacağız. Kadın-erkek ilişkisinin, ebeveynçocuk ilişkisinden nasıl farklı olduğunu ve ondan ne şekilde etkilendiğini irdeleyeceğiz. Bir çocukla yetişkin arasındaki farka baktığımızda ilk dikkati çeken, çocuğun görece çaresizliği ve kısıtlı sorumluluğuna karşı yetişkinin yap​tıklarından daha fazla sorumlu olmasıdır. Büyümek için sorumsuzluktan ve başkalarının bakımına muh​taç olma duygusundan vazgeçmemiz gerekir. Çoğumuz bunun farkında olsak da eşimizin bakımına ihtiyacımız varmış gibi davra​nıp ihtiyacımız karşılanmayınca da hayal kırıklığına uğrarız. Kendi kendimize bakmanın doğal sürecine direnip başkası tarafından korunup kollanmak isteriz.

Alma Verme Dengesi
Ebeveynle çocuk arasındaki ilişkiye baktığımızda hemen bir dengesizlik göze çarpar. Çocuk yetişkine bağımlıdır; anneyle baba verir, çocuk alır. Çiftler arasındaki ilişki ise dengelidir. Karşılıklı bir alışveriş vardır ve her iki taraf da hem alan hem veren roll erini az çok eşit olarak oynarlar. Temelde erkek kendinde eksik olanı kadından alır ve kadında eksik olanı ona verir; kadın da kendinde eksik olanı erkekten alır ve erkekte eksik olanı ona verir. İkisi de dengeli bir değiş tokuşa, karşılıklı olarak bir şeylere ihtiyaç duyduklarını göstermeye hazır olmalıdırlar. Bu alışverişin maddi, cinsel, duygusal, ruhsal ve zihinsel, kısaca her alanda gerçekleşmesi gerekir. İlişkiyi ayakta tutan, çiftler ara​sındaki bağlılığı derinleştiren güç budur. Birbirleriyle alışverişleri arttıkça aralarındaki bağ da o oranda güçlenecektir. Ebeveyn-çocuk ilişkisinde, bağ kendiliğindendir; çocuk istese de istemese de ana babasına biyolojik olarak bağlıdır. Kadın-erkek arasındaki ilişkide ise beraberlik seçime dayalıdır. Aralarında değiş tokuşla bir bağ yarattıktan sonra ayrılmaları zorlaşır. İnsanlar iste​diklerini yapma özgürlüklerini kaybetmekten korktukları için çok vermek ve çok almaktan çekinirler. Ebeveyn-çocuk ilişkisindeki ana dinamiği, “Sen büyüksün, ben küçüğüm, sen verirsin, ben alırım” cümlesiyle ifade ederiz. Kadın-erkek ilişkisinde ise
birbirlerine söylemeleri gereken, “Bende senin ihtiyacın olan bir şey var ve bunu sana sunmaya hazırım, sende de benim ihtiyacım olan bir şey var ve bunu da senden almaya hazı​rım” cümlesidir.

Sorunların Başladığı Yer
Eşler ilişkilerine kendi ailelerinden taşıdıkları yükle gelirler. Bundan dolayı ebeveyn-çocuk ilişkisinin kadın-erkek ilişkisinde önemli bir etkisi vardır. Kişi, aile düzeni ve doğal hiyerarşiye aykırı davranarak kendi ana babasına “vermeye” kilitlenmişse, karşılığın​da eşinden alarak durumunu telafi etmeye çalışır. Eşini ebeveyni olarak görür. Her şey tersine döner. Dengeyi sağlamanın ve durumu düzeltmenin yolu, kişinin ebeveyniyle ilişkisinde “küçülmesi”, yani ana babayı oynayacağı​na çocuk rolüne dönmesi ve eşiyle ilişkisinde de “büyümesi”, yani sorumluluk alarak ilişkide daha verici olmasıdır. Kadın-erkek ilişkisi, aralarındaki alışveriş sırasında, dengenin bozulmasıyla dengeyi sağlama arzusu arasında gider gelir. Eşler ara​sındaki gerginlikler de bu dinamik kapsamında yer alır. Ancak çoğu zaman sorunun daha derinden kaynaklandığını görürüz. Örneğin, bir çocuğun ebeveynine davrandığı gibi eşine davranan bir kadını ele alalım. Kendini çaresiz ve bağımlı hale getirerek erkeğe, ona verebileceği değerli hiçbir şeyi olmadığını ve erkeğin ona verdiğinden kat kat fazlasına ihtiyacı olduğunu bildir​mektedir. Yetişkin olmasına rağmen muhtaç konumdadır; sınırsız destek ister ve olayları yönlendirerek bakımını garantilemeye çalışır. Hasta annesine yaşamı boyunca bakmış bir kadının dizimin​de, kadın kocasına muhtaç bir çocuk gibi yaklaşır. Güncel ailesini dizdiğimizde kadın, sanki anne olan o değilmiş gibi çocuklarıyla birlikte durur. İlişkide daha çok alan odur. Sonunda çocuklarını kocasına bırakıp giden de o olur. İlişkiyi terk eden taraf genellikle daha çok alan taraftır. Ancak bu durumda koca da karısının gitmesinden sorumludur. Dizimde kocanın karısına düzenli olarak ebeveyni gibi davrandığı​na ve sanki kendinin hiçbir şeye ihtiyacı yokmuşçasına, karısının istemesini bile beklemeden tüm ihtiyaçlarını karşıladığına tanık oluruz. Böylece karısına onun her isteğini karşılamaya hazır oldu​ğunu, ancak ondan hiçbir şey almaya ihtiyacı olmadığını bildirmiş​tir. Karısının dengeyi kurmak, ilişkide kocasıyla eşit olmak, bir eş ve anne olarak sorumluluk almayı öğrenme şansı kalmamıştır. Bir başka ilişki örneğinde de erkeğe bir prens gibi davranıldığına tanık oluruz. Sonunda ayrılan erkek olur.

