Saçmalıklar Çağı: Zorluğun ve Anlamanın Reddedilişi – Michael Foley

Amerikalıların yüzde 48’inin UFO’lara, yüzde 27’sinin uzaylıların dünyayı ziyaret ettiğine ve yüzde 2’sinin (3,7 milyon kişi) uzaylılar tarafından kaçırıldıklarına inandığı doğru olabilir mi? Peki, bunca akla aykırılık ve bönlük nasıl ortaya çıktı?

İnsanlar artık soyma zahmetine katlanamadıkları için portakal satışlarındaki düşüş cidden şok edici ve üzücü. Bu haberi okuduktan sonra daha sık portakal almaya ve portakalları daha zevkle yemeye başladım. Artık portakalı son derece yavaş, özenle, şehvetle ve hepsinden öte, zayiatsız savaşlar, vergisiz sosyal hizmetler, yaptırımsız haklar, çabasız şöhret, ilişkisiz seks, koşmak için giyilmeyen koşu ayakkabıları, çalışma gerektirmeyen ödev ve çekirdeksiz üzüm talep eden çağa yanıt babında, meydan okurcasına soyuyorum.

Çağın gözde giysileri tişörtler, eşofmanlar ve polarlar bile artık giyilmesi kadar çıkarılması da kolay, pek az zahmet ve bakım isteyen tembel işleri… Kravatın demode oluşuna şaşmamak gerek: artık, şart değilse kimin kravat bağlayacak enerjisi ve sabrı var? Ben bile kravat düğümü atmayı unuttum.

Entelektüel seviyedeyse haberler daha da şok edici. Son kale de düştü artık. Fransa bile boyun eğdi. Dünyaya efsanevi “Düşünüyorum, öyleyse varım” cümlesini hediye eden ülkenin Maliye Bakanı, Ulusal Meclis’e şöyle seslendi: “Fransa, düşünen bir ülkedir. İçinden bir teori çıkartmadığımız ideoloji neredeyse yoktur. Kütüphanelerimizde gelecek yüzyıllar boyunca konuşmaya yetecek malzeme var. Bu yüzden sizlere şunu söylüyorum: Yetti artık bu düşünme işi!” Ve bu bakanın patronu, yani Başkan, bir televizyon muhabirine gururla şu demeci verdi: “Teorisyen değilim ben. Ah ne fena; entelektüel değilim yani. Somut insanım ben.” Aynı Başkan, neden bahsettiğini göstermek adına kara güneş gözlükleri ve ilk eşinin yerini alan, kendisinden çok daha genç şarkıcı/manken eşiyle poz vermektedir.

Gerçi Başkan sadece gerekeni yapıyor. Dünyanın sorunları iyice karmaşıklaşıp zorlaştıkça, dünya liderlerinden işlerini daha az çaba gerektirir göstermeleri talep ediliyor. Hoş, bu söylediğimiz genellikle yanılsama değildir; Ronald Reagan çabadan resmen tiksinmiştir mesela. Çağdaş liderler için rahat görünmek, gür saçlılık kadar önem taşımaktadır. (En son ne zaman bir kel önemli bir makama seçildi? Berlusconi bile İtalya’nın başına ancak büyük çaplı bir saç ektirme operasyonundan sonra tekrar geçebildi.)

Zorluk iticileşmiştir çünkü zorluk, kendinde hak görmeyi reddeder, potansiyelin büyüsünü bozar, hareketliliği ve esnekliği sınırlar, memnuniyeti geciktirir, dikkati dikkat dağıtıcılardan başka yöne çevirir ve sorumluluk, adanma, dikkat ve düşünce ister.

Ee, bu durumda hangi Fransız entelektüelin son eseri İngilizceye çevrilecektir? Postmodern teorileştirmeye atılan bir başka anlaşılmaz tokat mı? Hayır. Elbette, söz konusu kitap, kapağını dahi açmadığı kitaplara dair ders vermesiyle övünen Fransız edebiyatı profesörü Pierre Bayard’ın kaleminden How to Talk About Books You Haven’t Read’dir [Okumadığınız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşursunuz].

Edebiyat elbette ezelden beri fırsatçılarla dolup taşmıştır ama cehaletle arsızca övünme tavrı yenidir ve bu tavır, zorluk ve anlamayı reddedişin nerelere uzandığını göstermektedir. Ve akla açıkça düşmanlığın kendisi de yenidir. Bugün akıllılık şeytansıdır ve “sadece aptallar kutsiyete ulaşabilirler” görüşü egemendir. Dinin en büyük zaferlerinden biri aklı, Şeytan’ın züppece entelektüel gururu üzerinden züppe ve mızmız göstermesidir. Bu hamlenin modern, daha doğrusu postmodern versiyonu, aklın seçkinci ve baskıcı olduğudur. Ama benliği gerçekte olduğu zayıf, yamru yumru, korkak haliyle görebilmek için düşünmenin ve dünyayı benliğin hoşnutluğuna yönelik bir oyun parkı yerine tüm zenginliği ve karmaşıklığıyla gerçekten olduğu gibi tanımanın esas özgürleşme ve tevazu eylemleri oldukları kesindir.

Ayrıca şahsen hayatımda ne bana uzaktan yakından kutsi gelen bir aptal gördüm ne Blake’in dediği gibi, aptallıkta ısrar ederek bilgeliğe ulaşan bir aptala ne de aptallıklarından memnun bir düşünüre rastladım. Eski Ahit’teki peygamberler, tıpkı şefkatli İsa hatta iyicil Buda (“İnsan aptalları hiç görmese ebediyen mutlu olabilir”) gibi, gazaplarının büyük kısmını aptallara yöneltmişlerdir. 19. yüzyıl düşünürlerinin tavrı çok daha kırıcıdır ama benim gözde cümlem Derlemeci’den: “Çünkü akılsızın gülmesi, kazanın altındaki çalıların çıtırtısı gibidir.”

