Mina Urgan Üvey Babası Falih Rıfkı’yı Anlatıyor: Babamın yokluğunu hiç hissettirmedi

Otuz iki yaşında ölen biyolojik babam Tahsin Nahit’i hiç tanımıyorum. O aklıma geldikçe, “delikanlı” babam derim kendi kendime ve şimdi o yaşta bir torunum olabileceğini düşünürüm. Babamın neden bu kadar gençken öldüğü çocukluğumda bana söylenmemişti.

Babamın ölümünden sonra, ben dört yaşındayken, annem Falih Rıfkı ile evlenmişti. Bu evlilik iyi yürümüyordu. Falih Rıfkı’ya son derece düşkün olduğumdan, ondan başka baba da bilmediğimden, aralarında tatsızlık çıkmaması için, küçükken bile yoğun bir çaba gösteriyordum. Annem saldırıya geçince üvey babamın elini yakalıyor, ceketini çekiştiriyor, “baba, çıkıp gezelim biraz” diye yalvarıyordum. Şişli’deki apartmandan kaçıp, Beyoğlu sinemalarına, kahvelerine, lokantalarına gidiyorduk. O günlerden birinde, Taksim’de şimdi tiyatro olan Majik Sineması’nda, Nibelungenlied üstüne bir film görmüştük. Bu Kuzey Avrupa destanında, başkişinin, bir ırmaktan su içerken, çiçekler arasında, sırtından bir mızrakla vurulması, yedi yaşında olan beni çok etkilemişti. Oturduğumuz locada, bir sehpanın üstünde, kocaman pembe abajurlu bir elektrik lambasının bulunmasına da çok şaşmıştım. Perdenin iyi görülmesini engelleyen bu abuk sabuk lamba acaba neden o locaya konulmuştu diye hâlâ düşünürüm. Bir defasında, sözde eğleneyim diye bir Şarlo filmine gitmiştik. Ama Şarlo’nun halleri beni fena halde duygulandırdığı için, ağlaya ağlaya çıkmıştım o sinemadan. Evden akşam vakti kaçınca, çoğu zaman Rejans’a giderdik. Lokantanın şimdi boş olan üst katında, bir küçük orkestra vardı o sıralarda. Balalaykalarla gitarlarla Rusça şarkılar söylenirdi. Falih Rıfkı, orada hizmet eden birbirinden güzel Beyaz Rus kadınlarla kırıştırırken, ben de onların kucağında o şarkıları dinlerdim. Rus halk müziğinin beni hâlâ coşturmasının nedeni bu olsa gerek. Ne var ki, 1979’da bir haftalığına Sovyet Rusya’ya gittiğimde bu güzel şarkıları değil, bayağının bayağısı bir pop müziğini dinleyebildim ancak.

Ben İstanbul’da yatılı okula gidince, Ankara’da başbaşa kalan annemle babamın arası iyice açıldı. Sevgili küçük kardeşim Halil’in, annesiyle öz babasını birleştirmek için bir çaba göstermeye hiç niyeti yoktu. Çünkü annesine tutkulu bir düşkünlüğü vardı; babasının ortadan çekilmesine can atıyordu. Günün birinde, ben on beş yaşındayken, annem Ankara’dan okula telefon etti. Halil’i alıp, İstanbul’a geleceğini bildirdi. “Babam da geliyor mu?” diye sordum. “Senin baban filan yok; boşanıyoruz” diyerek telefonu kapattı. Durumu bana böyle bildirmesini hâlâ bağışlayamıyorum. Karnıma korkunç bir tekme yemiş gibi, iki büklüm çıktım o telefon kulübesinden. Çünkü annem, üvey babamdan boşanınca, Falih’ Rıfkı’nm artık benim babam sayılamayacağını anlayıvermiştim. Aynı yıl, ayrılmalarından önce, Şefika denilen yanardağ patlamaya geçtiği bir sırada, Falih Rıfkı’ya da buna benzer çok kırıcı bir söz söylediğini çok daha sonraları öğrendim: Üvey babam, Türkiye’nin en iyi cerrahını bulup, beni ameliyat ettirip ölümden kurtardıktan sonra, Ankara’ya telefon edip durumu anneme bildirmiş. Neşeli yapmaya çalıştığı bir sesle “ben ne yaptım biliyor musun? Mîna’yı ameliyat ettirdim” deyince şok geçiren Şefika “benim” sözcüğünü vurgulayarak, “benim kızımı ameliyat ettirmeye senin ne hakkın var!” diye bağırmış. Falih Rıfkı da bunu bağışlayamamıştı.