Dengenin onarılmaz hal​de bozulduğunun tipik bir göstergesidir. Genelde almak vermekten daha zordur. Alan kişi geri verme baskısı hisseder ve eğer böyle bir şansı yoksa ayrılır. Söz konusu adamın bir sonraki ilişkisinde eşi ondan daha çok şey isteyerek ilişkinin daha sağlıklı yürümesini sağladı. Böylece adam bir erkek olarak kendi değerinin ve kendi ihtiyaçlarının daha çok farkına varabilmişti. Eşlerden biri bilincinde olmaksızın diğerinden ebeveyni olmasını ister veya diğeri için ebeveyn rolü üstlenirse ikisi arasındaki eşitlik bozulur ve ilişki dengesini yitirir. İlişki kuran kadınla erkeğin bir​birlerinden bir şey istemeleri ve aynı zamanda da birbirlerine borçlu olduklarının bilincinde olmaları gerekir. İlişkilerin püf noktası her iki tarafın da karşıdakinin geri verebileceği ya da geri vermek iste​yeceği kadar vermek veya karşıdakinin alabileceği kadar almayı bilmektedir. İlişki dinamiğinin bu derinliklerini görebilmek keskin bir bakış gerektirir. Dengesizlikler genelde eşler ne olup bittiğini anlayama​dan oluşuverir. Bol keseden vermek veya doymak bilmeden almak erken çocukluk döneminde kişinin davranış kalıbı haline gelmiş olabilir. Dengesizlik arttıkça ilişkiden kopma eğilimi başlar. Yakın bir geçmişte bana danışmaya gelen genç bir çifti örnek alalım. Kadın eşini iki çocuğuyla bırakıp gitmişti. Ona göre soru​nun nedeni kocasının yaşamış olduğu bir kaçamaktı ve terapiye gitmelerini isteyen kendisiydi. Seans sırasında sorunun kadında olduğu ortaya çıktı.

Problem, kadının en ufak sorunda kocasını terk etme eğilimiydi. Bunu daha önceki ilişkilerinde de yaşamış, meydana gelen ufak aksaklıkları bahane edip erkekleri suçlayarak terk etmişti. Bu ilişkide erkeğin daha çok veren ve az isteyen taraf olduğu ortaya çıktı. Erkeğin eğilimi de, eşininkiyle danışıklı dövüş olarak, kendini yetersiz ve değersiz görüp tüm suçu üstlenmekti. Kadının erkeklere duyduğu öfkenin sorumluluğunu üstlenme​sine yardımcı oldum. Bu öfke annesinden aldığı bir duyguydu. Annesi de babasını terk etmişti. Erkeğe de kendine düşenden faz​lasını yüklenmemesi için ne yapması gerektiğini gösterdim. Çift ilişkilerini sürdürmeseler de barış içinde ayrılmayı başardılar. Kadın ve erkeğin sevgili oldukları her ilişkide, birbirlerinden taleplerde bulunmaları doğaldır. Elbette bunun yanı sıra iyi niyet​li bir değiş tokuşla dengeyi kurma gayreti de şarttır. Eşlerden biri ihtiyaçlarını göstermeye hazır değil ve alamıyorsa ya da vermek istemiyorsa sorunlar baş gösterir. Aynı şekilde eşlerden birinin sürekli ebeveyn ya da çocuk gibi davranması da sorun yaratır. Her iki durumda da ilişki içinde dengesizlik söz konusudur ve düzeltil​mediği takdirde genellikle boşanmayla son bulur.

