Duygulanışların Kökü ve Tabiatı Üzerine – Spinoza

Duygulanışlar ve insanların yaşayış tarzı üzerine yazı yazmış olanların çoğu, Tabiatın ortak kanunlarına bağlı olanları değil, fakat Tabiat dışında olan şeyleri incelemiş görünüyorlar. Hakikatte denebilir ki onlar insana, sanki Tabiattaki bir saltanat içinde başka bir saltanat gözü ile bakmışlardır: Zira onlar insanın Tabiat düzenine bağlı olmak şöyle dursun onu bozduğunu, aksiyonları (etkileri) üzerinde mutlak bir gücü olduğunu ve kendisini ancak kendi kendisiyle gerektirdiğini zannederler. Bundan sonra insan güçsüzlüğünü ve kararsızlıklarını inceledikleri zaman, bunun sebebini tabiatın mutlak gücüne değil, fakat bu suretle şikâyetleri, alayları hor görmelerini çoğu kere kinlerinin konusu olan insan tabiatının bilmem hangi düşüklüğüne (vice) yorarlar. Gözlerinde tanrısal bir kimse en kudretle (ya da incelikle) insan güçsüzlüğüne karşı koyan kimsedir. Bununla birlikte, bize doğru hayat kuralları yazmış olan ve gayretleriyle sanatlarına çok şey borçlu olduğumuz tanınmış yazarlar vardır ki insanlara basiretle dolu öğütler vermişlerdir; fakat duygulanışlarımızın tabiat ve kuvvetini ve hele ruhumuzun onlar üzerindeki egemenliğini tespit etmiş olanını henüz hiç bilmiyorum. Gerçekten, tanınmış filozof Descartes insanı yetkin zannetmişse de, gene de, ben onun tutkularımızın ilk nedenlerine yükseldiğini ve onları baskıya alma araçlarını bize tanıtmaya çalıştığını da biliyorum; fakat o, konusunu tamamlayamadı ve eserlerinde ancak, sırası gelince göstereceğim gibi, dehasının inceliğine hayran bırakmaktan başka bir şey yapamamıştır.

Şimdilik insanları tanımaktan çok, onların duygulanışları ve etkilerinden nefret etmeden, onlarla alay etmekten hoşlananların bahsine dönmek istiyorum. Şüphe yok ki, bu kimselerce insanların düşüklüklerinden ve hastalıklarından geometriciler gibi söz etmeye kalkmam ve onların akla aykırı, boş, saçma ve nefrete değer diye ilân etmeden geri kalmadıkları şeyleri çok kuvvetli (vigoureux) bir akıl yürütme ile ispat etmek istemem şaşılacak bir iş gibi görülecektir. Fakat bakın benim ileri sürdüğüm sebep nedir? Hiçbir şey Tabiatta var olan bir düşüklüğe yorulabilecek surette meydana gelmez. Tabiat daima aynıdır; erdemi ve işleme gücü her yerde bir ve aynıdır; yani her şeyin kendilerine uyarak meydana geldiği ve bir şekilden başka şekle geçtiği Tabiat kanunları ve kuralları her yerde ve daima aynıdır. Bundan dolayı her ne olursa olsun, şeylerin tabiatını bilmek için doğru yolun da bir ve aynı olması gerekir; bu daima Tabiatın üniversal kanunları ve kuralları aracılığı ile olur. Kendi başlarına göz önüne alınan kin, öfke, haset vb. gibi duygulanışlar başka tekil şeyler gibi aynı Tabiat zorunluluğu ve aynı tabiat erdemine uyarak meydana gelirler. Bunun sonucu olarak, kendilerinin vazıh surette bilinmelerine yarayan, basit nedenleri kabul ederlerse ve yalnızca göz önüne alınması dahi bize haz veren herhangi bir şeyin özelikleri kadar bilinmeye layık bazı özelikleri vardır. Öyle ise bu duygulanışların tabiatını ve onların kuvvetini, Ruhun onlar üzerindeki gücünü, Tanrı ve Ruha ait daha önceki fasıllarda kullandığım metodun aynını kullanmak üzere inceleyeceğim ve insanların etkileriyle iştahalarını sanki çizgiler, yüzeyler ve katı cisimlerden söz ediyormuşum gibi göz önüne alacağım.