Rasyonel düşünce başarıyla gözden düşürüldü. Francis Wheen, How Mumbo Jumbo Conquered the World [Laf Salatası Dünyayı Nasıl Fethetti] adlı kitabında aklın uyutulmasıyla ortaya çıkarılan birçok canavarı listelemişti. Büyük Britanya hükümetinin kent-içi resmi binaların güzelleştirilmesi konusunda Renuka Wickmaratne adlı bir feng-shui danışmanı tuttuğu ve ödedikleri para karşılığında, “Kırmızı ve turuncu çiçekler suç oranlarını ve fıskiyeler yoksulluğu azaltacaktır. Şahsen ben bu kadim bilgilerle büyüdüm” öğüdünü aldığı doğru olabilir mi? Ronald Reagan’ın, aralarında Orta Menzilli Nükleer Silahlar anlaşmasının da bulunduğu, bir başkanlık müşavirinin söylediği şekliyle “hemen tüm büyük hamle ve kararları almayı” önce, Mihail Gorbaçov’un astrolojik analizini de yapan Joan Quigley adlı San Franciscolu bir astroloğa onaylattığı doğru olabilir mi? Amerikalıların yüzde 48’inin UFO’lara, yüzde 27’sinin uzaylıların dünyayı ziyaret ettiğine ve yüzde 2’sinin (3,7 milyon kişi) uzaylılar tarafından kaçırıldıklarına inandığı doğru olabilir mi?

Peki, bunca akla aykırılık ve bönlük nasıl ortaya çıktı? Her zamanki gibi, hem alt hem üst kültürlerde birbiriyle örtüşen ve birbirini etkileyen birçok neden var. Sadece aklı değil, gerçeği, nesnelliği, anlamı hatta geçeklik ve olguları bile reddeden epistemik görelilik, hak görme çağının çalışma güçlüğü zahmetine girilmeden nitelendirme talepleri, sunumun açıklamaya ve imajın içeriğe yeğlenmesi, soğuk, mesafeli, insanlık dışı, züppe ve baskıcı gösterilen bilimden nefret ve rasyonel tartışmanın yerine sıcacık, insani, alçakgönüllü, olumlu ve özgürleştirici gösterilen duygunun geçirilmesi bunlardan birkaçıdır.

Kabahatin bir kısmını düşünürler, özellikle Sartre ve Nietzsche üstlenmeli. Göreliliğin tohumlarını Nietzsche’nin ahlaka yönelik sert kınamaları atmıştır. Felsefe sistemlerine duyduğu nefret, Sartre’ın sistemlerle birlikte sistemleri yaratan aklı da reddetmesine –Sartre aklı “demir kafes’ diyerek horlamıştı; yaptığı, çöken bir binanın kabahatini inşaat yapımında kullanılan aletlere yüklemek gibiydi– yol açmıştır ama bu düşüncesi, sahnede gitarlarını parçalayan rock yıldızlarınınkine benzer bir dikkat çekme yıkıcılığı dahilinde yapılan akla saldırıda aklı kullanan postmodern yaklaşım tarafından hevesle benimsenmiştir.

Ve akıl gözden düşürüldükten sonra artık her şeyin yolu açıldı. Doğruluk artık göreceliydi; herkesin kendi doğru yorumu vardı ve hepsi aynı ölçüde geçerliydi. Haliyle tarihçiler olaylara yönelik herhangi birisinin aktardıklarının başka herhangi birisininki kadar değerli olduğunu, edebiyat eleştirmenleriyse bir “metnin” okur ne anlamak istiyorsa o anlama geldiğini öne sürmeye başladılar. Bu yaklaşımların en büyük avantajı, anlam ve doğruluk oluşturmaya giden gereksizce zahmetli yolu devre dışı bırakmasıydı.

Böylece bilim, nesnel doğruluk iddiasından mahrum bırakıldı. Bilimin içinde yaşadığı kültürden etkilendiği fikri, bilimin ancak birçok kurgusal anlatıdan biri sıfatıyla reddine ya da modern fiziğin geçmişte sadece türlü türlü çatlak inancı meşru kılmaya yaradığı olgusuna vardı. Bilim tuhaf olabiliyorsa, her türlü tuhaflık da bilim olabilirdi.

Bilimcilerin keşiflerini merak ve iyilik kaynağı görmeye meylettikleri gerçeğine ve gezegenimizin karşılaştığı tehlikelerle ilgili ilk uyarıların hep bilimcilerden gelmiş olmasına ve bugün bu sorunların çözümü için ter dökmelerine rağmen, bilime bir de dünyanın büyüsünü bozma ve doğal yaşamı mahvetme ayıbı yüklendi. Ama bilime yönelik en dâhiyane saldırı ödülü, bilimin kesinlikle akla dayanmadığı iddiasını öne süren filozof John Gray’e verilmelidir. Şöyle diyor Gray: “Bilimin kökeninde rasyonel araştırma değil, inanç, büyü ve numaralar yatar. Modern bilim rakipleri karşısındaki zaferini üstün akılcılığı sayesinde değil, ortaçağ sonlarında ve modern çağın ilk dönemlerinde yaşamış kurucularının retorik ve politika sanatlarını kullanmada daha becerikli olmaları sayesinde kazanmıştır.” Ve: “Filozofların resmettiği üzere, bilim fazlasıyla rasyonel bir faaliyettir. Ama tarih bilimsel yöntemin kurallarına burun kıvıran bilimcilerle doludur. Bilimin sadece kökeninde değil, ilerlemesinin altında da akla aykırı eylem yatmaktadır.” Gray görünüşe göre baskın bağnazlığın reddini (ki keşifler genellikle bu yoldan yapılır) “akla aykırı eylem” saymaktadır. Oysa bağnazlığın reddi aklın en önemli kullanımı, bizzat zaferidir. Öte yandan Gray, nadir rastlanan bir minnettarlık anında “büyü ve numaralar” dediği şeyin kimi faydalarını da kabul etmektedir: “Anesteziyle yapılan dişçilik katıksız bir nimettir. Temiz su ve sifonlu tuvaletler de…”

