Mina Urgan: Kendini öldürmek kolay, asıl zor olan rezil olmadan yaşamaktır

Ötanaziye inanan ender hekimlerden biri olan yakın dostum Profesör Gencay Gürsoy’a çoktan vasiyet ettim bunu. Üzüldü, duraksadı. Bir süre sustuktan sonra, “bu hafta içinde bana böyle bir vasiyette bulunan ikinci kişisiniz” dedi. Birinci kişi, sevgili arkadaşım Aziz Nesin’miş. Aziz ölünce, Gencay’a “işin kolaylaştı; artık bir kişi kaldı” dedim.

Biliyorsundur ki, kendini öldüren her insan, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, çevresini suçlamaktadır. “Beni anlamadınız, bana yardım etmediniz; işte bu yüzden ölüyorum” demektedir sanki. Onu sevenler de, kendilerini sorgulayıp suçlamaya başlarlar. “O gün şöyle demeyecektim; şu gün onu aramam gerekirdi; neden bunu yapmadım, neden şunu yapmadım” diye acı çekerler. İntihar edenler, yalnız kendilerini değil, onları sevenleri de öldürürler bir bakıma. Kaldı ki, kendini öldürmek kolaydır. Anlık bir cesaret meselesidir sadece. Asıl zor olan yaşamaktır. Bunca felâket arasında, fazla rezil olmadan yaşamak gücünü bulmaktır asıl zor olan.

Bu gücü artık bulamayan ihtiyarların ya da umarsız hastaların ölmelerine yardım etmeli. Beden tümüyle tükendiyse, hele beyin işlemez hale geldiyse, yaklaşan sonu hızlandırmalı. En doğrusu bunu hastanın yakınlarının, çocuklarının, torunlarının yapmasıdır. Ama sevdiğini öldürebilecek kadar merhametli, irade sahibi çocuklar, torunlar çok ender olduğundan, iş gene hekimlere kalıyor. Hipokrat yemini ise, onların elini kolunu bağlıyor. Bu yemin sorgulanmalı. Ölümcül bîr hasta kendi kararıyla ya da bilincini yitirdiyse yakınlarının kararıyla gereksiz yere işkence çekmekten kurtulmalı.

Ötanazi için İngilizcede çok güzel bir deyim vardı: “Mercy killing” yani merhametten ötürü öldürmek. Sevgilim Thomas More ta on altıncı yüzyılın başlangıcında, bu deyimi kullanmadan Ütopya’smda ötanaziyi savunur. 1935’de Katolik Kilisesi onu resmen ermiş ilân etmişti. Gerçekten öyleydi kendisi, ama Kilisenin sandığı gibi Katolik bir ermiş değil, komünist bir ermişti aslında.

1984’te yayınladığım Edebiyatta Ütopya Kavramı ve Thomas More kitabından alıntılıyorum: “Hastalık hem çaresizce, hem de sürekli ve dayanılmaz acılar çektiriyorsa, hastanın yaşamı da ancak ölümle sonuçlanabilecek bir işkenceye dönüştüyse, rahiplerle hekimler, artık ölüme katlanması için hastaya öğütler verirler. Hastanın ölmekle hiçbir şey yitirmeyeceğini, olsa olsa acılarına bir son vereceğini söylerler… Hasta çoğu zaman uyuşturucu bir ilâçla uykuya dalıp, can çekişmenin acısını duymadan, kendi yaşamına son verir.”

Ötanaziye inanan ender hekimlerden biri olan yakın dostum Profesör Gencay Gürsoy’a çoktan vasiyet ettim bunu. Üzüldü, duraksadı. Bir süre sustuktan sonra, “bu hafta içinde bana böyle bir vasiyette bulunan ikinci kişisiniz” dedi. Birinci kişi, sevgili arkadaşım Aziz Nesin’miş. Aziz ölünce, Gencay’a “işin kolaylaştı; artık bir kişi kaldı” dedim.

Kızım Zeynep bunun şakasından bile hoşlanmaz ama, kendim için bir ötanazi töreni, önerdim ona: “Zöbö” diye bir sözcük uydurdum: Sözde bunamışım, hem de öyle fena halde bunamışım ki, dilim dönmüyor, Zeynep diyemiyorum, “Zöbö” diyorum. Ben “Zöbö” der demez, görkemli bir şölen hazırlanıyor hemen. En sevdiğim yemekler yapılıyor, en sevdiğim kişiler çağrılıyor bu şölene. Bunlardan her biri, güzel bir baharat eklercesine, kendi eliyle bir tutam zehir serpiyorlar önümdeki tabağa. Bir sevinç ve sevgi havası içinde, daha fazla sürünmeden, ölüveriyorum böylece.

Çok hoşlandığım bu fantezinin kaynağı, çok eskiden bir antropoloji kitabında okuduğum bir gelenektir belki de: Vaktiyle Afrika’da bir yamyam kabilesinin törensel bir ağacı varmış. Yaşlılar, bu ağaca tırmanabildikleri sürece, kabilenin en değerli kişileri sayılır, büyük saygı görürlermiş. Ama ağaca artık tırmanamayacak duruma gelince, herkes toplanıp bir şölen düzenler, ihtiyarı bir güzel pişirip yerlermiş. Sevdikleri tarafından bir şölende yenilmek düşüncesi bana ayrıca hoş geliyor. Bu yamyamlık olayı Hıristiyanlıkta da var. “Eucharistie” töreninde, Hazreti İsâ simgesel olarak yenilir. Papazın sunduğu ekmekle şarap, İsa’nın etini ve kanını temsil eder. İsâ, kendisine inananlara, “yiyin, için; işte etim, işte kanım” der.

Eskimoların, ihtiyarları buzlar arasında ölüme terketmeleri ya da eskiden Japonların yaşlı annelerini karlı bir ormanda bırakmaları da fena değildir.

Mina Urgan
Bir Dinozorun Anıları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yaşanılan coğrafya düşünce tarzını nasıl etkiliyor? – David Robson

Kapat