Evli bir Fin olan Lars, 8 aylık kızları için aşırı bir endişe duyu​yor, kızlarının bakımı konusunda karısının sorumluluklarını da üstleniyordu. Bu davranış Lars’ın kendi gücüne ve “erkekliği”ne duyduğu özgüven eksikliğini ortaya koymaktaydı. Lars’ın babası kendi babasını küçük yaşta kaybetmişti. Aile sisteminde erkekleri sıraya dizdik. Lars babasının, babası da büyükbabanın önünde dur​du. Lars, babası ile büyükbabasından akan gücü hissettikçe kendi ailesi konusunda rahatladı. Sonunda gülerek, “Artık kendimi daha az önemli hissediyorum” dedi. Bu cümle bize babasının acısını onun yerine taşıdığını ve kendini babasına karşı sorumlu hissetti​ğini gösteriyordu. Bundan dolayı güncel ailesinde bir koca ve baba olarak yeterli güce ulaşamamıştı. Dengeyi sağlama konusundaki isteğimizde samimiysek, bize yaşam verenlerin önünde çocuk, ilişki için seçtiğimiz kişiyle yetiş​kin, çocuklarımızla da ebeveyn olmalıyız. Ana babamız bizi yete​rince sevmedi diye sızlanmayı bir kenara bırakıp yetişkin olarak dünyadaki yerimizi ve ebeveynlik rolümüzün sorumluluğunu alma​lıyız. Aile dinamiği açısından baktığımızda yaşamda önemli olan ne yaptığımız ve nasıl davrandığımızdır; bunları yaparken hissettikleri​miz değil. Baba olan bir erkek çocuklarına karşı sorumludur, çünkü baba olmayı seçmiştir. Bu tek başına yeterli bir nedendir, bu açıdan baba olma konusunda ne hissettiği konu dışıdır. Sosyal kişilik konusundaki Aile Dizimi modelini şöyle özetleyebi​liriz: Ana babamıza karşı biz küçüğüz, onlar büyükler; çocuklarımıza karşı biz büyüğüz, onlar küçükler; eşimizle ilişkimizde ise eşitiz. Yetişkin bir ilişkide kendimizi zaman zaman “küçük” hissedi​yorsak veya eşimize o çocukmuş gibi davranıyorsak, köken ailemiz ya da önceki eşimizle tamamlanmamış bir sorundan ötürü iliş​kimizde dengeyi kuramamışız demektir. Yaşanan dengesizlik tek taraftan kaynaklandığı gibi her iki eşin sorumluluğu da olabilir. Bazı durumlarda iki tarafın da çözümlenmemiş sorunlarının aralarında işlevsel bir uyum sağladığına tanık oluruz. Her iki taraf birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılayacak rolleri öyle bir uyumla oynar​lar ki aralarındaki sorun hiç ortaya çıkmayabilir. Örneğin bir mazo​şistin bir sadiste ihtiyacı vardır. Hükmetmeyi seven biri hükmedilmeyi seven birine ihtiyaç duyar ve böylesine iki kişi birbirlerini bulursa mükemmel bir uyum sergileyebilirler. Kendine anne arayan bir adam kendine çocuk arayan bir kadın bulabilir. Kadınlara saygı duymayan bir adam erkeklerden saygı hak etmediğini düşünen bir kadın bulabilir.

Olumlu ve Olumsuz Değiş Tokuş
Alma verme dengesinde bir sarkaç hareketi vardır. Ben senin için bir şey yaptığımda, bu hareketimin yarattığı momentumla sen de benim için bir şey yapmak ist ersin. Bu bil inçl i bir iş kont rat ı değildir. Kişisel vicdanımızla yaratılmış doğal bir ilişki dinamiğidir. Yapıcı yönde işlediğinde ilişkideki etkisi kolayca gözlemlenir: Birbirimizle uyumlu bir alma verme gelgitinde ilerleriz. Sana sev​gim, sana bir şey verme ist eği uyandır ır ve sen de benden güzel bir şey aldığında onun karşılığını verme arzusu duyarsın. Böylece sarkacın her sallanışı ilişkiyi derinleştirir. Buna yapıcı değiş tokuş deriz. Ancak sarkacın salınımı ilişkide zor, acı verici, köstekleyici, yani kısaca yıkıcı şeyler yaptığımızda da aynı şekilde işler. Eğer ben sana kötü davranırsam, maddi veya duygusal olarak onayın olmadan senden bir şey alırsam, sende de büyük olasılıkla onayım olmadan benden bir şey alma arzusu uyandırırım. Eşini aldatmış bir kadını örnek alalım. Bir başka erkekle beraber olmuş ve bu hareketiyle ilişkisini yaralamıştır. İlk bakışta kocanın yeterince anlayışlı olup karısını affetmesinin en olgun ve medeni davranış olduğunu düşünebiliriz. Ancak bu düşünce aile dinamiği kurallarına göre geçerli değil​dir.