Bilim yukarıdan darbe yediği kadar alttan da kemirilmektedir. Bilim zorlukların en zoru, anlamanın en beter sınanışı diye görülmeye başlanmıştır. Haliyle bilim dallarında eğitim görmek isteyenlerin sayısı yıldan yıla düşüyor. Ee, Sörf ve Plaj Yönetimi’nden diploma alınabilirken kim kalkıp matematik belasıyla uğraşır? Birkaç sene önce, zamane gençlerinden yeterince az zahmet talep eden yeni dersler hazırlanmasına yönelik bir üniversite toplantısında kalkıp öğrencilerden pizzanın tarihini ve en az yirmi İtalyanca kelimeyi öğrenmeyi talep edecek, çoklu-disiplinli ve son derece akademik Pizza Araştırmaları dersini önermiştim. Ama hayat, McDonalds’ın akademik yeterlilik bursu verdiği duyurusuyla beni her zamanki gibi geride bıraktı. Pizza Araştırmaları şakası, Hamburger Araştırmaları gerçeğinin çok gerisinde kalmıştı.

Eğitimde zorluğun terk edilişi, onlarca yıllık gelişmelerin bir sonucudur. Katolik İrlanda’da geçen çocukluğumda gördüğüm tek eğitimsel aşırılık, kibirli ve züppe ama fazlasıyla incelikten yoksun öğretmenlerin sürekli öğrencilere hakaret etmesi ve dayak atmasıydı. İrlanda’nın 1960’ların ortalarına kadar 19. yüzyılda kalmasından kaynaklanan tiksindirici bir durumdu bu. Böyle bir ortamda asla öğretmenlik yapamazdım. Ama 1970’lerde öğretmenlik için Londra’ya geldiğimde İngiliz öğretim sisteminin diğer aşırı uca gittiğini keşfettim. Öğrenciler hakarete uğrayıp dövülmek yerine övülüp şımartılıyorlardı. Tabii bu tavrın önemli gerekçeleri vardı: Geçmişte eğitimden yoksun bırakılmış kitlelerin eğitilmesi, ailevi ve toplumsal sorunların düzeltilmesi, umutsuzlara umut ve öncelik verilmesi amaçlanıyordu. Ayrıca bu projenin başarıya ulaşmadığını kim söyleyebilir? İlgili meseleleri gereğince tartışmak için ayrı bir kitap yazmak lazım. Ama öğretmen otoritesinin yıkılması gibi birtakım bedellerin ödendiği de kesin. Hiçbir öğrenci hakarete uğramaktan ve dövülmekten haz etmez ama aynı şekilde, taviz verene de saygı göstermez. Ödenen bir diğer bedelse zorluğun reddidir. Öğretmenliğin temel aksiyomu, söylenmeye değer her şeyin basitçe söylenebilmesidir. Ama zorlu fikirleri basitçe söylemek zordur. Oysa zorluğu hepten es geçmek ne de kolaydır! Bir diğer aksiyomsa hevesli öğretmenliğin öğrencileri edilgen değil, faal öğrenenler haline getirmesi gereğidir. Oysa çocukları inisiyatif alma ve kendileri için çalışmaya kandırmanın yoruculuğu karşısında sadece ne yapacaklarını söylemek hatta onların yerine yapmak ne çekicidir! Haliyle değerlendirmeler gittikçe daha fazla ev ödevleri ve projeler üzerinden yapılmaya, ödevler sıklıkla düzeltilmeleri ve ardından neler yapılacağının söylenmesi için öğretmenlere getirilmeye başlanmıştır. Üçüncü temel öğretmenlik aksiyomu, anlamanın açıklamalara dikkat edilmesini gerektirmesidir. Ama öğrencileri sessizlik içinde dinlemeye zorlamak bezdirici otorite kavgaları demektir. Konuşmalarına ve yapmaya alıştıklarını yapmalarına izin vermek çok daha rahattır. Ve öğretmenlik, öğrenciyi öğretmen seviyesine çıkarmak demektir. Ama safra kaldırmak hem çetin hem yıldırıcıdır. Öğrencinin seviyesine inmekse çok daha kolaydır. Tüm bunların sonucu, eğitim dünyasında hiç kimsenin itirafa yanaşmadığı, standartlardaki engellenemez düşüştür.

