Kişisiz Kimlik: İnsan ile maskesi arasındaki boşluk – Giorgio Agamben

Başkaları tarafından tanınma arzusu insan olmaktan ayrılamaz. Bu tanınma öylesine esastır ki, Hegel’e göre, herkes hayatı pahasına onu elde etmeye hazırdır. Aslında söz konusu olan basitçe kendini sevme ve tatmin meselesi değildir: daha çok, yalnızca başkalarının tanıması aracılığıyla insanın kendini kişi olarak inşa edebilmesidir.

Persona’nın [kişi] kökeni “maske” anlamına gelir ve birey maske aracılığıyla bir rol ve sosyal kimlik edinir. Roma’ da, her birey kendisinin bir gens’e, bir soya bağlı olduğunu ifade eden bir adla tanımlanıyordu, ancak bu soy da her soylu ailenin evinin avlusuna koyduğu mumdan bir ata maskesiyle belirtiliyordu. Kısa bir adımla persona, tiyatro ve sosyal hayatın ritüellerinde bireyin yerini tanımlayan “personalitil’ya [kişilik] dönüşüverir. Persona en nihayet özgür insanın hukuki yeterliği ve politik saygınlığını belirtmeye başlar. Kölenin ne atası, ne maskesi ne de adı bulunduğuna göre, bir “persona·sı da, yani hukuki yeterliği de bulunamazdı (servus non habet personam). Bu durumda tanınma mücadelesi maske mücadelesi demektir, ama bu maske toplumun her bireyde tanıdığı “kişilik”le rastlaşır (ya da kimi kez sessiz suç ortaklığıyla bireye yakıştırdığı “personaggio” -temsili şahsiyet-ile).

Kişi olarak tanınmanın binlerce yıldır en kıskançlıkla korunan, en önemli mülkiyet olması şaşırtıcı değildir. Başka insanlar önemli ve gereklidirler, bunun başlıca nedeni beni tanıyabilmeleridir. “Başkalarının” hassas göründüğü iktidarın da, başarının da, zenginliğin de son tahlilde, sadece bu kişisel kimliğin tanınması bakımından anlamı vardır. Rivayete göre Halife Harun Reşid’in Bağdat’ta tebdil gezmekten hoşlanması gibi, şehrin sokaklarında dilenci kılığıyla dolaşmak elbette mümkündür. Ama adın, başarının, zenginliğin ve iktidarın “benimdir” diye tanındığı bir an hiç olmasaydı, bazı azizlerin tavsiye ettiği gibi, ömür boyu tanınmamış olarak yaşasaydım, o durumda kişisel kimliğim ebediyen yitip gitmiş olurdu.
Ancak bizim kültürümüzde “kişi-maske”nin sadece hukuki bir anlamı yoktur. Ahlaki kişinin oluşumunda da belirleyici bir katkısı olmuştur. Bu ilkin tiyatroda, ama aynı zamanda etiğini aktör ile maskesi arasındaki ilişki üzerine kurmuş olan stoik felsefede de gerçekleşmiştir. Bu ilişki çift taraflı bir gerilimle tanımlanır: Bir yandan oyuncu yazarın kendisine verdiği rolü ne seçmeye ne de reddetmeye heveslenebilir. Öte yandan rolüyle bir kalıntı bırakmaksızın özdeşleşemez de. “Hatırla” diye yazıyor Epiktetos, uzun veyahut kısa bir piyeste müellifin sana verdiği rolü oynayacak bir aktörsün. Eğer senin bir dilenci rolü oynamanı münasip görmüşse elinden geldiği kadar iyi oynaman lazımdır. Eğer bir topalın yahut prensin veyahut ayaktakımından birinin rolünü oynamanı muvafık görürse, yine başka türlü hareket edecek değilsin. Zira verilen rolü iyi oynamak sana düşer. Lakin bu rolü seçmek başkasına aittir.

