Sabahattin Eyüboğlu: “Çeviri kadın gibidir; ya serbest ve güzel olur, ya da sadık ve çirkin”

Her ne kadar biraz ekstra para kazanmak için çeviri yaptıysam da, hiçbir değersiz kitap çevirmedim. Bir de çevirimin esas metne sadık kalmasına özen gösterdim. Sevgili hocam Sabahattin Eyüboğlu ile Troilos ile Kressida’yı sonra da Moby Dick’i çevirirken birbirimize girerdik.

Bir Dinozorun Anıları

İlk çeviri sırasında, Sabahattin “bırakmıyorsun ki, senin şu sevgili Shakespeare’ini daha güzel yapayım” derdi. Bense, “daha güzel olmasına gerek yok” diye direnirdim. Sabahattin, “çeviri kadın gibidir; ya serbest ve güzel olur, ya da sadık ve çirkin” derdi. Bense, Sabahattin eskiden Fransız Dili ve Edebiyatında doçent, dolayısıyla hocam olduğu halde, usta-çırak ilişkisinin gerektirdiği saygıya boş verir, ona kafa tutardım. “Bana bak, bu karı hem sadık hem de güzel olacak” derdim. Öyle bağırır çağırırdık ki, Magdi piyanosundan kalkar, ne oluyor diye çalıştığımız odaya koşardı. Beraber çeviri yaparken verdiğimiz bunca savaştan sonra temelli küs olmamamız, dostluğumuzun ne denli sağlam temeller üstüne kurulduğunu kanıtlar.

Gelgelelim, ben Türkçe öğreniyordum bu hırgür arasında. Sabahattin’den her gün özel Türkçe dersi alıyordum sanki. Onun İngilizcesi, Fransızcası kadar mükemmel olmadığından, ben küçük bir masaya oturur, yaptığım çeviri taslağını yüksek sesle okurdum. Sabahattin yerleştiği koltuktan ya da uzandığı divandan beni dinler, gerekli değişiklikleri yapardı. “Şu sözcüğün yerine şunu kullan” derdi ya da tümcedeki sözcüklerin sırasını değiştirirdi. Acemice sözcüklerle acemice kurulmuş bir tümce, güzel Türkçe olurdu böylece.

Gençliğimde o güzel Türkçeyi bilmediğimi açıkça itiraf etmeliyim şimdi. Dilbilgisi kurallarına uygun bir Türkçe kullanmakla yetinirdim sadece. Sözcük dağarcığım perişan bir durumdaydı. Fransızca ya da İngilizce bir sözcüğün, ancak bir ya da iki Türkçe karşılığı aklıma gelirdi. Örneğin, “grue’ ya da “whore” sözcüklerine karşılık, ancak “orospu” ya da “fahişe” sözcüklerini düşünebilirdim. Oysa sürtük vardı, yosma vardı, sokak kadını vardı, aşifte vardı, fettan vardı, kaltak vardı; bunların arasında da ince farklar vardı. Ama dilimin zenginliklerini ve inceliklerini bilmediğim için, gençliğimde çevirdiğim kitapları – bu arada çok uzun bir kitap olan Tom Jones’u- başından sonuna kadar yeniden çevirmek zorunda kaldım.

Bir dil fukarası olmamın nedeni, Türkçe kitap okumamamdı elbette. Öğrencilerime sabahtan akşama kadar söylediğim gibi, bir dili ancak okuyarak gerçekten öğrenebilirsiniz. Konuşma dili, 1500-2000 sözcüğün sınırları içinde kalır. İsterseniz Fransa’da, İngiltere’de ya da Amerika’da kırk yıl oturun, eğer kitap okumazsanız, ne doğru dürüst Fransızca öğrenebilirsiniz, ne de İngilizce. Bense, bu yabancı dilleri sürekli okuyor, ama kendi öz dilimi çok az okuyordum; çünkü 1940’tan önce, okuyacak fazla bir şey bulamıyordum. Edebiyatımızda bir Rönesans saydığım 194O’lı yıllardan sonra kendi ülkemin şiirlerini, romanlarını, öykülerini okumaya başladım. Ondan önce ancak halk şairlerini okumuştum (şimdi de büyük bir haz alırım halk şiirinden). Uşaklıgil, Yakup Kadri, Hüseyin Rahmi gibi belli başlı romancıları okumuştum. Divan edebiyatı şairlerinden çok hoşlandığım halde, Arapça ve Farsça sözcükler engeli vardı aramızda. Ahmet Haşim gibi çok sevdiğim şairleri okurken de aynı engelle karşı karşıya geliyordum. İyi bilmediğim bir dilde yazılmış bir metinle uğraşıyordum nerdeyse. Osmanlıca deyimleri anlayabilmek için sözlüklere bakıyordum. Oysa sözlüklere bakarak şiir okumak güçtür. Bu yüzden bütün şiir çevirileri iki dilde basılmalıdır bence. Bir sayfada özgün metin, karşı sayfada çevirisi. O dili az bilenler, şairin tam ne dediğini daha iyi anlayabilirler böylece. O dili de daha iyi öğrenirler. Ben Lorca ve Neruda’nın iki dilli baskıları sayesinde İspanyolcayı biraz sökebildim. Şiir sevenlerin her yabancı dili biraz olsun öğrenmelerinin en güzel yoludur bu.