Çok daha sonraları, ben orta yaşlı bir kadınken Şefika, volkanik patlamalarının birinde, hayatını mahvetmekle suçladı beni: Benim yüzümden Falih Rıfkı’ile evlenmiş, hayatı mahvolmuş. Evlenmesinin tek nedeni benim Falih Rıfkı’ya düşkünlüğümmüş. Ben bu adama o kadar düşkün olmasaymışım, annem de ya hiç evlenmeyecek ya da başkasıyla evlenecek, hayatı da mahvolmayacakmış. Dört yaşında bir çocuğun, annesini belirli bir adamla evlenmeye nasıl zorlayabileceğini hiç anlayamamıştım. Ama Şefika denilen yanardağının patladığı günlerden biri olduğu için, susmaktan başka çarem yoktu.

Annem, kişisel gelirini yitirir yitirmez, kocasına boşanma dâvası açtı. Kendine özgü kusursuz bir mantık yürütüyor, şöyle diyordu: “Eskiden param vardı. Falih Rıfkı’ya tahammül etmek zorunda değildim. Canım istediği için tahammül ediyordum. Artık param yok; Falih Rıfkı’ya tahammül etmek zorundayım. Ama etmeyeceğim.” Falih Rıfkı’nm kardeşi Neşet Atay, anneme yalvardı yakardı. “Yengeciğim, yapma, bu çocukları düşün” dedi. “Ayrı otur; onu hiç görmeden İstanbul’da kal; o nasıl olsa Ankara’da. Tut ki, Ankara’da sana gelir getiren bir apartmanın var. Durup dururken, yakar mısm o apartmanı?” Şefika, hiç duraksamadan, “yakarım elbette” dedi. Yakacağından hiç kuşkum yoktu.

Böylece ansızın yoksul olduk. Ama para lâfı etmek o sıralarda son derece ayıp sayıldığından, bu ekonomik krize en küçük bir değinme bile yapılmazdı evimizde. Ben palazlanıp para kazanacak duruma gelinceye kadar, ev eşyası satarak geçindik. Cumartesi öğleyin okuldan eve gelince,, bir bakardım ki, Buhara halı yok olmuş. Kaça satıldığını sormak hırtlık sayılacağı için, halı eksikliğinin hiç farkında değilmiş gibi davranırdım. Bir iki ay sonra bir de bakardım ki, Baccarat kristaller yok. Birkaç hafta sonra Sevres porselenler yok. Bir süre sonra gümüş çatal bıçak takımları, vb. İyi ki, evimiz, zevk sahibi eski bir zengin evi olduğundan, alındığı fiyatın yarısının yarısına da olsa, satacak bir hayli eşya vardı gene de.

Annem çalışmayı da denedi bir ara. Ahbaplarından çok kibar bir beyin sahibi olduğu bir dekorasyon ve mobilya mağazasında iş buldu. Ama annemin öyle çekici bir kişiliği vardı, öyle parlak konuşuyor, karşısındakini öyle etkiliyor, egemenliğini öyle yadsınmaz bir kesinlikle kuruyordu ki, müşteriler, kısa bir süre sonra, mağazanın asıl sahibini adam yerine koymamaya başladılar. Bir şey satın alacakları zaman, “biz önce hanımefendiyle danışmak istiyoruz” diyorlardı. Üçüncü sınıf bir tezgâhtar durumuna düşen mağaza sahibi de, tüm kibarlığına karşın, böylesine küçümsenmeye katlanamadığından, Şefika’nın iş hayatı ancak bir iki ay sürdü. Üstelik, elimize hiç para geçmedi. Çünkü annem bir yandan evdeki kıymetli eşyaları satarken, bir yandan da mağazada beğendiği birkaç küçük antikayı, fiyatı maaşından kesilmek üzere, satın almıştı.

