Saçmalıklar Çağı: Aşkın Saçmalığı – Michael Foley

Çağdaş ilişkilerin etrafını saran yanılsamalar, zorluklar, talepler, hüsranlar, yükler ve kısıtlamalar öyle çeşitli ki esas buncasının başarısızlığa uğramasını değil, herhangi birinin nasıl sürebildiğini merak etmek lazım. Buna rağmen tarihte hiçbir zaman bunca insan ilişki peşinde bunca telaşla koşmamış ya da ilişkilerde bunca beklentiye girmemiştir. Çünkü ilişkiler gittikçe daha fazla kısa vadeli ticari işlere dönüştükçe ebedi aşkın elzem önkoşul olduğuna yönelik inanç artmıştır. Romantik 1960’larda kadınların yüzde 40’ı aşksız evlilik yapmaya gönüllüyken gerçekçi, para takıntılı 1980’lerde kadınların sadece yüzde 15’i maddi güvence uğruna aşksız kalmayı tercih ediyordu. Ortada tuhaf ve yıkıcı bir ters etki var gibi…

Mum ışığında baş başa akşam yemeğinden daha çekici ne var, değil mi? Ama önce semtte kalmakla kente inmek arasında seçim yapmak gerekiyor. Semtte kalmak lokanta seçeneklerini azaltıyor ama yol gerektirmiyor ve ev ortamının rahatlığında ön içkiye izin veriyor. Kent daha fazla seçenek sunuyor ama işin içine toplu taşıma ve yemek öncesi içkiyi gürültülü, pahalı bir barda içmeyi sokuyor.

Çiftimiz bu akşam yol yapmama kararı alıyor. Ama ah, semtteki lokantalar fazlasıyla geçmiş yüzyılda kalmış. İtalyan, Çin ve Hint mutfakları yıllar önce modaydı. Hem bu yerel lokantacılar “yeni dalga” lafını hiç duymamışlar sanki. Semte fena halde bir Vietnam lokantası lazım aslında.

Derken adam seçimi önceden halledip yer ayırtmaya karar veriyor; kadınsa bu hareketin boş lokanta dehşetiyle sonuçlanabileceğini öne sürüyor.

“E, nesi varmış boş lokantanın?”

Soru öylesine inanılmaz kalın kafalılıkta ki kadın ya sabır çekerek gözlerini deviriyor ve sonunda sakince, “Çıkıp dolaşalım, bir yer buluruz” diyecek kahramanca hoşgörüyü buluyor.

Çıkıyorlar ve tanıdık yerel mönüleri kaş çatarak inceliyorlar. Adamın gizliden Çin yemeği arzuladığını bilen kadın soğuk bir sesle, “Şuna bak, her şey bulamaçlı” diyor. Kadının gizliden Hint yemeği arzusunu bilen adam kaba bir gülüşle yanıtlıyor: “Sırf mönüye bakarak iki kilo alıyor insan.”

Geriye ikisinin de pek istemediği ve aynı anda hem dalkavuk hem zorba davranan itici şef garsonla muhatap olacakları İtalyan lokantası kalıyor. Adam bir keresinde çifti resmen bodrum katına oturtmaya yeltenmişti. Şimdi de kalkmış, ayırtmadıklarını gayet iyi bildiği halde yer ayırtıp ayırtmadıklarını soruyor. Kadın pencere kenarı masayı istiyor ve şef garson had safhada samimiyetsiz, saldırgan bir özürle masanın ayırtıldığını belirtiyor. Ne sanıyor kendisini bu adam? Böyle kaliteli ve çekici bir çiftin sadece pencere kenarına oturmasının ötesinde, mekânı huzurevi kantini gibi gösterecek türden müşteriler dışındakileri çekeceklerinden, pencere kenarına oturması için üste para ödenmeli hâlbuki.

Ama iki dolu masa arasındaki, fısıltıdan yüksek her türlü konuşmanın kolayca duyulacağı ufacık bir masaya sıkıştırılıyorlar. Baş başa kalmaya veda… Üstelik adam daha sonrası için birlikte erotik film seyretmeye yönelik romantik bir teklif yapmayı planlamıştı; tabii öyle iğrenç değil, kadınlara uygun, zevkli bir yapımdı. Onca zaman harcamıştı filmi bulmak için. Öte yandan kadınsa, azalan libidosu hakkında konuşabilmek umudundaydı.

Kadın sırtı duvara dönük, salona bakan sandalyeye otururken, “Mahzuru yok, değil mi?” diyor. Adam tatsızca gülüyor: “Alıştım duvara bakmaya nasılsa.”

Mönü ve şarap listesi geliyor. Adam, ev yapımı kırmızılarla diğerleri arasındaki fiyat uçurumuna dikkat çekiyor. Kadın, ev yapımı şarapların her daim sirke çıktığını hatırlatıyor. Adam pahalı Chianti ısmarlıyor; garson getirip bardaklara dökerek çiftimize başka bir sorunu hatırlatıyor. Garsonlar hep aynı şeyi yapıyor, şarabı alelacele getirip özerkliklerini çalıyor, hızlı içmeye zorluyor ve en hızlı içen açgözlüleri haksızca ödüllendiriyorlar. Olay mı çıkarmalı yoksa bu rezilliğe mi katlanmalı?

Yemeğe gelince: Kadın, dışarıda yemek yemenin elzem parçası teatrallik adına farklı yemekler ısmarlayıp lokmaları romantikçe paylaşmayı seviyor. Ama genelde aynı yemekleri seviyorlar; ilişki dediğin sonuçta ortakyaşar bir birliktelik… Adamın niyetini gören kadın soğuk bir kızgınlıkla, “yeni yaklaşımın bu demek” diyor.

“İkimiz de aynı şeyi yemek istiyorsak niye yemeyelim?”

Diğer pek çok sorusu gibi buna da cevap vermeye değmiyor. Kadın yanıt yerine adamın seçtiklerinden farklı bir ara sıcak ve ana yemek beğenip mönüyü sertçe kapatıyor.

Ve ancak garson gittikten sonra masada mum bulunmadığını fark ediyorlar. Diğer masaların hepsinde var. Yani garsonları şarabı aceleye getirmekle kalmıyor (ki sadece gereksiz değil, aynı zamanda sinir bozucu bir tavır bu), bir de vazgeçilmez, elzem tek şeyi atlıyor. Mum getirsene ulan!

Ama romantiklik, mum ışığında bile kolay değil.