Denge Yasasına göre kadının ilişkide dengeyi yeniden sağlamak için gerçek bir fedakarlıkta bulunması gerekir. Kocası, karısından vermekte zorlanacağı bir şey istemelidir; kadın çok değer verdiği bir şeyden kocasına değerli bir şey vermek adına vazgeçmelidir. Örne​ğin, kocasıyla hafta sonu dağlara gitmek için kendisi adına önemli bir iş toplantısından vazgeçmesi gibi. Gücendiren taraf kişisel bir özveride bulunmalı ve yaptığı göstermelik bir jest değil, gerçek bir özveri olmalıdır. Bağışlayıcılık Hıristiyan kökenli toplumlarda önemli bir erdem olarak kabul edilir. Aile sisteminde ise karşındakini küçük düşür​mektir. Bağışlayarak kendimizi eşimizden daha ahlaklı, daha bilge bir konuma yüceltiriz. Kimsenin kimseyi bağışlamaya ya da kimse​den af dilemeye hakkı yoktur. Aksi takdirde ilişkinin dengesi bozu​lur. İşin ilginci, af dileyen kişi diğerinden bir şey istemektedir, oysa asıl yapması gereken davranışının neden olduğu sonuçlara katlan​maya hazır olduğunu göstermektir. “Üzgünüm” demekle “Lütfen beni affet” deme arasında bir fark vardır. “Affeden” eş, büyük ola​sılıkla konuyu tekrar tekrar gündeme getirir. Bu, ilişkide eşitliğin bozulduğunun işaretidir. Başka örnekler: Kadın kendi köken ailesinin kaderiyle kilitlen​miş olduğundan kocasına çok açık değildir. Koca da bir kaçamak yaşayarak bunu “dengeler”. Evli sevgilisinden çocuğu olan bir baş​ka kadın, sevgilisinin karısından boşanmayıp çocuğu büyütmesine yardımcı olmamasının intikamını,
çocuğuyla görüşmesini engelle​yerek alır. Yıkıcı yöndeki alma verme gelgiti budur. Sarkacın her bir hare​ketinde, bir taraf diğer tarafın yaptığından biraz eksik bir kefaret isterse, ilişki zedelenmez ve denge yeniden sağlanır. Öte yandan dengeyi sağlamak adına yapılan hareket, işlenen suçtan daha büyükse ilişki çıkmaz bir döngüye girer ve yıkıcı değiş tokuş derin​leşir. Karşı taraf daha yıkıcı davranarak kendine yapılandan daha fazla acıya neden olmuş ve intikam hissine yenik düşmüştür.

Aldatılan koca, eşine sırtını dönüp birçok kadınla ilişkiye girer​se aralarındaki sevgi kısa sürede zedelenir. Dengeyi, intikam alarak kurma çabası ilişkiyi çökertir. Sağlıklı bir ilişkideyse, koca kendine yapılan yanlışa daha az yıkıcı bir karşılıkta bulunarak, yapıcı değiş tokuşa dönmeye olanak sağlar. Yapıcı değiş tokuşta aramızdaki sevgi karşımızdakine biraz daha fazlasını vermemize; yıkıcı değiş tokuşta aramızdaki sevgi karşıdakine biraz daha azını vermemize neden olur. Birbirimize yaptığımız iyi ve kötü hareketlerin günlük olarak tartılıp dengelenmesi, özenle ayarlanması gereken ince bir işmiş gibi görünebilir. Ancak hepimiz, aldığımızdan fazla mı veriyor, yoksa verdiğimizden fazla mı alıyor olduğumuzu yüreklerimizde biliriz. İster kabul edelim ister etmeyelim, gücenerek verip vermediğimizi ya da karşıdan çok şey isteyip istemediğimizi özümüzde biliriz. Bilinçli zihnimizin yüzeyinde bu bilginin farkında olmayabili​riz. Onları açıkça kabul etmek istemiyor da olabiliriz. Ancak daha derin bir düzlemde ilişkide denge olup olmadığını anlarız ve bunun sonucu olarak da bir dizim seansında gerçek çoğunlukla ortaya çıkar. Sonuç başlangıçta bizim için yeterince açık değilse de üçün​cü kişiler, yani çiftle çalışan terapist ya da uygulayıcı için yeterince açıktır. İtalyan bir adam yabancı bir