“Bir şeye erişmek, o şeyin ne boş olduğunu keşfetmektir!”* – Michael Foley

İnsanın kendisini kandırma kapasitesi olağanüstüdür

İstediğiniz her şeyi elde edebilir, ne isterseniz o olabilirsiniz. Potansiyel, başarı ve ödülde sınır yok. Evren sonu gelmez bir ödül taşıma bandı. Baştan çıkarıcı kişisel gelişim sanayisinin her yıl Fazlanın Hazzı: Büyük Yaşayın, Müthiş Kariyer, Kusursuz Erkek, İstediğiniz Her Şey gibi başlıklara sahip kitaplarla öne sürdüğü iddialar bunlar…

Kapaklar parıltılı, rengârenk; başlıklar upuzun ve açgözlü; genel ton çılgınca neşeli. Sav, üç temel varsayıma, yaşamda tatminin dünyevi başarının sonucu olduğu (Tanrı Zengin Olmanızı İstiyor), tatmine ulaşmak için bir dizi basit basamak bulunduğu (Yaşam Kısa, Parti Kıyafetlerinizi Giyin: Müthiş Bir Yaşama Götüren 10 Basit Gerçek) ve verilen basamakları çıkan herkesin muazzam, el değmemiş bir potansiyeli ortaya çıkaracağı (İçinizdeki Devi Uyandırın) varsayımlarına dayanıyor. Yaşamda tatminin kolay olduğu yanılsamasının beslenmesinde kişisel gelişim yaklaşımının payı bulunduğu açık.

Kişisel gelişimin ahmak neşeliliğinin de psikolojinin hepten hafif sıklet ve değersiz diye reddedilişini teşvik etmiş olması mümkündür. Ama ciddi psikolojinin mesajı kişisel gelişiminkinin aslında tam zıddıdır: Yaşamda tatmin kolay falan değil, bezdirici derecede zordur. Benlik teorisyenleri anlama ve dönüşümde ısrarcıdır ama psikoloji bunların ne kadar zor olabileceğini göstermiştir. Kendini anlama girişimleri idin kendi kendini kandırmayı, kendi kendini meşru kılmayı ve kendini beğenmeyi ustaca kullanarak yarattığı inatçı dirençle karşılaşmakta, bu yüzden hiçbir hezeyan çok saçma, hiçbir doğrulama çok irrasyonel ve hiçbir kendini beğenme zihne kabul edilemeyecek aşırılıkta gelmemektedir.

Aşkınlığın Yitişi: Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? – Michael Foley

Yanılsamalar bizzat mutluluk fikriyle başlar. Yaş, cinsiyet, sosyal konum veya refahına bakılmaksızın her yerde, herkes 1’den 10’a ölçeğinde 5’in üstünde mutlu olduğunu söyler. Tuhafıysa, bu kişilerin gelecekte kendilerini daha büyük mutluluğun beklediğinden emin olmalarıdır. Amerikalı psikolog Jonathan Haidt arzulanan her şey konusunda benzer yanılsamaların bulunduğunu, Amerikalı ve Avrupalıların erdemlilik, zekâ ve elbette cinsel performansı da kapsayan geniş bir beceri yelpazesinde kendilerini ortalamanın üstünde gördüklerini öne sürmektedir. Bu iddia aklıma kibirli öğretmen meslektaşlarımı getiriyor. Zaten Haidt de üniversite profesörlerinin yüzde 94’ünün ortalamanın üstünde çalışmalar yaptıklarını düşündüklerini söylüyor. Bu yüzde 94’e dahil olduğumu söylememe gerek yok. Fenası, öğretmenlerin öğrencilerden daha fazla yanılsama içinde yaşadıkları ortaya çıkmış; öğrencilerin sadece yüzde 70’i kendilerini ortalama-üstü görüyormuş. Gülme dürtüsünü bir başka asap bozucu düşünce daha gıdıklıyor: Meslektaşlarımın çoğu kendilerini feci eğlenceli görüyormuş. Yani hepsinin bir de ortalama-üstü espri anlayışı varmış…

Ama sıkça olduğu üzere, burada da ilginç bir istisna mevcut. Haidt arzulananlar yanılsamasının Doğu Asya ülkelerinde zayıfladığı ve Japonya’da muhtemelen hiç bulunmadığı gözlemini yapıyor. Peki, acaba bu yanılsamayı reddedip kendine bağlılığı indirgeyen Budist kültürün bir getirisi midir?

Ama sadece kendi erdemlerimizi abartıyoruz. Başkalarınınkinde gerçekçiyiz. Nicholas Epley ve David Dunning adlı iki psikolog, deneylerine katılanlardan para için oynanan bir oyunda bencilce mi yoksa işbirlikçi bir tavırla mı oynayacaklarını öngörmelerini istemişlerdi. Yüzde 84 işbirliğine gideceğini iddia ederken diğerlerinin işbirlikçi bir tavır sergileyeceği beklentisi yüzde 64’te kaldı. Sonuçtaysa işbirliği yapanların oranı yüzde 61’de kaldı. Bir başka deyişle, Buda ve İsa’nın defalarca söylediği üzere, bizler ikiyüzlüyüz.