Öğrenciler bu sanılarla üniversiteye girmekte, her zamanki gibi gevezelik yerine oturup sessizce dinlemelerinin beklenmesi karşısında şaşkına dönmekte ve öğretim görevlilerinin ödevleri önceden okumayı (“Doğru yolda mıyım, göreyim diye” cümlesi, not vermeden önce düzeltin demektir) reddetmeleri karşısında öfkeye kapılmaktadırlar. Eskiden anlayamayan öğrenciler açıklamanın tekrar edilmesini isterlerdi. Derken gittikçe daha fazla ve dikkate değer öfke eşliğinde, dersleri anlamamayı açıklamanın kabahati bellemeye başladılar. Yakın zamanda bir başka önemli değişiklik yaşandı. Artık çoğu öğrenci anlamadan veya yokluğundan dahi bahsetmiyor, tüm çabanın saçmalığına ve beyhudeliğine yönelik gevşek, hoş görür bir gülüşle gülünç, demode öğretmenlerine acıyor. Bir başka saçma terse dönüş daha size: Bir zamanlar öğretmenler öğrencilere büyüklük taslarken artık tam tersi yaşanıyor.

Zorluk ve anlama kavramları, varlıkları sona erecek ölçüde reddedildi. Hatta kavram kavramı, yani bir konunun kavranması için anlaşılması gereken soyut, temel teori ortadan kalktı. Artık anlama aletsel: Teknolojinin nasıl çalıştığını değil, nasıl çalıştırıldığını bilmek gerekiyor.

Kısacası dünyayla temasını çoktan kaybetmiş insan, artık makineyle temasını da kaybediyor. İnsanlar bir zamanlar televizyonların kapaklarını, arabaların kaportalarını açar ve teknolojiden, tamirat yapacak kadar anlarlardı (bu insanlardanım demiyorum; makinelerin içine baktığımda başım döner, midem bulanır). Ama aygıtların doğasına eklenen değer yitirme, bitme özelliği tamirat kavramını da bitirdi. Bugün aygıtın nasıl çalıştığını pek bilen yok. Bozulan çöpe atılıyor ve yeni modeli alınıyor. İletişim teknolojisinin büyümesiyle birlikte işi yapan makineler artık görünürlükten de çıktılar; gök kubbede bir yerlerde, Tanrı’nın zihni misali gizemli ve anlaşılamaz çalışıyorlar. Geriye sadece ara-yüz, yani ekran kaldı. Böylece imaj içeriğe, sunum anlamaya, betimleme analize üstün geliyor.

Yıllar yılı, çoğu olgun ve profesyonel işlerde çalışan ve bir işletme problemini tanımlamaları, analiz etmeleri ve çözüm önermeleri talep edilen yüksek lisans öğrencilerine danışman öğretim görevlisi oldum. Öğrencilerin yaptıkları her dönem bir öncekinden daha fazla betimlemeye dönüştü. Her seferinde “analiz, analiz, analiz” diyor, yüksek lisans seviyesinde bir projenin özgün analiz barındırmadığı sürece geçer not alamayacağı uyarısında (doğru değil aslında) bulunuyordum. Öğrenciler oflaya puflaya çekiliyor, birkaç hafta sonra nihayet manyak hocalarını tatmin etmeyi başarmanın sırıtışıyla gelip elime otuz sayfa daha betimleme tutuşturuyorlardı. Elbette uzmanca kesilip yapıştırılmış resimlemelerle dolu betimlemelerinde sunum harikaydı. Ama hepsi içeriksiz, baştan aşağı imajdan ibaretti.

Böylece “üstünde yazılı” değer, yegâne değere dönüşmekteydi ve yüzeyin altında yatana yönelik farkında oluş diye bir şey kalmıyordu. Hatta “altında” kavramı, tıpkı zorluk ve anlama kavramları gibi, ortadan kalkıyordu. Artık altında diye bir şey yoktu; sadece yüzey vardı. Artık karmaşık makine yok, sadece parlak bir ara-yüz vardı. Sonuçsa kibar meslektaş veya komşunun azılı bir terörist veya seri katil çıkması karşısında şaşalayıp şok geçirmekti: “Ama hep cana yakın ve nazikti… Hep gülümser ve günaydın, derdi…” Aynı durum iş görüşmesine gelen neşeli adayın işe alındıktan sonra yetersizin, uyuşmazın ve kötünün önde gideni çıkması veya güller, çikolatalar, ayıcıklar yağdıran romantik âşığın tecavüzcü çıkmasında da geçerlidir: “Ama öyle tatlıydı ki…”

Ve bu safdiller, mesela kariyerlerinde bir sorunla ya da ilişkilerinde ihanetle karşılaşmak türü kişisel zorluklar yaşadıklarında idrak, önsezi ve anlama yoksunlukları, tepkilerinin şok ve öfke olmasına yol açar. Kişisel “derinlik” yoksunlukları soruna farklı perspektiften bakabilmelerini ve güçlü bir şekilde karşı çıkabilmelerini sağlayacak iç yaşama sahip olmadıklarını gösterir. Ellerinde yaslanacak hiçbir şey yoktur; depresyona sürüklenirler.

İmajın yeni gücüne yönelik dersimi “İmajlar” adlı bir hükümet yayınının açılışına katıldığımda aldım. Söz konusu açılış Kuzey İrlanda sorununun doruğa çıktığı dönemdeydi ve girişimin amacı, sorunları anlamak ve üzerlerine düşünmek yerine sorunlara bölgede yaşanan iyi şeylerin büyük bedellerle üretilmiş imajlarıyla (yakaladıklarını sevinçle gösteren yılanbalığı avcıları, coşkuyla keman çalan sakallı halk müzisyenleri ve tekerlekleri üstünde ciddiyetle kil yoğuran çömlekçiler) karşılık vermekti. Bu olumlu mesajın yayılabilmesini sağlamak için açılışa kültür veya medyayla ilgili kim varsa davet edilmişti. Davet edilenlerin çoğuysa bedava içki ve kanepeler uğruna gelmişti. Birden kalabalık dalgalandı; Kuzey İrlanda’dan sorumlu bakan gelmişti. Aman, politikacı işte deyip arkamızı döndük, içmeye ve tıkınmaya devam ettik. Ama biraz sonra bu sefer tüm salonu kaplayan, daha büyük bir dalgalanma oldu. Herkes döndü ve öylece kalakaldı. Gelen bir haber spikeriydi… On Haberleri’nin spikeri. Yetkililer minnettarlıklarını göstermek için koşturdular, adamın etrafını sardılar ve böylesi önemsiz bir açılışı şereflendirdiği için teşekkürler yağdırmaya başladılar. Manzara şok edici bir gerçeği ortaya koyuyordu: Haberleri sunanlar artık yapanlardan daha önemliydi.

