Kendinde Hak Görme Haklılığı ve Potansiyelin Cazibesi – Michael Foley

“İnsan doğasında her zaman beklenti içinde yaşamak vardır”

Benlik üzerine fazla düşünmenin sınırlılığı, benliği yalıtılmış ve sabit, kişisel tarihten ve toplumsal şartlardan bağımsız bir varlık olarak görmekte yatar. Ama böyle bir benlik elbette mevcut değildir. Kültürel şartlandırmanın önemini ilk tanıyan Marx’tı: “İnsanların toplumsal varlıklarını belirleyen bilinçleri değildir. Tam tersine, bilinçlerini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.”Freud, İd ve Ego’ya, İd gibi bilincin altında iş gören Süperego’yu (üst benlik), toplumun içselleştirilmiş ahlaki ilkeleri deposunu ekledi. Ama bu iki model de fazlasıyla basitti. Şartlandırma basit bir tek yönlü aktarım değil, sürekli geri-bildirim döngüleriyle beslenen karmaşık yapılı, dairesel bir süreçtir. Sıklıkla gerçekleşen, değişen toplumsal davranışların bir avuç insanın yeni veya eski bir gereksinimin daha ısrarlı yeni bir şeklini geliştirmesine yol açması ve açıkgöz bir girişimcinin bu gelişmeleri fark edip uygun ürün veya hizmeti sağlamasıdır. Bu durum yeni tavır veya davranışı meşrulaştırır, güçlendirir ve yayar. Böylece daha fazla insan, ihtiyacı daha açık ifade eder ve bu ihtiyaca daha fazla girişimci hizmet sağlar. Haliyle olgu, yeni bir ölçüte dönüşür. Herkes onu yapmaktadır artık. Sonunda doğa yasası haline gelir ve kendisine ihtiyaç duymayanlarla hiç istemeyenleri dahi etkiler.

Marx, şartlandırmanın daima sağdan geldiğini varsayarken de fazla basitçi davranmıştı. Şartlandırma yakın geçmişte aynı sıklıkla soldan da gelmiştir. 1970’ler özgürleşme, adaletsizliğe öfke, tanınma ve hak talepleri yıllarıydı. Ama zaman içinde belli haklara yönelik talepler genelleştirilmiş bir kendinde hak görme algısına, belli konularda tanınma talepleri genelleştirilmiş dikkat taleplerine ve belli adaletsizliklere duyulan öfke, genelleştirilmiş yakınma ve hüsran duygularına indirgendi. Sonuçta ortaya bir kendinde hak görme, dikkat arama ve yakınma kültürü çıktı.

Dikkat edilme talebi gittikçe güçlenip çeşitlenmektedir; bu da kimliğin dışarıdan görülmesini gerektiren içteki boşluğun bir sonucudur: “Görülüyorum, öyleyse varım.” Bu talep en alt seviyede ifadesini bedensel anlamda görülmekte bulmaktadır. Bu durumun tipik örneği, toplumsal alanların gittikçe daha fazla görünürlük sağlayacak şekilde düzenlenmesidir. Artık açık-planlı tasarımlar evlerin, işyerlerinin, lokantaların ve barların ölçütü haline gelmiştir. Açıkta yemek-içmek artık yılın her dönemine yayılmakta, gittikçe daha fazla kamusal alan “insanların bakmasını” sağlayacak şekilde tasarlanmaktadır. Ayrılma kaçınılmazsa duvarlar, müdürün ofisi veya asansörlerdeki gibi şeffaflaşmaktadır. Şeffaf yapılar kaçınılmaz bir gelişmedir ve bugün cam duvarlar Manhattan’da, 1920’lerdeki kırmızı tuğla ve kumtaşı kadar mimarinin karakteristik özelliği halini almıştır. Tüm bu şeffaflığın dikkat çekmeye yetmediği kimseler içinse, tabii gelirleri uygunsa, gözlem veya takip altına alınma seçenekleri de mevcuttur. Böylesi para harcanacak bir şey gibi görünmüyor ama anlaşıldığı kadarıyla bu tip hizmetler, müşterilere eşsiz bir önem hissi sunduklarından, gittikçe daha fazla tutuluyor. Bu tür hizmetlerden birinin kurucusunun dediği gibi: “Sadece gözlendiklerini bildikleri için kendilerine daha iyi bakmaya başladıklarını veya daha hoş iç çamaşırları giydiklerini söyleyen müşterilerimiz var. Sadece kendilerine dikkat edildiğini bilmeyi yeterli buluyorlar.”

Dikkat çekme arayışının bir sonraki basamağındaysa birey olarak tanınma gereksinimi var. Bu halin geri bildirimiyse herkese, değerli-değersiz her türlü faaliyet ve düşüncesini yayma fırsatı tanıyan internet teknolojisidir. Bu tür web sitelerinin en yenilerinden biri, adında bir DJ’in canlılığıyla bir Disney oyuncağının antromorfik şirinliğini birleştiren Twitter’dır. Verilen mesaj, biteviye, kendiyle ilgili ve banal dırıltının bir kuşun cıvıltısı kadar sevilesi ve harika olduğudur.

Buradan bir üst basamağa, şöhret hasretine, sadece şimdide, ara sıra ve birkaç kişi tarafından fark edilme değil, daima evrensel tanınırlığın, hayranlık duyulmanın, kıskanılmanın ve arzulanmanın sıcak parıltısında yaşama arzusuna geçiliyor. Ebedi ışık (sahne ışıkları) hep üstümde olsun, bugünün duasıdır. Bu şöhret talebi öyle ezici boyutlara varmıştır ki (Amerikalı ergenlerin yüzde 31’i ünlü olacaklarına içtenlikle inanmaktadır) geleneksel ikmal yolları –yeteneğin medyada methedilmesi– artık tamamen yetersiz hale gelmiştir. Haliyle şöhretin yeteneksizlerin erişimine (örneğin reality showlarda yıldız olmak) açılması ve herkese açık kanalların doğması (mesela internetten kendi reklamını yapmak) kaçınılmazlaşmıştır.