Tanım I

Eseri kendi kendisine açık ve seçik olarak tanınan nedene, upuygun neden diyorum, yalnız başına ve eseri bilinmeyen nedene ise upuygun olmayan (ya da kısmi olan) neden diyorum.

Tanım II

Ya bizde ya dışımızda bizim upuygun nedeni olduğumuz bir şey meydana geldiği zaman, yani (önceki tanım) tabiatımızdan ya bizde ya dışımızda yalnız başına açık ve seçik olarak bilme gücünde bir şey çıktığı zaman, etkili (aktif) olduğumuzu söylüyorum. Tersine olarak, bizde içten ya da dıştan ancak kısmi olarak parçalı nedeni olduğumuz bir şey meydana geldiği zaman edilgin (passif) oluyoruz (souffrir), diyorum.

Tanım III

Duygulanış deyince Bedenin etkileme (tesir etme) gücünün artmasına veya eksilmesine, tamamlanması ya da indirilmesine sebep olan bu Beden duygulanışlarını, aynı zamanda bu duygulanışların fikirlerim anlıyorum.

Bu duygulanışlardan birinin upuygun sebebi olabildiğimiz zaman duygulanış deyince bir etki (action); başka durumlarda bir edilgi (passion) anlıyorum.

Postulat I

İnsan Bedeni etki gücünü arttıran ya da eksilten birçok tarzlarda duygulanmış olabilir: aynı güç üzerine hiçbir noktadan tesir etmeyecek tarzlarda duygulanmış olabilir.

Bu postulat veya aksiyom, 13’üncü önermeden sonra (bölüm 2) görebileceğiniz V ve VII’nci lemmalar ve birinci aksiyom üzerine dayanmıştır.

Postulat II

İnsan Bedeni pek çok sayıda değişiklikler duyabilir ve bununla birlikte objelerin izlenimlerini ve izlerini ve bunun sonucu olarak şeylere ait aynı hayalleri saklayabilir (bölüm II’de, V’inci postulatın ve bölüm II, 17’nci önermenin scolie’sine bakın).

Önerme I

Ruhumuz bazı şeylerde etkindir, bazı şeylerde edilgindir (tesir eder ya da tesir alır); yani upuygun fikirleri olduğu zaman zorunlu olarak etkindir, fikirleri upuygun değil olduğu zamansa zorunlu olarak edilgindir.

Kanıtlama

Herhangi bir insan Ruhunun genel olarak, fikirlerinden bir kısmı upuygundur; bir kısmı sakat ve bulanıktır (scolie 2, önerme 40, bölüm II). Bir kimsenin Ruhunda upuygun, olan fikirler, Tanrı bu Ruhun özünü teşkil etmesi bakımından, Tanrıda da upuygundur (önerme sonucu, önerme 11, bölüm II) ve Ruhta upuygun olmayanlar, Tanrı sadece bu ruhun özünü kuşatması bakımından değil, aynı zamanda başka şeylerin Ruhunu içine aldığı için, Tanrıda da upuygundur. Bundan başka bir fikir genel olarak bir eseri zorunlulukla doğurmalıdır (önerme 36, bölüm I); öyle ise Tanrı, sonsuz olduğu için değil, varsayılan fikirlerle duygulanmış olduğu için (önerme 9, bölüm II’ye bkz.), onun upuygun nedenidir (tanım I’e bkz.).

Bir kimsenin Ruhunda upuygun bir fikirle duygulanmış olması bakımından Tanrının nedeni olduğu bir eser bulunsun, aynı Ruh bu eserin upuygun nedenidir (önerme sonucu, önerme 11, bölüm II). O halde Ruhumuz upuygun fikirlere sahip olması bakımından bazı şeylerde zorunlu olarak aktiftir. Bu kanıtlanacak birinci noktadır. Bundan başka Tanrıda upuygun olan bir fikirden zorunlu olarak çıkan her şey hususunda, onda sırf bir insanın Ruhu bulunması bakımından değil, bu Ruhla aynı zamanda başka şeylerin ruhları da bulunması bakımından, bu insanın Ruhunun upuygun nedeni yoktur. Fakat yalnız kısmî nedeni vardır (Aynı önerme sonucu. Önerme 11): bundan dolayı da (tanım 2) kendisinde upuygun olmayan fikirler bulunması bakımından, bazı şeylerde Ruh zorunlu olarak pasiftir ki bu da kanıtlanacak ikinci nokta idi. O halde Ruhumuz vb.

