“Ne mutlu dünyaya hiç gelmemiş olana!..” Şair Hayyam – Sadık Hidayet

Temas edilenler de gösteriyor ki Hayyam’ın düşüncesinin nüfûzu, gönül okşayan ahengi, kılı kırk yaran görüşü, engin şiir yeteneği, ifade güzelliği, mantığındaki sıhhat, gereksiz şeylerden arınmış sade benzetmelerin bolluğu, özellikle çeşit çeşit ahenkle herkesin ruhuna hitabeden felsefesi ve düşünce tarzı, pek az filozof ve şair arasında ona yüce ve apayrı bir makam vermektedir.

Rubai, şairin düşüncesini tam anlamıyla yansıtan en küçük şiir veznidir. Her şair diğer şiirlerinin yanı sıra az veya çok rubai söylemekte kendini görevli saymıştır. Fakat Hayyam geleneklere duyduğu saygıyla bu küçük vezni tercih etmiş ve olağanüstü bir maharetle düşüncelerini bu kalıba sığdırmıştır.
Hayyam’ın terâneleri o denli sade, doğal ve edebî, yaygın ve hoş bir dille yazılmıştır ki ahengiyle ve güzel benzetmeleriyle herkesi hayran bırakır. Bunlar fars şiirinin en güzel örneklerinden sayılır. Hayyam konuyu ifadede o denli güçlüdür ki bunun cazibesinden ve etkisinden kuşku duyulamaz. Önemli felsefî bir görüş nasıl olur da bir rubai kalıbına sığdırılır? Her birinde ayrı bir felsefenin gözlendiği ve aynı zamanda aralarında uyum olan birkaç rubai nasıl söylenebilir? Bunlar hayrete düşürür insanı. Hayyam’ın düşüncesindeki bu cazibe onun terânelerini dünyaca ünlü kılmıştır. Hayyam’ın sade ve küçük şiir vezni okuyucuyu yormaz ve ona tekrar düşünme fırsatı verir.
Hayyam şiirde kimseyi izlemez. Onun sade dili sanatının tüm sırlarından haberdardır. Şair meramını en veciz şekilde, en iyi biçimde dile getirir. Hayyam’dan sonra gelen kimi İranlı düşünürler ve şairler onun üslubunu izlemek, onun gittiği yoldan gitmek istemişler ama hiçbiri Hayyam’ın düşüncesindeki sadeliğe, cazibeye ve yüceliğe erişememiştir. Çünkü akıcı, mecazî ve kinayeli ahengiyle zarif ve benzersiz beyan tarzı ona özgüdür. Hayyam, düşüncesine ve amacına uygun lafızları seçecek güce sahiptir. Latif ve doğal ahenkli şiirinde hiç zorlama yoktur, su gibi akıcıdır. Benzetmelerinde ve istiarelerinde sade ve doğal bir zarafet vardır.
Hayyam’ın beyan tarzı, meşrebi ve felsefesi Fars edebiyatını önemli ölçüde etkilemiş, başkalarının düşünceleri için geniş bir meydan hazırlamıştır. Hatta Hafız ve Sadi bile doğrudan doğruya Hayyam’ın düşüncelerini taklit ederek zerrelerin çıkış noktaları, dünyanın kalıcı olmayışı, zamanın ganimet bilinmesi ve mey düşkünlüğü konusunda şiir söylemiş, ama hiçbiri bu alanda Hayyam’ın derecesine yükselememiştir.
Mesela Sadi şöyle der:
Be hâk ber merov ey âdemî be nahvet o nâz;
Ki zîr-i pây-i to hemçon to âdemîzâd est.
Yürüme toprağın üstünde çalımla, nazla ey insan!
Çünkü var ayağının altında senin gibi bir insan.
Aceb nîst ez hâk eger gul şikoft;
Ki çendin gulendam der hâk hoft!
Şaşılmaz, açarsa bir gül toprakta,
Çünkü yatıyor bunca gülendam toprakta.
Sa’diyâ, dey reft u ferdâ hemçonan movcûd nîst.
Der miyân-i în u ân forset şomâr imrûz râ.
Ey Sadi; dün gitti; yarın da yok ortada.
Ganimet bil bugünü bununla onun arasında.
Hafız ise şöyle der şiirlerinde:
Çonin ki ber dil-i men dâğ-i zolf-i serkeş-i tost,
Benefşezâr şeved torbetem ço dergozerem. (
Serkeş zülüflerinin dağı var ya yüreğimde,
Menekşelik olur toprağım, ben gittiğimde.
Her vakt-i hoş ki dest dehed, moğtenem şomâr.
Kes râ vukûf nîst ki encâm-i kâr çîst?