Bununla birlikte oyuncu (onu paradigma olarak alan bilge gibi) rolüyle tamamen özdeşleşmemelidir, rolü kendi kişiliğiyle karıştırmamalıdır. “O gün çok yakın” diye uyarıyor yine Epiktetos “o gün oyuncular maskelerinin ve kostümlerinin bizzat kendileri olduğunu sanacaklar” (Dissertationes. ı, xxıx, 41). * Ahlaki kişi, böylece, sosyal maskeye hem bağlanmakla hem de ondan uzaklaşmakla kendini kurar: maskeyi çekincesiz kabul eder ve aynı zamanda aralarına neredeyse fark edilmeyecek kadar mesafe koyar. Belki hiçbir yerde, bu ikircikli jest ve insanla maskesi arasında açılan etik boşluk, oyuncu ile maskesi arasındaki sessiz diyaloğu temsil eden Roma resim ve mozaiklerindeki kadar açık bir şekilde görülmez. Oyuncu burada maskesinin önünde ayakta dururken ya da otururken tasvir edilmiştir, maskesi sol elindedir ya da bir kaideye yerleştirilmiştir. Gözlerini maskenin kör gözlerine dikmiş olan oyuncunun idealize edilmiş tavn ve dalgın ifadesi aralarındaki ilişkinin özel anlamına tanıklık eder. Bu ilişki modern çağın başlarında Commedia dell’Arte oyuncularının-il Sivello olarak bilinen Giovanni Gabrielli, Arlecchino olarak bilinen Domenico Biancolelli, yine Arlecchino olarak bilinen Tristano Martinelli’ninportrelerinde kritik eşiğine-ve düşme noktasına-ulaşır. Artık oyuncu, elinde tutarken gösterildiği halde maskesine bakmamaktadır. İnsan ile “kişi” arasında klasik temsillerde son derece silik olan mesafe, oyuncunun seyirciye yönelttiği kararlı ve sorgulayıcı bakışın canlılığıyla vurgulanmaktadır.

xıx. yüzyılın ikinci yarısında polisin kullanmaya başladığı tekniklerde, kimlik kavramını kesin bir dönüşüme uğratan beklenmedik bir gelişme meydana gelir. Bu noktadan itibaren kimliğin aslen tanınmayla ve kişinin saygınlığıyla ilgisi kalmaz. Onun yerine başka türde bir tanınmayı sağlama ihtiyacına cevap vermektedir: polis memurunun sabıkalı suçluyu tanıması. Nüfus kütüklerine, veritabanlarına titizlikle kaydedilmeye alışkın bizler ne fotoğrafı ne de kimlik belgelerini bilen bir toplumda kişisel kimliği saptamanın ne kadar zor olabileceğini tasavvur edemeyiz. Sonuçta, xıx. yüzyılın ikinci yarısında kendilerini “toplumun savunucuları” olarak görenlerin başlıca meselesi oldu bu: “İtiyadi suçlu,” xıx. yüzyıl burjuvazisinde saplantı haline gelen figürün görünüşü ve giderek yayılması. İngiltere’ de olduğu gibi Fransa’ da da ilk suç (cezası hapisti) ile suçun tekrarını (kolonilere sürgün) net bir şekilde ayıran yasalar çıkarıldı. Bir suç üzerine tutuklanmış kişiyi kesin olarak teşhis edebilme ihtiyacı bu noktada yargı sisteminin işlemesi bakımından şart halini aldı. Paris emniyetinde bir meçhul bürokrat olan Alphonse Bertillon’u 187o’li yılların sonuna doğru antropometrik ölçüler ve eşkal fotoğrafı üzerine kurulu bir suçlu teşhis sistemi ortaya koymaya iten de bu ihtiyaç oldu. Sistem, birkaç yıl içersinde bütün dünyada Bertillonage olarak ünlendi. Herhangi bir nedenle tutuklanma ya da gözaltına alınma durumunda kalmış herhangi biri derhal çeşitli ölçümlere tabi tutuluyordu: kafatası, kollar, el ve ayak parmakları, kulaklar ve yüz. Şüphelinin cepheden ve profilden fotoğrafı çekiliyordu ve iki fotoğrafı, mucidinin portrait parle adını verdiği sisteme göre teşhis için yararlı tüm bilgileri içeren “Bertillon kartı” üzerine yapıştırılıyordu.