Önerme sonucu

Buradan şu sonuç çıkar ki, upuygun olmayan fikirleri ne kadar çoksa Ruhun o kadar pasif halleri vardır ve upuygun fikirleri ne kadar çoksa Ruhun o kadar aktif halleri vardır.

Önerme II

Hareket veya sükûn halinde, ya da başka herhangi bir halde, ne Beden Ruhu, ne de Ruh Bedeni düşünme bakımından gerektiremez.

Kanıtlama

Düşüncenin bütün tavırlarının nedeni, düşünen bir şey gibi göz önüne alınan, yoksa başka bir sıfatıyla hiçbir suretle ifade olunmayan Tanrıdır (önerme 6, bölüm II). O halde Ruhun düşünmesini gerektiren Düşüncenin bir tavrıdır, yoksa Uzamın bir tavrı değildir, yani asla bir cisim değildir (tanım I, bölüm II) ki ilk önce kanıtlanması gereken nokta budur.

Bedenin hareket ve sükûnu başka bir cisimden gelmesi gerekir ki, onun hareket ve sükûnu da yine başka bir cisimle gerektirilmiştir, mutlak olarak söylenecek olursa, bir cisimde meydana gelen her şeyin tavrından değil de, uzamın tavrından duygulanmış olması bakımından Tanrıdan gelmesi gerekir (aynı önerme 6, bölüm II) yani bir Düşünce tavrı olan ruhtan gelemez (önerme 11, bölüm II); bu da kanıtlanacak ikinci noktadır, o halde Beden Ruhu gerektiremez.

Scolie

Bu söylediklerimden, II. bölümdeki 7’nci önermenin scolie’siyle söylemiş olduğum şey, yani Ruh ve Beden bazen Düşünce sıfatıyla bazen Uzam sıfatıyla tasarlanmış olan aynı şey olduğu noktası daha açık anlaşılır. Bundan da şu çıkar ki Tabiat, hangi sıfatıyla göz önüne alınırsa alınsın şeylerin düzen ve bağlantısı her zaman aynıdır. Ve bunun sonucu olarak Bedenin aktif halleriyle pasif hallerinin düzeni tabiatça Ruhun aktif halleriyle pasif hallerinin düzenine uygundur; bu da 12’nci önerme, bölüm II’nin kanıtlamasıyla apaçık görülür. Şeylerin tabiatı bu konuda hiç şüphe bırakmazsa da, bununla birlikte insanlar bu hakikatin deneysel desteklenmesini bulamadıkları için bu noktayı elverişli olmayan zihinle incelemeye pek güçlükle razı olacaklardır. Sırf Ruhun emri ile Bedenin bazen hareket ettiği, bazen hareketini durdurduğu ve yalnızca Ruhun iradesine ve düşünme sıfatına bağlı olan çok sayıda fiilleri yaptığı hakkındaki kanıları çok büyüktür. Gerçekten, şimdiye kadar kimse Bedenin gücünü tespit edemedi; demek istiyorum ki deney henüz kimseye Bedenin Ruhtan bağımsız olarak ve sırf tensel gibi göz önüne alınan Tabiat kanunlarıyla ne yapabileceği ve ne yapamayacağı konusunda hiçbir şey öğretmedi. Zira hayvanlarda fark edilen ve insanın bilgeliğini çok aşan birçok şeylerden, hele uyandırıldıkları zaman başarmaya cesaret edemeyecekleri birçok şeyleri uyurken yapan uyurgezerleri uzun uzadıya anlatmaya girmeden bu gösterir ki Beden yalnız, kendi Tabiat kanunlarıyla Ruhu hayrete düşüren birçok şeyler yapabilir, yalnız söyleyeceğim ki henüz hiç kimse bütün fonksiyonlarını açıklayabilecek derecede yetkin olarak Bedenin yapılışını anlamış değildir. Sonra hiç kimse, Ruhun ne hangi tarzda araçlarla Bedene hareket getirdiğini, ne ona hangi derecede hareketler verebildiğini, ne de onu hangi hızla kımıldatabildiğim bilmektedir. Buradan şu sonuç çıkar ki, insanlar Bedenin ya şu ya bu aksiyonunun o Bedene