Buldun mu hoş bir vakit, ganimet bil, eğlen.
İşin sonu nereye varacak? Yok bir bilen.
Rûzî ki çerh ez gil-i mâ kûzehâ koned,
Zinhâr kâse-yi ser-i mâ por şerâb kon!
Yaparsa bir gün felek testiler toprağımızla,
Unutma sakın, doldur kafatasımızı şarapla.
Ki her pâre hiştî ki ber manzarîst,
Ser-i Keykubâd u İskenderîst!
Bir binada gördüğün her kerpiç parçası
Keykubad’la İskender’in kafatası.
*
Kadeh be şart-i edeb gîr zanki terkîbeş
Zi kâse-yi ser-i Cemşîd u Behmen est u Kobâd.
Âdâbıyla tut kadehi; çünkü terkibi
Cemşid’in, Behmen’in, Kubad’ın kafatası.

Hafız, Mevlana ve kimi mütefekkir şairler Hayyam’ın düşüncesindeki isyan ve olgunluğu hissedip zaman zaman bunlardan yararlanmış olsalar da, işleyecekleri konuları karmaşık cümlelerin, benzetmelerin ve kinayelerin altına o denli ustaca saklamışlardır ki bunları yüz ayrı şekilde yorumlamak mümkündür. Özellikle Hayyam’ın düşüncelerinden çok ilham alan ve onun teşbihlerini kullanan Hafız’ın en iyi Hayyam hayranı olduğu söylenebilir. Hafız aşırı şehvetiyle bağlantılı olan düş, tasavvur gücü ve şairane ilham bakımından Hayyam’dan çok ilerde olmasına rağmen, düşünceleri onun maddeci ve mantıktan yana felsefesine erişemez. Hafız, şarabı sufîlerin gizemli aracı haline dönüştürmesi açısından Hayyam’dan ayrılır. Örneğin Hafız’ın şarabı kimi yerlerde açıkça üzüm suyu anlamında olsa bile, tasavvufî ıstılahların altına o kadar saklanmıştır ki yoruma açık haldedir ve bunlarda bir tür tasavvuf kokusu alınır. Oysa Hayyam’ın örtbas etmeye, sembol ve işaret kullanmaya gereksinimi yoktur. Düşüncelerini açık seçik, dobra dobra söyler. Bu sade anlatım, pervasızlık ve açıklık onu diğer özgür düşünceli şairlerden ayırır.
Örneğin Hafız’ın şu beyitleri onun tasavvufî yönünü ve vazgeçemediği düşünü gösterir:
İnheme aks-i mey u nakş u nigârîn ki numûd
Yek furûğ-i roh-i sâkîst ki der câm oftâd.
Şu şarabın aksi, şu desenler, güzellikler
Sakînin kadehe yansıyan yüzünden.
Mâ der piyâle aks-i roh-i yâr dîde’îm
Ey bîhaber zi lezzet-i şorb-i modâm-i mâ!
Ey, sürekli içkiden aldığımız lezzetten gafil kalan!
Sevgilinin yüzünün aksini gördük biz kadehte.
Hafız da zahitlere saldırır ama Hayyam’ınkinden çok farklıdır.
Râz-i derûn-i perde zi rindân-i mest pors.
Kin hâl nîst zâhid-i âlîmakâm râ.
Perde arkasındaki sırları sarhoş rintlere sor.
Çünkü yoktur bu hal makamı ulu zahitte.
Hayyam’dan çok daha nazik ve korkakça cennete işaret eder:
Bâğ-i firdovs latîf est, velîken zinhâr
To ganîmet şomor in sâye-yi bîd o leb-i kişt
Cennet bahçeleri güzelse de, şu söğütün gölgesiyle şu çimenliğin kıymetini bil.
Ne kadar ihtiyatlı ve muhafazakârca Tanrı’ya gönderme yapar:
Pîr-i mâ goft: hetâ ber kalem-i son’ nereft.
Âferîn ber nazar-i pâk-i hetâpûşeş bâd!
Dedi pîrimiz: Yoktur kaleminde hata, yaratanın.
Âferin hata örten temiz nazarına yaratanın!
Başka şairler de Hayyam’ı izlemişlerdir. Kimilerinin sûfiyane şiirlerinde Hayyam’ın kinayeleri görülür. Örneğin Attar’da:
Ger ço Rostem şovket u zûret buved
Cây çon Behram der gûret buved
Olsan da şevketli, zorlu Rüstem gibi,
Olur yerin mezarda Behram gibi.
Gazzâlî de Hayyam’ın mazmununu kullanır.
Çerh fânûs-i hiyâlî, âlemî heyrân der û
Merdoman çon sûret-i fânûs sergerdân der û
Felek hayalî bir fener, âlem ona hayran.