kadına aşık olur ve kadını ülke​sindeki işini bırakarak kendisiyle İtalya’da yaşamaya çağırır. Kadın sonunda razı olur. İşinden ayrılarak adamla yaşamaya Milano’ya gider. Ancak henüz havaalanındayken müstakbel eşinin, elindeki bavulu görmekten ve “İşte seninle olmaya geldim” cümlesini duy​maktan hiç de hoşnut olmadığını fark eder. “Kurban” rolüne girip adamı suçlamak yerine, sorunu ustalık​la ortaya dökerek adamın gerçek duygularını açıklaması için fırsat yaratır. Sonunda adamdan dönüş biletini almasını ister ve adam bu isteği yerine getirir. Adamın dönüş biletini alması, kadının kurban rolüne girmemesine ve duyduğu kişisel gücenmeyi aşmasına, ada​mın da verdiği sözü tutmamaktan ötürü duyduğu suçluluk duygu​sunu yenmesine yardımcı olur. Bu, hak ettiğimizi nasıl istememiz ve borcumuz olanı nasıl öde​memiz gerektiğini gösteren basit bir örnektir.

Denge kavramı bu ihtiyacın farkına varmamızı sağlar. Eğer “masum” olan isteğini dile getirmezse, Denge Yasasına göre kendini “erdemli kişi”, eşini de “günahkar kişi” rolüne sokmuş olur. Pek çok ilişkiyi “masum” olanın kibri yıkmıştır. İlişkideki den​genin bozulmasındaki en büyük sorumluluk, güveninin ihanete uğradığını düşünen, kendini haklı bir hiddet içinde bulan ya da kendini karşı taraftan erdemli görendedir. “Günahkar eş” yanlış yapmış olabilir ama yanlışının bilincindedir. Günahkarlar azizler​den daha alçakgönüllü ve daha az kibirli olurlar. Diğer yanağı dönmek, Hıristiyanlıkta erdemli bir davranış ola​rak öneril ir. Ancak İncil’de yer alan bu iyi bil inen öğüt, dostlar ve sevgililerin aralarında kurmaya çalıştıkları doğal dengeyi zora sokar. Denge Yasasına göre bazen biz eşimizden bazen de eşimiz bizden bir şey isteme hakkına sahiptir. İlişkiyi sürdürmek için eşimizin biz​den ne istediğine kulak vermemiz gerekir. Karşı taraftan bir şey istemek yakınlık gerektirir. İlişkiyi sınar ve sınırlarını keşfetmemizi sağlar. Sınırlarımızı ve gücümüzü haksız​lık etmeden kendi kendimize keşfetmemiz gerekir. Bunları ilişkide herkes kendi başına çözmelidir; incelik isteyen ve zor öğrenilen bir sanattır ama kişisel olgunlaşma sürecinin bir parçasıdır. Tüm zayıf​lıklarımız ve yanlışlarımızla insan olduğumuzun ve ne kadar anla​yışlı olursak olalım şartsız sevemediğimizin göstergesidir.

İlişkilerde Bağlılık
Bir kadınla bir erkek seviştikleri an aralarında bir bağ oluşur. Bu biyolojik bir bağdır. Günümüzdeki korunma yöntemleri olma​sa doğma olasılığı yüksek olan bebeğin bakımını sağlamaları için anayla baba arasında doğanın yarattığı bir bağdır. Doğa bu şekilde türümüzün devamını güvenceye almaya çalışır. Çoğu kişi bu dür​tüyü sevgiyle karıştırır, çünkü iki kişiyi birbirine bağlar ve ayrılma​larını zorlaştırır. Bu bağın yanında sevgi ve şefkat olabilir de olmayabilir de. Aşkla seks bir arada yaşandığında aradaki bağ daha da güçlü olur. Genel olarak insanların ilk sevgilileriyle aralarında çok güçlü bir bağ oluşur. Bağın gücü her yeni sevgiliyle azalır. Önceki sevgililerle yaşanılan ayrılık acısı daha sonra yaşadıkları​mızdan çok daha güçlüdür. En acılı olanı da ilk sevgiliyle yaşanılan ayrılık acısıdır. Ayrılıkta yaşanılan acının boyutu, iki kişi arasındaki bağın gücüne orantılıdır. Beş veya altıncı eşten ayrılırken daha az acı hisseder ve kendimizi daha çabuk “toparlarız”.