Ardından öz-imaj dersim geldi. Kalabalıkta tek tanıdığım, hayatımda gördüğüm en mutsuz görünüşlü kişinin, Bob Shaw adlı bilimkurgu yazarının yanına gitmiştim. Romanlarından birini okuduğumu öğrenmekten mutluluk duyacağını sanmıştım. Duymadı ama. Homurdandı ve endişeli bakışlarla kalabalığı taramaya koyuldu. Nihayet yaklaşan bir fotoğrafçı gördü. Adam bize kısa bir bakış attıktan sonra uzaklaştı.

Güldüm. “Yeterince ünlü değiliz tabii” dedim.

Ama Bob gülmedi. Öfkeyle söylenerek fotoğrafçının ardından atıldı ve adamı kolundan yakaladı. “Kusura bakma ama” dedi, “ben dünyaca ünlü bilimkurgu yazarı Bob Shaw’um.”

Fotoğrafçı da gülmedi. Özür diler bir ifadeyle dönüp makinesini kaldırdı. Bob poz vermeye başladı. Ardından yanında, dünyaca ünlü yazara yakın durmaktan fayda sağlayabilecek kişilerin yokluğuna kaş çattı. Bir daha homurdanarak yakında duran bir gruba yanaştı ve bana muzaffer ve kibirli bir bakış atarak başkalaştırıcı flaşı patlayacak fotoğraf makinesine döndü.

Duygusal şımarıklık uğruna akıl terkinin belleklerdeki en taze örneğinin (Leydi Diana Spencer’ın ölümünün) ardında yatan da şöhretin başkalaştırıcı gücüydü. Görünüşü ortalama, şöhret ışığıyla aydınlanmasa sokakta dönüp bakılmayacak bir kadına birdenbire Truvalı Helen’den sonra gelmiş geçmiş en göz kamaştırıcı güzel diye tapılmaya, el bebek gül bebek şımartılarak yaşayan bir kadına birdenbire kurbanların en mazlumu diye acınmaya, son derece zengin bir adamın çapkın oğlu uğruna kocasını ve çocuklarını terk etmiş bir kadına birdenbire Avilalı Teresa’dan bu yana gelmiş geçmiş en büyük azize gözüyle bakılmaya başlandı. Tüm bu saydıklarımı ima bile etmeye kalkansa derhal saldırıya uğradı ve kalpsiz alçak damgası yedi. Sanki bütün ülke –bütün Batı dünyası– aklını kaçırıvermişti. Her daim rasyonel kuşkucu bildiğim eşim bile duygu seline kapıldı ve Kensington Sarayı’nın önündeki çiçek dağına, duaya gitti. Ve eşim de söz konusu ölüme getirilecek herhangi bir perspektifi reddetti. Hayatımın en huzur kaçırıcı dönemlerinden biriydi. Bu olayda duygular, yas tutmalar zararsızdı. Ama iyicil yanı, daha düşük duyguların –panik, histeri, nefret, öfke– rasyonel bakışı aynı şekilde silip atabileceğini hayal etmek hiç de zor değildi.

Bu saydığım duyguların çoğu korku temellidir ve hazzın kovalanması kadar ıstıraptan uzak durulmasıyla uğraşan hazcı kültürler her daim korku doludur. Batı demokrasilerinin vatandaşları tarihte hiçbir zaman bugünkü kadar sağlıklı ve emniyette olmamış ve kendilerini hiç bugünkü kadar sağlıksız ve emniyetten uzak görmemişlerdir. Bugün bizler soluduğumuz havadan, yediğimiz yemekten, içtiğimiz sudan, çocuklarımıza gülümseyen insanlardan, yürüdüğümüz sokaklardan, işe giderken bindiğimiz toplu taşıtlardan ve çalıştığımız binalardan sinsice ve zehirle “hastalıklı” olabilirler diye korkuyoruz. Tehdidin görünürlüğü ne kadar azalırsa ürkütücülüğü o kadar artıyor.

Duygu karşıtı bir argüman öne sürmüyorum. Duygu olmadan ne mutluluk ne de şefkat veya sevgi mümkündür. Rasyonel karar almak bile imkânsızdır. Ama duygular, düşünceyle dengelenmelidir. Ve olumsuz duygular olumlulara göre çok daha güçlü olduklarından, uzak tutulmaları sürekli çaba ister.