Aynı yıllarda Francis Galton (Charles Darwin’in kuzeni) Henry Faulds’un (İngiliz koloni idaresinde bir bürokrat) düşüncelerini geliştirerek-bir parmak izi sınıflandırma sistemi üzerinde çalışmaya koyuldu. Sabıkalı suçluların teşhisinde hata ihtimali ortadan kalkacaktı böylelikle. İlginçtir ki Galton, Bertillon’un antropometrik-fotoğrafi yönteminin ateşli bir taraftarıydı ve İngiltere’ de de benimsenmesini savunyordu. Ama bir yandan da parmak izlerini istatistiksel yolla değerlendirmenin özellikle sömürge doğumlulara uygun olduğunu ileri sürüyordu. Avrupalı bir göz yerlilerin fiziksel özelliklerini ayırt edemez, birbirleriyle karıştırırmış. Bu usulün alelacele uygulandığı bir diğer alan da fuhuş oldu. Çünkü antropometrik usullerin kadınlara uygulanması, rasgele cinsel ilişkileri artırma endişesini beraberinde getiriyordu; uzun saçların ölçü almada zorluk çıkarması da caba. Muhtemelen bu türden ırksal ve cinsiyet önyargılarına bağlı düşünceler, Galton yönteminin sömürge ortamının ötesine ya da ABD durumunda Afrika ya da Asya kökenli vatandaşların ötesine uygulanmasını geciktirdi. Ama xx. yüzyılın ilk iki onyılına gelindiğinde sistem bütün dünyaya yayılmıştı ve 1920’li yıllardan itibaren Bertillonage’ın yerini almaya ya da onunla birlikte kullanılmaya hazırdı. İnsanlık tarihinde kimlik artık ilk kez toplumsal “kişiliğin” ve onun başkalarınca tanınmasının bir fonksiyonu olmaktansa kendisiyle hiç ilgi kurulamayacak biyolojik verilerin fonksiyonu durumuna gelmişti. İnsanlar kendilerine mahrem ve paylaşılmazcasına ait ama herhangi bir şekilde özdeş olamayacakları bir şeye kimliklerini teslim etmek üzere yüzyıllar boyunca tanınabilirliğin temeli olan maskeyi çıkarmıştı. Artık, “başkaları,” ahbaplarım, dostlarım ya da düşmanlarım tanınmamı garantilemiyor. Gene de taktığım sosyal maskeyle rastlaşmayı engelleyecek etik dirayetim bile böyle bir tanınmayı garantilemiyor. Kimliğimi ve tanınabilirliğimi tanımlamak artık bir polis karakolunda bir kağıt üzerine mürekkepli başparmağımın bırakış olduğu anlamsız arabesklere kalıyor. Yani benimle zerrece alakası olmayan, kendisiyle ya da kendisi üzerinden başka bir şeyle hiçbir durumda özdeşleşemeyeceğim ve mesafe de alamayacağım bir şey bu: çıplak hayat, saf bir biyolojik veri.
Antropometrik teknikler suçlular için düşünülmüştü ve uzun süre de onların devredilemez ayrıcalıkları olarak kaldı. ı943’te bile ABD Kongresi tüm vatandaşlar için parmak izli kimlik kartları kullanımını hedefleyen Citizens Identif ication Act’i reddetmişti. Ama suçlular, yabancılar ve Yahudiler için icat edilmiş ne varsa eninde sonunda bütün insanlara eksiksiz uygulanacaktır kuralı uyarınca; sabıkalı suçlular için geliştirilmiş teknikler xx. yüzyıl boyunca bütün vatandaşlara yayılmaya başlamıştır. Kimi kez parmak izinin de eşlik ettiği eşkal fotoğrafı dünyanın her ülkesinde kademeli olarak zorunluluk halini alarak kimlik kartının (bir tür yoğunlaştırılmış “Bertillon kartı”) bütünleyici parçası haline geldi. Fakat en ileri adım ancak günümüze gelindiğinde atıldı ve halen devam ediyor. Optik tarayıcıyla çabucak parmak izi almak ve retinanın ya da irisin modelini çıkarmak gibi biyometri teknolojilerindeki gelişme sayesinde biyometrik aygıtlar polis karakollarından ve göçmen bürolarından dışarı çıkıp günlük hayatımıza nüfuz ediyor. Bazı ülkelerde öğrenci yemekhanelerinin, liselerin ve hatta ortaokulların girişleri çoktandır öğrencilerin ellerini dalgınca koydukları bir optik biyometri aygıtıyla düzenleniyor (günümüzde çılgın bir gelişme gösteren biyometrik sektörün endüstrileri vatandaşların küçük yaşlardan itibaren bu tür kontrollere alışmasını tavsiye ediyor). Fransa’ da ve diğer Avrupa ülkelerinde, teşhis unsurlarını (parmak izi ve dijital fotoğraf) ve ticari anlaşmaları kolaylaştırmak için imza örneğini içeren elektronik bir mikroçiple donatılmış yeni biyometrik kimlik kartı (ıNES) hazırlanıyor. Siyasi iktidarın yönetme yordamlarına (laf yönetimselliğe gelince nedense liberal paradigmalarla devletçi paradigmalar ağız birliği ederler) doğru sürüklenişinin önlenemez bir parçası olarak Batı demokrasileri, kamu sağlığını idare etmek kadar güvenliği sağlamak ve suçu önlemek amacıyla da her vatandaşın DNA arşivini kurmaya hazırlanıyor.