Sonraki ilişkilerde, biyolojik bağ daha zayıf olsa da sevgi kalitesi öncekilerden daha derin olabilir. Bu açıdan bakıldığında sevgi ile bağın iki ayrı şey olduğunu kolayca kavrayabiliriz. Özel bir bağı değerlendirirken her duruma kendi içinde bak​mamız gerekir. Örneğin tek gecelik bir beraberlik güçlü bir bağ oluşturmasa da böyle bir ihtimal içerdiğini göz önüne almalıyız. Tecavüz durumunda oluşan bağ tek gecelik bir ilişkiden daha güç​lüdür, çünkü şiddet içerir; eğer bir kadın kendi isteği dışında teslim alınmışsa, bu hareketin yol açtığı acı ve öfke sevgiden daha güçlü bir bağın oluşmasına neden olur. Bazen biriyle fazla düşünmeden öylesine sevişiriz ama biriyle seviştiğimiz anda özel bir durum oluşur ve bunun hakkını verme​miz gerekir. Aile dinamiklerindeki bilinçdışı etkenleri anlama açı​sından her cinsel ilişki ne kadar kısa süreli olursa olsun tanınmalı ve kayda alınmalıdır. Oluşmuş bir bağı yok etmek pek de kolay değildir. Sevgiliyi bırakmanın tek yolu, onun yaşamımızdaki önemini kabul etmek ve ona şükran duymaktır. Bunu yapmadığımız takdirde, gerçek anlamda ayrılamayız. Aramızdaki bağ devam eder ve yeni bir sevgi​linin bize yaklaşmasını engeller. Hatta yeni eş eski eşe bir yakınlık duyarsa — erkek eski eşinden hiçbir kayıp ya da acı hissetmeden nedensiz bir şekilde ayrılmışsa — yeni sevgili de eski eşle aynı kaderi paylaşacağını düşünerek bu erkeğe güvenemez. Seansa gelen bir çift istedikleri yakınlık derecesine ulaşamadık​larını dile getirmişlerdi. Kadının eski kocasından bir kızı vardı. Her iki adamı da dizime soktuğumuzda kadının temsilcisi dikkatini eski eşe yöneltti ve şimdiki sevgili kenarda kaldı. Kadına bu dizimde ne gördüğünü sorduğumda “Bu adamla evlenmek bir hataydı” diye cevap verdi. Bu cümle, kendisine şiddet uyguladığı anlaşılan eski eşine hâlâ kızgın olduğunu ve onu aşama​dığını gösteriyordu. Eski eşini gitmeye bırakamamıştı. Öfkesi güçlü bir bağ oluşturmuştu ve kendini yeni bir ilişkiye veremiyordu. İlk ilişkinin etkisi güçlüdür ama bu, ilk ilişkinin diğerlerinden daha üstün olduğu anlamına gelmez. Ancak yaşamımızda tüm yap​tıklarımızın bir etkisi ve sonuçları olduğunu anlamamız gerekir. Bu özellikle de mahrem ve biyolojik bir işlevi olan cinsellik için geçerlidir. Aradaki bağın gücü çiftin, aralarında yaşanan iniş çıkışlara rağ​men beraberliklerini sürdürme kararını da etkiler. Bağ zayıfsa çift ilk zorlukta ayrılma kararı alır. Bağ güçlüyse zor dönemleri atlatıp beraber kalmaya devam ederler. Bağın başka yönleri de vardır. Eşler arasındaki sevgi, bağın güçlen​mesini sağladığı gibi, sağlıklı bir değiş tokuşla işleyen alma verme eylemi de bağın güçlenmesine yardımcı olur. Söylediklerimize bakıldığında, Aile Dizimi açısından insanla​rın derin bağlar oluşturmak için sınırlı bir kapasiteleri varmış gibi görünebilir. Daha önce belirttiğim gibi gençken kurulan bağlar daha güçlüdür ve her yeni ilişkide gitgide zayıflar. Çok ilişki sonra​sında güçlü bir bağ kurma ihtimalimiz düşüktür. Bir ya da çok ilişki yaşamış olmayı iyi veya kötü olarak nitelendiremeyiz. Ancak her seçimin kendine has ve diğer seçimlerden farklı sonuçları vardır. Bazı seçimlerin sonunda diğer olasılıkların artık bize kapanmış olduklarını anlamamız gerekir. Yaşamımız yaptığımız seçimlerle şekillenir. Bu yüzden yapmış olduklarımız ve halen yapmaya devam ettiklerimizle yüzleşmemiz gerekir. Her cinsel ilişkinin, derin bir sevgi duymadan yaşanmış bile olsa, hayatınız üzerinde büyük ya da küçük bir etkisi vardır. Bir​likte olmanız