Düşünmenin alternatifi duygular değil, düşünmemektir. Düşünmeyi başaramamak makam terk etmenin zararsız bir şekli gibi görünebilir. Yalnız Hannah Arendt, Kudüs’te Nazi Eichmann’ın mahkemesini beklerken bizlere derin bir görüş lütfetmiştir. Arendt, adamın yaptıklarının ardında yatan itkiyi kavramaya çalışırken kötülüğün geleneksel pozitif, şeytani güç (ilk günah veya Maniheist açıklama gibi) tarifini değerlendirmeye almış ama reddetmek zorunda kalmıştı. Ardından derin görüşe ulaşmıştı: Eichmann’ın yaptıklarının ardında ideolojik inancı veya kötülük itkisi değil, düşünmemek yatıyordu. Eichmann, İsrail’deki mahkemesinde tıpkı Almanya’da yaptığı gibi gerçeği saklayıcı, düşünme dikkatini gereksiz kılan klişe, basmakalıp söylemlere başvurmuştu. Arendt’in vardığı sonuç şuydu: “Düşünme eylemi, gelen geçen veya dikkat çeken her şeyi sonuçlara ve ilgili içeriğe bakmadan sınamak olabilir mi? İşbu eylem insanı kötülük yapmaktan alıkoyan hatta insanı kötülüğe karşı ‘şartlandıran’ şartlardan birisi olabilir mi?”

Belki de iyilikle kötülük arasındaki fark düşünmektir. Hatta belki ölümle yaşam arasındaki farktır. Toplama kamplarından kurtulanlardan Primo Levi, sağ kurtulmayı başaranlar arasındaki tek ortak niteliğin entelektüel merak olduğunu yazmıştı. Kamplardaki aşırı ıstırap bile faal bir zihin için inceleme konusuydu ve bu yapılanları anlamaya çalışmak insana hayati bir kıymetlilik hissi sunuyordu. Sadece statü ve mülkiyete bel bağlayan burjuvalar böyle bir kaynağa sahip değillerdi ve ilk ölenler bu insanlardı. Kısacası merak belki kediyi öldürüyordu ama pek çok insanın canını kurtarmıştı.

Levi’nin yaşadıkları, anlamanın, tıpkı Stoacıların ve Varoluşçuların öğütledikleri gibi düşmanlığı sadece nasıl yok edebileceğine değil, düşmanlıktan nasıl yararlanılabileceğine dair de örneklerden sadece biridir. Kendine acımaya, öfkeye ve başkalarını suçlamaya kapılmamış herkes yaşadıklarını avantaja çevirebilir. Istırap, öğrenmeye niyet edene mükemmel bir öğretmendir.

Yalnız Arendt “düşünme dikkati” ve “sonuçlara ve ilgili içeriğe bakmadan” düşünmek derken genel kavrayıştaki gerçeği ortaya çıkarmak, karar almak veya bir dizi seçenek arasından seçim yapmak türü amaçlı düşünmeyi değil, yöneltilmemiş bir zihinsel faaliyeti kastetmekteydi. Düşünme dikkati, düşünmenin saf haz alınabilecek bir biçimidir. Ama sıklıkla gerekmekle birlikte yönlü düşünme en baştan beri zor olagelmiştir ve gittikçe zorlaşmaktadır. Bugünün epistemik görelilik kültüründe teoloji veya geleneksel anlatılardan destek almadan bir şeyin doğruluğu nasıl belirlenebilir? Kısıtlamazsız ve neredeyse sınırsız bir kişisel özgürlük kültüründe can alıcı yaşamsal kararlar nasıl alınabilir? Öne gelen seçenek yelpazesi muazzamken ve sürekli değişip büyüyorken herhangi bir konuda nasıl seçim yapılabilir? Seçimin gerekliliğinde ısrar eden Sartre, aynı zamanda seçmenin “ıstırap” olduğunu da belirtmiştir. Özerkliğin bedeli, seçmek eyleminin ıstırabıdır.

Psikolog Barry Schwartz seçim konusunu inceledi ve acıklı sonuçlara ulaştı. Seçenekleri sevdiğimize hepimiz inanırız ve mümkün mertebe çok seçenek isteriz ama aslında seçmek zorunda kalmaktan nefret ederiz. Mümkün en geniş seçenek yelpazesini talep ederiz ama gerçekte yelpaze genişledikçe seçim yapma uzar, bunaltıcı hale gelir ve nihai tatmin olasılığı azalır. Olasılık tartmaktan bitkin düşeriz; seçmediklerimizde kaçırılan fırsatlar aklımıza takılır. Sıklıkla kafamız, artık seçim yapma isteğimiz kalmayacak ölçüde karışır. Tatil lokantalarında ilk baktığı mönüyle heyecan duyan, ikincisi dikkatini çeken, üçüncüsüne ilgi duyan ve onuncusunda iyice şaşalayıp neyi seçeceğini bilemeyen hatta karar verene kadar açlığı bile geçen turistin başına gelen budur. Ayrıca verdiğimiz kararın geri dönülebilir olmasını tercih ederiz ama gerçekte kararlarımızı nadiren geri döndürürüz ve geri dönülebilen seçeneklerde neredeyse daima düşük tatmin buluruz. Tüm bunlar Sartre’ın mutluluğun sadece sonlulukta, seçimi nihai kılıp seçilende devam etmekte yattığı görüşünün kanıtlarıdır.

Pek yumuşak çağımızın zorlu seçimler konusunda yepyeni bir teoriyi kucaklaması şaşırtıcı değil elbette. Eskiden karar almak tümüyle rasyonel görülürdü. Derken işin içine duygu katmak da girdi. Haliyle Blink! [Göz Kırpması] ve Gut Feelings [İçten Gelen Hisler] gibi kitaplarla pompalanan yeni teori, karar almanın tümüyle sezgisel olduğunu öne sürerek tam aksi uçta yer aldı. Bu yaklaşımın düşünmekten nefret eden bir çağ için çekiciliği açık. Ama teori, bizzat sezgilerin düşünce ürünleri olduklarını es geçiyor. En titiz analizci aynı zamanda sezgisel yargıda da (sezgisini açıklayamasa bile) en başarılı kişidir. İçten gelen sezgilere yapılan vurguysa sezgiyle (genellikle güvenilirdir) dürtü (genellikle güvenilmezdir) arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmaktadır. Yakın dönemde yapılan diğer araştırmalar da ani kararların, özenle düşünülerek alınanlardan daha güvenilmez olduklarını göstermiştir.