Bireyin bir üst katındaysa grupsal kimliğin tanınma talebi yatıyor. Bu basamakta dikkat edilme ve kendinde hak görme talepleri ile yakınmalar, güçlü bir grubun hak ettiği tanınırlığın ihlale uğradığına ve karşılık verilmesi gerektiğine karar vermesini içeren ve gittikçe yaygınlaşan saldırganlaşma olgusuna dönüşmektedir. Saldırıya geçmenin güzelliği, zorba tehditlerinin kurbanın protestosu kılığında sunulabilmesinde yatmaktadır. Bu sayede ego erdemin sıcaklığında yatarken id saldırganlıkla coşabilmektedir. Plansız keyfiyet de çekicidir. Herkes herhangi bir şeye saldırmaya karar verebilir ve bu her daim mevcut potansiyel, zorbalara tatmin sağlayan bir korku ortamı yaratır.

Elbette kadınların, eşcinsellerin, siyahların, gençliğin ve cinselliğin özgürleştiği 1970’lerde kimse bu sonuçları öngörmemişti. Özgürleşme coşturucu, mutlak iyiydi. Zulmün boyunduruğu kalkar kalkmaz herkesin ilerleyeceği, büyüyeceği kaçınılmazdı.

Siyasi sağda pek çok kişi şaşalamıştı. Kimileriyse fırsatı görmüştü. Para da özgürleşmeyi talep ediyordu ve arzusuna devlet kontrollerinin kaldırılmasıyla kavuşacaktı. Ruhundaki çingeneyi ifadede nihayet özgür kalan para dalgalanmaya, her koyna girmeye ve sorumsuzlaşmaya başladı. Artık çekici bulduğu herkesle yatağa giriyor ama nadiren gece yatısına kalıyordu. Yatırımcılar artık uzun vadeli kâr payı getirilerini bekleyemiyor, hisselerini kârla satarak çabuk getiri kazanmaya bakıyordu. Böylece hisse fiyatları, şirket başarısında performansın yerini aldı. Ve hisse fiyatları, ilgili firma yeni ve heyecan verici bir şey yapıyor görüntüsüne bürününce artma eğilimi gösterdi. Haliyle finansal çekicilik, dinamik, esnek ve yenilikçi görünmeye bağlandı. Öte yandaysa istikrar demode bir rüküşe dönüştü.

Kişinin kendi örgütüne elde hızarla saldırması akıllıca hareket sayıldı. Böylece hükümet ve bakanlıklar, üniversiteler ve BBC gibi hissedarı bulunmayan kurumlarda bile yeniden yapılanma çılgınlığı baş gösterdi. Ama yapılanmanın sayısı sınırlıydı; haliyle bir örgüt veya kurum içinde yeterince uzun kalmış kişiler, umutsuz ve demode diye bir kenara fırlatılan ilk yapının dönüp dolaşıp en yeni yapı diye geri geldiğini gördüler. Şahsen ben, yıllarca çalıştıktan sonra Nietzsche’nin sonsuz döngü kavramında bir şeyler görmeye başladım.

Yeni özgürleşen para, özgürleşen kadından bile daha seksiydi. Bu yüzden en belirgin değişim, kendini değiştirmeye tapınma oldu ve bu tapınma geniş kültürel potansiyelin sihrine yönelik bir hurafe olarak yayıldı. Bunun sonuçlarından biri, artık değişimin doğası icabı iyi bir şey olduğuna inanıldığından siyasilerin başarılı kampanyaları sadece ve tamamen “değişim” vaadi üzerine kurmalarına olanak sağlamasıydı.

Schopenhauer’in işaret ettiği üzere, insan doğasında her zaman beklenti içinde yaşamak vardır (bir başka id özelliği). Ama kendinde hak görme ve değişime tapma birleşerek çağımızı tümüyle potansiyelin, “yakındır” algısının büyüsüne mahkûm etmiştir. Bunun sonucuysa araçların kendi içlerinde amaçlara dönüşmeleridir.

Böylece evrensel araç para, evrensel amaca dönüştü. Ama etkinin pek çok tezahürü var. Örneğin ilişkilerde cinsel çekicilik, kolaylaştırması gereken seksten koptu. Çekicilik gittikçe dokunulmaktan çok artık hayran kalınmak istiyor. Çekicilik artık kesinlikle, aman Tanrı korusun, işe yarama beklentisinde değil. Bu noktada psikolojiye cinsel çekicilik arttıkça cinsel performans tembelleşir teorimi sunuyorum. Hipotezimin değersiz çıkması mümkün ama test edilmesinin eğlenceli olacağı kesin.

İşyerlerinde yeniden yapılanma, yenilikçilik, esneklik, yetenek, eğitim ve hareketlilik kendi içlerinde iyi olarak büyük saygı görüyor. Bu durumsa eğitim programlarına (çoğu yerde çalışanlardan, gerekip gerekmediğine bakılmaksızın belli eğitim kotalarını doldurmaları bekleniyor) yönelik saplantıyı ve tasarımcılar, müze küratörleri, grafik sanatçıları ve aşçılar gibi “yetenekli” profesyonellerin yükselişini açıklıyor.

Potansiyele tapmak, daima az ileride daha iyisinin bulunduğuna inanan bir açgözlülük türüdür. Ama potansiyelin büyüsü, geleceği, bugünün büyüsünü bozma pahasına etkilemektedir. Bugün olan her şey çoktan dün sayılmakta ve gerçek heyecan hep Bir Sonraki Müthiş Şey’de, bir sonraki sevgilide, işte, projede, tatilde veya yemekte görülmektedir. Bunun bir sonucu, sorunlara yönelik en çekici çözümün kaçışa dönüşmesidir. Bu da sorunlarla yüzleşip aşma tatminini devre dışı bırakmakta ve hayati önem taşıyan musibetten pay çıkarma, olanı avantaja çevirme becerilerini mahvetmektedir.

Ve tabii sorunlar açısından da olan her şey kabul edilir hale gelmektedir. Tek talih, iyi talihtir; rastgele şanssızlık artık kabul edilmez konumdadır. Filozof Julian Baggini çağdaş yakınmalar üzerine bir araştırma yapmış ve insanların en çok şanssızlıktan, kaderden, kontrolleri dışında kalan şeylerden yakındığını ortaya çıkarmıştır. Boktan şeylerin başa gelebileceğini artık çok az kimse kabullenmektedir. Trajedi bir anlam taşımalı ve trajediden mutlaka iyi bir şey çıkmalıdır. Korkunç şeyin bir daha olamayacağının teminatını vermek üzere televizyona çıkan yaslı akrabaların, “Başkalarının bizim gibi ıstırap çekmelerini istemiyoruz” demeleri bu yüzdendir.

Eğlence dünyasındaysa alışveriş ve seyahat, saf potansiyel faaliyetleri olmaları, tümüyle olasılık ve vaatle dolulukları yüzünden kendi içlerinde amaçlara dönüşmüşlerdir. Alışveriş, bünyesinde birçok potansiyel biçimi barındırır. Macera sarhoşluğu, arayış gizemi, kumar tehlikesi, yaratıcı çalışmanın getirdiği beklenmedik şeyler bulma şansı, dinsel inançta aşkınlık ve ön-sevişmenin şehveti, hepsi alışverişte mevcuttur. Herkesin alışveriş sevmesine şaşmamak gerek. Üstelik potansiyel heyecanı satın alma eyleminin sonrasına da uzatılabilir. Birkaç yıl önce, Nick Bailey adlı on yedi yaşındaki bir delikanlı yeni aldığı Wii oyun sistemine öyle aşk duymuştu ki ambalajını açışını filme çekti ve yaşamı baştan aşağı değiştiren bu tür deneyimlerde yapılması gerektiği gibi, filmi YouTube’a yükledi. Ama kim bir ergenin yeni aldığı zımbırtısının paketini açışını seyretmek isterdi? Daha ilk haftasında 71.000 kişi söz konusu filmi izledi. Çok geçmeden sadece paket açma heyecanına adanmış birçok web sitesi kuruldu. Ve böylece esas malın iki adım ilerisinde yepyeni bir alışveriş deneyimi ortaya çıktı.

Burada bahsettiğim vaka, alışveriş zevkinin malın gerçekliği ve kullanılırlığından kopuş eğilimine dair aşırı uç bir örnekti. Alışveriş artık arzu tatmininden çok arzunun kendi heyecanıyla ilgili ve bu heyecanın sürekli yenilenmesi gerekiyor. Alışverişin verdiği tatmin gittikçe azalıyor. Potansiyel daima sınırsız ama alınan, seçilen şey daima sınırlıdır. Potansiyel bağımlısı için her orgazm, bir anti-orgazmdır. Sihirli tılsımın dünyeviliği ortaya çıkar ve aşka gelmiş alışverişçi bildik hüsran kaynağı kendisine geri döner. Müthiş şık giysiler çoğu zaman hiç giyilmez, muazzam zımbırtı hiç kullanılmaz, büyüleyici kitap asla okunmaz ve harika CD hiç çalınmaz…

Benim kişisel dürtüm, gizli ezoterik bilgiler edinme ve coşkuyu gizlice taşıma umuduyla kitap ve CD satın almak. Ama raflarım hiç çalmadığım CD’lerle dolu (hiçbirisi ambalajında değil çünkü naylonu yırtmak potansiyelin, ön-sevişmenin bir parçası). Ayrıca bir kereden fazla çalmadığım bir sürü CD var. Müzik hoparlörlerden yayılmaya başladığı anda CD büyülü haresini yitiriyor ve diğer CD’lerden birine dönüşüyor. Kitaplarsa daha ucuz ve okumaları daha uzun olduğundan, elimdeki okunmamış kitap sayısı gittikçe artıyor. Yani kitap potansiyel pırıltısını altı hafta kadar koruyor ve ardından olası bir gizli irfan taşıyıcısından bir külfete, bir serzenişe, bir utanç ve sıkıntı kaynağına dönüşüyor.

Gereksiz alışverişe getirilen çözümlerden biri, Koleksiyon diyerek meşrulaştırmaktır. Haliyle her türden koleksiyon hiç şaşırtmadan artış göstermektedir. Terimin içerdiği öğretmensel uzmanlık ve bilenin seçimi imalarıyla birlikte sıradan alışverişçi için Koleksiyoncu sıfatı, işe yaramaz bir sürü döküntününse sadece meşru kılınamaz müsriflik değil, ayrıca dikkatli yatırım iması da taşıyan yeni terimle Koleksiyon Malzemesi sınıflandırmasına girişi çok daha tatmin edicidir. Saplantılı CD ve kitap alıcısı için daha iyisi bile mümkündür: Bu şeyleri satın almak alışveriş değil, “bir kütüphane oluşturmaktır.”

Yolculuk da beklenti temellidir. Yeni yer pek çok beklenmedik bakımdan farklı, esin verici egzotiklikte olacak ve başkalaşmış yeni bir “ben” doğacaktır. Ama göğü, binaları, ağaçları ve insanlarıyla yeni yer, muhtemelen daha sıcak iklimine rağmen sonuçta sadece başka bir yerdir ve iç bayıcı huysuz eski benlik yolculuğa sizinle gelmiştir. Alain de Botton, The Art of Travel adlı kitabında bir kız arkadaşıyla çıktığı bir Karayip tatilini anlatır. Yola çıkmadan önce kumsalların, masmavi denizin, palmiyelerin ve şahane günbatımlarının esinleyeceği yeni ahengi düşlerler ama hedefe varmalarıyla birlikte lokantadaki tatlıların boyutu ve görünüşü üzerine tartışmaya başlarlar. İkisine de aynı tatlı gelmiştir ama birininki diğerinden daha büyük, diğerininse görüntüsü ötekinden daha güzeldir. Kız tatlıları değiş tokuş eder ve kendi tatminini, adamı tatmin ettiğini öne sürerek meşru kılar. Kavga ederler ve somurtarak, kendilerine esin vermesi gereken harika manzaraya aldırmadan otele dönerler. Hepimizin başından böyle şeyler geçmiştir ve hepimiz işimize geldiğince bunları unutmuşuzdur. Çünkü bir sonraki tatil ufuktadır ve gerçek mutluluğu getireceği kesindir.

Yolculuk ve alışveriş birbirlerine öyle uygunlar ki gittikçe daha fazla bir araya geliyorlar. Havaalanında, uçakta, tren istasyonunda, otel lobisinde hatta internet yoluyla otel odasında bile alışveriş imkânları mevcut. Tabii bunlar sadece ana deneyime, yeni yerde yeni alışveriş fırsatlarına geçilene kadar gidişatı sağlamaya yarıyorlar.

Ancak, yolculukla alışverişin esas kusursuz birleşimi, lüks yolcu gemileridir. Hatta yolcu gemisiyle yolculuk sürekli eğlence ve pohpohlama içerdiğinden, pastel renklerde rahat giysileri içindeki battal boy çocukları bir dizi alışveriş mahalline taşıyan devasa, hareketli zevk mekânı olan yolcu gemisi, tam çağımızın simgesidir. David Foster Wallace’ın bir Karayip gezisinin öyküsünü anlattığı matrak ve ürkütücü çalışması A Supposedly Fun Thing I’ll Never Do Again [Bir Daha Asla Yapmayacağım Güya Eğlenceli Bir Şey] titiz yazılmış, gerçekçi bir belgeseldir ama aynı zamanda çağımıza uygun bir fabldır.

Yolcu gemisiyle yolculuk tüm yeni kültürel eğilimleri abartılı biçimiyle sunar. Doğrudan yaşayamama ve inandırıcılık için olan biten her şeyi filme alma gereksinimi söz konusudur; tüm yolcular en incelikli kamera donanımlarından taşırlar. Evrensel kendinde hak görme hissi söz konusudur; herkes bu tatili sonuna dek hak ettiğine inanır. Çocuksu şımartılma gereksinimi söz konusudur; yolcu gemileri çalışkan bir hizmetli ordusuyla sürekli hizmet sunar. Mürettebat sürekli hatta fanatikçe neşelidir. Çocuksu yolcular düşünmeyi reddederler. Wallace, “Üst tabakadan, yetişkin ABD vatandaşlarının Konuk İlişkileri Bankosuna şnorkelle dalmanın illa ıslanmayı gerektirip gerektirmediğini, fırlatılan hedeflere illa dışarıda mı ateş etmek gerektiğini, mürettebatın gemide mi yattığını ve Gece Yarısı Büfesi’nin saat kaçta açıldığını sorduklarına şahit oldum” diyor. Gemide ve limanlarda sınırsız alışveriş fırsatları, bitmek tükenmek bilmez eğlenceler, havuzlar, jimnastik salonları, kiminde sürüş pisti bile bulunan spor tesisleri, kumarhaneler, piyano-barlar, diskolar, sinemalar ve her gece ayrı bir ünlünün, bir taklit ustasının, elektrikli testereleri havaya atıp tutan bir hokkabazın, Broadway melodileri söyleyen bir çiftin ve Kraliçe II. Elizabeth ile Dalay Lama’yı transa soktuğunu öne süren bir hipnozcunun gösteri yaptığı Ünlüler Gösteri Salonu vardır…

Bu çağdaş eğilimlerin çoğu birbiriyle ilişkilidir. Çocuksuluk eğilimi kesinlikle özgürleşme çağına yönelik bir tepkidir. Özgürleşmenin kendi içinde tatmine yeteceği, kişinin ruhunu mahveden işinden, baskıcı ilişkisinden, kasvetli kasabasından kaçabilmesiyle her şeyin düzeleceği görüşü yaygın bir yanılgıydı. Özgürlüğün tatmine otomatik olarak götürmediği, mütemadiyen çok çalışmaya yol açtığı ortaya çıkacaktı. Eski gelenekler belki baskıcıydı ama onlarsız yaşamak belirsiz, karmaşık, kafa karıştırıcı ve sinir bozucuydu. Her kararı ilk ilkelerden itibaren düşünmek zorunda kalmak çetin ve bezdiriciydi. Sınırsız fırsat potansiyeli, sınırsız seçenek şaşkınlığına dönüştü. Tepkiyse özgürlükten çok dürtüyle hareket etmeye yönelik derin özlem, akıl yerine duygulara uymak, kesin, basit, kolay ve edilgen ne varsa yeğlemek kılığında geldi. Yetişkin olmanın zahmetli sorumluluğu, çocukluğun kayıtsız şartsız sevilme, yiyip içme, şekerlemeye yatıp ninni eşliğinde uyuklama lükslerine yönelik derin bir özlem yarattı.

Reklam elbette duygu ve dürtülere ve Koca Bebeği uyutacak eğlence endüstrisine memnuniyetle yaltaklanıyor. Yeni çocuksuluğun tek iyi yanı, bebeğin korunması gereksiniminin sıklıkla şımartılma gereksinimine üstün gelmesi. Geçenlerde köpek nikâhları ve uzman şarap garsonu türünden yenilikçi hizmetleriyle meşhur bir Londra oteli, lüks yolcu gemilerine layık bir fikir ortaya attı. Belli bir ücret karşılığında otel çalışanlarından ikisi konuğun odasına gelecek ve çocukluğun sihrini, elemanlardan biri konukla yastık savaşına girişirken diğerinin hakemlik etmesiyle yaratacaktı. Bu yeni hizmet muazzam beğeni topladı ama tabii “sağlık ve güvenlik konuları” yüzünden sürdürülemedi. Yalnız dikkat ve şımartma taleplerinin karşılanmaması durumunda Koca Bebek cidden kızacaktır. Yeni çocuksuluk büyüyen kibir ve kendinde hak görme duygusuna, azalan kendini bilme ve yükümlülük kavrayışlarına ve artan darılma ve öfkeye başvurmalara önemli katkı yapmıştır. Koca Bebek çok sık zırlamaktadır.

Yeni çocuksuluk Mesleki Neşeliliğin (MN) nedenlerinden de biridir. İncelik ve nüanstan yoksun, abartılı parıltıyla birlikte neşeli ifade, yetişkinin çocuğa sunduğu yaklaşımdır. MN’nin bir diğer olası kaynağıysa kullanıcı arayüzünü gittikçe daha önemli hale getiren, üretimden hizmet sektörüne kayıştır. Artık müşteri sadece daima haklı olmakla kalmıyor; hizmet de daima parlak olmak zorunda. Bu zorunluluk Amerikan hizmet sektöründen çıkıp dünyaya yayıldı. Tepeden bakar tavırlı asil Paris garsonları dahi buna uymak zorunda kaldı. Yüzlerce yıllık geleneklere dayanan müthiş şarap ve peynirleriyle Fransızlar kadar kimse tepeden bakamazdı ama onlar bile tepeden baktıkları müşterilerine iyi günler dilemeyi öğrenmek durumunda kaldılar. Paris’in “Nazi Zehrine” direncinden onca gurur duyan Jean-Paul Sartre, kentinin bugün Amerikan şekerine batışını görseydi herhalde dehşete kapılırdı.

Bir diğer etmense metalar dünyasında meta olma, kişi değil, marka olarak gelişme eğilimidir ve çağdaş piyasada bu, neşeli ve güler yüzlü olmak anlamına gelmektedir.

Bu pazarlama yönelimi takımın yükselişiyle iyice palazlandı. Yeni “esnek” kurumlar, kurulu bölümlerinin ve uzun süreli çalışanlarının yerine belli projeler üstünde kısa vadeli sözleşmelerle çalışan takımlar getirdi. Böylece birey için kurumsal sadakatin anlamı kalmadı, “takım oyunculuğu” en önemli beceriye dönüştü. İşbirliği, bireysel çaba ve uyum sağlamak, performans kadar önemli artık.

İki Amerikalının gülümseyen bir yüzle hayati “İyi Günler” sloganını birleştirip dünya çapında tutulurluğu Haç’ınkine rakip bu simgenin telifini almaları 1970’lerde gerçekleşti. Aslında ilk gülümseyen yüz daha önceden, Amerikalı reklamcı Harvey R. Ball tarafından yaratılmıştı. Ama o dönem, paranın seksten daha seksi olmasından önceki masum 1964’tü; haliyle Ball simgesinin patentini almaya hiç kalkışmamış ve çizimi karşılığında sadece 45 dolar kazanmıştı. Reklamcılığına rağmen esasen eski tarz adamlardan olan Ball, muazzam bir gelir kapısını kaçırmasının kendisine neler hissettirdiği sorulduğunda Stoacı filozoflara yakışır bir yanıt vermişti: “Tek oturuşta ancak tek biftek yiyebilirim.”

Tüm bu gelişmeler bir araya gelerek değerlerdeki kaymayı, değişimin istikrara, potansiyelin başarıya, beklentinin takdire, işbirliğinin bireyselliğe, fırsatçılığın sadakate, işlemin ilişkiye, çocuksuluğun olgunluğa, edilgenliğin girişkenliğe, kaçışın uyum sağlamaya, salahiyetin ödeve, dışa dönüklüğün içe dönüklüğe ve neşeliliğin endişeliliğe yeğ tutuluşunu yarattı.

Soldan hak talebindeki haklılıkla, sağdansa potansiyelin ışıltısıyla baştan çıkarılmışken, yaşamda tatminin sadece temel hak olduğuna değil, gereğince hak edildiğine ve tatmine erişimin yürüyen merdivenle alışveriş merkezinin bir üst katına çıkmaktan daha fazla çaba, düşünce veya sabır gerektirmediğine inanmak zor değildi.

Sorun, tüm büyük gelişmelerin hepsinin birden iyicil görünmesidir. “Özgürlük” sözcüklerin en esin vericisi ve modern toplumun tam göbeğindeki en tartışma götürmez kavram değil midir yani? Potansiyel duygusu mutluluğun elzem öğesi değil midir? Kendimizi değiştirmek zorunda değil miyiz? İnsanlara bize davranmalarını istediğimiz gibi davranmamız gerekmiyor mu? Ama özgün anlamı hükümete katılma özgürlüğü olan özgürlük, hükümetin müdahalesine direnme özgürlüğüne dönüşmüştür. Kişisel potansiyel hissi, hayatı yaşamaya değer kılmada sahiden gereklidir ama bu potansiyel hissi gereksinimi içteyken bugünün potansiyeli tümüyle dışsaldır ve cinsel macera, özendirme, alışveriş ve yolculuk gibi faaliyetlere bağlıdır. “Kendinizi değiştirmelisiniz” temel bir emirdir ama sırf değişim hayrına değişime tapmak anlamına gelmez. Değişim daima sorumluluk ve sadakat gereksinimlerine karşı dengelenmelidir. Neşelilik istenen bir unsurdur –hırçınlığı kimse istemez– ama içeriksiz iyi niyet görüntüsü sıklıkla ironi, kuşkuculuk ve anlaşmazlık gibi daha derin tepkilerin hevesini kırar. Hatta ihtiraslı hevesi, tehlikeli aşırılık gibi göstermek suretiyle engeller. Hepsinden beteri, samimiyetsiz ve yönlendirici göstererek gülümsemenin değerini düşürür ve geriye kalan tek samimi ifade öfkeli çatık kaşlardır.

Ne yapılabilir peki? Kültürü değiştirme umudu fazla değil. Kapitalizmin en büyük güçlerinden biri herkesi mülk sahibi, girişimci ve hissedar olmaya teşvik ederek projesine asimile etmektir. Kapitalizmin herkes milyoner olabilir vaadine bugün bir de herkesin meşhur olabileceği vaadi eklenmiştir. Kapitalizmin bir diğer müthiş gücüyse muhalefeti içine emerek etkisizleştirebilme becerisidir. Kapitalizm emekçi sınıfını, tıpkı daha sonra, 1950’lerin beatlerini, 1960’ların karşı-kültürünü, 1970’lerin punklarını ve yakın dönemde sokak sanatını içine emdiği gibi kolayca asimile etmiştir. Adbusters firması bugün koşu ayakkabıları üretmekte ve elbette reklamlarını Adbusters’ta yapmaktadır. Delikanlıları asmanın hazzı üzerine bir roman yazdığınız, sinek kolonisini besleyen yarısı yenmiş bir insan kafasını sergilediğiniz, konserde seyircilerin üzerine domuz barsakları saçtığınız ve ardından canlı bir yarasanın kafasını ısırarak kopardığınız için cezalandırılır mısınız? Hayır, aksine refah ve şöhretle ödüllendirilirsiniz. Kapitalizm, karşı-kültürü sağlıklı bir diyetin lifli gıdası görmektedir.

Aynı şekilde televizyon ve reklam dünyası, muhalefeti kendi-kendiyle dalga geçme yoluyla etkisizleştirmeyi öğrenmiştir. Yakın dönemdeki en başarılı TV komedi dizilerinden biri, oturma odalarında televizyon seyretmekten başka hiçbir şey yapmayan aptal, edilgen bir aileyi konu etmişti. Ama elbette oturma odalarında oturup televizyonda oturma odalarında oturarak televizyon izleyen aileyi izleyen aileler kendilerini aptal ve edilgen değil, akıllı ve üstün gördüler çünkü şakaya dahil ediliyorlardı. Bir başka örnekse reklam parodileri sunan hatta reklam fikriyle alay eden reklamlardı. Burada yapılan, dolandırırken size göz kırparak suç ortaklığını garantileyen iş bilir dolandırıcının numarasından başka bir şey değildi.

Peki, düşünürler dünyadaki şartlandırma baskılarına direnmek için herhangi bir öğütte bulunuyorlar mı? Nadiren. Düşünürler, nefret ve korku içinde geri çekilme eğilimindedir. Mesela Buda’nın çözümü dünyayı tümüyle terk etmekti.

Ama Romalı Stoacılar –Epiktetos, Seneca ve Marcus Aurelius– fazlasıyla dünyadaydılar. Aurelius imparator, Seneca varlıklı bir banker (muhtemelen felsefe yazmış tek banker), Epiktetos azat edilmiş bir köleydi. Ve yaşadıkları ortam geç döneme ait, bizimkine birçok benzerlik taşıyan, varlıklı bir uygarlıktı. Yazıları şaşırtıcı ölçüde canlıydı ve kelimenin zorluktan somurtarak kaçmayı ifade eden çağdaş anlamına göre hiç mi hiç “stoacı” değildi. Bu üç yazar ne somurtkan (Seneca: “Yaşamla dalga geçmek, yaşama hayıflanmaktan daha uygardır”) ne kaçaktı (Marcus Aurelius: “Yaşam sanatı danstan çok güreşmek gibidir”) ve zorluklara göğüs germek kadar saadetle yaşamakla da ilgilenirlerdi (Senaca: “Tüm aşırılıklar zararlıdır ama en tehlikelisi sınırsız talihtir”). Varsıllığın kendi içinde kötü olmadığını ama kibir, küçümseme, hüsran, sabırsızlık, huzursuzluk ve hepsinden beteri, daha fazla varsıllık arzusu gibi karakter kusurlarını teşvik ettiğini öne sürüyorlardı. Çok fazlanın asla yetmemesini sağlayan çılgınlığı üçü de çok iyi anlamıştı. Epiktetos bu çılgınlığı hiçbir miktarda suyun dindiremeyeceği bir susuzluk yaratan bir hararete benzetmişti. Seneca Büyük İskender’in doymak bilmeyen fetih arzusundan dem vurmuştu: “Hâlâ Okyanus ve Güneş’in ötesine geçmeyi arzuluyordu.” O zamanki sorun da şimdiki gibi varsıl toplumdaki potansiyel büyüsüydü. Şöyle diyordu Seneca: “Yaşamın en büyük engeli, yarına bel bağlayıp bugünü çöpe atan beklentidir.” Kısacası, Stoacı eserler, sanki özellikle 21. yüzyıl için yazılmışlarcasına dikkat aramanın, alışverişin, öfkenin, saldırganlığın ve sırf yolculuk hayrına yolculuk etmenin beyhudeliğine dair uyarılarla doludur (“Buradaki hiçbir şey, tepenin ardında veya denizin ötesinde olacağından farklı değil”).

Stoacı erdemin anahtarı kopuştur. Dünyayı etkilemek, düzeltmek mümkün değilse de en azından dünyanın kişiyi etkilemesini hafifletmek mümkündür. Ama bu kopuşun amacı küçümsemekten çok anlamaktır. Ve bu anlama içe kapanma veya kaderci kayıtsızlığı kastetmez. Stoacı strateji yaşamsal deneyimlerden kaçınmak veya bu deneyimleri pasif kabullenmek değil, aynı deneyimlerden bir şeyler çıkarmaktır: “İçsel gücümüz Doğa’ya sadıksa şartların sunduğu olasılıklara daima kendisini uyduracaktır. İçsel gücümüz önceden belirlenmiş hiçbir şey gerektirmez ve ödün vermeye açıktır; engeller sadece kullanılacak malzemelere dönüştürülürler. İçsel güç bir döküntü tepesine egemenlik kuran bir şenlik ateşi gibidir.” Yakınmak elbette hiç söz konusu değildir. Epiktetos: “Eylemlerimizin uygun amacı hayatlarımızdan kederleri, yakınmaları ve ‘Heyhat’ ile ‘Vah bana’ türü sızlanmaları çıkarmaktır.” Ama kahve kupasına yazılacak sloganı Aurelius patlatmıştır: “Taklitten kaçınmak intikamların en iyisidir.”

Dünyada nasıl yaşamak gerektiğine dair bu verimli görüşler ne yazık ki bin yılı aşkın süre boyunca Hıristiyanlığın dünyevi mutluluk olasılığını reddi yüzünden silinip atıldı. Oysa sıklıkla en uhrevi insan görülen İsa aslında dünyayla fazlasıyla ilgiliydi ve dünyayla başa çıkmaya yönelik gayet faydalı öğütler vermişti. İsa öncelikle, epey irkiltici tutarlılıkta bir coşkuyla aile ve kabileye sadakati reddetmişti: “İnsanın düşmanları kendi halkından olacaktır.” Ardından Ferisilerle, din bilginleriyle, fakihlerle uğraşmıştı. Bu kimseler iktidara sahip ama otoriteden yoksun (çok önemli bir ayrım) insanlardı. Otorite saygıyı kazanır, iktidarsa talep eder; otoritenin tuzağa ihtiyacı yokken iktidar, ürkütücü, ağırlık sunan giysiler gereksinir; otorite açık yürek, iktidarsa sıkılı yumruktur. Bu yüzden Matta, İsa’dan şöyle söz etmişti: “Çünkü onlara kendi din bilginleri gibi değil, otorite sahibi biri gibi ders veriyordu.” Fakihler ilkelerden çok kurallara, başarıdan çok statüye, erdemden çok ikiyüzlülüğe inanıyordu. O yüzden İsa’yı sürekli içtihat hukukuna sürüklemeye ve ona yasakları çiğnetmeye uğraştılar. Ve İsa her daim kuralları reddetti ve her davanın ilk ilkelere göre karara bağlanmasında ısrar etti. “Hanginizin bir koyunu olur da Sept günü çukura düşerse onu tutup çıkarmaz?” Ve İsa ikiyüzlülüğü, Yeni Ahit’in ana temalarından olmasına rağmen Hıristiyanlarca nadiren dillendirilen ikiyüzlülüğü sürekli lanetledi.

Hz. İsa’nın Ferisilerle çatışması kalıcı öneme sahiptir çünkü her çağ ve kültürde Ferisiler mevcuttur. Ferisiler, tıpkı yoksullar gibi hep var olacaklardır. İktidarı nadiren ele geçirir ya da iktidarı destekleyen ideolojiyi nadiren belirlerler ama her türlü rejime hizmet eder ve her türlü planı uygularlar. Yahudi vatandaşlarını Nazilere teslim eden Fransız kamu görevlileri, komşularını gizli polise ihbar eden komünist aparatçikleri, 20. yüzyılın sonunda politik doğruculuğu toplumun tepesine bindiren sağduyu fanatikleri ve her toplantıda upuzun, eleştirel bağımsızlık iması yaratan özgüvenli yüksek tonlarla konuşup resmi çizgiden aslında hiç sapmayan insanlar, hepsi birer Ferisidir. Ferisiler kültürel ölçütlerin en önemli aktarıcılarındandır ve yeni değerlere, geçişlerini fark etmeden dahi, çaba harcamadan geçiverirler. Yüzyıllar boyu asık suratlı, ciddi kalmış Ferisiler, espriden aslında hiç anlamamalarına rağmen bugün Mesleki Neşeli’dirler. Ve Hz. İsa’nın anladığı üzere, iktidarı ellerinde tuttuklarından, resmi görüşü pompaladıklarından ve resmi prosedürü izlediklerinden asla yenilmezler. Hz. İsa’nın öğüdü “Caesar’ın Hakkını Caesar’a Vermek” yani iktidarı sadece gerekli azınlığa vermek, ötesine tanımamaktı.

Ferisiler, Fromm’un “otoriter karakter” diye tanımladığı, iktidara iktidar hayrına tapan, gücün önünde yaltaklanan ve yoksulu aşağılayan tiplerdir. Bir başka deyişle sado-mazoşisttirler: Yukarıdakinin kıçını yalayıp aşağıdakinin üstüne işerler. Bu tipler Hz. İsa gibi otorite sahibi olan ve iktidar peşinde koşmayan veya iktidara ihtiyaç duymayanlardan korkar, nefret eder ve böyle kimseleri baskı altına almaya çabalarlar.

Bu fikirler, yani kaçınılmaz zorluklardan hayır çıkarmaya dair Stoacı inanış, Hz. İsa’nın reçeteden çok ilkeleri temel alan ahlakta ısrarı ve iktidarın sado-mazoşist doğasına yönelik Freudçu kavrayış 20. yüzyılda, benlikle dünya ilişkisine tam anlamıyla el atan nadir felsefi akımlardan varoluşçulukta bir araya geldi. Anahtar kavram, kişisel sorumluluktu. Sartre’ın dediği gibi, “İnsan kendi doğası ve seçimlerinden tamamıyla sorumludur.” Ama bu durum, içe kapanma ve inzivaya çekilme bahanesi değildir. Aksine kişisel ilişkilerden grup aidiyetine kadar her seviyede yükümlülüğü gerekli kılar. Çünkü sorumluluk, sıklıkla ıstırap vermekle birlikte şartları ve kendini aşmanın tek yolu olan sürekli seçim yapmayı gerektirir. Ama her seçim sonludur ve bu yüzden sürekli beklenti içinde yaşamak söz konusu değildir. Varoluşçuluğun önceli Søren Kierkegaard şöyle diyor: “Bu, olabilirliğin çaresizliğidir. Bundan sonra olabilirlik benliğe gittikçe daha büyük görünür, gittikçe daha fazla şey olabilirlik kazanır çünkü hiçbir şey gerçekleşmemektedir. İnsana sanki her şey mümkünmüş gibi gelir.” Kierkegaard benliğin gereklilik ile olabilirlik arasında bir dengeye ihtiyaç duyduğunu öne sürmüştür. Benlik fazla gereklilikte boğulacak, fazla olabilirlikteyse buharlaşıp gidecektir. Tarih boyunca ezici gereklilikler sorun olmuştur ama bugünün benliği sonsuz olabilirlikler yüzünden delirmektedir. Gerekliliğin reddi çağımızın hastalığıdır.

Sartre potansiyeli değil, sonluluğu özgürlüğün özü olarak tanımlamıştı: “Sonlu olmak (…) kendi seçmektir (…) bir olabilirliğe gitmek suretiyle diğerlerini dışladığını kendine bildirmektir. Dolayısıyla özgürlük eylemi, sonluluğu varsaymak ve yaratmaktır.” Ama seçilen sonluluk mutlaka tümüyle kabullenilmeli, girişilenin sonu mutlaka getirilmelidir. Ve bu sorumluluk uygulaması sıkıntıyı devre dışı bırakacaktır: “Dolayısıyla, ne hissetliğimize, ne yaşadığımıza veya ne olduğumuza dair kararı yabancı, dış bir unsur vermeyeceğinden yakınmanın anlamı kalmayacaktır.”

Böylece olanlardan fayda çıkarmaya yönelik Stoacı tavır bir çekirdek inanç seviyesine yükselmiştir: İnsan kendine ettiği her şeyden bir şey çıkarabilir. Hatta bu “çıkarma” bir zorunluluktur. Sartre toplumsal rollerin edilgen kabullenilişi ve kültürel şartlandırmayı “kötü inanç”, “otantiklik” eksikliği ve “ben böyleyim” yollu uyduruk bahane olarak aşağılamıştır. Sartre’a göre benlik sürekli yeniden yaratılmalıdır ve bu yaratma, kendini aşmanın yoludur. Yaşamak biteviye aşma halidir.

Başkalarıyla ilişkideyse bireyin özgürlüğü can alıcı etmendir. Haliyle aşkta teslimiyet veya teslimiyet talebi, yani mazoşizm ve sadizme yer yoktur. İçinde bir miktar iktidar mücadelesi öğesi barındırmayan bir ilişki kurmak zordur ama sonu ebedi mutluluk değil, edebi çatışma olmasına rağmen ideali, eşin özerkliğine daima saygı gösterilmesidir. Tehlike ve risk kaçınılmazdır ama ilişkiye yoğunluk katar ve varoluşçu amaç, huzur ve sükunet değil, yoğunluktur.

Aynı şekilde grup ilişkilerinde de ne grubun değerler sistemine veya Sartre’ın tanımıyla “biz-bilincine” teslim olunmalı ne de başkalarının özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi bir güç kullanılmalıdır. Grup yapısında güç kullanımı, aşktaki gibi genellikle sado-mazoşisttir. Otoriter kişiliğin, Ferisinin talebi genelde hiyerarşiye, kurallara ve izleklere uyum göstermektir ama esas derdi içsel özgürlüğün teslim alınmasıdır. Haliyle sadece dışsal uyumu elde etmekten rahatsızlık duyacaktır. Gizli benliğin ve kişisel özgürlüğün, sadece Caesar’ın hakkının Caesar’a verilmesi suretiyle korunması, varoluşçu zaferdir.

Yani varoluşçuluk takım-oyuncusu edilgenliğini reddetmekte, potansiyel yerine sonluluğu vurgulamakta, başa gelenlerden fayda çıkarmayı öğütlemekte ve yoğunluk sağladığı için zorluğu kucaklamaktadır. Eh, bugün felsefenin demode olmasına şaşmamak lazım.

Bir diğer kilit kavramsa, yine Stoacı düşüncenin uzantısı olan saçmalıktır. Yaşam önemsiz ve anlamsızsa saçma olmalıdır. Haliyle bu çağ, felsefi anlamda saçmalık çağıdır.

Her daim ciddi ve kasvetli Sartre’a göre saçmalık trajikti. Hatta intiharı meşru kılıyordu ve mutluluğu kesinlikle devre dışı bırakıyordu. Ama Camus mutluluğun mümkün olmakla kalmayıp simgesel anlamda saçmalıkla ilintilendiğini görmüştü. Biri diğerini güçlendirebilirdi: “Mutluluk ve saçmalık aynı toprağın iki oğludur. Ayrılamazlar birbirlerinden. Mutluluğun illa saçmanın keşfinden doğduğunu söylemek hatadır. Saçmalık duygusunun mutluluktan doğduğu da vakidir.” Camus bu görüşünü yokuş yukarı ebediyen kaya itmeye mahkûm Sisifos’a, geçinmek için çalışmak zorunda olan herkes için derin anlam içeren mite uygulamıştı: “Sisifos’un öğrettiği, Tanrıları olumsuzlayıp taşları yükselten yüksek sadakattir. Kendisi de her şeyin iyi olduğu sonucuna varır. Efendisiz evren gözüne ne steril ne de beyhude görünür. O taşın her atomu, o kapkaranlık dağın her mineral yaprağı kendi içinde bir dünyadır. Taşı tepeye itme mücadelesi insanın yüreğini doldurmaya yeterlidir. Sisifos, mutludur.”

Maalesef varoluşçular mizahtan hepten yoksundu. Sisifos Söyleni Camus’nün saçmalık üzerine bir klasiğidir ama bu klasiğin de, özellikle intihar konusunda feci kasvetli yerleri vardır. Camus’nün ölümü bile yerinde bir biçimde saçmaydı. Marsilya’dan Paris’e trenle gitmek isterken yayıncısının teklifiyle arabasına binmiş ve yayıncısı yolda bir ağaca çarpmıştı. Yani Camus cebinde tren biletiyle bir otomobilde can verdi. Ölümü, başkasının yolunu kabul etmenin sonuçlarına dair saçmacı bir meseldi adeta.

Sartre’ın çıkarımlarının aksine, saçmalığın trajik değil, komik olduğu, bir yaşamı reddetme nedeni değil, yaşamdan tuhaf yeni besinler edinip tadını çıkarmak olduğu sonuçlarına ulaşmak başka yazarlara düştü. Beckett’ın oyunlarındaki karakterlerden birisinin dediği gibi, “İnsan, Tanrı’yı yüceltmek için küçük şakalarına, özellikle kötü şakalarına Tanrı’yla birlikte gülmekten daha iyi ne yapabilir?” Bu karakter Mutlu Günler –başka ne isim olacaktı? – adlı oyunda önce beline, sonra boğazına dek gömülen Winnie’ye ait. “Ah ne mutlu bir gün!” diye ağlar Winnie, “Bir başka mutlu gün daha diye yazılacak!”

Michael Foley
Saçmalıklar Çağı

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Albert Camus: Düşünmek; görmeyi yeniden öğrenmektir

Kapat