emreden Ruhtan geldiğini söyledikleri zaman, ne söylediklerini bilmiyorlar ve parlak nutukları bilgisizliklerinin açığa vurulmasından başka bir şey değildir; fakat onlar Ruhun Bedeni hangi araçlarla harekete getirdiğini bilseler de bilmeseler de, bununla birlikte eğer Ruhta düşünmek özeliği olmamış olsaydı, Bedenin etkisizlik içinde kalacağını duyduklarını söyleyeceklerdi; aynı zamanda sözün, susmanın ve Bedene ait birçok etkilerin de büsbütün Ruhun iradesine bağlı olduğunu duyduklarını da buna katarlar. Fakat, birinci itiraza gelince, ben onlara deneyin bize, Beden etkisizlik içinde olduğu zaman Ruhun da artık düşünme yetkisine sahip olmadığını öğretip öğretmediğini sorarım. Diyelim Beden uykuya daldığı zaman, Ruhun bütün yetkileri boşlukta değil midir ve uyanıkken ki gibi düşünme gücüne sahip midir? Bundan başka, bütün insanlar Ruhun hep aynı obje üzerinde aynı düşünceye yatkın olmadığını filân ya da falan obje üzerinde düşünmek için Ruhun yatkınlıklarının hep Bedenin yatkınlıklarına bağlı olduğunu bilmiyorlar mı? Fakat denecek ki, yalnız Bedene ait (maddî) gibi göz önüne alınan Tabiat kanunları, sanat eserinden başka bir şey olmayan binaları, resimleri ve buna benzer başka şeyleri meydana getirmez ve Beden Ruh tarafından gerektirilmiş ve yöneltilmiş değilse bir tapınağı kuramaz. Fakat daha önce göstermiştim ki onlar Bedenin ne yapabileceğini ve yalnız onun tabiatından hangi akıl yürütmelerin çıkacağını bilmiyorlar ve kendileri de yalnız Bedenin veya yalnız Tabiat kanunlarının Ruhun yardımı olmaksızın mümkün olduğuna inanmayacakları birçok şeyleri meydana getirdiğini hissediyorlar, diyelim ki uyandırıldıkları zaman kendileri de hayrete düşen uyurgezerlerin aksiyonları (etkileri) işte böyledir. Bundan başka, şunu da katacağım ki, sanat, insanların eserlerinin sonsuz derecede üstünde olan Bedenimizin yapısına yaklaşan hiçbir şey yapamaz ve daha yukarda kanıtlamış olduğum şeyden, yani hangi sıfatıyla göz önüne alınırsa alınsın, yalnızca Tabiatın sonsuz şeyi meydana getirdiğinden asla söz etmeyeceğim.