Hatta çağdaş ilişkilerin etrafını saran yanılsamalar, zorluklar, talepler, hüsranlar, yükler ve kısıtlamalar öyle çeşitli ki esas buncasının başarısızlığa uğramasını değil, herhangi birinin nasıl sürebildiğini merak etmek lazım. Buna rağmen tarihte hiçbir zaman bunca insan ilişki peşinde bunca telaşla koşmamış ya da ilişkilerde bunca beklentiye girmemiştir. Çünkü ilişkiler gittikçe daha fazla kısa vadeli ticari işlere dönüştükçe ebedi aşkın elzem önkoşul olduğuna yönelik inanç artmıştır. Romantik 1960’larda kadınların yüzde 40’ı aşksız evlilik yapmaya gönüllüyken gerçekçi, para takıntılı 1980’lerde kadınların sadece yüzde 15’i maddi güvence uğruna aşksız kalmayı tercih ediyordu. Ortada tuhaf ve yıkıcı bir ters etki var gibi: Pratik ne kadar hoşgörüsüzleşirse teori o kadar müşkülpesentleşiyor. Âşıklar daha az verip daha fazlasını bekliyor. Buna karşın, kaçınılmaz felaketler bu romantikleri nadiren yola getirebiliyor. Siber-uzay, geçmişlerinde yaşadıkları sürekli başarısızlıklardan tınmadan aşk arayanlarla dolu. Şaşkına dönen ve hüsrana uğrayanlar diğer her türlü alanda pes eder ya da en azından sorular sorarak anlamaya çalışırlar. Ama çağımızın kilit yöneticisi potansiyelin büyüsünün en güçlü olduğu yer cinsel cazibedir. Aşkın ya da daha doğrusu, aşk beklentisinin gözü sahiden kördür.

Birincil yanılsama ilişki kurmanın kolay olduğu. Bu olgu bizzat dile yerleşti: Sanki iş pasif kabul edişten ibaretmiş gibi, “Gönlünü Kaptırmak”; pasif kabul ediş tanımlayıcı, nihai bir duruma yol açarmış gibi, “Âşık olmak” diyoruz. Erich Fromm, klasik eseri Sevme Sanatı’nın başında bu soruna değinir: “Hiçbir şey sevmekten kolay değildir tavrı, tam aksine dair onca kanıta rağmen sevmek konusunda baskın görüş olmaya devam etmektedir.” Sevdaya tutulmanın ve âşık olmanınsa, zorlukları, güvensizliği ve yalnızlığı ebedi, koruyucu aşkı sunarak bir çırpıda yok edecek doğru kişiyi bulmak meselesinden ibaret olduğuna inanılıyor.

Ve bu “tüm mesele doğru kişiyi bulmak” inancı, kişisel sorumluluğun reddiyle, zorunlu içe bakmak yerine talep ederek dışa bakma eğilimiyle iyice güçlendiriliyor. Aşkı sunmak diğer kişinin işi addediliyor ve bu yüzden ilişki bittiğinde kabahat diğer kişiye yükleniyor. “Bu zaten doğru kişi değildi” deniyor ve daha bir telaşla arayışa devam etmek çözüm olarak görülüyor. Art arda başarısız ilişkiler yaşamış kişilerin kendilerini sorunun en azından bir parçası görmeyi nadiren kabullenmeleri şaşırtıcıdır. Daha şaşırtıcısı, art arda gelen başarısızlıkların bir sonrakinde de başarısızlık yaşanabileceği fikrini doğurmamasıdır. Hatta art arda felaketler, bir sonrakinde başarının garantisi sanılıyor. Çünkü onca ıstıraptan sonra başarı hak edilmiş sayılıyor. Kendinde hak görme duygusu yakınmayla güçleniyor: Bu seferkinin iyi gitmesini hak ediyorum. Böylece temkinin yerine patavatsızlık geliyor. İyice telaşa kapılan yalnız kişi, battıkça daha yüksek para koyan kumarbaz misali oyuna dalıyor.

Bu kimseler eş buldukları anda, aşkın kendini coşkuyla teslim etme ve sevgiliyle kaynaşma türü gizli bir birlik olduğu inancıyla ilişkiye umutsuz bir teslimiyetle dalarlar. Birbirlerine övgüler, vaatler, hediyeler ve cinsel ödüller yağdırır, akrabalarla, meslektaşlarla, arkadaşlarla tanıştırır, birbirlerinden nadiren uzak kalır ve kaldıklarında da romantik mesaj bombardımanına, her iki tarafın da farkına varmadığı sado-mazoşist bir ilişkinin gelişmesini teşvik eden tümden teslimiyet ve birbirine gömülüşe girişirler. Hatta bu karşılıklı bağımlılık, özgürlüğün yük ve kaygılarından kurtuluşla birlikte başlarda canlandırıcıdır. Bu nedenle ilişkideki baskın taraf elindeki kontrolün kalıcı olduğuna, teslimiyetçi tarafsa tüm ihtiyaçlarının daima kontrol eden tarafından karşılanacağına inanır. Sorunlar çıkıp gerilim arttığındaysa her iki taraf da şaşakalır: Kendimi böyle hepten teslim etmişken nasıl terslik çıkabiliyor? Oysa aşkı garantilemeyi amaçlayan teslimiyet gerçekte aşkı imkânsız kılmaktadır. Sonuç şaşkınlık, öfke ve tahammülsüzlüktür. “Bu da doğru kişi değilmiş” çıkarımına varmak kaçınılmazdır artık.

Çünkü ilişkiler, tüm şiddetleriyle birlikte, artık bilinçsizce geçicileştiler. Evlilikte bile artık kalıcılık diye bir şey yok. Terse çevrilebilir kararlar çekici görünmekle birlikte, geri dönülemez ve kalıcı kararlardan çok daha az tatmin edicidirler. Böylece kehanet, olması beklendiği için gerçekleşiyor, nihai görülmeyen ilişkiler büyük olasılıkla nihai olamıyorlar.

Bir de çağdaş kentlerde çift ilişkilerinin yegâne bağlantı, yapı, anlam ve cazibe kaynağı olabilmeleri sorunu mevcut. Geleneksel toplumlarda anlam ve büyüyü yaratan dinler, yılı yapılandıran ayinler, kuvvetli bağlar sunan cemaatler ve destek sağlayan geniş aileler vardı. Şimdiyse bütün bunların, tüm yaşamın yükü, zavallı “ilişkinin” ağrıyan sırtında. Baskı altında çökmesine şaşmamak lazım.

