Saçmalıklar Çağı: Mutluluğun Saçmalığı – Michael Foley

Belki bilerek mutlu olmak mümkün bile değildir. Belki mutluluk geriye dönük olarak, sadece yitirdikten sonra anlaşılabiliyordur. Bu görüşü ilk Jean-Jacques Rousseau işlemişti: “Altın çağ mutluluğu, ya insanlar keyfini sürecekken fark edilmeden geçip gittiğinden ya da insanlar fark edebilecek durumdayken çoktan bitmiş olduğundan, insan ırkına hep yabancı kalmıştır.” Bir başka deyişle mutluysan fark edemezsin ve fark ediyorsan mutluluğa sahip değilsin demektir.

“Kendine boyun eğmeyen buyruk altına girecektir” [Nietzsche]

Batı dünyasında tatminsizlik, tedirginlik, arzu ve kırgınlığın sarhoş edici kokteyliyle huzuru kaçmamış kaç kişi var bugün? Kim daha genç, daha yetenekli, daha saygın, daha tanınmış ve hepsinden önce, cinsel açıdan daha çekici olmanın özlemini çekmiyor? Kim daha fazlasını hak ettiğine inanmıyor ve eline daha fazlası gelmediğinde öfkelenmiyor? Açlıktan kırılan bir Afrikalı çiftçinin, hayatında kendisine hiç oral s e k s yapılmamış, orta yaşlı bir Batılı erkekten daha az adaletsizlik hissetmesi mümkün.

Tabii pek çok kimse her şeyi birden istemenin saçmalığının da farkında artık. Ama o zaman başka sorular çıkıyor: Bu kadar ölçüsüz beklenti nereden çıktı? Başka seçenek var mı? Varsa nasıl erişilebilir? Geçmiş ve bugünün büyük zekâları işe yarar herhangi bir öğüt sunuyorlar mı? Söylediklerinde bir fikir birliği var mı? Varsa nedir ve 21. yüzyıl yaşantısına nasıl uygulanır? Bu kitapta bu sorulara bakılıyor. Basit yanıtlar yok yalnız.

Hedefi saptamak bile zor. Hoşnutsuz çılgınlığın alternatifi hoşnut aklı başındalık, yani mutluluktur. Ama mutluluk sözcüğü her tür sorunu içinde barındırıyor. Ben dahil pek çok kimse neşeyle el çırpma ve kişisel gelişime bu derece bulanmış bir sözcüğü söylemeye zor dayanıyor. Mutluluk lafı akla derhal takdis edici ruhani gülümsemeleri, tefleri, turuncu elbiseleri ve “Bugün, kalan ömrünüzün ilk günü” yazılı tişörtleri (Şair Derek Mahon, altına bir dize ekleyivermiştir: “Karaciğerinize söyleyin, eski karınıza söyleyin bir de bunu”) getiriyor. Mutluluk gibi bayat, eski bir terim için fazla bilgili, fazla sofistike, fazla alaycı, fazla bilge, fazla post-her şeyiz biz. Mutluluk sözcüğü, aslında hepsi gizlice tatmak istiyor olsa bile bir filozoftan, bir romancıdan, bir şairden ve bir taksi şoföründen aynı kıkırdamalı “hıh” tepkisini alacaktır. Çoğu insan “yaşam berbat” der ama kimse kendisini bok gibi hissetmek istemez.

Alternatif terimler tatmin edicilikten daha da uzak. Akademik camia, “Öznel İyi Olma”yı (Subjective Well-Being) önerdi önermesine ama terim hayat bulamadı. Popülistlerse yakın zamanda ortaya, insana ücra bir İngiliz sahil köyünü (kayalık sahiline rağmen hoş bir yer) hatırlatan “Welness”i (zindelik) attılar.