İkinci itiraza gelince, eğer insan konuşmak ve susmak hususunda büsbütün bağımsız olmuş olsaydı, bu dünyada bütün işler yolunda gidecekti, fakat deney bize fazlasıyla gösteriyor ki insan, dilinin ve arzularının hâkimi değildir. Birçoklarının bizi hafifçe duygulandıran şeyler karşısında hareket hürlüğümüzü sakladığımızı zannetmeleri buradan ileri geliyor, çünkü başka bir objenin hatırlanması onların doğuracağı isteği kolaylıkla yok edebilir, fakat çoğunlukla bizi tutkulandıran ve hiçbir hatırlamanın bizi kendisinden çevirmediği şey için soru aynı değildir; bununla birlikte, yaptığımız işlerden dolayı kaç kereler pişman olduğumuzu ve çoğu birbirine zıt duygulanışların hükmü altında bulunduğumuz zaman en iyiyi görmemize rağmen, en kötüyü yaptığımızı tecrübesiyle bilmemiş olsalardı, bütün hareketlerimizin hür olduğuna inanmaktan onları hiçbir şey alıkoyamazdı. Nitekim, bir çocuk hür olarak sütninesinden süt emdiğini, öfkeli bir delikanlı ürkmüş bir korkaktan öç almak istediğini zannedecektir; bir sarhoş sonradan pişman olacağı şeyleri söylediği zaman kendisini hür zannedecektir. Hezeyan içindeki adam, geveze çocuk ve bu çeşitten birçokları önüne geçemeyecekleri, bir hezeyan ile söylenmiş oldukları halde, kendilerinin hür olarak konuştuklarını hayal ederler, böylece deney ve Akıl bize insanların kendi aksiyonlarını (hareketlerini) bildikleri halde hareketlerini gerektiren nedenleri bilmemeleri yüzünden kendilerini hür zannettiklerini öğretiyor. Bundan başka, Ruhumuzun iradesi, Bedenimizin iştahlarından gayrı bir şey değildir ve bu da Bedenin farklı yatkınlığına göre değişir. Zira herkes kendi tutkularına göre hareket eder; bunların zıddına sahip olanlar ne istediklerin bilmezler ve buna asla sahip olamayanlar bir objeden öteki objeye bir teviye uçar dururlar ve hep de en hafif saikle gerektirilmişlerdir. Bütün bunlar, açıkça kanıtlarlar ki, ruhun emri (décret), iştah ve bunun gerektirilmesi aynı tabiattadır ve Düşünce sıfatıyla göz önüne alındığı, onunla açıklandığı zaman emir adını verdiğim şeyle, Uzam sıfatıyla ve hareket, sükûn kanunlarına göre göz önüne alındığı zaman gerektirme (détermination) adını verdiğim şey tek ve aynı şeyi meydana getirir ki, söylemiş olduğumla bunu daha apaçık göstereceğim. Zira özel olarak göstermek istediğim başka bir şey daha var: Önce bizde hatırası olmadan Ruhun emriyle hiçbir şey yapamayız. Diyelim ki, biz bir şeyi hatırlamıyorsak onun için bir kelime bile söyleyemeyiz. Öte yandan bir şeyin hatırlanması ya da unutulması hiçbir zaman Ruhun hür iradesine bağlı değildir, o halde zannedilir ki Ruhun elinde olan yalnız onun emrine göre, bize hatırlattığı şeyi söylemek ya da susmaktan ibarettir. Bununla birlikte rüyada konuştuğumuzu gördüğümüz zaman yalnız Ruhun emriyle konuştuğumuzu zannederiz, halbuki konuşmuyoruz ve eğer konuşuyorsak, bu yalnızca Bedenin kendiliğinden bir hareketiyledir; nitekim insanlardan bazı şeyleri sakladığımızı da rüyada görürüz, bu da uyanıkken bildiğimizi söylememizi sağlayan aynı Ruh emriyledir. En sonra uyanıkken yapmaya cesaret edemediğimiz bir şeyi Ruhun emriyle yaptığımızı rüyada görürüz. Bunun sonucu olarak, Ruhta bir kısmı hayalî bir kısmı hür olmak üzere iki cins emir olup olmadığını bilmek isterim. Bu hayali ve olmayacak şeyleri düşünmeye kadar gitmez istenmezse, hür olduğu sanılan Ruhun bu emrinin asıl hayal gücünden ve hatıradan farklı olmadığını ve bunun da fikir olması bakımından fikrin ister istemez (zorunlu olarak) içinde bulunduğunu olumlamaktan başka bir şey olmadığını kabul etmek gerekecektir (önerme 49, bölüm II) ve böylece fiil halinde var olan şeylerin fikirleri ile aynı zorunlulukla bu emirler de Ruhta meydana gelmektedir. Ruhun hür bir emriyle söylediklerini veya sustuklarını ya da herhangi bir hareketi (action) yaptıklarını zanneden kimseler gözleri açık rüya görmektedirler.

Spinoza
Etika

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Saçmalıklar Çağı: Aşkın Saçmalığı – Michael Foley

Kapat