Ardından ilişkinin ilk safhalarının, özellikle fantezi ve potansiyelin cazibesinden büyülenmeye bunca meraklı çağımızda daima heyecan verici olması sorunu geliyor. Hatta ilk safhalar öyle farklı oluyorlar ki farklı adları hak ediyorlar. Başlangıca çılgınca tutulma, sonrasına aşk demek daha isabetli olacaktır ve buradaki kilit mesele, herkesin aşkı aradığını iddia ederken aslında sadece çılgınca tutulmayı aramasıdır.

Şaşırtıcı değil: sözde aşk hikâyelerinin neredeyse tümü aslında karasevda hikâyeleridir. Olgun, mutlu aşkı anlatan bir roman ya da film var mı? Herkes böyle bir mutluluğu istediğini söylüyor ama hiç kimse buna dair yazılmış bir romanı okumak veya çekilmiş bir filmi izlemek istemiyor.

Batılı romantik aşk kavrayışı esasında çoğunlukla “birlikte yaşamanın imkânsızlığı” üzerine kurulmuştur. Dante, Beatrice’le doğru dürüst karşılaşmamıştır bile. Abelard çarçabuk hadım edilmiş, böylece Heloise’la birlikte yaşama derdinden kurtulmuştur. Aynı şekilde, haince katledilen Tristan, Isolde’la hiç ev aramaya çıkmamıştır. Gezgin ozanların kibar sevgileri erişilemez, evli hanımlara ayrılmıştır: Vuslat ne, sevdiklerine dokunamazlar bile. Romeo ile Juliet birlikte geçirdikleri tek geceden sonra ölürler (tek gecelik coşku olgusu Tristan ve Isolde’dan yakın dönem filmi Soğuk Dağ’a kadar çeşitli karasevda öykülerinin gözdesidir). Genç Werther, elbette başka bir adamla nişanlı Charlotte’a tutulur ve karman çorman her türlü gelişmeden kendisini vurarak sıyrılır. Stendhal’in klasik karasevda analizi Aşk Üzerine, Mathilda Dembowski adlı bir kadına duyulan karşılıksız kalmış arzunun ürünüdür.

Stendhal âşık olmayı, sevgilinin kristalleştirilme süreci diye tarif etmişti. Aşk, tıpkı terk edilmiş bir tuz madenine atılan bir dalın “ışıldayan elmaslarla” kaplanmasındaki gibi, “olan her şeyden sevgilinin kusursuzluğunun yeni kanıtlarını çeker, toplardı.”  Başka bir deyişle âşık, gerçek kişiyle pek ilgisi bulunmayan bir fantezi yaratıyor ve bu tümüyle kişisel yaratıma sevdalanıyordu: “Aşkta insan sadece kendisi için yarattığı yanılsamayı yaşar.” Yani aşk aslında kendine-aşktır; narsisizmin bir türüdür. Ve aşk en fazla beklentide coşar. Stendhal’in belirttiği gibi, gerçek sevgiliyle tanışmak gereksiz bir sıkıntıya bile yol açabilir. Ayrıca dünya küçülür, sevgili büyür ve ikisi, diğer her şeyi karartan, ezici bir imgede birleşir. Yani karasevda veya çılgıncasına sevme aslında sorumluğu kabul etmenin değil, sorumluluktan kaçmanın bir yoludur (âşıklar, sevgilinin ötesindeki yaşamın bezdirici zorunluluklarını es geçme hakkına sahiptir). Tristan ve İsolde efsanesinde âşıkların sorumsuz davranışlarının bahanesi iksirlerin etkisidir; modern dünyadaysa bahane, karasevdanın istençdışı hatta irrasyonel doğasıdır. Klinik bir bozukluk var yani; ne gelir âşıkların elinden canım?

Ama sevdalanma irrasyonel görünüyorsa bunun tek nedeni, sevdalanmanın ardındaki itici güçlerin anlaşılamamasıdır. Sadistin mazoşistle karşılaşması misali doğaların çılgın, hezeyanlı bir eşleşmesi söz konusu olabilir. Ya da sevgililerden birisi farkında olmadan çocukluktan kalma bir sorunu canlandırıyordur. Hatta bilinçaltı bir sosyal motivasyon bile devrede olabilir. Örneğin işçi sınıfından gelip eğitim almış gençler sıklıkla kendilerini hor görüp aşağılayacak orta sınıf prenseslerine tutulurlar.

Sevdalılar, aşk tanrısının oklarının rastgele kurbanları olduklarına inanmaktan hoşlanırlar ama aslında büyük olasılıkla yoksunluğun, yalnızlığın ve güvensizliğin kurbanlarıdırlar; sorumluluğu teslime heveslidirler ve fantezi kurmaya yetenekleri vardır fakat anlama ve kendini bilmeye yoktur. Ama yaşama ve dünyaya parlaklık katan bir coşkuya kapılmışlarsa ne fark eder? Sevdalılar müthiş seks yapmıyor ve genel anlamda daha çok eğlenmiyorlar mı? Sorun, sevdanın kalıcı olmamasıdır. Büyük ihtimalle daha kısa sürmesine rağmen sevdanın genelde, ortalaması bir yılı biraz geçmek kaydıyla (ortalama dikkat süresi gibi, muhtemelen sevda süresi de azalmaktadır) en fazla iki yılda son bulduğuna yönelik bir iddia mevcuttur. Ama sevdalılar mutlu mesut ve zaman sınırlamasından habersiz yaşarlar ki hüsran bu yüzden şok edici gelir.

Neden sonu gelmeli peki? Sevda bir aşkınlık hali, bir benlik yitişidir ve aşkınlık halleri kalıcı değildir. Aşkınlık yaşayan kişi hep sonunda dünyaya döner. Gerçeklik ve inatçı benlik daima egemenliklerini yeniden kurarlar.