Bildiğimiz, eski “mutluluk” utanç verici olma konumunda ve sözcüğü kullanmanın eziyeti bir yana, tanımlamak da mümkün değil. Oxford sözlüğü şaşırtıcı bir tavırla, Sokrates’in iki bin yıl önce düzelttiği yanlış anlamayı sunuyor: “Talih veya şans; başarı; refah.” Kavramı tanımlamaya yönelik daha titiz girişimlerse bitmek tükenmek bilmez alt bölümlenmeler arasında yitip gitmiş. Himalayalar’daki Budist Butan Krallığı bir Toplam Ulusal Mutluluk Komisyonu kurdu ve komisyonun ilk görevlerinden biri neyi teşvik için kurulduğunu tanımlamaktı. Bugüne dek mutluluğun dört ana payandası, dokuz alanı ve yetmiş iki göstergesini saptadılar. Ama ülke acıklı eğilimlere direnme konusunda hâlâ diğer ülkelerden daha iyi durumda değil. Bir sözcünün kasvetle belirttiği üzere: “Geçen yüzyılda bir gence kahramanı sorulduğunda yanıtı mutlaka kral olurdu. Bugünse rap sanatçısı 50 Cent gösteriliyor.”

Uygulamada mutluluğun tarifini bulmak da ikna edici bir teoriye ulaşmak kadar zor. Zıddı depresyonun aksine, mutluluk kendini tanımlamaya pek gönüllü değil. Sefalet yüklü anıların aktarımı epey yerleşik bir türdür ama bu konuda mutluluğun muadili yoktur (hatta mutlu bir çocukluk, bir yazar için ciddi bir engeldir). Görünüşe göre, sadece ıstıraplı deneyimler esin kaynağı sunabilmektedir.

Belki mutluluğun şartlarından biri durum analizi yapmak istememektir. Çünkü her türlü tanımlama girişimi mutluluğu öldürecektir. Belki bilerek mutlu olmak mümkün bile değildir. Belki mutluluk geriye dönük olarak, sadece yitirdikten sonra anlaşılabiliyordur. Bu görüşü ilk Jean-Jacques Rousseau işlemişti: “Altın çağ mutluluğu, ya insanlar keyfini sürecekken fark edilmeden geçip gittiğinden ya da insanlar fark edebilecek durumdayken çoktan bitmiş olduğundan, insan ırkına hep yabancı kalmıştır.” Bir başka deyişle mutluysan fark edemezsin ve fark ediyorsan mutluluğa sahip değilsin demektir.

Mutluluk sadece arada sırada erişilebilir olduğunda kalıcı bir durum olarak görülme eğilimindedir. Filozof Hannah Arendt insan yaşamının bir tükeniş ve yenilenme döngüsü olduğunu, bir inilip bir çıkıldığını ve hep yukarıda kalma çabalarının başarısızlığa uğrayacağını öne sürmüştü: “Istıraplı tükenişle haz verici yenilenme arasındaki belirli döngünün dışında kalıcı mutluluk yoktur ve bu döngüyü her ne (tükenişin ardından yenilenme yerine, perişanlık getiren sefalet ve fakirlik ya da tükenişin yerini can sıkıntısının aldığı büyük zenginlik ve tümüyle çabadan yoksun yaşam vb.) bozarsa, yaşamaktan gelen temel mutluluğu mahveder.”

Yakından incelendiğinde mutluluk halinin bir hedef noktası değil, bir ucunda memnuniyetin, diğer ucundaysa vecdin bulunduğu bir yelpaze olduğu ortaya çıkmaktadır.

Buna bir diğer seçenekse mutluluğun bir durum değil, bir süreç, devam eden bir uğraş olduğudur. Aristoteles mutluluğu bir faaliyet olarak tanımlamıştı. Pek dünyevi bir Romalı, Marcus Aurelius, mutluluğu güreşmeye benzetmişti. Ya da belki mutluluk hem bir durum hem bir süreçtir. Eski Yunan terimi eudaimonia her iki yorumu da içerir ve kabaca ongunluk veya bayındırlık, güzelleşme ve gelişme diye çevrilebilir. Çekici bir fikir bu: Mutlu olmak, gelişmektir, güzelleşmektir. (Evdemonik de Mutluluk Araştırmaları için hoş bir başlık; entelektüel ağırlık için Yunanca gibisi yoktur.)