Neyse, en azından bir teselli var: Psikologların bulguları dinsel ve felsefi düşünürlerin görüşlerini, özellikle en başta Yunanların çıkarıp ardından hep tekrar edilmesine rağmen hâlâ genel kabul görmeyen, “Sadece başarı ve refah mutluluğa yetmez” bakışını desteklemektedir. Aristoteles’in vurguladığı üzere, elbette temel için bir ölçüde varsıllık gereklidir ama fazlasının tatmini artırmaya fazla etkisi olmayacaktır. Birçok uzman gelire karşı mutluluk seviyesi gösteren grafikler hazırlamıştır. Eğri önce diklemesine yükselmekte, ardından inişe geçmektedir ve bir noktadan sonra hiçbir değişim göstermemektedir. Hatta buna eşdeğer, ülkelerin ekonomik gelişmenin başlangıç aşamalarında mutluluk seviyelerinin yükselip sonra inişe geçtiğini gösteren grafikler de vardır. Yani refah artışı bireyler kadar uluslar için de etkisizdir. Aynı olgu tarihte de gözlemlenebilir: Son birkaç nesilde Batı’da görülen refah artışı mutlulukta aynı oranda yükseliş getirmemiştir.

Ayrıca, Spinoza ve Buda’nın öne sürdükleri gibi, derhal tatmin arzusuna direnmenin uzun vadede yaşamsal tatmin getirdiğine dair kanılar da mevcut. Walter Mischel 1970 yılında dört yaşındaki bir grup çocuğu sırayla bir odaya alıp bir tabak içinde bulunan bir şekerlemenin karşısına oturtmuş ve şimdi çıkması gerektiğini ama döndüğünde eğer şeker yenmemişse ödül olarak iki şeker vereceğini söylemişti. Deneye alınan çocukların yaklaşık üçte biri şekeri derhal yerken, üçte birlik bir diğer kısım çeşitli süreler sonunda dayanamayıp şekeri yemiş ve kalan üçte birlik grupsa iki kat ödülü beklemeyi başarmıştı. Mischel aynı çocukları on beş yıl sonra incelediğinde kendisini kontrol etmeyi başaranların hem kişisel yönden hem de eğitim konularında her açıdan başarıya ulaştıklarını, tatmini geciktirmeyi beceremeyenlerinse alkol ve uyuşturucu sorunları yaşayan başarısız gençlere ve daha ilginci, güç istencinin tatminsizlikten doğan açgözlülükten kaynaklandığının kanıtını ortaya koyarak zorbalara dönüştüklerini saptadı. Daha ayrıntılı araştırmalarda kendilerini kontrol edenlerin kilit yeteneklerinin, bir şeyden vazgeçme anlamında irade gücünden çok, önlerine konan tabakta duran şekerden başka bir şeyi düşünebilme yetenekleri olduğu ortaya çıktı. Dört yaşındaki ufaklıkların üçte birinin minik Buda’lar olduklarını düşünmek cesaret vericidir elbette ama bu deneyin 1970 yılında, kudurmuşçasına yaşanan tüketim çağından az önce gerçekleştirildiğini de unutmamak gerek. Bugün dört yaşındaki çocuklar muhtemelen şekeri derhal yutacak, üstüne şekerin tadını beğenmediklerinden yakınacaklardır.

Diğer deneyler de ne kadar edinirsek o kadar fazlasını isteyeceğimiz, yaşamın tatminden tatmine değil, arzudan arzuya ilerleme olduğunu söyleyen ve çağlar öncesine dayanan eski görüşü onamıştır. Ekonomist Richard Easterlin, gençlere iyi yaşam için elzem gördükleri ürünleri sormuştu. On altı yıl sonra aynı soruyu aynı kişilere sordu. Arzu edilen şeylerin ölçeği yükselmişti –televizyon, araba, ev, denizaşırı ülkelerde tatil, yüzme havuzu, ikinci ev vs.– ve neye varırlarsa varsınlar mutluluğu nihayet bir sonraki nesnede bulacaklarını söylüyorlardı. Bir şeye, elde edilmesinin üzerinden çok geçmeden alışılıyor, normal kabul ediliyor ve sonraki isteniyordu. Bu inceleme sadece tüketici ürünlerine yönelik tavır hakkında yapılmıştı ama etki esasen arzulanır her şey, sosyal yardıma, maaş zammına, terfi etmeye, izin günlerine, gurme yiyeceklerine ve gurme sekse kadar her şey için geçerlidir. Schopenhauer’in vurguladığı gibi: “Taleplerimiz sahip olmakla veya sahip olmak beklentisiyle birlikte derhal artar ve bu hal, daha fazla sahip olma ve daha büyük beklenti kapasitemizi artırır (…) Bir şeye erişmek, o şeyin ne boş olduğunu keşfetmektir.” Psikologların burada kullandıkları terimler “adaptasyon”, “alışkanlık” ve “hedonik adaptasyon”dur.