Yakın geçmişte gerçekleştirilen araştırmalar sevgiyle sevda arasındaki ayrımı onaylamıştır. Antropolog Helen Fisher, iki aşama için “romantik aşk” ve “bağlanma” terimlerini kullanmaktadır ve araştırdığı 175 kültürün hepsinde “romantik aşkı” saptamıştır. Fisher, malum kara büyünün gerçekte nasıl işlediğini incelemek üzere aşkın farklı devrelerini geçiren kişilerin beyin taramalarını yapacak bir sinirbilimciler ekibi kurmuştu. Söz konusu taramalarda “romantik aşk” ve “bağlanmanın” tümüyle ayrı beyin devreleri ve sinir taşıyıcılarıyla ilgili oldukları ortaya çıktı. Romantik aşk yüksek dopamin ve alçak serotonin seviyeleriyle bağlantılıyken bağlanma kadınlarda oksitosin, erkeklerdeyse vasopressin ile ilgiliydi. Bu son ikisi hayvanlarda çiftler arası bağlılıkla ilgili sinir-taşıyıcılardır. Romantik aşk yaşayanlardaysa beyin yolları ve baskın dopamin seviyeleri, bağımlılık yaratan başat uyuşturucuları kullananlarınkiyle benzerlik gösteriyordu. Fisher, romantik aşkın gerçekten de bir bağımlılık türü olduğu sonucuna vardı. Bu sonuç, Stendhal’in kendisini en bencillikten uzak eylem diye sunan bu tür aşkların aslında en bencil aşklar olduğu görüşünü onaylamaktadır. Kısacası karasevda yaşayanlar birisine değil, uyuşturucuların getirdiğine benzer bir “yükselişe” tutkundular. Bu durum ayrıca karasevdanın neden kalıcı olmadığını da açıklamaktadır. Bağımlılık direnç yaratır; aynı etkinin yaratılması için sürekli doz artışı gerekir. Ama karasevdanın dozu bir noktadan sonra artırılamaz ve bu yüzden doruk coşkusu bir süre sonra etkisini yitirir. Bir başka sinirbilimci ekibi sevda coşkusunun doruk süresini incelemiştir ve varılan sonuç, genel kanıyla aynı çıkmıştır: Karasevda genellikle on iki ila on sekiz ay sürmektedir.

Peki, sevda söndüğünde ne yapmalı? Seçeneklerden biri Stoacı kabullenmedir; sevda söndüğünde çift evlenmiş hatta çocuk bile yapmış olabilir. Geleneksel toplumlarda yaygın seçenek buydu. Lampedusa’nın Leopar romanında Prens, aşkı “Ardında otuz yıllık kül bırakan bir yıllık yangın” diye betimlemekte ve fahişelere gitmekteydi. Günümüz dünyasındaki alternatiflerden biriyse orta yaşlı orta sınıf üyelerinin macera turizmi, yani zinadır. Bir başka seçenek farklı bir kabul etme, alev başka yerde canlandırılabiliyorsa neden küller arasında yaşamalı, neden hüsran kısmını atlayıp art arda sevda yaşanmasın diyerek sönen alevin yeni bir eş bulma gereğini işaret ettiğini anlamaktır. Bu tavır da pek gözdedir ama çocuk büyütmek istememeye ve yeni eşlere daima çekici görünebilmeye bağlıdır ki ikincisi, zaman içinde azalan bir özelliktir. “Seri karasevdacıların” alacakaranlığı muhtemelen hazcılarınkine benzeyecektir.

Son seçenekse sevdadan sevgiye geçmeye çalışmaktır. Yani aşk hikâyesi “Ey okur, evlendim onunla” diye biterken sevgi hikâyesi, “Ey okur, birden yaşamımın kalanını onla geçireceğimi fark ettim” diye başlayacaktır. Bu türden sevgi öyküsü fazla değildir. Tolstoy’un, bir çiftin çılgınca birbirlerine tutulmalarını, evlenmelerini ve baş başa yemekli, müzik ve kahkahayla dolu mutlu yaşamlarını anlatan romanı Aile Saadeti de bunlardan biridir. Yalnız sevda zamanla solmaktadır. Kadın, romanda şöyle der: “Birbirimizi dünyadaki en mükemmel insanlar olarak görmemiz çok önce son bulmuştu; artık gizliden birbirimizi başkalarıyla karşılaştırıyor, yargılıyorduk.” Kocasının nazik ve kibar, iyi bir adam, harika bir eş ve baba olduğunu bilmektedir ama düşüncelerini sıradan, sürekli sakinliğini itici, görünüşünü yaşlı ve nahoş bulmaya başlamıştır. Bunalır, öfkelenir; hareket, heyecan ve tehlikeyi özler ve Emma Bovary gibi romantizmi partili, balolu hareketli sosyete yaşantısında bulmaya çabalar. Ama bu heyecan da etkisini yitirir ve getirdiği tek sonuç çiftin birbirinden daha fazla uzaklaşmasından ibaret kalır. Yalnız Emma Bovary’nin aksine, buradaki kadın evliliğin anlamlı olmasını istemektedir. Duygularını kocasına açtığında adamın sakinliğinin kendisini sinirlendirme niyetinden değil, sorunlarını öngören ve anlayan bir kopuştan kaynaklandığını öğrenir. Adam kadına bu deneyimi yaşamaktan başka seçenek bulunmadığını anlatır ve “Hepimiz, yaşamın kendisine dönebilmek için yaşamın bütün zırvalarını yaşamak zorundayız; bu konuda başkasının sözüne güvenmek fayda etmez” der. Kadın anlar ve yaşama dönüş yolculuğuna başlar: “Kocama sevdamın bittiği günden itibaren eski duygum tatlı, geri gelmeyecek bir anıya dönüşmüştü. Ama çocuklarıma ve çocuklarımın babasına duyduğum yepyeni sevgi bambaşka, son derece farklı, mutlu bir yaşamın yolunu açtı.”

Tolstoy maalesef ilgili sürecin uzun ve ıstıraplı geçtiğini söylemek dışında bu “son derece farklı, mutlu yaşamın” doğasını veya bu yaşama nasıl ulaşılacağını açıklamıyor. Sevdadan sevgiye geçiş sahiden de zordur çünkü bu ikisi, birçok yönden birbirlerinin zıddıdır. Sevda aşkındır, oysa sevginin ayakları yere basar. Sevda fantezi yaratır, sevgi gerçekliği kabul eder. Sevda bağımlılık, sevgi kendini adamadır. Sevda birliktelik arzular, sevgi ayrı durabilmeyi getirir. Sevda sorumluluktan kaçar, sevgi sorumluluğu yürekten kabullenir. Sevda zahmetsizdir; sevgi, yoğun çaba ister.