İki dilde basılan kitapların bir başka yararı da o yabancı dili iyi bilenlerin, çevirinin doğru, olup olmadığını denetleyebilmeleridir. “Türkçe söylemek” felâketi biraz önlenebilir böylece. Ne demek “Türkçe söylemek?” Türkçe söylemek istiyorsan, başkalarının şiirini acayip biçimlere sokmaktan vazgeç, istediğin gibi kendi şiirini yaz. Çeviri çeviridir. Nâzım Hikmet gibi, “hattâ çeviri biraz çeviri kokmalıdır” demeyeceğim. Ama çevirmenin yabancı dildeki metne saygıyla yaklaşmasını istiyorum. Kendi işine gelenleri değil, o yabancının gerçekten söylediğini, elinden geldiğince güzel bir Türkçeyle okuyuculara aktarmasını istiyorum. Bu Türkçe söyleyenlerin dili genellikle olağanüstü marifetli olduğundan, asıl metni bilmeyenler “aman ne şahane bir çeviri!” diye kendilerinden geçerler. Yabana metni bilenler ise, “bak, adam ne demiş, bu ne diyor?” diyerek şaşkına dönerler.

İhtiyarlar çeviri yapabilirler konusuna değinirken, gene uzun bir parantez açtım. Çeviri yapmak çok oyalayabilir yaşlıları. Ama bana kalırsa, onların gene evlerinde oturarak, fazla yorulmadan yapabilecekleri en güzel iş anılarını yazmaktır. Bunları yayınlamak umudu olmasa bile, bir köşede duran o kâğıtlar günün birinde gün ışığına çıkabilir. Ve bu arada o ihtiyar, kendi kendisiyle hesaplaşmıştır hiç olmazsa.

Hepimizin bildiği gibi, yaşayabilmek için bir amaç edinmek, o amaç uğruna çalışmak şarttır. Çalışmak değil, stres altında çalışmaktır insanı mahveden. Oysa bir emekli stres altında değildir artık. İstanbul’un o korkunç trafiğinde, sokaklarda koşuşarak, belirli bir saatte belirli bir yere ulaşmak zorunda da değildir. Canı istediği zaman, canı istediği kadar çalışır ve bu onu ayakta tutar. Bir insanın gençliğinde işkolik olması ne denli yıkıcıysa, yaşlılığında tembel tembel oturması da o denli yıkıcıdır.

Kafası henüz işleyen, eli ayağı az çok tutan, bir evde tek başına yaşayabilen bir ihtiyarın son döneminin bir altın çağ sayılabileceğini; hattâ bunca felâket arasında ayakta kalabilmesinin bir çeşit zafer olduğunu, arkadaşım Mehmet Ali Aybar’a anlatmaya çalıştım bir gün. Ama ne yazık ki, onu hiç kandıramadım. “Gene saçmalıyorsun, Mîna” diye tersledi beni. Zaten beni sık sık terslerdi bu çok eski ve çok sevgili arkadaşım. Oysa ona söylediklerime içtenlikle inanıyorum. Dahası, ölüm yaklaştıkça, yaşamdan ve doğadan daha fazla haz almaya başladım. Örneğin, Eylül sabahları eski İstanbulluların “sümbülî” dedikleri o hafif pembemsi sisin daha çok keyfine varıyorum. Kış günleri evimin önünde güneşin, akıl almaz kırmızılar, morlar, yeşiller içinde batması, bana daha çok heyecan veriyor. Geçenlerde yaşlı bedenimi kırılgan bir eşya gibi taşıyarak (bedenimi hep öyle taşıyorum artık ve bir yaşlılık simgesi sayıldığı için ihtiyarlar baston kullanmaktan hoşlanmadıkları halde, ben kullanıyorum) çok rüzgârlı bir günde Ayasofya’nın yanından geçtim. Acayip bir titreşim vardı havada. Kulak kesilince, anladım ki, Ayasofya’nın minareleri vınlıyordu. Resmen vınlıyordu. Gençliğimde, rüzgârlı günlerde kimbilir kaç kez geçmişimdir ordan. Ama ya kendi derdime ya da geçim derdine düştüğüm için, hiç farkına varmazdım böyle güzelliklerini.

Şimdiyse ne kişisel derdim kaldı ne de geçim derdim. Bence en güvenilir gelir, belki tek güvenilir gelir olan o görkemli emekli maaşımla gül gibi geçiniyorum. Yalnız ruhsal açıdan değil, parasal açıdan da hayatımın altın dönemini yaşıyorum böylece. Artık kimseye bakmak zorunda değilim. Ev kirası da vermiyorum. Ömrüm boyunca burjuvalara atıp tuttum; yerin dibine batırdım onları. Ne var ki, burjuva bir aileden gelmenin yararlarını yadsıyacak durumda değilim. Aldığım eğitim de burjuva kökenlerim sayesinde, şimdi oturduğum Mühürdardaki deniz manzaralı daire de. Vaktiyle babamın babası, halama düğün armağanı olarak bir ev vermiş. Halam çocuksuz ölünce, bir dairesi amcama, bir dairesi bana verilmek üzere, o ev apartman haline getirilirken, tesadüfen o sırada yoldan geçen Aziz Nesin deniz manzaralı yeni yapılan apartmana bakmış bakmış, “kim bilir hangi talihli pezevenk burada oturacak” demiş kendi kendine. Orada benim oturduğumu öğrenince, “aman ne güzel! Demek o talihli pezevenk senmişsin!” diye çok sevinmişti. Böyle bir manzaralı yerde oturmak gerçekten de bir pezevenk şansı.

Mina Urgan
Bir Dinozorun Anıları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Fikret Kızılok Yadigar albümü: “Süleyman hep başbakan hep başkan…”

Rock müzik tınıları ve deneysel çalışmalarıyla tanınan yakın dönemin en önemli sanatçılarından biri olan Münir Fikret Kızılok 1946 yılında İstanbul'da...

Kapat