Bir de mutluluğun sadece talihli azınlığın eriştiği tek bir türünün bulunduğu varsayımı var. Ama tuhaf eşsizliğimiz göz önüne alındığında iki mutlu kişinin dahi tamamen aynı olguyu tattığını söylemek mümkün değildir. Mutluluğun muhtemelen depresyonunki kadar çeşidi vardır.

Bu tanımlanamaz şeye erişmeye gelince… Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde meşhur, “mutluluk arayışı” hakkı yazılıdır. Ama çoğu kimse mutluluğun peşinde koşulacak bir şey değil, başka olayların tesadüfi sonucu olduğu kanısındadır. Bu görüşü muhtemelen ilk olarak 19. yüzyılda John Stuart Mill ortaya atmıştır: “Sadece kafalarını mutluluklarından başka bir şeye takanlar mutludur (…) Başka şeyi hedeflerler ve mutluluğu bu hedefe giderken bulurlar (…) Tek şans, mutluluğu değil, mutluluğa dışsal bir amacı yaşam amacı edinmektir…”

Haliyle başka sorular doğuyor: Bu “başka şey”, “harici bir amaç” ne demek? İyi yaşamak mı? Erdem mi? Bilgelik mi? Bunları tanımlamak mutluluğu tanımlamak kadar zor. Mutluluk üstüne düşünmenin sorunlarından biri, her türlü düşünce zincirinin, ardında yüzyıllar dolusu çelişkili yazın birikmiş uçsuz bucaksız bir düşünce alanına açılmasıdır. Arendt, erdemli eylemlerin doğaları icabı görünmez kalmaları gerektiğini söylemişti. Yani çifte darbe geliyor: İyilik görünmezdir ve mutluluk dilsizdir.

İyilik de aynı erişim sorununa sahip. İyi olmaya çalışarak iyi olmak mümkün değil. Diğer pek çok arzulanan vasıf, mesela özgünlük için de aynı durum geçerli. Özgün olmaya çalışarak özgün olmak mümkün değildir; sanat alanında buna kalkışanlar ancak avangard olacaklardır. Özgünlük, gelenekleri yıkıp yepyeni bir şey üretecek denli güçlü ve ezici bir itkinin ürünüdür. Yani tasarlanmaktan çok kazara ortaya çıkar. Aynı şekilde bilgelik ve otorite hatta belki nüktedanlık ve aşk da sadece dolaylı yoldan erişime açıktır. Genel bir Aranan Vasıflar Teorisi yok mu peki bu konuda?

Peşinden koşmaya sadece mutluluğun suretleri, başarı, şöhret, statü, varsıllık, eğlence, neşelilik açıktır. Öte yandan mutluluğun en alt seviyesi olan memnuniyetin doğrudan erişime açık olması mümkündür. Flaubert bu görüşteydi: “Mutluluk erişilmezdir gerçi ama huzura erişilebilir.” Kulağa daha çok yenilgi ve teslim bayrağını çekmek gibi geliyor. Ama filozoftan çok bir edebiyatçı olarak Flaubert biraz tutarsızdı ve bir fırsat kapısını azıcık aralık bırakmıştı: “Aptallık, bencillik ve sıhhat, mutluluğun üç ön şartıdır ya, aptallığın yokluğunda diğer ikisi faydasızdır.”

Bu alıntılar Flaubert’in iyi günlerinden aslında. Özünde kendisi de, kendisinden önce ve sonraki pek çoğu gibi bir tür Maniheizme, insanın mutluluğu asla bulamayacak, cennetten kovulmuş bir yaratık olduğu inancına katılıyordu.

Bir de mutluluğun peşinden koşmanın bizzat ana mutsuzluk nedeni olduğu, yenilgiyi kendi içinde taşıdığı görüşü var. Kant bu görüşü şöyle ifade ediyor: “Eğitimli, kültürlü bir zihnin, kendisini yaşamdan zevk alma ve mutluluk hedefine ne kadar verirse gerçek memnuniyetten o kadar uzaklaştığını görüyoruz.”