Ve ayakları yere basan gerçekçiliğin en gereksinildiği anda sıklıkla beklentinin en yıkıcı biçimi vardır: kusursuz nikâhı planlamak. Çağımızdaki tuhaf gelişmelerden bir başkası, evliliğe yöneliş azalırken nikâhlara yatırılan paraların tavana vurmasıdır. Bugün Britanya’da ortalama bir nikâh töreninin maliyeti kişi başına düşen ortalama yıllık gelirin üstündedir. Bu durum içerik yerine imaja verilen büyük önemin bir diğer örneğidir: Bekleyen yaşamın gerçekliğine değil, sadece bir günün simgeselliğine yönelik plan yapılmaktadır. Çoğu şatafatlı gösterideki gibi, burada da fikir tarihsel yerler, kostümler ve aksesuarlar –şatolar, kır evleri, taçlar, melon şapkalar, atlı arabalar veya klasikleşmiş otomobiller (yakın dönemdeki yeni elzem malzemelerden biri de her masada en az bir kullan-at fotoğraf makinesi bulunmasıdır)– üzerinden ciddi geleneklerin yansıtılmasıdır. Haliyle bugünün nikâhları, yıllar yılı ayrıntılı araştırmaların ve hazırlıkların yapılmasını gerektiren ama kısa sürede biten Olimpiyat Oyunları misali ihtişamlı ve dehşet masraflı gösterilere dönüşmüşlerdir. Hiçbir aksaklık çıkmasa bile sonuçta, çoğu kısmı fotoğrafçıların buyrukları altında harcanan ve konuklar gidip kıyafetler bir daha çıkarılmamak üzere sandıklara kaldırıldıktan sonra sıradan bir adamla bir kadının birbirlerine bakarak, “Hepsi bu muydu yani?” dedikleri tek bir günden ibarettir.

İlgili rakamların analizinden bir kural bile çıkması mümkündür: Bir evliliğin süresi, nikâh masrafıyla ters orantılıdır. Ya da şöyle diyelim: Özel flütler eşliğinde kutlanan her türlü birliktelik, sonlanmaya mahkûmdur.

Düşlerin nikâhı bittikten sonra gerçeklik afallatarak geri döner ve potansiyelin büyüsü tarafından bastırılmış sorunlar birdenbire su yüzüne çıkar. Çünkü hiç kimsenin “doğru” kişi olmayışı bir yana, eşini anında kalıcı, karşılıksız aşkla sarmalayabilecek, birlikte yaşaması kolay kimse de yoktur. Temel aksiyomlardan birdir bu: Birlikte yaşaması kolay hiç kimse yoktur. Sadece zorluk dereceleri vardır ve eşin parıldayan elmaslarla değil, itici inançlarla, alışkanlıklarla, nevrozlarla, ruh halleriyle, hastalıklarla, tutkularla ve kötü zevkle kaplı olduğunu (nahoş akrabalar ve kabul edilemez arkadaşları hiç saymıyorum) anlamak elzemdir. Birlikte yaşamak tüm bu bayağılıkları ve sefillikleri ortaya serer. Mum ışığında baştan çıkaran parlak saçlar duş altında mat keçeye, coşkuyla kalkan uzuv, klozetin başında idrar sızdıran sarkık, büzüşmüş bir et parçasına dönüşüverir. Birbirine uygunluk diye bir şey varsa, doğal bir önkoşuldan çok, yoğun çabayla kazanılan bir ürün olmalıdır. Ama eşin sinir bozucu alışkanlıkları ortaya çıkarken daha zoru, insanın benzer veya eşdeğerlerini kendinde görüp kabullenebilmesidir. Özellikle birbirlerine çok düşkün ebeveynlerin çocukları kendi aşırılıklarının doğal, en iç kaldırıcı alışkanlıklarının bile hoş olduğunu zannederler.

Hiç kimseyle yaşamak kolay değildir ve sevginin nihai, en son hali diye bir şey yoktur. Sevgi, mutluluk gibi süren ve hiç bitmeyen bir süreç, bir tür yaratıcı ortak projedir. Ve mutlulukta olduğu gibi, sevgide de tatmin bulma çabası tatmin bulmaya dönüşür. Ayrıca, her türlü yaratıcı çalışmada görüldüğü üzere, sevgi de bezginlik ve yenilenme döngüsüne tabidir. Bezginlik, yenilenme için elzemdir. Proje zaman ve sabır ister. İşe yarar her türlü beceriyi gereğince öğrenmek bir ömür sürer ve sevgi de bu kuralın istisnası değildir.

Gerekli olan teslimiyet ve gömülme değil, özerklik ve kopuştur. Eşin, sıklıkla tehdit addedilen gelişimi veya büyümesi, bir yenilenme kaynağı olabilir. Bireye yarayan ve bencilce görünen, aynı zamanda çiftin de işine yarayabilir. Tersi de doğrudur: Taraflardan birinin gelişememesi, diğerinde hor görme ve dehşete yol açabilir (“Tüm hayatımı bunla mı geçireceğim ben?”). Ve hor görme, küçümseme, saygı duymama kişi veya grup ilişkilerindeki en tehlikeli gelişmedir. Diktatörler kendilerine dönük saygısızlığın yaygınlaşıp aşırılaşması yüzünden devrilirler. Evlilikler, saygı kaybı her türlü bağ üstünde eritici asit etkisi yaptığından çöker. Ama birlikte yaşaması daha güç olmakla birlikte, bağımsız, özerk bir eşin saygı kaybı yaratma olasılığı çok daha düşüktür. Bu nedenle çiftlerin birliktelikleri, birbirlerini ayrı gelişmeye teşvik ederlerse daha da sağlamlaşacaktır. Paradoks, olgun sevgide kopuşun bağlanmayı teşvik etmesidir. Rilke’nin dediği gibi: “Seven insan, çok büyük bir görevi başarmak zorundaymış gibi davranmak zorundadır. Yalnız başına düşünmesi, kendisini toplaması ve kendisine tutunması, bir şeye dönüşmesi gerekir.” Sevgililikteki başarı için daha fazla yalnız zaman geçirme öğüdü, epey radikal bir öğüttür.

Kısacası süreç pasif ve bağımlı değil, aktif ve bağımsızdır. Ve Rilke’nin öne sürdüğü üzere sevgiye, tıpkı mutluluk gibi doğrudan değil, verimli yaşamanın yan ürünü olarak ulaşılabilir. Fromm şöyle diyor: “İnsanın yaşamı aşk dünyasında verimli, diğer dünyalarda verimsiz şeklinde ayırabileceğine inanması bir yanılsamadan ibarettir. Verimlilik böyle bir emek bölünmesine izin vermez. Sevebilme kapasitesi, sadece yaşamın diğer birçok alanındaki verimli ve faal yönelimin bir ürünü olabilecek bir yoğunluk, uyanıklık, yüksek canlılık hali gerektirir. Kişi diğer alanlarda verimli değilse, sevgide de verimli olamaz.”