Bütün vatandaşlarının genetik ve biyometrik bilgilerini elinde tutan bir iktidarın mutlak ve sınırsız kontrole sahip olmasında yatan tehlikelere pek çok yerden dikkat çekildi. Bu bilgileri elde bulundurmanın gücüyle-kıyaslanamayacak kadar yetersiz belgeler üzerinden gerçekleştirilen-Yahudi kıyımı (ve düşünülebilecek her türlü soykırım) köklü ve inanılmaz hızlı olurdu. Hatta, gözlerden tamamen uzak uygulandığından, öznenin vücut yapısı üzerinden biyometrik ve biyolojik teşhis süreçlerinin sonuçları elbette çok daha ağır olur. Tümüyle biyolojik olan bilgiler üzerinden ne gibi bir kimlik oluşturulabilir? Kişisel bir kimlik değil tabii ki. Çünkü bu, toplumsal grubun diğer üyelerinin tanımasına ve bunun yanı sıra bireyin sosyal maskeyi ona indirgenmeden takabilmesine bağlıydı. Eğer son tahlilde kimliğim artık hiçbir şekilde irademe bağlı olmayan ve Üzerlerinde herhangi bir kontrolümün olmadığı biyolojik olgularla belirleniyorsa kişisel etik gibi bir şeyin kurulması problematik olur. Parmak izlerim ya da genetik kodumla ne gibi bir ilişki kurabilirim? Bu tür olguları nasıl benimseyebilirim ya da onlarla arama mesafe koyabilirim? Yeni kimlik kişisiz bir kimliktir, bunda algılamaya alışkın olduğumuz etik alanın anlamı kaybolmuştur ve sil baştan düşünülmesi gerekir. Bu oluncaya kadar, yüzyıllar boyunca Batı etiğini yöneten kişisel etik ilkelerde genel bir çöküş beklemek yerinde olur.

