Toplum Tarafından Kabul Görmemenin Tesellisi – Alain de Botton

Sokrates öldüğü zaman Platon 29 yaşındaydı ama David onu kır saçlı, ciddi görünümlü, yaşlı bir adam olarak resmetmiş.

Birkaç yıl önce, New York’ta soğuk bir kış sürerken, bir öğleden sonra beni Londra’ya götürecek olan uçağın kalkmasını beklediğim sırada, kendimi Metropolitan Müzesi’nin üst katındaki boş bir galeride buldum. Galeri çok aydınlıktı; çevrede, yerden ısıtma sisteminin çıkardığı huzur verici vınlama dışında hiç ses duyulmuyordu. İzlenimci ressamların tablolarına bakmaktan bıkkınlık geldiği için, o zamanlar pek düşkün olduğum Amerikan usulü sıcak çikolatadan içebileceğim kafeteryanın tabelasını arıyordum ki gözüme bir tablo çarptı. Alttaki levhada, tablonun 1786 sonbaharında Paris’te, otuz sekiz yaşındaki Jacques-Louis David tarafından yapıldığı yazıyordu.

Tabloda, Atina halkının ölüme mahkum ettiği Sokrates bir tas baldıran içmeye hazırlanıyor; üzüntü içindeki arkadaşları çevresini sarmış. İ.Ö. 339 yılının ilkbaharında üç Atina yurttaşı filozofla ilgili şikayette bulunmuş, onun yargılanmasını istemişlerdi. Filozofu, şehrin tanrılarına ibadet etmemekle, dine yenilikler getirmekle ve Atinalı genç erkeklerin ahlakını bozmakla suçluyorlardı; bunlar öylesine ağır suçlardı ki filozofa ölüm cezası verilmesini talep ediyorlardı.

Sokrates olanları bilgece bir sükunetle karşıladı. Felsefesini mahkeme önünde reddetmesi için kendisine bir fırsat verilmiş olmasına karşın, toplum tarafından kabul görmesine yardım edecek olanı değil inandığı şeyi yaptı ve Platon’un bize aktardığına göre jüri üyelerine şu cüretkar sözleri söyledi:
Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim … Evet baylar … beni beraat ettirseniz de ettirmeseniz de, yüz kere ölmem gerekse bile bilin ki davranışlarımı değiştirmeyeceğim.
Ve böylece filozof hayatının son günlerini geçirmek üzere Atina hapishanesine yollandı; ölümüyse felsefe tarihine çok önemli bir an olarak geçti.

Bu olayın öneminin bir göstergesi de onun çok sık resmedilmiş olmasıdır. 1950 yılında Fransız ressam Charles-Alphonse Dufresnoy Sokrates’in Ölümü adlı tabloyu yaptı. Bu yapıt şimdi Floransa’da, (kafeteryası olmayan) Palatina Galerisi’nde sergileniyor.

Diderot, 18. Yüzyılda Dramatik Resim Üzerine inceleme adlı yapıtında Sokrates’in ölümünün resme taşınabilecek bir an olduğuna dikkat çekince bu olaya duyulan ilgi doruk noktasına ulaşmıştı.

Jacques-LouisDavid resmin siparişini 1786 yılında, varlıklı bir Parlamento üyesi ve yetenekli bir Yunan Dili araştırmacısı olan Charles-Michel Trudaine de la Sabliere’den aldı. Ücret hayli dolgundu; 6000 lira peşin, 3000 lira da resim teslim edilince ödenecekti (XVI. Louis, çok daha büyük bir tablo olan Horatii’nirı Yemini’ne yalnızca 6000 lira ödemişti). Resim 1787 yılında ilk kez sergilendiğinde, Sokrates7in sonunu konu alan tablolar arasında en iyisi olarak nitelendirildi. Sir Jashua Reynolds’a göre bu tablo “Sistim Şapelinden ve Raphael’in Odalarından sonra sanat adına gösterilmiş en takdire şayan çaba” idi. “Perikles zamanında Atmalılar bu resmi görselerdi onur duyarlardı.”

Müzedeki hediyelik eşya dükkanından beş tane David kartpostalı satın aldım ve sonra, Newfoundland,in (bulutsuz gökyüzünü aydınlatan dolunay ışığıyla parlak yeşile dönmüş) buzdan tarlaları üzerinde uçarken, bir taraftan, hostesin uyukladığım sırada tabağıma bırakmış olduğu renksiz akşam yemeğimi didikleyerek bu kartpostallardan birini inceledim.
Kartpostalın üzerindeki resimde Platon yatağın ayakucunda oturmuş, devletin adaletsizliğine sessizce tanıklık ediyor; hemen yanında bir kalem ile bir parşömen tomarı görülüyor. Sokrates öldüğü zaman Platon 29 yaşındaydı ama David onu
kır saçlı, ciddi görünümlü, yaşlı bir adam olarak resmetmiş. Sokrates’in karısı Ksanthippe gardiyanlar eşliğinde hapishane hücresinden dışarı çıkartılıyor. Sokrates’in yedi arkadaşı farklı biçimlerde matem tutarken resmedilmiş. Sokrates’in en yakın dostu Kriton ise filozofun yanma oturmuş, ona bakıyor; bağlılığı ve endişesi gözlerinden okunuyor. Filozof, bir atletinkini andıran kol kasları ve gövdesiyle dimdik oturmuş. Yüzünde ne bir korku ne de bir pişmanlık var. AtinalIların onu budala ilan etmesi inançlarını sarsmamış. Aslında David, Sokrates’i zehri yudumlarken resmetmek istemiş ama şair Andre Chenier, filozofu bir taraftan hayatını sona erdirecek olan zehir dolu tasa sükunetle uzanır, bir taraftan da bir felsefi mesele üzerine son cümlelerini yazarken resmetmesini önererek bunun, dramatik gerilimi artıracağını ve filozofun hem Atina’nın yasalarına itaat ettiğini hem de kendi içinden gelen çağrılara sadakat gösterdiğini vurgulayacağını söylemiş. Resimde üstün bir insanın son dakikalarında bile bir şeyler öğretmeye çalıştığına tanıklık ediyoruz.

Belki de kartpostaldaki resmin beni bu kadar çok etkilemesinin nedeni, burada resmedilen davranış ile benimki arasında tam bir zıtlık olmasıydı. Sohbetlerde tercihim doğruyu söylemektense, başkalarının benden hoşlanmasını sağlamak oluyordu. Karşımdakini memnun etme arzum yüzünden çocuğunun okul müsameresini seyreden bir veli gibi sıradan esprilere gülüyordum. Tanımadığım insanlara karşı, otelin zengin müşterilerine selam verirken onlara yaranmaya çalışan bir kapıcının yılışık tavrını takmıyor, istinasız herkes tarafından sevilmeyi istemek gibi hastalıklı bir arzudan kaynaklanan o salyalı coşkuyu yaşıyordum. Bir topluluk içindeyken, çoğunluk tarafından kabul gören fikirleri sorgulamaya kalkmıyordum. Alanlarında otorite olmuş kişilerin onayını almaya çalışıyor, onlarla karşılaştıktan sonra da acaba beni beğendiler mi diye
endişelenip duruyordum. Gümrük kontrolünden ya da polis arabalarının yanından geçerken, üniformalı memurların benimle ilgili iyi şeyler düşünmelerini istiyordum gizliden gizliye.

Oysa filozof, toplum tarafından kabul görmediği ve devlet onu suçlu bulduğu halde dize gelmemişti. Başkaları onunla ilgili şikayette bulunduğu için düşüncelerini değiştirmemişti. Üstelik, kendine olan güveni, kibirinden, saldırgan mizacından ileri gelmiyor, felsefi temellere dayanıyordu. Onaylanmadığı zaman kendine olan güvenini histerik bir biçimde değil akılcı temellere oturtarak yansıtmasını sağlayacak düşüncelerle donatmıştı felsefe Sokrates’i.

O gece buzla kaplı topraklar üzerinde uçarken, insan aklının bu denli bağımsız olabileceği düşüncesi bana ilham ve coşku verdi. Toplum tarafından onaylanan davranış biçimlerine ve fikirlere doğru tembelce meyletmekten başka şeyler de yapabileceğimi düşündürdü bana. Sokrates’in yaşamı ve ölümü beni akılcı bir şüpheciliğe davet ediyordu.
Daha genel bakıldığında, Yunan filozofun simgesi olduğu bu mesele beni, ilk bakışta hem çok büyük hem de gülünç diye nitelendirilebilecek bir göreve çağırıyordu: Felsefe yoluyla bilge olmaya. Tarih boyunca filozof diye anılan bütün düşünürler kuşkusuz birbirlerinden çok farklıydılar (aslında aralarındaki görüş farklılıkları o denli büyüktü ki bütün bu insanlar bir kokteylde bir araya toplanacak olsalardı birbirlerine söyleyecek bir şey bulamadıkları gibi, birkaç kadehten sonra gırtlak gırtlağa gelirlerdi), ama buna karşın, aralarına yüzyıllar girdiği halde ortak yanları olan birkaçını ötekilerden ayırmak mümkündü. Bunlar, felsefe sözcüğünün Yunanca köklerinde kendini açığa vuranphilo, sevgi, sophia, bilgelikfelsefi anlayışa çok da abartıya kaçmayan bir sadakatle bağlı; en tarifsiz acılarımızın nedenleriyle ilgili teselli edici, pratik birkaç şey söyleme konusunda hevesli kişilerdi. İşte bana ancak bu adamlar yardım edebilirdi.

Kişinin şüphe uyandırmamak ve dışlanmamak için nasıl davranması gerektiğine ilişkin olarak her toplumun kendine göre anlayışları vardır. Bunlardan bazıları kanunlarda açıkça dile getirilir; bazıları ise “sağduyu” diye tanımlanan, ahlaka ve gündelik yaşama ilişkin yargılar bütünü içinde saklıdır. “Sağduyu”, nasıl giyinmemiz, maddi açıdan hangi değerleri edinmemiz, kimlere saygı duymamız, hangi etiketlerin peşinden koşmamız ve nasıl bir aile hayatı sürmemiz gerektiği konusunda bizi yönlendirir. Herkesçe kabul edilen bu düzeni sorgulamaya başlamak, garip, hatta saldırgan diye nitelenmemize yol açacaktır. Sağduyunun sorulardan bu denli uzak tutulmasının nedeni, sağduyu içinde barınan yargıların yakından incelenemeyecek kadar hassas olduğu yolundaki yaygın kanıdır.
Örneğin, sıradan bir sohbette, toplumumuzun değer yargılarına göre çalışmanın amacı nedir, diye sormak pek de kabul edilebilir bir şey değildir.

Yeni evli bir çiftten, verdikleri kararın altında yatan nedenleri ayrıntılı biçimde anlatmalarını istemek, tatilcilere, bu yolculuğa niçin çıktıkları konusunda sorular sormak da hoş değildir.

Antik Yunanların da bizim gibi değer yargıları vardı; onlar da kendi değerlerine bizim kadar sıkı sıkıya bağlıydılar. Bir hafta sonu, Bloomsbury’de bir sahafta eski kitaplara bakarken, çocuklar için yazılmış bir tarih kitapları dizisine rastladım. Kitapların içi resimlerle, hoş çizimlerle doluydu. Dizide Bir Mısır Kentini Tanıyalım, Şatoları Tanıyalım gibi adlar taşıyan kitaplar yer alıyordu. Ben, zehirli bitkiler konusunda hazırlanmış bir ansiklopediyle birlikte bu dizinin ilk kitabını satın aldım; Bir Antik Yunan Kentini Tanıyalım.
Kitapta, I.O. 5. Yüzyılda, Yunanistan’da hangi giysileri giymenin normal kabul edildiğine ilişkin bilgiler verilmişti.

Ayrıca, Yunanların, aşk tanrısı, av ve savaş tanrısı, tarım, ateş ve deniz tanrısı gibi pek çok tanrıya inandıklarından söz ediliyordu. Yunanlar herhangi bir girişimde bulunmadan önce tapmakta ya da evlerinin içindeki küçük bir ibadet alanında tanrılara dua ediyor, onlara hayvanlar kurban ediyorlardı. îbadet pahalı işti: Atena için bir inek, Artemis ile Afrodit için bir keçi, Asklepyos için bir horoz kesmek gerekiyordu.

Yunanlar için köle sahibi olmak normaldi. İ.Ö. 5. Yüzyılda yalnızca Atina sınırları içinde 80-100.000 köle vardı; yani özgür olan her üç kişiye bir köle düşüyordu.

Yunanlar çok da asker ruhluydular; savaş alanında kahramanlık onlar için çok önemliydi. Kişinin, gerçek bir erkek olduğunu kanıtlaması için, düşmanının kellesini uçurmayı bilmesi gerekiyordu. İkinci Pers Savaşı zamanında yapılmış bir tabakta Atinalı bir askeri, bir Pers savaşçısının kariyerini sona erdirirken görüyoruz; işte bu resim o zamanlar bir askerin nasıl davranması gerektiğine ilişkin bilgi veriyor bize.

Kadınlar kocalarının ve babalarının boyunduruğu altında yaşıyorlardı. Politikada ya da toplumsal yaşam içinde yerleri yoktu; ne mirasa ortak ne de para sahibi olabiliyorlardı. On üç on dört yaşlarında evlendiriliyorlardı; kocaları, babaları tarafından, duygusal olarak kendilerine uygun olup olmadığı düşünülmeksizin seçiliyordu.
Bu sayılanlardan hiçbiri Sokrates’in çağdaşlarına şaşırtıcı görünmezdi. Asklepyos için neden horoz kurban ettikleri ya da erdemli olmak için bir adamın neden ille de birini öldürmesi gerektiği sorulsa, kafaları karışır, öfkelenirlerdi. Bu soruları sormak onlara göre, neden kıştan sonra bahar geldiğini ya da buzun niçin soğuk olduğunu sormak kadar ahmakça idi.

Ancak, yalnızca başkalarının düşmanca tavırları değildir bizi mevcut düzeni sorgulamaktan alıkoyan. Şüphe duyma yeteneğimiz içimize yerleşmiş bir inanç tarafından da baltalanabilir; toplum tarafından kabul gören davranış biçimlerinin sağlam bir temele dayandığına inanırız. Bu sağlam temeli kendimiz göremesek de böyle bir temel mutlaka vardır çünkü çok uzun zamandır çok fazla sayıda insan bu temel üzerine kurulmuş olan düzene uygun davranmaktadır. Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim farketmiş olmamız imkansız gibi gelir bize. Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış, kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkartan bir önder olarak göremeyiz.

Alain de Botton
Felsefenin Tesellisi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Franz Kafka : Bu ölümlü dünyada daha çok bakımı taşıyamaz bedenim

Kapat