Yani Budizm’in “dikkatli olma” kavramı sevgide de gereklidir. Ama Buda ve diğerlerinin neden aşktan ürktüklerini de unutmamak gerekir: Aşkta yabanlık ve çılgınlık da vardır.

Sevgiyi, hoşlanma, saygı ve arzudan oluşan bir üçayak taşır. Bunlardan herhangi biri büküldüğü anda her şey devrilir. Saygı ve hoşlanma akla tabidir. Arzuysa üçlünün jokeri, her şeyi patlayıcı, karmaşık ve istikrarsız kılan karanlık güçtür.

Hava durumu ve borsa gibi, evlilik de (veya aynı çatı altında birlikte yaşanan ve cinsellik içeren her türlü ilişki) kaotik yapılı, anlaması zor, karmaşık güçlerin yönlendirdiği ve rastgelelikle açıklanamayacak, uzun vadeli benzer tavırlara tabi bir sistemdir. İyi veya kötü havanın iyi veya kötü olmaya devam etmesi veya borsanın düşme ya da yükselmede ısrar etmesi bu yüzdendir. Aynı şekilde evlilikte de sükunet daha fazla sükuneti, kavga, daha fazla kavgayı getirir. Ancak kaotik sistemlerin bir başka özelliğiyse uzun vadeli gidişatların beklenmedik ve çoğu zaman önemsiz bir şeyle aniden kesilebilmesidir: Üretim sürecindeki minnacık bir değişiklik, üründe aşırı oransız bir değişiklikle sonuçlanır. Bu, Güney Amerika’da kanat çırpan kelebeğin Kuzey Avrupa’da fırtınaya yol açma klişesidir. Evlilikteyse bunun anlamı, her şey yolunda gidiyor görünürken eşlerden birisinin tek bir yanlış sözüyle ortalığın cehenneme dönüşmesidir.

Başka bir deyişle sistem, normal yasaların geçmediği bir türbülansa girer. Fizikçi Werner Heisenberg ölüm döşeğinde Tanrı’ya sadece tek bir soru soracağını söylemişti: Niye türbülans? Ölen âşıklar da Tanrı’ya aynı soruyu sormak isteyebilirler: Her şey, nasıl birdenbire tersine, sevgi nefrete, kibarlık gaddarlığa, hoşnut etme arzusu zarar verme arzusuna, sevgilinin yüzüne ebediyen bakma isteği, tiksindirici yüzünü bir daha asla görmeme isteğine dönüşebilmektedir? Evlilikte kavga, tuhaf ve ürkütücü bir oluş, iki tarafı da belli bir süreliğine yerden koparıp savuran ve sonunda tekrar yere, bitkin, tükenmiş ve şaşkın bırakıveren, neydi bu yahu, dedirten ani bir kasırgadır. Ama sürecin dinamiklerini açıklamak imkânsızdır. Âdem ve Havva’dan bu yana her çift bu deneyimi yaşamıştır ama edebiyatta otantik evlilik patlamasına dair ikna edici tasvir pek azdır. Örneğin Milton, Âdem ile Havva’nın ilk kavgası üzerine, “Böylece karşılıklı suçlamalarla harcadılar verimsiz saatleri / ikisi de hiç suçlamadı kendilerini” diyerek pek çok yazarın yaptığı gibi sorundan sıyrılmayı yeğlemiştir.

Patlayıcı etken sekstir. Cinsellik içeren her türlü ilişki doğası icabı istikrarsızdır. Sorun, ölçüsüz, düzensiz gereksinimin söz konusu gereksinim nesnesi üzerinde hiçbir güç sahibi olunmamasıyla birleşiminden doğar ve sonucu sevginin zıddına, nefrete dönüşmesine yol açan umutsuzluktur. Buradaki nefret, utanç, tiksinme ve çaresizlikle yoğrulan eşsiz çirkinlikte bir nefrettir. Böylece ezici sahip olma dürtüsü birdenbire aynı ezicilikte bir yok etme dürtüsüne dönüşür. Amerikalı bir yargıç, çiftleri boşarken şiddet yönelimli suçluları yargıladığından daha fazla endişe duyduğunu ve birçok yargıcın odasında, evlilik içi öfke kontrolden çıktığında kullanılmak üzere “panik düğmeleri” bulunduğunu söylemiştir.

Gerilim, cinsellik içeren her türlü ilişkide mevcuttur çünkü hayvansı ve duygusal ihtiyaçlar ıstırap verici ölçüde zorunlu olmakla birlikte hiçbir zaman tam anlaşılmazlar ve kontrol altına alınmazlar. Buna karşın gerilim, ilişkide merkezi rol oynar. İlişkiyi parçalamakla tehdit eden gerilim, aynı zamanda ilişkiyi canlı tutar. Arkadaşlık, hayatı paylaşmak elzem, bu türde seksse olgunluğun en büyük avuntularından biridir ama cinsellik içeren bir ilişki asla sadece arkadaşlığa kaymaz. Denge ve istikrar çekici gelebilir ama ilişkideki denge ve istikrar, ölümün denge ve istikrarıdır. Tehlike ve risk öğesi her daim var olmalıdır. Her sevgili, şeytani sevgili olabilmek durumundadır.

Yalnız şeytanlar çabuk sıkılırlar. Bir ilişki sorun yaşamaya başladığında ilk kurban cinsellik olur. Bu durum genelde ilk işarettir. Yani seks, kömür madenine sokulan kanaryadır. Ötüyorsa her şey yolunda, ölürse, atmosfer zehirli demektir.

Peki, kanaryayı devamlı öttürmek nasıl mümkün olabilir? Şeytanın ilgisi nasıl sürekli kılınabilir? Seksle ilgili birçok sorundan biri, meselenin gerçekte seksle değil, aralarında kibir, iktidar, kontrol, güvence, alışkanlık, yenilik, modaya uymak ve başka herkesin elde ediyor göründüğünü elde etmek gibilerinin bulunduğu pek çok şeyle ilgili olmasıdır. Bu sorun günümüzde eğlence sektörünün bir koluna gittikçe daha fazla dönüşmektedir. Şimdiden birçok ülkede “seks temalı parklar” açılmıştır. Seksin gizemli, mucizevi, bitmek tükenmek bilmez bir harikalıklar kaynağı olduğuna inanan son neslin üyesi çıkmam çok mümkün… Bir zamanlar herkes meftun, mest olur, büyülenirdi. Oysa bugün seks sadece zaman öldürücü eğlence biçimlerinden biridir. Modern aşk, oral seks yaptırırken fotoğrafını çekip fotoğrafı Facebook’taki kalabalık arkadaş çevresiyle paylaşmaktan ibaret bugün.