Aklıma negatif adaptasyonun da bulunduğu geliyor: Nahoş bir işi ne kadar az yaparsak daha az mutsuz olacağımızı düşünür ama az yaptıkça daha az yapmak isteriz. Bu durum aşırı çalıştığımızı hissedip iş yükümüzü azaltmayı başardığımız ama çok geçmeden yine aşırı çalıştığımız hissine kapıldığımızda ortaya çıkar. Hatta rahatlama beklentisi, daha az yapmak zorunda olmanın daha sıkıcı olacağı anlamına bile gelebilir.

Kendi deneyimlerime bakarak alışkanlığın sadece para, mal ve zevkler değil, şöhret için de geçerli olduğunu söyleyebilirim. Sanatçılar sıklıkla sadece mütevazı ölçüde tanınma –yayınlanma, sergi açma, performans fırsatı– istediklerini iddia ederler ama bu seviye aşılır aşılmaz daha fazlasını arzulamaya başlarlar. Ve üst sınır diye bir şey yoktur. En şöhretliler bile ufacık bir karşıt görüş karşısında bozulurlar. Hatırlamaya değer bir zaaftır bu: En önemsizimiz bile dalkavukluk yapmayı reddederek bir ünlüyü zıvanadan çıkartabilir.

Kısacası insanın kendisini kandırma kapasitesi olağanüstüdür. Ama daha da etkileyici bir kapasite daha var: kendisini haklı çıkarma. Bu beceri, insani evrimin kesinlikle en müthiş çiçeği, insan beyninin kuşkusuz en büyük başarısıdır. İş yaptıklarını meşrulaştırmaya geldiğinde her insan evladı birden Einstein’ın, Shakespeare’in hayal gücüne ve bir Cizvit’in hinliğine sahip oluverir. Beni özellikle etkileyen örneklerden biri, karısını döven bir adamın gayet sakin bir sesle ve sabırla, karısının hastaneye yatırılmasını gerektiren tekme ve yumruklarının aslında kendisinin değil, eşinin zalimane davranışlarını kanıtladığını anlatmasıydı. Kendisininki gibi papatya inceliğindeki bir ruhun çileden çıkarılması kabul edilir şey değildi. Ve bu kişi zeki, duyarlı, dürüstlüğü, hoşgörüsü ve kadınlara yönelik sevgisiyle tanınan, çok ünlü bir şairdi.

Kendini haklı çıkarma konusunun klasik sayılan deneyini elli küsur yıl önce psikolog Leon Festinger, bir uçan dairenin 21 Aralık’ta gerçek inananları dünyanın sonundan kurtarmak için 20 Aralık gününün gece yarısında geleceği inancı üzerine kurulmuş bir külte sızarak gerçekleştirdi. Kült üyelerinin çoğunluğu işlerini bırakıp birikimlerini başkalarına hibe ettiler ve 20 Aralık akşamı liderleriyle bir araya gelip kurtuluşu beklemeye koyuldular. Gece yarısı gelip herhangi bir uçan daire belirmeden geçip gidince haliyle herkesi endişe kapladı. Ama sabaha karşı 04.45’te lider nihayet aslında ne olduğunu fark etti: Gerçek inananların sarsılmaz inancı sayesinde dünya bağışlanmıştı. “Tarihte hiçbir zaman şu anda bu salonda çağlayan İyilik ve Işık gücü görülmemiştir!” Âmin! Heyecanlı grup mucizeyi haber vermek üzere önce basını çağırdı, ardından inançsız dünyayı dine döndürmek üzere sokaklara döküldü…

Kısacası çürütülemez kanıtlar bir sanrıyı yok etmeyi başaramamakla kalmamakta, boş veya yanlış inancı kuvvetlendirebilmekte ve şiddetlendirebilmektedir. Zihnin bu hayret verici numaralı döngüsüne Festinger iç kıyıcı “bilişsel uyumsuzluk” adını verdi. İki uyumsuz inancı aynı anda kaldıramayan zihin, ikisinden en uygununu eleyiveriyordu. Ve çelişen kanıtlar eleştirilmeden reddedilirken, onaylayıcı kanıtlar gene eleştiri görmeden kabul ediliyordu. Her iki yönde kanıt bulunmaması da onay sayılıyordu. Kuzey İrlanda’nın kaynadığı dönemde coşkulu bir milliyetçi gruptan yerel hastanenin morgunun, başarılı IRA eylemleri sonucunda delik-deşik İngiliz askerleriyle dolup taştığını öğrenmiştim. “Ama televizyon ve gazetelerde buna dair hiçbir şey yok” diye itiraz etmiştim. Saflığımı küçümseyerek gülmüş ve “E, herhalde!” demişlerdi.

Kendini haklı çıkarmada hiçbir zihinsel eylem zor değildir ve anı çarpıtmak, numaraların en kolaylarındandır. Tüm diktatörlerin gayet iyi kavradığı üzere, geleceği değiştirmek isteyen önce geçmişi değiştirmek zorundadır. Dolayısıyla gelecekle baş etme becerisi, geçmişte baş edilmiş sorunların abartılması yoluyla teşvik edilir. Ebeveynleri kötü muamele veya ilgisizlikle suçlamanın insanlar arasında çok tutulması buradan gelir. Bu yöntem sadece çocuğun daha becerikli görünmesini sağlamakla kalmaz, her türlü kusura bahane yaratılması için de uygun bir yoldur. Kendi geçmişimizin yaramazlıkları da gereğince bastırılır elbette. Nietzsche bu durumu kavramıştı: “Belleğim, ‘Şunu yaptım ben’ der. Gururum, ‘Öyle bir şey yapmış olamam ben’ der ve ödün vermez. Sonunda bellek boyun eğer.”