Yani mutluluğun saçmalığı, onun tanımlanmasının imkânsızlığında, belki tamamen erişilmezliğinde –ya da en iyi haliyle sadece ara sıra ve bilmeden erişilebilirliğinde– hatta belki doğrudan kovalandığında tam zıddına dönüşmesinde ama sıklıkla başka bir şeyin peşinden giderken beklenmedik bir yerde ortaya çıkışındaymış. İnsanı bundan daha fazla çileden çıkartacak bir muziplik yoktur herhalde.

Hem Sokrates’ten bu yana her düşünür tüm bunlarla uğraşıp hayattan daha mı bilge göçtü sanki? Sorular sadece daha fazla soru doğuruyor gibi görünüyor. Uğraşmak sadece daha fazla şaşkınlık ve hüsrana ya da “daha az televizyon izleyin” ve “tanımadıklarınıza daha fazla gülümseyin” türünden bayağılıklara yol açıyor. Hepsine boş verip bir elde uzaktan kumanda, diğerinde birayla koltuğa gömülmek daha çekici geliyor.

Ama yaşamak için kişisel bir strateji geliştirmenin mecburi bir nedeni var. Sıklıkla ferahlama, özgürleşme hissi uyandıran sorunları reddetme tavrı aslında köleleşmektir. Kendi çözümlerini üretmeyenler başkalarınınkileri kullanmak zorunda kalırlar. Nietzsche’nin uyardığı gibi: “Kendine boyun eğmeyen buyruk altına girecektir.” Daha da kötüsü, buyuran kişi muhtemelen ortalama, sıradan, bugüne, çağa ait bir kişi; çözümse çağın önerileri ve yasaklarının zayıf bir karışımından ibaret olacaktır. Bu durumun yazında bir paraleli mevcut. Pek çok yazar ve şair heveslisi sadece çağdaşlarını okur hatta sıklıkla bunları bile okumaz; tembelliğini, başkalarının etkisinden kurtulmak için cesur bir hamle diye gösterir. Ama böyle bir etkilenmeden kaçınma girişimi etkilenmelerin en beteriyle, güncel popüler zevkle, sığ beğeniyle sonuçlanır.

İçgüdü ve yetenekleri duyarlılık veya vicdanla sınırlanmayıp çağın talepleriyle kusursuz eşleşen ve haliyle başarılı ve avantaların –saraylar, saray mensupları, hizmetçiler ve harem gibi– tadını çıkarmaktan memnun “mutlu hödük” olgusu elbette mevcut. Eski çağlarda bu tipler savaşçılardı. Bugünse girişimciler. Kapitalizmin en başarılı güven numaralarından biri herkesin milyoner olabileceği yanılsamasını yayabilmesidir. Oysa zirvede sadece birkaç kişiye yer vardır ve zirvede yer alabilecek beceriye çok az kişi sahiptir.

Bir de yanılsamalar içinde keyifle yaşayan mutlu düşçüler var. Hem kendini iyi hissetmenin en uygun ve zararsız yolu bu, değil mi? Fakat hayat, yanılsamaları paramparça etmekten müthiş haz duyar ve bu tür deneyimler yanılsamaları reddetmekten veya daha en başta oluşmalarını engellemekten çok daha ıstıraplıdır ve çok daha pahalıya patlar. Yanılsamalar ancak hepten hezeyanlara dönüşmeleri halinde gerçeklikten bağışıktır. Kısacası, gerçekten Napolyon olduğunuza inanmanız gerekir. Yani sonuçta iş dönüp dolaşıp bir kez daha dünyayı, benliği ve ikisinin nasıl etkileştiğini kavramaya gelmektedir.

Doğa boşluk sevmez. Hele insan zihnindekini hiç sevmez. Zihnin nasıl sömürgeleştirileceğine dair kavrayışımızı 20. yüzyılda büyük saygı görüp 21. yüzyılda yerden yere vurulan iki düşünüre, Freud ve Marx’a borçluyuz. Bugün hor görülmelerine karşın bu iki düşünürün temel fikir ve bakışları değer ve önemlerini korumaktadır. Marx bağımsız düşünce olarak varsaydığımızın ne kadarının aslında toplum tarafından dayatıldığını, Freud ise aslında ne kadarının bilinçdışından çıktığını göstermiştir. Yani her iki yönden –içten ve dıştan– yoğun ve bitmek tükenmek bilmez bir baskı söz konusudur ve sonuçta belki de bağımsız düşünce diye bir şey hiç varolmayabilir.

Ancak, her iki baskıdan da tamamen kaçış umudu yoktur. Dünyada, önyargıların dışında yaşamak imkansız bir idealdir. İçinde yaşadığımız çağ da bizim içimizde yaşar. Ve çağlar, içlerinde yaşayan insanlar kadar bencildir: Her çağ kendisini üstün görür ve diğerlerinden daha fazla sevilmeyi talep eder. Bu talepler de genelde karşılanır. Çağımıza, vatanımız gibi büyük değer biçeriz. Bizi ürettiğine göre, çağımız iyi olmak durumundadır.

Çağımız kendisine sadakat yaratmada büyük başarı sağlamıştır ve bundaki kilit etmenlerden biri tatminin sadece mümkün değil, aynı zamanda kolay hatta kaçınılmaz olduğu yanılsamasını yayma becerisidir. Düzenli yaşanan ekonomik krizler bu yanılsamanın maskesini indirirler indirmesine ama genellikle yanılsamanın gerçek yüzü sadece belli kimselere, kısa süreliğine ve sınırlı görünür. Sistemin mekanizmaları sorgulanır ama altında yatan, sınırsız kişisel özgürlük ve sınırsız seçenek varsa herkes her şey olabilir ve her şeyi elde edebilir varsayımı sorgulanmaz. Ne düşünce ne çaba gereklidir. Sadece istemek, olmaya ve edinmeye yeter: Reklamlarla sinsice ve kişisel gelişim endüstrisi tarafından alenen pompalanan mesaj budur. Ve simgesi gülümseyen yüz, şiarı “İyi Günler” olan “Şen Şakrak Kişilik” çağın idealidir. Ama bir temel önerme söz konusu: Rol yapmayacaksınız. Öyle olunca iyi günler dileyen gülümser çağın şen şakraklarının gittikçe daha fazla anti-depresan kullanmasına şaşmamak gerekiyor. Işıltıyla gülümseyen depresifler çağın fenomenine dönüşüyor. Yakın dönem depresyon yazarlarından Sally Brampton kendisi ve tanıdığı bir diğer mustarip için şunları söylüyor: “İkimiz de bir yandan ölümlerimizi planlarken diğer yandan gülümseyip neşeyle konuşabileceğimizin farkındaydık.”[10] Bugün bu iki çağdaş da el sallıyor ve boğuluyorlar. Ve bugün herkes şen şakrak bir kişilik sergiliyorsa bu durum aslında otomatik, evrensel bir tatminin var olduğu görüntüsü veriyor. Haliyle depresif kimseler neyin ters gittiğini anlayamıyor ve belki ışıltıyla gülümsediklerini bile fark etmeden kendilerini gülümseyen yüzler arasında yalıtılmış, yapayalnız hissediyorlar.

Bu bahsettiğimiz, Erich Fromm’un modern toplumda “anonim otorite” adıyla tanımladığı yeni bir olguya, görünmezliği ve kaynaksızlığı yüzünden daha da etkili, haliyle tespiti ve karşı konması daha zor bir kültürel baskıya örnektir. Otorite, tıpkı Şeytan’ın yaptığı gibi, herkesi var olmadığına inandırmanın en akıllı hamle olacağını fark etmiştir.

Anonim otorite gittikçe daha anonimleşmekte, haliyle daha da sinsi ve karşı konması daha da zor hale gelmektedir. Batı toplumlarında artık aleni baskı diye bir şey kalmamıştır. Eski tabuların çoğu solup gitmiştir. Televizyonun en fazla izlendiği saatlerde ekrana gayet ciddi, seçkin görünüşlü, yaşını başını aşmış bir kadın çıkıyor. Kucağında anatomik model gibi görünen bir şey var. İleri Ebelik Dersi mi verecek peki? Hayır. Hanımefendi, oral sekste ustalık dersi veriyor. Katılımcı genç hanımlardan birisi, “Ama hep çenemi ağrıtıyor” diye yakınıyor. Doktor gayet sakin, işin sırrının yükü sağ ele vermede yattığını belirtip model üstünde gösteriyor. Bu arada sol el genelde unutulan testislerle ilgilenmeliymiş. “Onlara üvey evlat adını veriyorum” diyor Doktor, “hep es geçiliyorlar çünkü.”

Aleni otoritenin son kalıntıları, Devlet Başkanları ve Başbakanların ev hayvanlarını ve tuttukları futbol takımlarını sohbet programlarında konuşmalarıyla, dinsel liderlerin bağış toplantılarında bongo çalıp hayır işleri için paraşütle atlamalarıyla (“Başpiskopos üç bin beş yüz metreden inanç atlayışı yapıyor”) ve yöneticilerin şirket bültenlerinde pantolonları yerde, kıçları krem peynirle dolu Noel partisi fotoğraflarını yayınlamalarıyla ortadan kalktı. Ee, sorun ne peki? Baskı nerede? Herkes “cool” artık. Tanrı bile gazap konusunda öfke terapisine katılmaya boyun eğiyor. Her şey, tabii kadınlar veya farklı ırk mensupları, dinsel veya cinsel tercihler karalanmadığı ve çevreye zarar vermediği ya da hayvanlara acı çektirilmediği sürece, “mübah” artık.

Anonim otoritenin en etkin numarası tavsiyelerini aksiyom (doğruluğu genel kabul gören önerme) kılmasıdır. Genel kabul görmüş fikirlere ve anlayışlara karşı çıkmak mümkün değildir; ancak çatlaklar böyle bir şeye kalkışabilir. Bu da bir başka aksiyomdur. Şimdiki yaşantımız doğa yasası gereğidir.

Kısacası direniş, çatlaklık kıvılcımlarıyla gelecektir. Daha da kötüsü, direnen kişinin sadece çatlak görünmesi değil, sahiden çatlak olması da gerekebilir. Bu tedirgin edici fikir aklıma yıllar önce, mesai arkadaşlarının hepsinin yoldan çıkıp yozlaştığını ortaya çıkarması için dedektifliğe terfi ettirilen hırslı genç New York polisi Frank Serpico’nun otobiyografisinden uyarlanan filmi izlerken düşmüştü. Söz konusu polisler kooperatif işletirmişçesine rahatlıkla rüşvetleri bir havuzda toplayıp paylaşıyordu. Üstelik iğrenç tipler değil, Frank’i aralarına almaya ve ondan hoşlanmaya hazır, sıradan, dostane adamlardı bu polisler. Yani gruba katılmayı reddettiğinde Frank’in çatlaklığı aşikârdı. Ama filmi büyüleyici kılan başka bir numara vardı: Özel hayatını anlatan sahneler Frank’in sahiden çatlak olduğunu gösteriyordu. Çekici ve sempatik kız arkadaşları tek ediyordu Frank’i; arkadaşları, onunla arkadaşlık etmeyi imkânsız görüyordu.

Bu durum ilkeli hareket etmek için çatlaklığın şart olduğu önermesini taşıyor. Aklınıza gelen herhangi bir ilkeli muhalifi düşünün… Hz. İsa bile çatlaktı.

Ee, herkesin, özellikle patronun içimizden biri olduğu bu kıyak, rahat, kravatları gevşek çağda çatlak olmayı kim ister?