Yorgunuz artık… Yeniliğin önemini ısrarla tepemize bastıran, ilişkide başarının sırrının seksi çeşitli ve taze kılmakta yattığını kafamıza kakan öğütler eliyle çok fazla şeyi denedik ve tattık. Siyasetteki öncellerinin başına geldiği gibi, cinsel devrim de bir tür tiranlığa dönüştü.

Özgürlük çağının 1972’de yayınlanan ve dünyaya Flanquette,[ Viyana İstiridyesi ve Sabah Kuş Ötüşü gibi “gurme” lezzetlerini tanıtarak bir anlamda çığır açan özgün el kitabı The Joy of Sex, yakın dönemde tekrar gözden geçirilip yüzü aşkın yeni pozisyonun eklenmesi, BDSM’nin artan öneminin ve anüsün yeni başat heteroseksüel kaynak olarak ortaya çıkışının tanınmasıyla genişletilerek yeniden basıldı. Hatta çağdaş sevgili sadece bir değil, erotik mobilyalara (aşk salıncakları, smother box ve queening stoollar erotik takılara (meme ucu mengeneleri, penis yüzükleri, anüs tıkaçları) ve elbette hızla gelişen teknolojiye (belden bağlamalı, titreşimli yapay penisler, üç hızlı turbo vibratörler, internet mastürbatörleri) dair bilgiler içeren bir kılavuzlar setine muhtaç… Belli yaşları geçmiş çiftlerin ağır rujlu, parıldayan saçları arkaya yapıştırılmış mankenin elindeki 1970 model klasik vibratörü (ambalajında) gözlerinde yaşlarla izleyecekleri bir Seks Oyuncakları Müzesi’nin zamanı gelmiştir muhtemelen… Ah, eski zamanların yürek ısıtan sadeliği! Bugün seks yapmak bir Broadway müzikali sahnelemeye benziyor; özgün bir senaryo, aksesuarlar, kostümler, sahne, özel ışıklandırma ve elbette hepsi birden şarkı söyleyip dans edebilen enerjik ve hevesli bir atlet ve akrobat kadrosu gerektiriyor. Artık herkes yatakta… Hayır, evin her tarafında adeta kendi başına bir sirk olmak durumunda.

Tüm bu tantana arasında şaşalayan âşıklara yol göstermek içinse, sıklıkla televizyondan öğütler sunan ve gittikçe büyüyen bir terapistler ve danışmanlar ordusu var şimdi. Batık Atlantis kenti kadar efsanevi, zengin ve bulunması güç G-Noktası’na yönelik çağdaş Kutsal Kâse (Holy Grail) arayışına hararetle inanan, gözleri parıltılı insanlar bunlar. G-Noktası’nın G’si Kâse’den (Grail) değil; “köpek pozisyonunda” yapılan seksteki uyarıcı etki “sadece testislerin klitorise kapı tokmağı misali çarpışındaki melodik ritimle açıklanamayacağından” vajina duvarında erotik bir bölge bulunması gerektiğini öne süren Alman jinekolog Ernst Grafenberg’ten gelir. Bugünün seks başpapazlarıysa bir Kutsal Üçlü’ye tapıyor: Parlak bir TV terapisti, normal bir orgazmın kötü olmadığını kabul etmekle birlikte, hem klitoris hem G-noktasıyla ulaşılan “bigazmın” çok daha iyi olduğunu ama esas Kutsal Üçlü’nün (klitoris, G-noktası ve anüs) hep bir ağızdan ilahi okuyacağı “trigazmın” hedeflenmesi gerektiğini belirtmiştir. Daha, daha!

Sorun, bugün seksin bedensel iştahtan ve bedenin doğal döngüsüyle kabiliyetlerinden gittikçe uzaklaşmasıdır. Cinsel kimlik bile belirsizleşti ve akışkanlaştı. Heteroseksüel mi, eşcinsel mi yoksa ikisi birden mi olduğundan tümüyle emin insan sayısı azalıyor. Bir başka kimlikte eksik tatmini bulma düşüncesi her daim insanın tepesinde dolanıyor ve fiziksel kimlikle ihtiyaçlardan uzaklaşan seks, fanteziyle desteklenen kavramların ve pornografiyle beslenen imajın güdümünde gittikçe beyinselleşiyor. Fanteziyse yenilikler ve sınırların çiğnenmesinin güdümünde. Anal seks –anüs, yeni vajinaya dönüştü– ve BDSM’nin sınırları ortadan kaldıran heyecanına merak buradan geliyor. Özgürleşme çağının gittikçe bağlanmaya yönelmesi hem gülünç hem de muhtemelen önemlidir. Ann Summers seks mağazaları zincirinde en çok satılan ürünlerden biri, Yeni Başlayanlar İçin BDSM Kiti’dir. Bezgin BDSM meraklılarına yönelik son numaraysa parayla kaçırılmak: Müşteri yolda yürürken bir minibüs yanaşır, kar maskeli, iri yarı birkaç adam fırlayıp müşteriyi yakalar ve sözleşmede belirtilen tüm rezillikleri uygulamak üzere bir bodrum katına tıkarlar. (Kaçıranlara yönelik tercihlerde ulusal farklılıklar görülüyor: İngilizler, ABD’nin Güney bölgelerinden gelme kaba köylülerce kaçırılmayı yeğliyorlarmış.) Bu hizmetin dâhiyane özelliğiyse sadece bağlanma arzusuna değil, çağdaş beklenti heyecanına da yanıt vermesi: müşteri “sipariş üzerine kaçırılmanın” ne zaman gerçekleşeceğini bilmiyor ve günler hatta haftalarca heyecanlı bir bekleyişe maruz bırakılıyor. Ayrıca bu bekleme dönemi takip ve izlemeyle desteklenerek beklentiye dikkat de katılıyor. Sonundaysa tatmin bulmuş kaçırılma kurbanına yaşadıklarını gösteren bir DVD sunuluyor çünkü deneyim, filme alınmadıkça gerçekten yaşanmış sayılmıyor. Bu hizmeti yaratan dâhiye asrın girişimcisi ödülü verilse yeridir.