bu etkiyi yaratır ve bunun farkında olmak önemlidir. Örneğin, bir dizim sırasında danışan kendini hâlâ kilitlenmiş his​settiği bir ilişkiyi bitirmek istiyorsa eski eşine şu cümleleri söyleme​lidir: “Beraber olduğumuz zaman için sana teşekkür ederim. Bana çok şey verdi ve bana verdiklerin benimle kalacaklar. Ben de sana verdiklerimi sevgiyle verdim ve sende kalabilirler.” Kadın bu cümleleri söyleyerek, erkeğin kendi hayatında olduğu​nu kabul eder ve onunla ancak bu şekilde barışabilir. Karşımızdakini yürekten onurlandırdığımızda eski ilişki tamamlanır, enerjimiz özgürleşir ve yeni biriyle ilişki kurmaya hazır oluruz. Sevgiyle başladığımıza ancak sevgiyle son verebiliriz. Bir kişiyi ne kadar çok seversek, ayrılırken o kadar acı duyarız. Bu acıyı duy​mak hem gereklidir hem de iyileştirici; karşımızdakinin yaşamımız​daki etkisinin farkında olduğumuzu gösterir. Bunu yapmadığımız​da zihnimizin ve yüreğimizin derinlikleri hâlâ bağlı olduğumuzu bilir ve ilerlememize izin vermez. Kabul ettiğimizde ise zenginleşir ve güçleniriz, karşımıza çıkan yeni fırsatlara sevgiyle ve bütünüyle yaklaşmaya hazır oluruz.

İlişkilerde Düzen
Daha önce de değindiğimiz gibi, Kutsal Düzen Yasasına göre önce ebeveynler, sonra çocuklar gelir. Ancak güncel ailede çiftlere baktığımızda önce ve sonra yoktur. Kadınla erkek ilişkilerine aynı zamanda başladıklarından zamanlama açısından ikisinin arasında öncelik yoktur. Bununla birlikte pek çok Aile Dizimi seansında, aile bireyle​rinin ilk sırada erkeğin durmasını tercih ettiklerine tanık oluruz. Bunu anlamak pek de zor değildir; geleneksel olarak erkek eve ekmek getiren ve evi koruyan roldedir. Sistem içinde ailenin dış refahını sağlar ve dış güvenliğinden sorumludur. Kadın ise çocuk​lara daha yakındır ve ailenin “iç işlerinden” sorumludur. Bu yüzden erkek, eğer ailenin dış işlerinden sorumluysa dizimlerde çoğunlukla ilk sıradadır. Erkeğin ilk sırada olmasını kesin bir kural olarak almamak gere​kir. Uygulayıcı, her danışan için en doğru sırayı bulmalıdır. Cinsi​yet ayrımcılığı ve kadınların küçük görülmesini ima eden her konu​da çok hassas olduğumuz günümüzde bu da tartışmalı bir konudur. Günümüzde bazen kadınlar ailenin dış güvenliğinden sorum​lu ve ilk sırada olabilirler. Ayrıca bazı özel durumlar kadının ilk sırada olmasını gerektirebilir. Örneğin, kadının ailesinde çok ağır — doğum sırasında ölen bir anne gibi — bir olay yaşanmışsa. Böyl e bir durumda, geçmişin acılarına saygı dolayısıyla kadının ilk sırada durması gerekir. Kısaca kadınla erkeğin aile içindeki işlevleri, oyna​dıkları roller veya geçmişlerindeki olayların ağırlıkları aile düzenin​de ilk kimin duracağını belirler. Düzen kelimesiyle kastettiğim, aile temsilcilerini birbirleriyle en rahat hissettikleri konuma yerleştir​mek için kullandığımız saat yönündeki sıralamadır. Erkek önceliğini daha iyi anlamak için kabile kültürlerine yeni​den bir göz atalım. Aile Diziminin kökleri atalarımızın kadim mirasına, yani aileye yönelik dış tehlikelerin gerçek bir ölüm kalım meselesi olduğu zamanlara dayanır. İlkel toplumlarda karısı ve çocuklarının, aslında bütün bir kabilenin güvenliğinden erkeğin sorumlu olmasını kimse sorgulamaz. Bu konumdaki rolü, tehlike zamanlarında tüm ailenin erkeği izlemesini gerektirir, yoksa onları koruyamaz. Bu gibi durumlarda erkeğin önceliği tartışmaya açık değildir. Otoritesi tartışılmaz, çünkü bu otoriteyi sorgulamak herkesi tehli​keye atabilir. Bu yüzden Aile Diziminde güvenlikten sorumlu olan önce gelir, bu konumda