Bir de içeriden, sarhoş edici arzuların kuyusu, saldırganlığı ve üst-benliği istediğini yapmaya ikna etmeye, taleplerinin üstüne makulleştirici bir cila çekmeye yönelik tehlikeli becerisiyle alt-benlikten gelen baskılar var. Bu yüzden şimdi burada televizyonu kötülerken bile görüşümü televizyon programlarıyla yayma hayalleri kuruyorum. Ve gayet sakince başkalarının görüşlerine kayıtsız görünür etkisi yaratırken bile, aynı sakinlikle tepkileri yönlendiriyorum. İstediğim şey, sevilmeyi istememem yüzünden sevilmek…

İçte ve dışta, becerikli ve kabullenilir görünmek için sürekli yeni kılıklara bürünen kurnaz ve acımasız iki düşman var: reklam ve id. İkisini de yenmek mümkün değil ve ikisini birden sadece belli mesafede tutmak bile devamlı uyanık olmayı gerektiriyor. Ama düşünürler binlerce yıldır uyanıklıkla uğraştıklarından başvurulacak zengin kaynaklar mevcut. Geçen yüzyılda filozoflar mutluluğu gayrı-ciddi ve daha beteri, modası geçmiş bir konu görerek terk etmişlerdi ama yakın dönemde başka uzmanlar, özellikle psikologlarla sinirbilimciler büyüleyici keşifler ve görüşler sunmaya başladılar.

Yani bu kitapta önce yaygın memnuniyet fikirleri için felsefeyi, dinsel öğretileri, edebiyatı, psikolojiyi ve sinirbilimi tarayacak, ardından bu stratejilerin gündelik yaşama ve sonunda evrensele-yakın meselelere uygulanmasının ne denli kolay veya zor olabileceğini inceleyeceğiz. Çoğumuz geçinmek için çalışmak zorundayız; pek çoğumuz bir eşle uzun süreli bir ilişki yaşamak isterdik ve kozmetik cerrahideki muazzam ilerlemelere rağmen hepimiz yaşlanmaya hâlâ mahkûmuz. Tolstoy şöyle demişti: “İnsan bu dünyada nasıl çalışacağını ve nasıl seveceğini bilir, sevdiği için çalışır ve işini severse, muhteşem bir yaşam sürebilir.” İnsan, o kadar muhteşem olmasa bile en azından kendisini tümüyle değersiz görmeden yaşlanabilir, diye de ekleyebilirdi.

Ancak, kaynakları araştırmanın ortaya bir dizi talimat çıkarma ihtimali fazla değil. Edebiyatın, genele uygulanmaya müsait bir aksiyomu var: Tek reçete, hiçbir reçetenin olamayacağıdır. Bireylerin karmaşıklığı evrensel, herkes için geçerli reçeteleri olanaksız kılar. Ayrıca reçete talebi, dönemin bir başka emaresidir. Nasıl yaşanacağının bir dizi maddeyle söylenmesini talep eden tek çağ, bizim sabırsız, açgözlü çağımızdır.

Ama bir diğer faydalı aksiyom var: Sorunu tanımlamak çözümün başlangıcıdır. Öyleyse, daha zengin bir farkında oluş hali geliştirmek mucizevi yan ürünü, yani mutluluğu dolaylı yoldan üretmenin bir yolu olabilir. Bu yolsa karşılığında kendi mucizevi yan ürünlerini doğurabilir. Çünkü mutluluk, tıpkı depresyon gibi, kendini güçlendiren bir döngüdür. Depresyon, depresyonda olmanın irade gücünü zayıflattığı, karşılığındaysa depresyonun arttığı ve haliyle inişin devam ettiği, aşağı inen bir spiraldir. Mutluluksa, mutlu olmanın irade gücünü artırdığı ve karşılığında mutluluğun çoğaldığı, yükselen bir spiraldir. Mutluluğun en büyük getirisi belki de kendini iyi hissetmekten çok beraberinde gelen olabilirliklerin heyecanıdır. Dünya birdenbire zenginleşir ve benlik yeniden doğar. Her şey daha zengin, daha yabancı ve daha ilgi çekici görünür. Gözler daha berrak görür, zihin daha hevesle düşünür, yürek daha güçlü çarpar ve bu üçü coşkuda, yaşamdan haz almada ve şevkte birleşir.

Michael Foley
Saçmalıklar Çağı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Toplum Tarafından Kabul Görmemenin Tesellisi – Alain de Botton

Sokrates öldüğü zaman Platon 29 yaşındaydı ama David onu kır saçlı, ciddi görünümlü, yaşlı bir adam olarak resmetmiş.

Kapat