İyi de, böylesi bir rol-oyununun ne zararı var? Kar maskeli adamlar kesin birtakım talimatlarla sınırlandırılıyorlar. Ann Summers’ta satılan kelepçeler pembe kürkle kaplı… İşin sorunlu yanı, sınırları ortadan kaldıran zevklerin, özgün hazzı yinelemek için daima daha fazlasını istemesidir. Bir seferinde pembe bir terlikle popoya hafifçe vurulurken bir sonrakinde testislerin zemine çivilenmesi bu yüzdendir.

Transseksüeller son gözdeler çünkü kimlikleri, işlevleri ve donanımları biraraya getirmek suretiyle azami potansiyeli yaratıyorlar. Transseksüeller insandan birer İsviçre çakısıdırlar. Sadece imaj değil, etten-kemikten imajlardır. Transseksüel, yürüyen, konuşan, nefes alan, canlı bir seks oyuncağıdır. Ayrıca kavram da tüketici için pek çekicidir: Bir cinsiyete para ödenmekte, ikincisi bedavaya gelmektedir.

Bir başka etkense tüm bunları ateşleyen imajların, bir zamanların pahalı, erişimi zor ve utandırıcı porno filmlerinin artık ev rahatlığında bedavaya sunulması. Pornonun kanaryayı öttürdüğü kesindir ama sürüsüne bereket zararı vardır. Beklenti çağı için gülünç durumsa pornonun en heyecanlandırıcı beklentiyi, önsevişmeyi, cilveleşmeyi, yakınlaşma ve kokunun sarhoş ediciliğini, arzu yüklü ilk temasın elektriğini, fermuarların ve düğmelerin büyüleyici açılışlarını, giysilerin iç titreten hışırtılarla, yavaşça düşüşünü tümden devre dışı bırakmasıdır. Porno tüm bunların yerine çıplak git-gellere ve emmelere doğrudan dalar. Yapılan eylem daima dramatik ve görünürdür. Böylece tatlı birleşimin yerine hırsla saldırış alır ve pornolarda daima erkek delice gidip gelir. Oysa orgazma ulaşabilmek için kadının ritmi kontrol edip yumuşatması gerekir (en sonda değil tabii). Ve içerisi yerine pek gözde “kadının üzerine boşalma” söz konusudur. Artık erkeklerin yeni aşk fısıltısı “Yüzüne boşalabilir miyim?” cümlesine dönüşmüştür.

Ama heyhat, deliklerin, pozisyonların ve kombinasyonların sayısı sınırlıdır. İnsan bedenlerinin becerebildiği her şey yakında her oturma odasında seyredilebilir hale gelecektir. Peki, o zaman sınır aşıcı heyecan için ne yapacağız? Engin görüş sahipleri çoktan bu soruna eğilmiş durumdalar. Yapay zekâ araştırmacısı David Levy’nin 21. yüzyıl ortasına yönelik vaadine bakın: “Robotlarla sevişmek insanlarla sevişmek kadar normal sayılırken, robotlar dünyadaki tüm seks el kitaplarındaki kombinasyonların toplamından fazlası bulunduğunu öğreteceklerinden insanlar arasında yaygın uygulanan cinsel eylemler ve sevişme pozisyonlarının sayısı artacak.”

Alışkanlığı engelleme amaçlı bu çağdaş çeşitlilik saplantısı yanlış yere gidiyor. İştah üzerine yapılan bir deneyde iki grup gönüllü haftada bir defa, aslında uydurma olan testlere katılmaya davet edilmişlerdi. Esas deney, testlere katılım karşılığında sunulan atıştırmalıklardı. Gruplardan birine atıştırmalıklarını önceden seçme izni verilip çeşitliliğe yol açılırken diğer gruba her hafta en beğendikleri yiyecek sunuldu. Çalışmanın sonunda tatmin değerleri karşılaştırıldığında hep aynı şeyi yiyenlerin, çeşitlemeye kaçanlardan daha fazla tatmin buldukları ortaya çıktı. Açıklamasıysa bir haftalık zaman aralığının eski gözdeye yönelik iştahı yenilemeye yetmesiydi. Yani alışkanlık tuzağını yenmede enderliğin çeşitlilikten daha iyi ve yaşamın tuzu-biberinin çeşitlilik değil, sevdiğiniz şeyi en uygun aralıklarla yapmak veya tüketmek çıkması çok olasıdır.

Bir başka yerleşmiş yanlış kanı da aşkın, cinsel tatminin bir sonucu olduğudur. Bunun da tam tersinin doğru çıkması mümkündür. En tatmin edici seks, el kitabındaki tekniklerde ustalık gösteren değil, şefkat ifade edebilendir.

En derin hazlar hak edilerek kazanılanlardır ve sekste de aynı şey geçerlidir. Yani en yoğun deneyimler zorluklardan, ıstıraptan, öfkeden ve türbülanstan sonra, bir başka deyişle şiddetli kavgadan sonra gelir. Barışma amaçlı seks, insanın yaşayabileceği en müthiş deneyimdir.

Ama tabii bu tür seks nadir rastlanan bir ödüldür. Düzenli zevk için size radikal, sadece uygun aralıklarla uygulanabilecek bir öneri sunayım: basitlik seksi, “az”ın seksi veya Zen Seks. Sevdiğinizle yatağa girin, birbirinize dokunun, birbirinize hayranlık duyun, belli aralıklarla, minnettarlıkla öpüşün. Sonra, tek vücutmuş gibi ağırca hareket ederek misyoner pozisyonuna geçin ve yavaşça birleşin. Ardından tatlı sessizlik içinde hiç kıpırdamadan (kadının idare ettiği asgari hareketlerle) kalın ve özerk coşkunun yavaşça bedeninizi sarmasına izin verin.

Yaşamdan nihai kopmanın ideal yolu bu olmasın? Ayrıca bir de eşzamanlı gidip-gelişin enfes saçmalığı var… Ama ömür boyu sorumlu ve düşünceli davranmış kişilerin sevdiklerini ceset derdiyle baş başa bırakmaları düşünülemez tabii. Öyle bir hareket, geride kalan tatlı, sessiz, durgun ışıltıyı fena mahvedecektir.

Michael Foley
Saçmalıklar Çağı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İsrail’li sanatçılardan Anadolu Ezgileri: Diwan Saz ve “Unfathomed Depth” albümü

Kapat