Zorlu düşünceye tek alternatif, özerkliği daha yüksek bir otoriteye teslim etmektir. Özgürlük yükünü kaldırıp gerçeği ve anlamı bulma mücadelesini, yaşamsal kararlar alma travmasının büyük kısmını ve kuşkudan doğan kaygının tümünü devre dışı bırakan köktenciliğin çekiciliği burada yatar. Tanrı kadar tatmin edici ve güvence verici çözüm yoktur.

Güdümlü düşünme ağır işçiliktir ama düşünmenin eğlenceli bir biçimi de mevcuttur: Hannah Arendt’in “düşünme dikkati.” Belli bir hedefi, acil sorun bulma gereksinimi olmadığında düşünce amaca dönüşür ve kesinsizlik sadece hoş görülmekle kalmaz, haz verici hatta kıymetli bile olabilir. MÖ 4. yüzyılda Taocu Chuang Tzu, “Bilge, kafa karışıklığı ve kuşkunun parlak ışında yol alır” demiştir.

Bilimciler bile sadece mutlak gerçekle uğraşmazlar. Daha geçenlerde, graviton adlı ele geçmesi son derece güç parçacığın arayışı içinde sekiz yılını maddeleri kilometrelerce uzunluğunda bir tünelde çarpıştırmaya harcamış bir fizikçinin tanıtıldığı, kütle çekim gücüyle ilgili bir belgesel izledim. Sekiz yılın sonunda gravitonun varlığına dair öyle küçük kanıtlar bulunmuştu ki fizikçi parçacığın varlığından ve araştırmasını temellendirdiği teoriden kuşkulanmaya başlamıştı. Peki, bu hüsran karşısında, harcanan onca çaba ve zaman ve Louisiana bataklıklarında devasa bir tünelin inşasının muazzam masrafı karşısında hüsrana uğramış mıydı? Hayır. Aksine, otuz iki dişini göstererek sırıtıyor ve “Bilimciler en çok kafaları karıştığında mutludur” diyordu. Bilim, diğer insani çabalardan farklı değildir. Sonuç değil, çaba önemlidir. Anlam arayışı, anlamın ta kendisidir.

Hannah Arendt (söylediğinin önemini vurgulamak adına italik yazarak) şöyle diyor: “Aklın ihtiyacının esini, gerçeğin arayışı değil, anlam arayışıdır. Gerçek ve anlam aynı şey değildir.” Zihni, gerçeği bulmaya zorlamak, zihne koşum bağlayıp at gözlüğü takmak ve zihni yol boyu kamçılamaktır. Ama zihnin başıboş kalmasına da, başka bir deyişle kanıtlama yerine tahmin yürütmesine, asla yanıtlanamayacakları için uygulamacılarca zaman kaybı damgası vurulan sorularda gezinmesine izin verilebilir. “İnsanların yanıt bulduğu tüm bilişsel soruların ardında tümüyle boş görünen ve her daim boş damgası yiyecek yanıtlanamaz sorular gezinir. İnsanlar düşünmek dediğimiz anlam açlığını bir gün yitirir ve yanıtlanamaz sorular sormayı bırakırlarsa, muhtemelen sadece sanat eserleri dediğimiz düşünce-şeylerini üretme becerisini değil, üzerlerinde uygarlığın temellendiği soruları sorma kapasitesini de yitireceklerdir.”

Bu düşünme türü yöneltilmemiş düşüncedir ve yöneltilmemiş düşünce, saf varoluştan duyulan hazzın bir biçimi, bedensel hazzın zihinsel eşeyidir. Aristoteles bu tür düşünmeyi ilahi sayıyordu: “Fevkalade mutlu olan Tanrı’nın eylemi mutlaka bir düşünme biçimi olmalıdır ve dolayısıyla Tanrı’nınkine en yakın insani faaliyet en mutlusu olacaktır (…) Öyleyse mutluluk, düşüncenin hayat arkadaşıdır.” Ve Tanrı, her yerde ve her şeye kadir olduğu kadar yorulmaz da olduğundan dinlenmek için yedinci güne gerek duymamıştır. Hayır, Tanrı yedinci günü düşünmek için, tefekkür için gereksinmiştir.

Derin ve uzun düşünmenin faydaları, örneğin depresyondaki hastalarını “faal imgelem” adını verdiği şeyi uygulamaya teşvik ederek tedavi eden Anthony Storr gibi bazı terapistlerce kabul edilmiştir. Burada bahsedilen, dünyaya çok uzun süre ve tümden batmanın sonucunda kimlik kaybı çeken hastalarda yarar gösteren bir tür “kopuk imgelemdir.” “Faal imgelem” sırasında hasta, kişiliğinin yitik yüzleriyle bağlantı kurar, dünya için gerekenden daha derin bir kimlik, bir başka deyişle bir gizli benlik geliştirir ve sıklıkla daha az egoist ve daha az kariyer meraklısı haline gelir.

Storr bir “teknikten” bahsediyor ama tek gereken mahremiyettir ve mahremiyete sıkıcı bir sohbet veya toplantı sırasında bile erişilebilir. Buradaki fikir sadece beyin şebekesini dikkat dağıtıcılardan kurtarmak ve ardından marşa basıp ne tür bağlantılar yapabileceğini görmekten ibarettir. Elbette beyin şebekesi kötü günlerde, dünyevi meselelerden bitkin düştüğü, sağlık sorunları yüzünden dikkati dağıldığı, umutsuzluk ve korkudan donakaldığı için veya sadece akşamdan kaldığı için marşa basmayı reddedebilir. Kimi zaman görünürde hiçbir amaç yokken zayıfça titreşebilir. Ama tıpkı atletlerin ne zaman “olaya kaptırdıklarını” bilmeleri gibi, beyin şebekesinin tamamen uyuma eriştiği, bu uyumun farkında olduğu ve yeni bağlantılar kurmak üzere oluşunun heyecanlı titreşimleriyle mırıldandığı, kumar makinelerinin üç simgenin yan yana gelişinde coşkuyla sarsılıp markaları kusuverdiği an misali anları vardır. Bu, gerçek Evraka anı, zihnin orgazmıdır.

Geçmişin birçok düşünürü gibi, sinirbilimciler de amaca yönelik düşünce ya da düşünceyle duygu ve düşünceyle bellek arasındaki bağlantılarla daha çok ilgilenmişlerdi. Ama yakın dönemde Evraka olayına ilgi duymaya ve kavrayış üstünden kavrayış aramaya başladılar.

Beynin birbirinden çok farklı işlevlere sahip iki yarıküreden, sağ ve sol yarıküreden oluştuğu, bu yarıkürelerinse prefrontal korteks tarafından düzenlendikleri sonucuna vardılar. Sol beyin normal bilinçlilikten, biteviye kaygı dırdırından ve sağlığa, faturalara ve kariyere yönelik gereksiz telaştan ve aralarında dil anlama, görüntü işleme gibilerinin bulunduğu diğer birçok işlevle doğrusal, rasyonel düşünceden sorumluydu. Sağ beynin belirli işlevleri daha azdı ve yeni ilişkilendirmeler (temaları, metaforları ve esprileri anlayabilmek dahil) kurabilmesine ve ayrıntılardan ziyade büyük resmi görebilmesine olanak tanıyan bağlanırlığı daha yüksekti. Yani sol beyin ağaçları, sağ beyinse ormanı görüyordu. Başka bir deyişle sol beyin dırdırcı bir gerçekçi, sağ beyinse kopmuş bir düşçüydü.

Bir sorun analiz yoluyla çözüldüğünde işi halleden muhtemelen sol beyindir. Ama kavrayışın kolaylaşması için prefrontal korteks strateji değiştirmek, sol beyine sesini kesmesini emretmek ve sağ tarafı ilişkilendirmede serbest bırakmak zorundadır. Zihni saplandığı noktayı bırakmaya ve dolaşmaya çıkmaya teşvik eden tuhaf bir yoğunlaşma biçimi… Beynin kavrayışı sağlayacak ilişkilendirmeyi yapabilmesi için tamamen gevşemesi gereklidir ki ilhamın yoğun odaklanma anlarından çok duşta veya sabaha karşı dörtte çiş edip yatağa dönerken gelmesinin nedeni budur. Ve başarılı ilişkilendirme gerçekleştiğinde kavrayış kör edici parlaklıkta ve apaçıktır çünkü panayır misali tüm ışıkları yanıveren prefrontal korteks tarafından tanınmıştır. Bu başka birisinin kavrayışının anlaşılmasında da gerçekleşir ve prefrontal korteksin ışıldaması sağ beyni geçmiş deneyimlere yönelik yeni anlayışa ve gelecek davranışlara yönelik yeni algılayışa iter. Kişinin kendisine veya başkasına ait ilham veya kavrayış, beyni ve evreni, benlik ve dünyayı, geçmiş ve geleceği ama hepsinden öte bugünü aydınlatıveren muazzam bir ışık çakmasıdır.

Özgün kavrayış veya ilhamlar elbette nadirdir ama Evraka anları olmasa bile dırdırcı, saplantılı, espriden anlamayan sol beyni susturup sağ beyni devreye girmeye teşvik etmek, müthiş haz vericidir. Spinoza’nın zihnin işleyişiyle ilgili pek çok haz ifadesiyle kastettiği kesinlikle budur: “Zihin kendisini ve gücünü incelediğinde haz duyar ve haz duydukça kendisini daha net anlar.” Ve bu tür düşünmeler sadece gündüz düşü kurmak, gerçek hayattan kaçmak hatta gerçek hayatı reddetmek gibi görünseler bile aslında hayata duyulan minnetin en derin ifadeleridir. Hannah Arendt’in tişört sloganı ürettiği nadirdir ama hiç üretmemiş de değildir: “Düşünmek, şükretmektir.”

Derin düşünmek ve dalıp gitmenin güzelliği, herhangi bir uzmanlık ya da eğitim, ayin, jargon, özel yer veya şart gerektirmemesidir. Herhangi bir yerde, her zaman düşüncelere dalıp gitmek mümkündür. Yalnızlık bile şart değildir. İşyerimde bazı toplantılarda başarıyla dalıp gitmişliğim var (ani ve beklenmedik bir soru, zorluk çıkarabiliyor gerçi). Ama en iyi sonucu almak için huzur, sessizlik ve rahat bir koltuğu tavsiye ederim. Bir ağaç, tek başına, kente sürgün edilip betona kök salmış, yapayalnız ve hain, kindar kent rüzgârının saldırısı altında ama saldırıyı karşılayıp saldırıdan hışırdamak, dalgalanmak, titreşmek ve salınmak için faydalanan bir ağaç manzarası da çok işe yarayacaktır.

Michael Foley – Saçmalıklar Çağı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İran Kürt Müziğinde Sadollah Nasiri ve Dilan Albümü

Kapat