olan da genelde erkektir. Bununla birlikte, ailenin temeli kadındır, özellikle de anneyse. Yaşam veren ve çocuklardan sorumlu olan odur. Erkeğin yaptığı her şey “kadınlığın” hizmetinde olmalıdır. Burada “kadınlık” der​ken, kadının şahsına hizmetten bahsetmiyoruz — kadına hizmet eden bir erkek ona annesi gibi davranma tehlikesi yaşar — bahsetti​ğimiz kadınlığa hizmettir, yani kadını korumak, çocukların rızkını sağlamak ve kabilenin güvenliğinden sorumlu olmak. Erkek aile için çalışır; otoritesini kadınının, çocuklarının ve gelecek kuşakların hizmetinde kullanmalıdır. Bert Hellinger, “Kadın erkeği izler, erkekse kadınlığa hizmet eder” der. Bu söylem tartışmalara yol açarak kadın üzerindeki erkek egemenliğini ve erkeğin üstünlüğünü desteklediği şeklinde algılan​dı. Ancak bu cümleyi mecazi olarak almalıyız. Aslında Hellinger, erkek kendi şovenliğine tutsak olmadan kadınlığın hizmetinde olur ve aile için maddi refahı sağlarsa kadın da erkeği izler demektedir Bir kez daha buranın idealist, felsefi ve modern sosyal prensip​lerin tartışma alanı olmadığının altını çizmek istiyorum. Burada aile dinamiklerinin temel kurallarına bakıyor ve geçmişten taşıdı​ğımız yüklerden kurtulmak için onları anlamaya çalışıyoruz. Aile Dizimi seansında terapist bu kuralların danışana rahatlık, huzur ve özgürlük getirmesi için her durumda nasıl uygulanması gerektiğini bilmelidir. Kadınla erkeğin farklı ülkelerden geldiği bir çifti ele alalım. Kadının erkeğin ülkesine yerleşmesi halinde ilişkinin yürüme ihti​mali, erkeğin kadını izlemesinde olduğundan daha fazladır. Geleneksel olarak çoğu kültürde de genç gelin kocasının evine ya da onun yaşadığı yere gider ve evini orada kurar. Erkeğin kadı​nın yerine gitmesine ender rastlanır ve gittiğinde de işler iyi yürü​mez. İmkansız değildir, ancak sorun doğuracak engeller çıkması olasılığı daha fazladır. Öte yandan, bu kalıplar bir dizim seansında görülebilirse bu zorlukları anlayarak dengeyi sağlama ve sorunları çözme şansımız vardır. Günümüzde Avrupa, ABD ve gelişmiş ülkelerde yaşam koşul​ları değişti, bu toplumsal değişimleri göz önünde bulundurmalıyız. Özellikle de kadın erkek rollerindeki radikal değişimler dikkate alınmalıdır. Kadınla erkeğin eskisi gibi tanımlanmış belirgin rolleri kalmamıştır. Bugün bulunduğumuz noktaya bir süredir devam eden birbirimize benzeme sürecinin sonunda geldik ve bu duru​mu iyi veya kötü olarak nitelendiremeyiz. Aslında epey uzun bir zamandır kadın-erkek rolleri karışmaya başlamıştı. Seksen yıl önce​sine kadar pek çok toplumu bir arada tutan cinsel ahlak kuralları, sınıf ve cinsel ayrımcılık, teknolojik olarak gelişmiş ülkelerde yok olmaya başladı. Aile Diziminde aileyi ve ilişkileri bulduğumuz halleriyle, hiçbir ideolojik önyargıya kapılmadan taze bir bakışla inceleriz. Bir aile ya da ilişkideki en iyi çözümü bulmanın yolu hem geleneksel hem de modern bakış açılarını bir yana bırakmaktan, her vakaya taraf​sız yaklaşıp gözlemleyerek her durumu kendi içinde ele almaktan geçer. Cinsiyet rolleri konusunda yaşanan karmaşanın son yıllarda artması her iki cinsin de kendine güvenlerini yitirmelerine yol açtı. Bu konuda bize Aile Dizimi rehberlik yapabilir. Aile Dizimi, aile bireyleri ve özellikle çiftler arasındaki rolleri inceleyerek, insanların bir kadın ve bir erkek olarak doğal güçlerine kavuşmalarına ve aile bütünü içinde doğru yerlerini bulmalarına yardımcı olabilir.

Sevginin Kökleri – Svagito R. Liebermeister

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz