Aşkınlığın Yitişi: Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? – Michael Foley

Nietzsche sıklıkla günde altı ila sekiz saatlik yürüyüşler yapardı ve en müthiş içgörülerinden bazılarına bu yürüyüşlerde erişmişti. Ayrıca dansa da saplantısı vardı: “Sadece dans etmesini bilen bir Tanrı’ya inanabilirim.” 

Bruce Springsteen, yaşlanan rock yıldızlarında pek rastlanmayan bir tavırla yaratıcı ve uygulayıcı canlılığını koruyor; yeni şarkıları klasik parçaları kadar iyi ve şarkılarını bir saniye bile eksilmeyen bir heyecan ve arzuyla üç saat boyunca sahnede icra edebiliyor. Ama yanımda oturan genç çift gayet mutsuz görünüyor. Aniden önümdeki sıradan dört adam, yüzlerinde nahoş “müdürü görmek istiyorum” ifadeleriyle kalkıyor. Cidden hüsrana mı uğramış bu insanlar? Daha ne isteyebilirler? Neşeleri kaçmamış görünenlerse sanki bara gelmişler ve müzik uzakta, bir köşedeki ekrandaymış gibi performans boyunca konuşuyor, gülüyor ve bira içiyorlar. Tamam, Boss sahiden epey uzakta –stadyum konserindeyiz– ama ileride, sahneye yakın duran ve epey boş alana sahip insanların da pek azı dans ediyor. Seyircilerin kendilerinden geçtiği, konser salonlarını altüst ettiği ve sokaklara taştığı Rock and Roll’un ilk dönemleriyle zıtlık inanılır gibi değil. Gecenin özetini birkaç sıra ilerimdeki, hepsinin saçları sapsarı boyalı, moda kıyafetli, cep telefonlarıyla birbirlerinin resimlerini çekmek uğruna sahneye hiç aldırmayan aile sunuyor.

Neden birçok yorumcunun günümüz kültürünün matlaştırıcı eğiliminden bahsettiğini anlamak gayet kolay. Sürekli eğlenceye maruz bırakılmak birçok insanı, aşkınlık ne, sürekli ilgiyi korumaktan dahi aciz bırakıyor.

Yüksek kültürde bir de, her şeyi aynı ölçüde anlamlı, dolayısıyla aynı ölçüde anlamsız kılan göreliliğin nötrleştirici etkilerinden kaynaklanan aynı şiddetteki aldırmazlık var. Bugün yazarları, müzisyenleri veya sanatçıları coşkuyla övmek safça, çocukça ve kesinlikle utanç verici sayılıyor. Sadece hoşlandığını ifade eden bir eleştirmen alenen beceriksiz, münasebetsiz görülüyor. “Cool”un popüler kültürdeki hegemonyası da aynı yıldırıcı etkiyi yapıyor. Dil farklı ama strateji aynı: aldırmazlık, yüksek kalite ve sofistikelik diye yutturuluyor. Heves kabul edilmiyor çünkü heves, aldırmazlığa karşıdır.

Kronik aldırmazlığın yanında bir de, kendinde hak görme çağının kaçınılmaz sonuçlarından kronik genel nankörlük söz konusu. Her şey hak ediliyorsa şükretmeye gerek yoktur. Oysa şükretmek, müteşekkir kalmak, olumlama ve aşkınlığın temelidir.

İyi de, nedir bu aşkınlık? Aşkınlık terimi kesin belirlenmemiş ve örtüşen, aralarında inanç, gizemcilik, aşka gelme, neşe, coşku, mütevazı heves ve kendini vermekten bir sürahi dolusu margaritayı içip masanın üstünde dans etmeye kadar daha dünyevi “zest” ve canlılığın bulunduğu geniş bir inançlar, duygular, tavırlar ve durumlar yelpazesini kapsar.

Söz konusu duygunun çeşitli biçimlerinin ortak etmeni benlikten kaçıştır ve bu kaçış, insanın kendisini Tanrı’da yitirmesine yönelik ruhani bir arzudan, hafta sonları kafa dinlemeyi kapsayan çok daha maddi arzulara kadar çeşitlenebilir. Paradoks, benliğe yönelik en yoğun deneyimin benliğin yitirilişi olmasındadır. Aşkınlık hallerinin kısa sürmesinin nedeni budur. “Kafadan kopmak” eğlencelidir ama pratik değildir ve kafanın dışında kalış uzadıkça geri dönüş zorlaşır. Yani deneyim ne kadar şiddetliyse süresi o denli kısadır. Düşük seviyede kendini kaptırma saatler sürebilir ama coşkusu maalesef kısadır (tantrik seks ustaları buna katılmayabilir gerçi).

Aşkınlık önemlidir çünkü bilincin yükünden ara sıra kaçmak gereklidir. En eski kültürlerde bile bu kaçış aranmıştır. “İlkel” toplumlarda yüz boyamalı ve ritim eşliğinde topluca danslı birçok ayin vardır.[212] Karmaşık çember veya hizalı danslar özellikle sık rastlananlardır ve dünürlerimin el ele tutuşmalı, Latin danslı “büyük gecelerine” katıldığımda en az on bin yıllık geçmişe sahip bir ayinde yer aldığımı bilmek pek hoşuma gider. “İlkel” dansları gözlemleyen Batılılar sıklıkla grup seks için ortam yaratmayı amaçlıyor sandıkları kopuş ve çılgınca coşkudan ürkmüşlerdir. Oysa bu tür ayinlerin çoğu özenle planlanan, sıkı bir disiplinle uygulanan, iffetli eylemlerdir ve sadece belli günlerde, toplumsal çabanın ödülü olarak yapılırlar. İlkel kültürler öyle kolayına, bedavadan yükseliş olmayacağını anlamışlardı. Coşku öğrenilmeli ve hak edilmeliydi.

Bu ayinsel coşku Avrupa’da ortaçağ karnavallarında yaşamış ama Kalvenizm ve Karşı-Reformculuk tarafından acımasızca bastırılmıştır. Özünde bir grup çalışması olan dans etmek, 19. yüzyılda çiftlere yönelik bir faaliyete indirgenmiş ve 20. yüzyılın sonlarında neredeyse tümüyle yalnız yapılan bir eyleme dönüşmüştür. Artık herkes kendi şamanı olmak, kendi şaman dansını icat etmek durumundadır.

Modern dünyada teist din, aşkınlığın kabul edilebilir biçimine dönüşmüştür ve bu biçimin sönükleşmesinin ardından devreye uluslararası sosyalizmin laik dini girmiştir. Dünyanın üstündeki cennete ve gelecekte bekleyen ütopyaya inanmak gittikçe zorlaşmıştır.

Bir seçenekse, aşkın idealini yukarıda veya gelecekte değil, dünyanın kendisinde aramak, yani panteizmdir. Panteizm, dindarların gazabından kaçınmak için sıklıkla tektanrıcılığın bir çeşidi rolünü oynamıştır ama özünde pagandır. Örneğin, ikinci binyılın başlarında İran’da ortaya çıkan ve bugün hâlâ varlığını sürdüren İslam biçimi Tasavvuf, panteizmini Tanrı’nın dünyayı sayesinde tanınmak için yarattığı, peygamberine, “Ben Gizli Bir Hazine’ydim ve bilinmeyi arzuladım; o yüzden tanınacağım Yaratığı yarattım” dediği iddiasıyla meşru kılmıştır. Tanınma arzusu belki de öyle modern bir arzu değildir; Tanrı belki de dünyayı meşhurların meşhuru olarak tapılmak için yaratmıştır. Mutasavvıflar için dünyadaki her şey bir tezahürdür ve dünya sadece büyülü değil, ilahidir. Şair Mevlana’ya, dönen dervişli Mevlevi dansını ve eşit coşkudaki şiirlerini yaratma esinini sağlayan bu inançtır.

Bir ışık tohumu var içte.
Sula kendinle, ölür yoksa.
Kapıldım kıvrımlı enerjisine! Saçlarına!
Kim ki sakin ve aklı başındadır,
Odur deli.
Spinoza da panteistti ve “Tanrı veya Doğa dediğimiz şu sonsuz ve bengi varlık”tan bahsetmişti. Gerçi “Tanrı”yı cümleye muhtemelen milleti yatıştırmak isteyenler eklemiştir. Wordsworth’ten Rilke’ye pek çok şair laik panteizmin çeşitlerini kucaklamıştır ki laik panteizm en coşkun onaylamadır çünkü kendinden, benlikten kaçış, her şeyle gizemli bir birlikteliğe girişmektir.

En yoğun ve kalıcı mutluluk biçimleri panteizmden türer görünüyorlar. Mevlana, Spinoza, Wordsworth, Rilke ve elbette 1960’ların şarkıcısı Ray Stevens’ı (“Yıldızlı bir yaz gecesi ya da karla kaplı bir kış günü gibi, her şey kendince güzel”) peygamberleri ilan edip bir Yakın-Dönem Panteistleri Kilisesi kursam keşke. Böyle bir dinin tutarlı, ciddi zorluk avantajı olurdu. Hiç kimse sinema fuayesinde veya bekleme salonlarında ilahi varlığı kolayına hissedemez ve bir alışveriş merkezinde Sevgili’nin her yerdeliğine ancak bizzat Mevlana inanabilir. Bu saydığım yerler daha ziyade insanın cennetten kovulmuş bir yaratık ve dünyanın ebedi karanlık âlemi olduğunu söyleyen Maniheist inancı teşvik ederler.

Tabii çağımız aşkınlığa giden kolay ve hızlı yolu, yani uyuşturucuları yeğliyor. Sinirbilime göre insana kendisini iyi hissettiren uyuşturucuların –marihuana, kokain, eroin, ekstasi– sorunu, doğal yükselişi birebir yaratmamaları, benzer etkileri, başka diğer etkileri bastırmak veya uzatmak suretiyle üretmeleri ve bu uzatma ve bastırmaların beyinde kalıcı hasara yol açmalarıdır. Yani kısa-vadedeki ufak kazanç, uzun vadede büyük kayıplar doğurmaktadır ki bu da, cennete kolay, bedava yol bulunmadığı gerçeğinin psikolojik delilidir. Oysa kazanılmış, doğal yükselmeler kalıcı fayda getiren yeni bağlantılar, çağrışımlar yaratırlar.

Aşkınlığın pek tutulan bir diğer biçimi âşık olmanın da çaba gerektirmeden yükseliş sağladığına inanılır ama bunun da uzun vadede sorunları vardır (ayrıntılar için bkz. 12. Bölüm).

Bir inançsız olarak benim için yükseklerin en yükseği, cinsel coşkudan daha müthişi (yakındır gerçi) vecit ya da aşka gelmek. Neyse ki bu iki doruk sadece birbirlerine bağlı değil. Her ikisini de aynı anda yaşamak mümkün ve böyle bir lütfe mazhar olanlar sadece Büyük Varoluş Zinciri’ne katılmakla kalmaz, ebediyet ve cennette Tanrı ile bir olurlar.

Ama vecit uçucu ve enderdir ve aralarında sanatsal ilham, tezahür (Joyce ve Proust’un betimlediği gibi, mistik anlamda ama dünyevi belirlilikte), içgörü, sorun çözümleme ve sezginin bulunduğu bir grup coşkun deneyimden biridir. Bu deneyimler iradeyle, bilerek yaşanamazlar; aniden gelirler, açıklamasız ama mutlak netlik sağlarlar ve yoğun haz vermekle birlikte kısa sürerler. Görünüşte tümüyle gelişigüzel ve sebepsizdirler ama kazanılmamış görünen bu hediye genellikle ısrarlı yoğun çaba ve sabrın ödülüdür. Bu yoğun çaba, sanatsal ilham konusunda, öğrenmek ve sanatı uygulamak disiplini demektir. İlham, içgörü ve sorun-çözmede yoğun çaba, uzun ama bilinçsiz düşünmedir. Sezgi konusundaysa deneyimin gözlemi ve analizidir. Tezahürde yoğun çaba, maddi dünyaya yönelik şiddetli dikkatlilik demektir. Peki, zihni, açığa çıkışın coşkusunu açığa çıkış olmadan sağlayan bu deneyime, vecde hazırlayan nedir? Benim hipotezim, beynin vecdi, çabalara ödül, iki-alana-bir-bedava türü bir ödül olarak sunduğu yönünde. Yani beynin Evraka ürünü olmadan Evraka duygusunu geçmişteki yoğunlaşmalara karşılık sunduğu fikrindeyim. Yani bir bakıma vecit, kazanılmak, hak edilmek durumundadır.

Tabii, kendinde hak görme çağı, deneyimin daha uzun kalıcılığa sahip sürümünü bedavaya isteyecektir. Amerikalı bir sinirbilimci, Jill Bolte Taylor böyle bir kalıcı deneyimi sahiden yaşadı. Yalnız deneyim pek öyle bedavaya gelmedi.[217] Doktor Taylor bir sabah müthiş bir mutlulukla uyanmıştı. İşin iyi tarafıydı bu. Kötü tarafıysa mutluluğun yanında kısmi felç geçiriyor ve konuşamıyor olmasıydı. Beyninin sol yarıküresine felç inmiş, sağ yarıküreyse hiçbir hasar görmemişti. Daha çok sıralı çalışan sol yarıküre geçmişi analiz etmek ve geleceğe hazırlanmaktan sorumludur ve bilinci oluşturan biteviye beyinsel gevezeliği sürdürür. Yani felç, beynin benlik bölgesini devre dışı bırakıp Taylor’ı benliğinden çıkararak doğal aşkınlık yaratmıştı. Yakın döneme kadar amaçsız ve atıl varsayılan sağ yarıküre daha paraleldir ve şimdiye dair duyusal veriler için tutarlılık ve anlam sağlar. Sağ tarafa mistik deneyimi, tezahürü, ilhamı, içgörüyü ve sezgiyi sağlayan, daha düşük iş yoğunluğu ve yeni çağrışımlar yapma yeteneğinin bu birleşimidir. Ve sağ tarafın da yakın çevreden alınan duyusal verileri işlediği gerçeği, Evraka parlaklığının aynı zamanda dış dünyayı son derece canlı kılabileceği anlamına gelir. Kamufle deneyimlerin ilham ve içgörüye bunca benzemesinin ve deneyim şiddetlendikçe birlikte gelen panteist huşunun güçlenmesinin nedeni budur. Taylor yaşadığı coşkun mutluluğu yoğun bir her şeyle bir oluş hissi diye tarif etmiştir.

Ama Taylor’un sol beyni tedaviye yanıt verirken kaygı, korku, kıskançlık, içerleme ve öfke gibi olumsuz sol beyin duygularının devrelerini yeniden harekete geçirdi. Psikologların keşfettiği üzere, bu duygular olumlu duygulardan daha güçlüdür. Ama Taylor yeni bulduğu bir oluş duygusundan ve iyilik halinden vazgeçmeye hazır değildi; sol beynin hain etkilerini bastırmaya çalıştı ve felç ile sinirbilim vasıtasıyla Stoacıların asırlar önce eriştiği sonuca vardı: “Dışımdaki hiçbir şey içsel yürek ve zihin huzurumu elimden alacak güce sahip değil (…) Olan bitenin tüm kontrolü bende olmayabilir ama yaşadıklarımı, deneyimlerimi nasıl algılayacağımın seçimi tamamen benim elimde.”[218] Doktor Taylor’ın tekniği sürüngen beynin bu dürtüsel tepkilerine doğal doksan saniyelik yaşam sürelerini tanımak, ardından bu duyguları belirlemek ve zihnini ele geçirmelerini engellemek üzere kopuş ve analizden faydalanmaktır. Doktor Taylor, bu tekniği öğretmeye çalıştığında öğrencilerin, tekniğin çok fazla zihinsel çaba gerektirmesinden yakındıklarını söylüyor ki bu da, zorluğun reddedilişinin bir diğer örneğidir.

Taylor’ın yaşadığı şanssızlığa verdiği tepki aynı zamanda başa geleni avantaja çevirmeye yönelik klasik Stoacı stratejidir. Doktor Taylor, bu tür bir deneyim geçirip ballandırarak anlatan muhtemelen tek insandır. Peki, sol beyne felç inmeden sağ beyin nasıl özgür bırakılabilir?

Olası yanıtlardan biri, meditasyondur (derin düşünme). Deneyimli meditasyonculardan alınmış pek çok beyin taraması incelenmiştir ve araştırmacılar her seferinde benzer sonuçlara varmışlardır: Meditasyon, odaklanmadan ve dikkati korumadan sorumlu baş kontrolörde, yani prefrontal kortekste faaliyeti artırmakta ve sol beyindeki faaliyeti azaltmaktadır. Ancak, meditasyon yapanların yakın çevrelerine yönelik yüksek farkında oluşa eriştiklerini sıkça söylemelerine rağmen, araştırma sonuçlarında sağ beyinde herhangi bir faaliyet artışından söz edilmemiştir. Bu durum, meditasyon yapanların tek bir şeye –bir mantraya, bir imgeye veya soluk alıp vermeye– yoğun bir biçimde odaklanmalarından ve sol taraftaki endişeli benliği bastırıp sağda serbest kalan düşçüyü kullanmayı başaramamalarından kaynaklanıyor olabilir. Öyleyse düşünceye dalıp gitmek belki de, meditasyonun üzerine sadece gevezeliğin sesini kesmek değil, düşçüyü teşvik etmenin eklenmesidir. Uygun bir ayin ve jargon çıkarabilseydim Aşkın Dalıp Gitme guruluğuna soyunup paraya para demezdim.

Eğer aşkınlık şimdi-ve-şu anda birliğiyle birlikte geliyorsa, tersi de doğru olmalıdır ve yakın çevreye yoğun dikkat göstermek uçuşa geçişi kolaylaştırabilir; diğer bir olası yanıt budur. Joyce ve Proust gibi yazarlar bu türde dikkati savunmuş ve teşvik etmiştir.

Faal yaradılışlılar veya mistik ve estetik hiçbir şeye güvenmeyenler için kendini verişte daha düşük seviyede bir aşkınlık mevcut.

Amerikalı psikolog Mihaly Csikszentmihalyi, “Akış” terimini, yüksek seviyede beceri gerektiren zorlu faaliyetlere yoğun ve uzun soluklu yoğunlaşmasıyla erişilen tatmin ediciliği güçlü bir zihin durumunu tanımlamakta kullanıyor. Bahis konusu deneyim, aralarında müsabaka sporları, dağcılık, profesyonel çalışmalar, bir müzik aleti çalmak, sanatsal yaratıcılık, dans, dövüş sanatları ve seksin de bulunduğu bir dizi, görünüşte birbirileriyle ilgisiz faaliyette görülür. Çok bilinen bir olaydır ve gerçekte sadece yan ürün olarak mutluluğun özel bir vakasıdır.

Diğer aşkınlık yöntemlerindeki gibi, bu tatmin de kazanılmak zorundadır. Beceri önce yavaş ve zahmetle öğrenilmelidir. Anında hoşnutluk yoktur. Hatta hiç olmayabilir. Öğrenen kişide gerekli uygunluk veya disiplin bulunmayabilir. Ama beceri otomatikleştiğinde bir mucize, benliği, zamanı ve uzamı kapatıveren son derece güçlü bir içine gömülüş, bir emilim gerçekleşebilir. Saatler hatta günler farkına bile varılmadan geçebilir. Benlik çözünür ve yiter ve tuhaf bir şey olur; faaliyet sadece zahmetsiz değil, özerk görünmeye başlar: Devreye girilir, kontrol ele alınır, insan kendi kendine işlemeye başlar. Böylece müzik aleti kendi kendisini çalmaya, kılıç kendi kendine şakırdamaya, şiir kendi kendini yazmaya, dansçı danstan çok müziğin bedenine girişine ve ele geçirmesine izin vermeye, âşıklar sevişmekten çok yerçekimine teslim olmaya başlar.

Bu konuda paradoks çok. Zahmetsizlik hissinin üretilmesi için yoğun çaba, bilinçsizliğe gidiş için yoğun bilinçlilik, tümden kontrol yokluğu için tümden kontrol gerekiyor. Ve sadece benliğine tam hâkim olanlar benliklerini tamamen teslim edebiliyorlar. Kısacası benlik algısı ne denli güçlüyse, benliğin hegemonyasından kurtuluşun vecdi o denli büyük olacaktır.

Akış deneyimi, tıpkı meditasyondaki gibi, ısrarcı, yoğunlaşmış dikkatin bir sonucudur ve “dikkat” hem Csikszentmihalyi’de hem de Zen Budizm’inde anahtar sözcüktür. Akış kavramı da Zen’e tanıdıktır. D.T. Suzuki, kılıç ustası Takuan’ın çömezlerine nasıl öğüt verdiğini anlatıyor: “Takuan’ın öğüdü, zihni daima bir ‘akış’ halinde tutmaktı çünkü zihin durursa akış kesilirdi ve bu kesinti zihnin gönencine zarar verirdi. Bir savaşçı içinse bu, ölüm demekti.”

Beyinde bağlantıları yaratan veya zenginleştiren, işte bu zorlu faaliyete yönelik sürekli yoğun odaklanmadır. Ve yüksek akışın hazzı öyle güçlüdür ki iktidar, statü, şöhret ve hepsinden önce pasif eğlencenin çekiciliğini azaltır, benzer tatmini başka faaliyetlerden de alma arzusunu körükler. Teorik fizikçilerin bongo çalmaları bu yüzdendir.

Buradaki püf noktası, ödülü dikkat ve zahmetin getirdiğini anlamaktır. Ergen gençler üzerinde araştırma yapan Csikszentmihalyi en az akış faaliyetinde bulunanların, yani çok fazla televizyon izleyip alışveriş merkezlerinde “takılan” gençlerin tüm tatmin ölçümlerinde en düşük seviyelerde kalırken, sıkı ders çalışan veya spor yapanların tüm ölçümlerde üst tatmin seviyelerinde dolaştıklarını keşfetmişti. Hayır, biri hariç tüm seviyelerde: İkinci gruptaki ergenler alışveriş merkezlerine takılanların ve koltuklara yığılıp televizyon izleyenlerin daha fazla eğlendiklerine inanıyorlardı. “Cool” hegemonyasından öyle etkilenmişlerdi ki nasıl şanslı olduklarını fark edemiyorlardı. Genel bir kuralın örneklerinden biridir bu: Gençlik, değerini nadiren bilir.

Csikszentmihalyi’nin bir diğer araştırmasından hobilere yönelik malzemeler ne kadar pahalı, ne kadar hacimli ve ne kadar karmaşık olurlarsa ilgili hobinin o denli az zevk verdiğini öğrenmekse ayrı bir hoşluk. Belki sahiden adil bir Tanrı vardır. Bedenin kendi kendisinin donanımı ve aleti olduğu dans ve yürüyüş, her türlü hobiden daha tatmin edicidir. Düzenli ritimde coşkulu dans ve yürüyüş, bedenin düzyazısı ve şiiridir.

Akış faaliyetlerinin en mütevazısı yürümek, aynı zamanda aşka gelmeye hazırlığı yaratmada verimli bir yoldur. İki ayak üzerinde yürümenin insan zekâsına diğer canlılar arasındaki üstünlüğünü kazandırdığını öne süren bir teori var. İnsan-hayvan arka ayakları üstüne doğrulduğunda el hareketleri yapma serbestisi kazanmış, el hareketleri evrimleşerek işaret diline ve sonunda konuşmaya dönüşmüş, zengin sözel dilse beyin ebadının muazzam büyümesini sağlamıştır. Dört uzvu itenek olarak kullanmanın beyni ateşlediği kesindir.

Aşka gelmenin filozofu Nietzsche bir yürüme delisiydi. Can düşmanı İsa da… İsa’yı durağan gösterenler sadece dinsel tasvirlerdir. Leonardo da Vinci, Son Yemek’te İsa’yı otururken resmetmiştir ama iyi bir öğretmen asla oturmaz. İsa bir cümlesinde teskin edici, bir sonrakinde esin verici sözler sarf ederek, bağırıp çağırarak dolanıyor olmalıydı. Tepe’deki Vaaz’ını resmeden çoğu eserde de İsa geleneksel durağan ve kolları açık teslim olmuş pozunda gösterilir. Oysa Pasolini’nin filmi The Gospel According to St. Matthew’da [Aziz Matta’ya Göre İncil] (1964) İsa tepede, peşinde zihnen ve manen yetişmekte zorlanan havarileriyle, taptaze fikirlerini savurup hızlı adımlarla hareket eder. Tepe’deki Vaaz değil, Dörtnala Vaaz’dır verdiği…

Nietzsche sıklıkla günde altı ila sekiz saatlik yürüyüşler yapardı ve en müthiş içgörülerinden bazılarına bu yürüyüşlerde erişmişti. Ayrıca dansa da saplantısı vardı: “Sadece dans etmesini bilen bir Tanrı’ya inanabilirim.” Hareketli dansları becerememesinden de pişmanlık duyuyordu: “En yüce mesellerin nasıl sadece dansla anlatılabileceğini biliyorum ve en büyük meselim bacaklarımda, anlatılamadan kaldı.” Nietzsche kendisini, en eski ayinlerin baş tanrısal varlığı, Baküs, Pan, Faunus, Osiris ve Şiva gibi farklı adlarla tapınılmış, coşkunun boynuzlu Tanrı’sı ve dansın Özgün Efendisi Dionysos’un son müridi diye tarif ederdi. Dionysos (İrlanda’da Şeytan adıyla bilinir) 1960’larda memleketimde bile ortaya çıktı. Tabii bir dans salonunda: Son derece yakışıklı, baştan aşağı siyah giyinmiş, inanılmaz bir coşku ve çekicilikle hareket eden bir yabancı, sıradan bir Cumartesi gecesi, Mekke adlı bu dans salonunu birbirine katmış. Salondaki bütün kadınlar onla dans etmek için yanıp tutuşmuş ama yabancı elbette en güzelini seçmiş. Kız gece boyunca müthiş bir coşkuyla dans etmiş ve yabancının birlikte çıkma teklifini derhal kabul etmiş. Ama tam çıkarlarken kız yere bakmış ve bir anlığına adamın toynaklarını görmüş. Yabancının kim olduğu artık su götürmezmiş. Gerçi bu öyküyü dinlediğimde kendisini Cary Grant gibi gösterebilen, Johnny Cash gibi giyinen ve Elvis gibi dans edebilen birisinin bir çift toynağı nasıl gizleyemediğini düşünmüştüm… Eski çağlarda kadınlar Tanrı’nın peşinden koruluklara memnuniyetle giderdi ama 60’ların İrlandasında evde kalmayı seçiyorlardı. Mekke ise kapanmak zorunda kaldı.

Nietzsche kendisini, her seviye yoğunlukta –zest, sarhoşluk, neşe ve coşku– aşkınlığa diğer bütün düşünürlerden daha fazla adamıştı ve bu tavrı hem gücü hem zayıflığıydı. Nietzsche yaşamın büyük uçurucusu, Cin-Tonik’in toniğiydi (Schopenhauer ise limon dilimi). Nietzsche köpürür, dans eder, zıplar, sıçrar ama köpürmesi bitince geriye hiçbir şey kalmaz. Alınıp kullanılacak şeyi azdır. Nietzsche’nin ana işlevi farmakolojik olmayan bir ruh hali zenginleştiricisi, üzerinde çalışmaktan çok burna çekilecek türden bir düşünür olmak olduğu söylenebilir. Kitapları yasadışı uyarıcılar gibi kullanırdı Nietzsche. Hedef öğrenmek değil, yükselmek ve yüksekte kalmaktır. Yani başlığını kendisinin değil, ölümünden sonra editörlerin koyduğu kitabı Güç İstenci aslında kişisel bir esriklik biçimiydi: “Mutluluğun ilk etkisi güç hissidir.” Anahtar söyleme, güç hissine dikkat edin lütfen. Nietzsche’nin eserlerinde şu ana dek bu deyişe dokuz defa rastladım ama hiç güç kullanımı veya güç kullanarak yönetmeden bahsettiğini görmedim. Nietzsche, dünyevi üstünlük, egemenlik arayanlardan nefret ediyordu: “Hepsi taht peşindedir: Deliliktir bu. Bir tahta oturmak mutluluk sanki!” Başkalarının üzerinde güç kazanmaya uğraşanlardan tiksinir ve kendi üzerlerinde güç kazanmaya çabalayan aziz ve münzevilere hayranlık duyardı. Nietzsche’nin aradığı saf aşkınlıktı.

Hatasıysa geçici bir durumu kalıcı kılmaya çabalamasıydı. Yoğun mutluluk yüzünden değilse, yoğun mutluluğun içinde aklını kaçırdı. Belki öldü diye kenara atılmasına kızan Tanrı, bu sözde üst-insana esas kimin daha canlı espri anlayışına sahip olduğunu göstermeye karar vermiş ve tüm hayatını merhameti aşağılayarak geçirmiş Nietzsche’nin sokakta arabacı tarafından kırbaçlanmış, ölen bir ata gözyaşları içinde sarılmasını sağlamıştır.

Hatırlanacak bir diğer husussa Nietzsche’nin sıklıkla numara çektiği, sırf şok edebilmek uğruna türlü kabalıklar, rezillikler yaptığıdır. Marquis de Sade’dan William Burroughs’a kadar şok etmenin standart yöntemi, gaddarlığı methetmek olagelmiştir. Oysa gerçekten gaddar olan bir kimse böylesi açık bir itirafta bulunmaz. İnsan, olduğu şeyin rolünü yapmak durumunda değildir. Nietzsche’nin ilham vermekle suçlandığı Naziler hiçbir zaman gaddarlıklarıyla övünmemiş hatta insanlığa iyilik ettiklerini iddia etmişlerdir. Ama numara çekmenin tehlikesi, safdiller tarafından ciddiye alınmak, gerçekten öyle davranıyor veya söylüyor sanılmaktır. Nietzsche de bu yanlış anlaşılmayı öngörmüştü: “İyilik coşkusu, kötülük diye görülebilir.”

Nietzsche, çömezlerini koanlarla, paradoks kombinasyonlarıyla, mantıksızlıkla şaşırtarak ve şok ederek (mesela “Buda’yla karşılaşırsanız öldürün”) dikkate yönelten, dürten Zen üstatları gibidir. Bu dürtüşler bazen, Toku-san’ın, öğrencilerimi anında ayıltmak için kullanmaktan pek hoşlanacağım koanındaki gibi sadece zihinsel değil, bedenseldirler: “Diyecek bir şeyiniz varsa otuz değnek, yoksa gene otuz değnek.”

Nietzsche, Zen’in anahtar niteliği “zest”e sahip tek Batılı düşünürdü ve sırf bu özelliği bile okunmasını değerli kılıyor: “Sabah erkenden, gün doğarken, insanın gücünün tüm tazeliği ve şafağıyla bir kitap okumak… Muzır diye buna derim ben!”[228] Sondaki “muzır” öyle beklenmedik kusursuzlukta gelir ki nadir bulunan, harika bir şeyi, içten kahkahayı tetikler.

Aşkınlığın bir diğer düşük seviyeli biçimi “zest”, bir halden çok bir tavırdır ve bu nedenle kazanılabilir. Önce kopuş, ardından kopuşun kolaylaştırabileceği paradoksal girişimi, merak, dikkat ve analiz birleşimini gerektirir. “Zest” dünyayı sever ama dünyanın kendi değerlendirmesini reddeder ve bu türde, genelde ciddi ve hikmeti kendinden menkul değerlendirmeleri gülünç bulur. Haliyle “zest” özünde yıkıcıdır. İnsan yaşamının saçmalığında neşeli bir tat ve Tanrı’nın sonsuz komiklik dehasının ironik kabulüdür.

Bir Yaz Gecesi Rüyası’ndaki Puck, zest yüklü karakterlerin mükemmel örneğidir. Gülünç ağız dalaşlarına giren peri efendileriyle aynı ölçüde gülünç didişkenlikteki insanlar arasında Puck sadece basit bir görevli, kullanacak veya kontrol edecek fazla güce sahip olmayan bir memurdur ve sıklıkla memurların başına geldiği üzere, eksik bilgilendirilir ve eksik bilgi yüzünden yaptıkları nedeniyle suçlanır. Ama asla yakınmaz Puck. Hatta tüm bozuk atan ve kırgın çalışanlara örnek teşkil edip insanların saçmalığının (“Amma da budala bu faniler!”) ve genel anlamda saçmalığın (“Ve beni en çok eğlendiren bu saçmalıklar”[230]) tadını çıkararak işinden ve iş saatlerinden zevk alır.

Puck, ortaçağ karnavallarında kurulu düzenle alay edip eleştiren Kötü İdare Lordu adlı karakterin daha ironik ve sofistike halidir. İnce alay ve eleştiriye erken dönem coşku ayinlerinde sık rastlanır. Zest çok eski dönemlerden beri aşkınlığın unsurlarındandır ve daima güce saygısız alaycılık içerir.

Peki, nasıl ulaşılacak bu zeste? Aramak lazım. Zest en sık kısa patlamalardan yana tavır koyan sanat biçimlerinde bulunur. Felsefede ender rastlanmasının nedeni budur (Nietzsche gittikçe daha fazla aforizmalara girmiştir) ve romanlarda da nadirdir (Terry Southern’in The Magic Christian adlı kısa romanı, kapitalist çağın kusursuz Kötü İdare Lordu, şakacı milyarder Guy Grand karakteriyle bu ender örneklerdendir).

Zest kendisini en çok şiir ve cazda evinde hisseder ve bu iki sanat türünün de ritim temelli olması tesadüf değildir. Ama anında dolaysızlıkları, iyi şiirlerin ve caz sololarının kolay, herkesin becerebileceği şeylermiş gibi görünmelerine yol açar. O yüzden herkes kalkışır ki şiir ve cazın yüzde doksan dokuzu bunaltıcı zırvadan ibaret kalmasının nedeni budur. Gerçek olayı aramak müthiş zaman ve enerji alır.

Özellikle iyi caz sololarını bulmak zordur. O yüzden New York’taki efsanevi caz kulübüne esin bulma umudundan çok hac ruhuyla gittim. Safrayla tatlandırılmış antifrizi andıran aşırı pahalı şarap sunulan, rutubetli, karanlık, pespaye kulüp sahiden iç karartıcıydı. Müzisyenler ağır, işlerinde profesyonel, orta yaşlı siyahlardı ve her gece iki defa (hafta sonları üç) icatlar çıkarıp seyirciyi büyülemeleri bekleniyordu. Kim becerebilir bu kadarını? Zamanında bugün çoktan göçük büyük isimlerle çalmış ve bu saatten sonra sırf geçim uğruna çaldığı belli ak saçlı, dağınık bir davulcu eşliğinde takılıyorlardı. Pek kalabalık sayılmayacak beyaz izleyici topluluğu pek hevesli tepkiler vermedi ve müzisyenler zayıf alkışları bezgin baş selamlarıyla karşıladılar. Böyleydi hayat. İdare ediyor, geçinip gidiyordun.

Ama son setin sonlarına doğru saksafonculardan biri birden öne fırladı, bacaklarını iki yana açtı, derin bir nefes aldı ve topukları üstünde yükselerek kudurmuşçasına, yakarcasına, alay edercesine, gereksizce üflemeye başladı. Herkesi uyuşukluk ve yeterlik havasından çıkarıveren bir elektrik şokuydu adeta. Alışkanlık ve rutinin uyuşukluğu değildi hayat. Hayat buydu: karmaşık, şaşırtıcı, meydan okuyucu ve zest dolu…

İzleyicilerin tepkisi içtendi bu sefer. Ama saksafoncu duymuyordu bile. Bir kenara oturdu ve alkışların en hoşunu, kendi içinden geleni dinledi. Gerçi o dakikaya kadar dağ misali asık suratla işini yapan yaşlı davulcunun bagetiyle uzanıp koluna hafifçe dokunması da hoşuna gitmiştir muhakkak.

Michael Foley
Saçmalıklar Çağı
Çeviri: Algan Sezgintüredi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Dünya işlerinde yazgının gücü nedir ve nasıl karşı konulması gerekir? – Machiavelli

Kapat