Daha sonraları, Edebiyat Fakültesi’nde asistan olduğum sırada, Falih Rıfkı, Anadolu Ajansında bana bir iş önerdi. Fransızca ve İngilizce çevirmenliği yapacak, Fakülteden aldığım maaşın en azından dört kat fazlasını kazanacaktım. Çok sıkıntıda olduğumuz için, hemen kabul ettim. Eve dönüp durumu anneme bildirince, Şefika kıyametleri kopararak dedi ki: “Bu bir kariyer değildir. Bir meslek bile sayılamaz. Yarın öbür gün daha pistonlusu gelir, seni o işten atıverirler. Üniversitede kalacaksın. Dişimizi sıkarız, idare ederiz”

Aslan Şefika’nın bu direnci sayesinde mesleğime devam edebildim; profesör oldum sırası gelince. 196O’ta profesörlük utanılacak bir unvan değildi henüz. -Şimdiyse, biraz öyle oldu. Birçok namuslu profesörün yanı sıra başta politikacılar olmak üzere yığınla da namussuzu var. O kadar ki, beni bilmeyen birine “Profesör” diye tanıtılınca, ezilip büzülüyorum. “Ama ben namussuz değilim” demek geliyor içimden.

***
Otuz iki yaşında ölen biyolojik babam Tahsin Nahit’i hiç tanımıyorum. O aklıma geldikçe, “delikanlı” babam derim kendi kendime ve şimdi o yaşta bir torunum olabileceğini düşünürüm. Babamın neden bu kadar gençken öldüğü çocukluğumda bana söylenmemişti. Annem de, sevgili nenem de bu acı olaydan söz etmek istemiyorlar, “birkaç gün içinde öldü işte” diyerek, sorularımı geçiştiriyorlardı. Ben de yaşından büyük romanlar okuyan bir çocuk olarak, babamın kendini öldürdüğü kanısına vardım ve bu durumlar kalıtımsal olduğundan, günün birinde ben de intihar edebileceğimi düşündüm. Ancak on iki yaşıma doğru babamın hangi hastalıktan öldüğünü öğrendim: Bir yakınımızın başına gelen bir felâket üzerine, boğazım sıkılıyor-muş, nefes alamıyormuşum gibi bir sıkıntı duydum. Annem sokakta olduğu için, bunu üvey babama söyledim. Falih Rıfkı büyük bir telâşa kapıldı. Hemen bir taksi çağırdı; ünlü kulak -burun -boğaz uzmanı Dr. Taptas’a götürüldüm. Falih Rıfkı “polimyozit” gibi bir tıp terimi kullanarak, “bu çocuğun babasının hastalığı da böyle başlamıştı” dedi. Meğer babamın boğaz kasları sıkışmış ve bu yüzden çifte plörezi olarak, birkaç gün içinde oluvermiş. Şimdiyse bu hastalığın tedavisi çok kolaymış, bir tek enjeksiyonla sıkışan kaslar gevşetiliyormuş.

Üvey babam Falih Rıfkı sayesinde, babamın yokluğunu hiç hissetmedim. O sırada pek para kazanamadığı için, evimize iç-güvey geldiğinde, yanında getirdiği tek şey, benim için aldığı oyuncaklarla dolu küçük bir sandıktı. Büyüdükten sonra, o sandığın atılmasına uzun zaman gönlüm razı olmadı. Falih Rıfkı’nm üvey baba olarak tek kusuru, beni fazlasıyla şımartmasıydı belki. Kardeşim Halil doğduktan sonra da ben her zaman ön plandaydım.

Halil yedi, ben de on dört yaşındayken, ona babalarımızın durumunu bildirmeye karar verdik. Annemle ben gerekli açıklamaları yaptık. Halil, öz babamın salonda duran fotoğrafını göstererek, “şu Tahsin Nahit Bey, Mîna’nm babası, değil mi?” diye sordu. “Evet” dedik, “peki, benim babam Falih Rıfkı Bey onun babası, değil mi?” diye sordu. Buna da “evet” dedik. Ama Halil’in üçüncü sorusunda işler karıştı. “Peki, Tahsin Nahit Bey benim nem oluyor?” diye sordu. “Senin hiçbir şeyin olmuyor; çünkü sen o zaman doğmamıştın bile” dedik. Bunun üzerine Halil kendini yerlere attı, ağlamaya, tepinmeye başladı, “Mîna’nın neden iki babası var da, benim bir tek babam var!” diye bağırarak, korkunç bir kıskançlık nöbeti geçirdi. Kardeşime “Tahsin Nahit Bey senin de baban” demekten başka çare yoktu. Eve bir konuk gelince, kardeşim, babamın fotoğrafını gösterir, “işte benim öteki babam, Tahsin Nahit Bey” diye övünürdü.

Mina Urgan
Bir Dinozorun Anıları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Geçmişi Olmayan Kentler İçin Küçük Rehber – Albert Camus

Kapat