İnsanın çıplak bir hayata indirgenmesi bugün öylesine sorgusuz sualsiz kabullenilmiştir ki artık devletin vatandaşlarında tanıdığı kimliğin temelinde bulunmaktadır. Ne bir adı ne uyruğu olan, artık sadece koluna kazınmış bir numaradan ibaret olan Auschwitz sürgünü gibi, meçhul kitle içinde kaybolmuş ve potansiyel bir suçluya indirgenmiş çağdaş vatandaşı da, biyometrik verilerinden, ve en nihayetbusbulanık ve anlaşılmaz olmuş bir tür antik kaderdenDNAsından başka tanımlayabilecek hiçbir şey yok. Yine de insan, insani olanı süresiz bir şekilde geride bırakabilense, insanlık dışı olanda hala hep bir tür insaniyet varsa, o zaman etiğin varlığı, Batılı insaniyetin neşe ve dehşet karışımı bir duyguyla karaya oturduğu post-tarihsel eşiğin aşırı uçlarında dahi mümkün olmalıdır. Her düzenek gibi biyometrik teşhis de, aslında, açıkça itiraf edilmemiş bir mutluluk arzusunu yakalıyor. Bu durumda kişi olmanın ağırlığından, kişinin bununla birlikte taşıdığı ahlaki ve bir o kadar da hukuki sorumluluktan da kurtulma isteğinden söz ediyoruz. Kişi (gerek trajik gerek de komik kılıklardaki) aynı zamanda suçun taşıyıcısıdır ve dolayısıyla bunun gerektirdiği etik zorunlu olarak çilecidir, çünkü bir ayrılma üzerine kurulmuştur (bireyin maskesinden, etik kişinin hukuki kişiden). Yeni kişisiz kimliğin bir birleşmedense maskelerin sonsuzca çoğaldığı yanılsamasını kabul ettirmeye çalışması bu ayrılığın aleyhine işlemektedir. Bireyler saf bir biyolojik ve toplumdışı kimliğe mıhlanma noktasına getirildikleri anda, onlara bütün maskeleri, internette rastladığı kendilerine ait olamayacak artık ikinci mi olur, üçüncü mü olur ne kadar hayat varsa kendine mal etme marifeti vaat edilmiş de olur. Buna bir makine tarafından tanınmanın gelgeç ve neredeyse küstah hazzını da ekleyebiliriz. Değil mi ki başka bir insan tarafından tanınmanın ayrılamaz parçası olan duygusal sonuçlara katlanılmıyor. Metropolisin insanları birbirlerine karşı samimiyetini yitirdikçe, birbirlerinin gözlerinin içine bakamaz hale geliyorlar, aygıtla-ne ki onların retinalarına derinlemesine bakmayı öğrenmiş olan bir aygıtla-sanal samimiyet geliştirerek teselli buluyorlar. Bütün kimliği ve bütün gerçek aidiyeti kaybettikçe, Büyük Makine tarafından, sonsuz ve ufacık varyantlarında-metro girişindeki turnikeden ATM’lere, bankaya girerken ya da yolda yürürken onu iyiliği için gözetleyen kameradan garajının kapısını açan aygıta, ta ki onu olduğu gibi her zaman ve her yerde şaşmadan tanıyacak müstakbel mecburi kimlik kartına kadar-tanınmaktan memnun oluyorlar. Eğer Makine beni tanıyorsa, en azından görüyorsa, buradayım; eğer ne uyku ne de uykusuzluk bilen ama ebediyen tetikte olan Makine yaşadığımı teyit ediyorsa yaşıyorum; eğer Büyük Bellek benim sayısal ya da dijital verilerimi kaydettiyse unutulmam.

Bu haz ve kesinliklerin sahte ve hayali olduğu ortada, bunları her gün bizzat yaşayanlar en iyi bilir. Tanınma nesnesi bir kişi değil de sayısal bir veriyse tanınmanın anlamı gerçekten nedir? Beni tanıyor gibi görünen aygıtın ardında başka insanlar oturmuyor mu acaba? Belki beni tanımak değil de sadece kontrol etmek ve suçlamak istiyorlardır. Peki ortada ne bir gülümseme ne bir jest varken, ne nezaket ne de sükut varken, sırf biyolojik bir kimlik aracılığıyla nasıl iletişim kurulabilir? Bununla birlikte, tarihin hiçbir zaman geçip gitmiş bir duruma geri dönemeyeceğini öngören kural uyarınca, yakınmadan ve umut da etmeden, kişisel kimlik kadar kişisiz kimliğin de ötesinde, insani varlığın yeni figürünü aramaya hazırlanmalıyız. Ya da belki aramamız gereken yaşayan varlığın figüründen ibarettir, biyometrik facies’in ötesinde olduğu kadar maskenin de ötesindeki o yüz. Henüz bu figürü göremiyoruz, ama sezgisi rüyalarımızda olduğu kadar zihin karışıklıklarımızda da, sağduyumuzda olduğu kadar bilinçdışımızda da bizi birdenbire ürkütüyor.

Giorgio Agamben
Kaynak: Çıplaklıklar  | Alef Yayınları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Komplo Teorilerinin Psikolojisi: İnsanlar neden komplo teorilerine inanıyor?

Kapat