Anı yaratmaksa, en akla ziyanları da dahil, çarpıtmaktan azıcık daha zordur. Uzaylılar tarafından kaçırıldıklarına samimiyetle inanan milyonlarca Amerikalı var. Klinik psikolog Susan Clancy bu “kaçırılanların” yüzlercesiyle görüştü ve hepsinde aynı yapısal örüntüyü saptadı. Hepsi zihinsel sıkıntı ve işlevsizlikten mustaripti ve telaşlandırıcı, “uyku felci” adıyla bilinen bir uyku deneyimi yaşamış ve ardından bunu bir kaçırılma öyküsüyle açıklamıştı. Burada gerçek sorunların kabahati uzaylılara yüklenmektedir. Cinsel işlev bozukluğu çeken bir hanım şunu söylemişti: “Sorunumun o yaratıkların bana yaptıklarından kaynaklandığını biliyorum. Onlar için bir cinsel deney kobayıydım ben.” Bu, sorumluluktan kaçmanın aşırı uç bir örneğidir. Ama ebeveyni suçlamaktan daha zararsız olduğu açıktır. Uzaylılar Clancy’nin bu görüşmelerini ele geçirip şamar oğlanı yapıldıklarını fark ederlerse, tıpkı masum kurbanlar gibi, ABD’yi işgal etmelerini hak görebilirler.

Kaçırılanlar elbette bilimsel açıklamaları bilmekte ve şiddetle reddetmektedirler (“Yeminle söylüyorum, bir kez daha uyku felci lafı duyarsam kusacağım”). Bu reddediş diğer kaçırılanlardan ve paylaşılan öykülerden büyük destek görmektedir. Çünkü kendini haklı çıkarma, grup seviyesinde de gerçekleşir. Sartre’ın tanımladığı “biz-bilinci” Biz tarafından yapılan her şeyi haklı çıkarma ve Onlar tarafından yapılan her şeyi lanetleme konusunda ezici bir dürtü yaratır. Bu tür Biz/Onlar ayrımları en ufak farklılıklara bile dayandırılabilir –ve araştırmacılar tarafından suni yaratılabilirler– ama özellikle ayrımın geçmişi uzunsa çok güçlüdürler. Elbette en müthiş ayrımı ilahi takdisi almış Biz ve ilahi lanetlenmiş Onlar tavrıyla Din sunar. Uzun süredir devam eden çatışma bölgelerinde yaşamış herkes, “Onların yaptığı kötülükler bizimkilerden her zaman çok daha fazlaydı” veya daha ihtiraslıların sarf ettiği “Bizim yaptıklarımız aslında Onların, Bizi kötü göstermek için yaptıkları kötülüklerdir” cümlelerine aşinadır.

Şiddet suçu işleyenler sıklıkla bir kurbanın masumiyetinin nefret ve öfkeyi körükleyecek aşırı aşağılayıcı bir meşruiyet gerektirdiği bir döngüyü izlerler. Bu sayede kurban ne kadar çaresizse saldırı o denli şiddetlenir. Diktatörler kendilerini daima sadece ülkelerinin iyiliği için çabalayan fedakâr vatanseverler olarak görmüşlerdir. Yazar Louis Menand, Haiti’de Bebe-Doc Duvalier’nin şu afişini görmüştü: “Haiti’ye yıkılmaz demokrasiyi kuran kişi sıfatıyla tarih mahkemesinde yargılanmalıyım. İmza: Jean-Claude Duvalier, Ömür Boyu Başkan.”

Romancılar kendini haklı çıkarmanın inceliklerini elbette her zaman kavramışlardır. Savaş ve Barış’ta, tüm savaş sahnelerini unutmama rağmen onca yıldır hâlâ aklımda kalan dehşetli bir bölüm var. Borodino çarpışmasının ardından ağırbaşlı gururla çekilen Rus ordusu Moskova’yı Napolyon’a bırakmaktadır ve yol parası denkleştirebilen herkes kenti terk etmektedir. Kandırılıp terk edilmelerine öfkeli bir kalabalık, vali Kont Rostopçin’in konağı önünde toplanır. Uyanık vali halkın bir günah keçisi aradığını kavrar ve askerlerine, yetkilileri eleştiren broşürler dağıttığı için hapsedilmiş bir genci getirmelerini emreder. Rostopçin kalabalığa, “Bize Moskova’yı kaybettiren” diye haykırır, “işte bu alçak adamdır!” Ama delikanlı getirildiğinde acınacak durumda olduğu görülür. Perişan halde, bitkindir ve prangalarını sürükleyerek yürür. Daha beteri, adalet ve şefkat bekler görünmektedir. “Kont hazretleri” der utanarak, “hepimizi yargılayan bir Tanrı var.” Ama Rostopçin merhamete geleceğine iyice köpürür. “Alın kellesini!” diye bağırır ve komuta subayının sessiz bir baş işareti üzerine muhafızlardan birisi delikanlının kafasına kılıcının tersini indiriverir. Gencin çığlığı ve ıstırabı kalabalığın işi bitirmesine yeter. Halk genci öldüresiye tekmelerken Rostopçin konağın arkasından çıkar ve “atları hızlı” arabasıyla kaçar.

Şimdi kendini haklı çıkarmaya geçelim: Rostopçin başta kendi ödlekliği ve gaddarlığından tiksinmiş ve gencin Tanrı’dan bahsetmesiyle ürpermiştir. Ama yavaştan kendisini, yaptıklarının sadece hatasız değil, aynı zamanda “kamunun yararına” olduğuna ikna eder. Tek başına, birey olarak elbette farklı davranacaktır ama valiyken makamının onurunu ve makam sahibinin yaşamını korumak elzemdir. Çok geçmeden bir taşla iki kuş vurduğu için –ayaklanmayı bastırmak ve bir suçluyu cezalandırmak– kendini kutlayacak ve kırsaldaki arazisine vardığında “sükunetine tamamen kavuşmuş” olacaktır.

Ee ama her şey meşru kılınabiliyorsa kendini bilme ve kendini dönüştürmek için geriye ne umut kalıyor? Psikologlar hezeyan, kendini haklı çıkarma ve salahiyetin bilinçaltında iş görmelerinden dolayı başarıya ulaştıklarına işaret ediyorlar. Bu üçlü bilince açıldıkları anda güçlerini yitirmektedirler. Zaten Buda, Spinoza ve Freud’un savunduğu “anlama” budur.

Ama psikoloji, “sistemin korunma noktasındaki” değişimde bir diğer engel, benliğin bir tür “varsayılan ayarı” veya dengeleme halini belirlemiştir. Schopenhauer bunu, “ilksel ve doğuştan karakterimiz” diye tanımlar. Yani piyango kazanmak gibi olumlu bir şeyin de, felç gibi olumsuz bir şeyin de etkileri sonunda geçecektir. Aşırı uçtaki etkiler için zaman sınırı bir yıl veya biraz daha fazlasıyken, daha ufak çaplı rahatsızlıklardan kurtulup toparlanmamız daha çabuk gerçekleşmektedir. Bu durum gelecekteki olayların etkilerini neden daima gözümüzde büyüttüğümüzü açıklamaktadır. Asla beklediğimiz ölçüde mutlu veya sefil olmayız. Bir başka deyişle mizacımız daima kendisini ileri sürer ve insanlar bu yüzden hemen her şeye alışabilirler. Kafka’nın Dönüşüm’ünde Gregor Samsa böceğe dönüşmekten sadece “biraz rahatsızlık” duyar ve çok geçmeden yatak odasının zemininde mutlu-mesut gezinmeye başlar.

Ama korunma noktasının çekim gücüne direnen ilginç istisnalar da var. Bunun olumlu yanında, estetik/kozmetik ameliyatların yok olmayı reddeden uzun vadeli faydalı etkilerine dair yazılmış raporlar bulunuyor. Belki bundan sonra penisi sırt kaşımaya yarayacak boya getirmeyi vaat eden e-postalara daha çok dikkat etmem gerekecek. Olumsuz yandaysa hiç kimsenin aşırı gürültüye katlanmayı öğrenememesi var. Bana başta şaşırtıcı gelmişti ama düşününce anlam kazandı. Şahsen kendimi ağır psikolojik baskıya dayanabilecek sağlamlıkta sayarım ama yıkmak isteyen herhangi birisinin beni alıp bir odaya kapatarak aşırı gürültülü sesle rap müziği dinletmesi yeterlidir. Birkaç saat içinde karıma, dostlarıma ve değer verdiğim her türlü ideale ihanet edeceğim kesindir.

Korunma noktasının görünürdeki sabitliği, genetik yoldan belirlendiğine yönelik iddiaları doğurmuştur. David Lykken ile Auke Tellegen birkaç bin ikizin ruhsal durumlarını ve kişisel özelliklerini incelediler ve tek yumurta ikizlerinde öznel iyilik hallerinin birlikte veya ayrıyken aynı kaldığı ama ayrı yumurta ikizlerinde bu durumun geçerli olmadığı sonucuna vardılar. Lykken’in çıkarımı netti: “İnsanların neredeyse yüzde yüzünde mutluluk korunma noktası genetik yapıdaki farklara bağlı görünmektedir.” Haliyle ardından bir diğer çıkarım geliyordu: “Mutlu olmaya çalışmak, daha uzun boylu olmaya çalışmaktan farksızdır.” New Yorker dergisinde yayınlanmış, ellerinde kokteylleriyle sahte bir şatonun önünde dikilen iki orta yaşlı erkekten birisinin diğerine “Mutlu karakterimin genetik yapımdan kaynaklandığını öğrendiğimde para kazanmak için harcadığım onca yıla ağlayasım geldi” dediği karikatürün kaynağı bu çıkarımdı.

Lykken’in çıkarımlarına mümkün birkaç itiraz mevcut. Bir kere, psikolojik korunma noktası gibi soyut bir şeyi doğru ölçüp saptamak zordur. Ayrıca yapılan çalışmada, incelemesini geçtim, korunma noktasının yerinin değiştirilmesinin denenmesi bile hiç düşünülmemiş görünmektedir. Çalışmayı yapanlar belki de çoğu insan gibi kendi mizaçlarını kabulde kaderciydiler. Peki, varsayılan hali değiştirmeye yönelik bilinçli, bilgilendirilmiş, kararlı ve uzun vadeli bir girişimin etkileri ne olurdu? Aslında psikolojik korunma noktasının fiziksel bir eşiti mevcut: Bedenlerimizin homeostaz (hücre dışı gelişen olaylara karşı hücrenin kendi metabolizmasını koruma eğilimi) adıyla bilinen düzenleyici sistem dahilinde koruduğu biyokimyasal denge hali, bir tür termostat etkisi yapmaktadır. Ama nörobiyolog Steven Rose’un açıkladığı gibi, bu varsayılan değerler kalıcı değildir: “Bireyin biyokimyasının, etraflarında andan ana değişen mikro ölçekli dalgalanmalarla salındığı korunma noktaları ömür boyunca değişir.”

E, madem fiziksel korunma noktaları değişebiliyor, zihinsel eşeyleri neden değişemesin? Kozmetik cerrahi ve gürültüyle ilgili kanıtlar bunun olabilirliğini zaten göstermektedir. Ayrıca yakın dönemde yapılan bir araştırma korunma noktasının yaşam boyunca yüksekte başlayıp orta yaşlarda minimuma indikten sonra şaşırtıcı bir hamleyle gençlikteki seviyelerine yükselerek bir U çizdiğini göstermiştir.

Ayrıca yaş dışındaki başka etmenler de farklılıkları getirir. Dindarlar, inançsızlardan daha mutludur. Evliler, bekârlardan daha mutludur. Ama peki, etki ile tepkinin birbirine karışması mıdır bu? Baştan mutlu insanlardan daha iyi eşler çıkmaktadır. Ülkelerden farklı mutluluk seviyeleri raporları gelmektedir: Eski Komünist ülkelerin en dipte bulunmaları kitlesel mutluluk projelerinin kitlesel mutsuzluğa yol açtığını onamaktadır.

Bazı statü biçimleri de anlamlı faydalar sunuyor. Fikir-yoğun işlerde çalışanlar sırf daha fazla itibar gördükleri veya kazandıklarından değil, aynı zamanda yaptıkları üstünde daha fazla kontrole sahip oldukları için de daha mutludurlar. Bu kişilerin eline paha biçilmez özerklik hediyesi verilmiştir ve bu yüzden kişisel sorumluluğu uygulamada serbesttirler.

Ama çoğu statü biçiminin önemi görecelidir. Herkesin elinde bizdekinden azıcık daha azı olursa mutlu, ayrım ortan kalkar veya indirgenirse mutsuz oluruz. İşçi sendikalarının “küçük farkları” protesto edişi böylece meşrulaşır ki sahici ve acı verici bir derttir. Ve bu durum maaş zammının neden bir çalışanı öfkeyle bağırttığını da açıklar: Eş seviyede birisi daha büyük zam almışsa, ufak zam sadece değersiz değil, aynı zamanda bir hakarettir. Burada mesele para değil, paranın işaret ettiği rütbedir. Eskiden statü almaya yarayan para, bugün statü haline gelmiştir.

Ama insan psikolojisinde çok az şey basittir. Olimpiyatlarda derece alanlar arasında yapılan bir araştırma, bronz madalya kazananların gümüş kazananlardan daha mutlu olma eğilimi gösterdiklerini ortaya çıkarmıştır. Peki, nasıl? Farkları düşünün: Bronz kazanan, kendisiyle podyuma dahi yaklaşamayan çoğunluk arasındaki büyük aralığın farkındayken, gümüş kazanan altının sadece bir adımcık önünde olduğunu görmektedir.

Sahici farklar yoksa sunileri yaratılır. Her zümre toplumsal üstünlüğe göre, sadece semtten semte, sokaktan sokağa değil, çoğu zaman evden eve hassas ayarlanır. Gecekondu mahallelerinde bile en zehirlisinden züppeliğin varlığı kesindir: Mahalleyi kuranlar kendilerini aristokrat görürken, yeni gelenlere alt-tabaka gözüyle bakarlar.

Kendinde hak görme çağında herkes diğer herkese üstün görünmek istemektedir ama doğum, refah, profesyonel statü ve özel semt gibi geleneksel üstünlük nişanları, doğaları gereği edinilmesi çok zor veya imkânsız şeylerdir. Çözümse, örneğin “cool takılıp” öyle olmayan çoğunluk üzerinde sonsuz üstünlük sağlamak gibi yeni üstünlük biçimleri yaratmaktır. “Cool olmak” ayrıcalıklı olmanın herkese açık, masrafsız bir türüdür. Mesela benim ayrımım kültürel züppeliktir cahil-cühela tayfasına üstünlük sağlamak sadece kolay değil, aynı zamanda kesin sonuç garantilidir. Sonuçta insanların birbirlerini ezerek Proust okumaya akın etmeleri ihtimali düşüktür (ayrıca çok fazla insanın önerilerimi dinleyip Marcel’i popüler yapmaları da canımı fena sıkacaktır). Ancak “cool” kalmak kolay değildir çünkü “cool olmak” kitlesel benimseme yoluyla sürekli alaşağı edilmektedir. Dövmeler tehlikeli suçluların simgesiyken dövme yaptırmak “cool”du. Ama bugün bir sürü ev hanımının bile poposunda dövme var.

Tüketici kültürünün evrensel farklılık açlığının farkında olduğunu ve ayrıcalıklı olmanın yapay bir biçimini markalarla sunduğunu söylemeye herhalde gerek yok. Markalandırmanın dehası, istenmeyen tüketime uyma davranışını, fazlasıyla istenen zıddı farklılık kılığına sokuvermesidir. Yani tüketimsel sürüye uyma davranışı, herkesin aynı yoldan farklılığı kovalamasının sonucudur.

Ara sıra markalar, herkesin edinemeyeceği şeyi edinmek istetmeye kalkıştıklarında bir tür çelişki ile yüzleşmek zorunda kalırlarArazi sahibi beyefendi imgesine dayanan giyim markası Burberry satışlarını artırmak için bir reklam kampanyasına girişmiş ama giysilerinin futbol holiganlarınca benimsenmesi, imajlarını mahvetmişti. Ama genelde markalandırma, tüketicilerin kendilerini kalabalıktan ayıracağına inandıkları ama aslında kalabalığın bir parçası olduklarını ortaya koyan giysilere muazzam paralar ödemesiyle yükselmeye devam etmektedir. Tüketimin büyük bölümünde itki, sürünün önüne veya gerisinde kalmamaya yönelik beyhude girişimdir.

Psikolojinin bir diğer keşfiyse duyguların asimetrikliği, olumsuz duyguların olumlulardan daha güçlü ve uzun süre kalıcı olduklarıdır. Schopenhauer bunu da yakalamıştı: “Istırabın gücünün aksine iyilik ve mutluluk zayıftır.” Olumlu duygular günlük gezilere çıkan kaprisli tiplerdir; olumsuz duygularsa işgale, ezmeye, yerleşmeye ve boyunduruk altına almaya kararlı emperyalistlerdir. Emperyalizmin kilit numarasıysa pis işleri yerlilere yaptırtmaktır. Öfkenin benliği nasıl kapladığını, kendisini mümkün her yolla besleyişini, zekâyı kendini haklı çıkartmalar yaratmaya ve belleği eski dertleri diriltmeye nasıl zorladığını düşünün. Oysa olumlu duygular kısacık bir aydınlanma yaratarak uçup giden kelebekler gibidir. Bakanın gözünde de eşdeğer bir dengesizlik söz konusudur: İyilikleri çabucak unuturken pis numaraları ebediyen hatırlama eğilimindeyizdir. Evliliğin sorunlarından biridir bu; tek bir hatayı düzeltmek muazzam miktarda iyi davranış gerektirir. Günaha girmek kolay, kefaret ise feci zordur. Jonathan Haidt belli bir miktarda para kazanmaktan alınan hazzın aynı miktarı kaybetmenin verdiği acıdan daha kuvvetsiz kaldığını açıklayarak bu ilkeyi finans ve kumar konularına da yaymıştır. Ama Shakespeare işi yüzlerce yıl önceden çakmıştı: “İnsanların kötülükleri yaşar tunçta, yazarız erdemlerini suya.”

Bu durum kaygı ve bunalımın neden kolayca kronikleşebildiğini açıklıyor. Kaygı ve bunalım, olumsuz düşüncelerle duyguyu desteklemeye ikna için zihni işgal eder. Psikolog Aaron Beck çoğu depresif kişide ortak bir kötücül üçlü saptamıştır: “İyi değilim ben”, “Dünya boş”, “Geleceğim umutsuz.” Ve bu genel görüşler üçlüsünü belirli durumlara verilen olumsuz tepkiler dörtlüsü desteklemektedir: kişiselleştirme (kazalarda veya şanssızlıklarda kendini suçlama), aşırı genelleme (kendini daima kötü olayların kurbanı görme), büyütme (kötü etkileri abartma) ve keyfi sonuç çıkarma (kanıt olmadan olumsuz sonuç çıkarma). Beck bunun ardından mustaripleri bu tür düşünceleri saptama, yazma ve Dörtlü Çete üyelerinden birinin zorbalığı diye sınıflandırmaya dayanan Bilişsel Terapi’yi, anlama yoluyla dönüşüm için Budist ve Freudçu tekniklerin psikoloji sürümünü geliştirdi.

Albet Ellis ise, Bilişsel Terapi’nin Akılcı Duygusal Davranış Terapisi adıyla bilinen çeşitlemesini, Beck’ten bağımsız geliştirdi. Bu tedavi yöntemi depresyondan mustarip çoğunluktan ziyade gerçekdışı beklentilerden mustarip daha büyük çoğunluğa yönelikti. Ellis’in kötücül üçlüsü, üç sakatlayıcı “şart”tı (“Başarmalıyım”, “Herkes bana iyi davranmalı” ve “Yaşam kolay olmalı”). Ellis bu üçlüye yönelik inancı bir çeşit kendini aşağılama, muhtemelen mastürbasyonun kendisinden daha yaygın olan bir tür mastürbasyon olarak tanımladı. Ne tanıdık bir talep nakaratı! Bu “şart”ların ilki mükemmeliyetçilik laneti, ikincisi muhtaçlık laneti ve üçüncüsü de aptallık lanetidir. Kent ve kasaba sokaklarında her gün “Başarısızlık, Başarıdan Daha Yaygındır”, “Çoğu Kimse Ne Yaparsanız Yapın Sizden Hoşlanmayacak” ve “Yaşam Kıyak Çekmez” mesajları taşıyan üç dev balon dolaştırılsa ıstırap ve öfkenin büyük kısmı önlenebilir. Ellis’in yaklaşımının özü, sorunun olaylarda değil, olaylara yönelik yanılgılarımızda ve olaylara tepkimizde yatmasıdır ki bu iki olgu da kontrol edilebilir olgulardır.

Bu strateji elbette klasik Stoacılıktır ve Ellis’in görüşleri ve tarzı Epiktetos’unkilere dikkat çekici ölçüde benzemektedir. Her ikisi de insan-hayvanın hilekârlığını kavramış ama akılcılığa inanıp sızlanmayı nefretle karşılamışlardır. Ve her ikisi de şöhretli öncellerine saygı göstermeyi reddetmiştir. Epiktetos, Epikür için, “ağzı bozuk piç”, Ellis ise Freud için, “baştan aşağı palavra” demiştir. Sağlam faydacılıkları (pragmatizm) belki zorlu çocukluklarının/gençliklerinin ürünüdür. Epiktetos yaşamına köle başlamış, Ellis ise ailesinden ilgi görmemiş ve ekonomik buhran döneminde kullanılmış ceket ve pantolonlar alıp takım elbise diye satarak geçinmişti. Akademik dünyaya bu yüzden geç girmiş ve entelektüel züppelikten etkilenmeyip Nasıl Mutlu Olur ve Çok Daha Az Rahatsız Edilirsiniz ve Her Konuda, Evet, Her Konuda Mutsuz Olmak Nasıl İnatla Reddedilir türü başlıklara sahip kitaplar yazmamıştı.

Bilişsel Davranış Terapisi evrensel kabul görmemiştir. Klinik psikolog Oliver James etkilerinin sadece kozmetik ve geçici olduğunu öne sürmekte, özellikle çocuklukta kötü muamele görmekten kaynaklanan, derinlere yerleşmiş sorunları çözmeyeceğini söylemektedir. Sonuncusu muhtemelen doğrudur. Buda, Spinoza ve Freud kendini anlama ve dönüşüm sürecinin uzun olduğunda hemfikirdir; bu yüzden birkaç seans BDT’nin yaşamsal değişim yaratacağı kuşkuludur. Ama vehim veya yanılsamayı dağıtabilecek her şey zahmete değerdir ve BDT görmüş kimselerin kendini aldatma ve kendini haklı çıkarma eğilimlerinin çoğuna daha fazla direnç gösterdiklerine yönelik kanıtlar mevcuttur.

Psikolog Daniel Nettle eskinin birçok düşünürünü tekrarlayarak mücadelenin kendisinin anlam olduğu teorisini ortaya atmıştır: “İnsan zihnindeki mutluluk programının amacı insani mutluluğu artırmaya yönelik değildir; çabalamaya devam etmemize yöneliktir.” İnsan, mücadele etmek üzere tasarlanmıştır. Buda, Spinoza ve Schopenhauer dahil birçok düşünür bunda hemfikirdir. Schopenhauer görüşünü tipik netliğiyle vurgular: “Bir şey için uğraştığımız zamanlar dışında varoluşumuzdan haz duymayız.” Sinirbilimci Antonio Damasio bu mücadelenin nörobiyolojimize dayandığını öne sürüyor: “Doğuştan gelen yaşam düzenleyici donanım, tarafsız ne-öyle-ne-böyle halini hedeflemez (…) Homeostazın amacı nötr yaşam halinden daha iyisini, yani iyilik diye düşünüp saadet tanımını verdiğimiz şeyi sağlamaktır.”

Yani sadece mücadele için değil, saadete ulaşma amaçlı mücadele için doğarız biz.

Ve mücadele, zaman içinde çabalama, engeller, zorluklar ve başarısızlık olasılığı hatta olabilirliği anlamlarını içerir. Çabalamadan kendimizi iyi hissedebiliyorsak, bir daha iyi hissetmeyiz. 1970’lerde, sanal gerçeklik icat edilmeden önce, filozof Robert Nozick her bakımdan gerçek görünen ama sadece hoş deneyimleri sunan bir makine hayal etmiş ve hiç kimsenin böyle otantiklikten yoksun bir yaşamı istemeyeceğini öne sürmüştü. Ama bu tür bir yaşamın esas eksiği belki de çaba olacaktır. Zorluk, hayati önem taşır. Değerli her şey kazanılmalıdır.

Michael Foley
Kaynak: Saçmalıklar Çağı
[Eski Ben ve Yeni Bilim başlıklı bölüm]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here