İnsanlar fenerin suretleri sanki, avare onda.
Ahbârul-ulemâ’daki rivayete göre Hayyam tekfir edilince Mekke’ye gider ve muhtemelen yolda Tîsfûn harabesini görerek şu rubaiyi söyler:
An kasr ki ber çerh hemîzed pehlû
O kasır ki feleğe dayamıştı yanını,
Acaba Hâkânî ünlü “Eyvân-i Medâin” adlı kasidesini yazarken Hayyam’a ait bu rubaiden esinlenmemiş midir?
Hayyam’ın Fars edebiyatına tesir etmesinde daha çok onun düşünce olgunluğunun ve özgürlüğünün payı büyüktür. Kendisi de kaleminin güçlü oluşunun farkındadır. Novruzname’de “Kalem” bölümünde  kalemin kılıçtan daha etkili olduğunu belirterek şu sonucu çıkarır: “Kalemin bir ülkenin ıslah edilmesinde ya da bozulmasında önemli payı vardır. Bu yüzden güvenilir kalem sahiplerini el üstünde tutmak gerekir.”
Hayyam’ın İngiliz ve Amerikan edebiyatına, günümüz uygar dünyasına etkisi, onun dediklerinin başkalarınınkinden ne denli farklı olduğunu gösteriyor.
Hayyam riyaziyat ve astronomi ile uğraşsa da, bu kuru meslek, onun ince duygularını dışa vurmasına, doğadan zevk almasına, şiirle dolu iç dünyasını dışarı yansıtmasına engel olmamış, boş zamanlarının çoğunu eğlenceyle ve edebiyatla geçirmiştir. Astronomlar arasında Hâce Nasîr-i Tûsî gibi şair olanlar da vardır ve onlara birtakım şiirler isnad edilir fakat onların şiirleriyle Hayyam’ınkiler arasında yerden göğe kadar fark vardır. Onlar sadece ilahiyat, tasavvuf, aşk, ahlak veya sosyal konularda rubai söylemişler, yani başkalarının dediklerini tekrarlamışlardır. Şiirlerinde, kafiyelerinde hemen hemen şairlik zevki yok gibidir.
Mehtaplı gece, harabe, kumru, mezarlık, baharın nemli havası Hayyam’ı çok etkiler. Görünüşe bakılırsa, baharın görkemi ve taraveti, renkler, çiçek kokuları, çayırlık, ırmak, meltem, büyüleyici doğa, ay yüzlü güzellerin çeng nağmeleri ve onların bahar mevsimi ile nevruzu tamamlayan ateşli öpücükleri Hayyam’ın ruhunda olağanüstü bir iz bırakır. Hayyam diğer şairlerde nadir görülen kendine özgü bir yumuşaklık ve zariflikle doğayı hisseder ve olanca ustalığıyla vasfeder.
Rûzîst hoş u hevâ ne germest u ne serd.
Güzel bir gün. Hava ne sıcak, ne soğuk.
Binger zi sabâ dâmen-i gul çâk şode.
Bak, sabâ rüzgârıyla gülün eteği açılmış.
*
Ebr âmed u zâr ber ser-i sebze girîst.
Bulut geldi, yeşilliklerin üstünde hüngür hüngür ağladı.
Çon ebr be novrûz roh-i lâle beşost.
Bulut yıkayınca nevruzda lalenin yüzünü.
*
Mehtâb be nûr dâmen-i şeb beşikâft.
Mehtap, ışığıyla gecenin eteğini açtı.
Hayyam doğayı vasfederken, ihtiyaç duyduğu birkaç sözcükle çevreyi ve durumu canlandırıp hisseder; hem de Fars şiirinin Arap istilasının tesiri altında kalarak kelime oyunlarıyla, bilgiçlik taslamalarla, dalkavukluklarla kuru ve anlamsız bir hale geldiği zamanda. Yaradılıştan şiir zevkine sahip pek az şair, bir yaprak veya çiğ tanesini vasfetmek için o kadar ileri gidiyorlardı ki insanı tabiattan da soğutuyorlardı. Hayyam’daki dil sadeliği onun büyüklüğünü arttırır. Hayyam sade sözcüklerle yetinmez, terânelerinde, benzerlerine başka İran şairlerinde rastlanmayan ustalıklar da sergiler. O, kinaye ve alay yoluyla molla ağzı lafları alarak onlara iade eder. Örneğin şu rubaide:
Gûyend: Behişt u hûr-i ayn hâhed bûd.
Ancâ mey-i nâb u engebîn hâhed bûd.
Derler ki: cennet ve hûriayn olacak.
Orada saf şarap ve ballar olacak.
Önce nakilde bulunur. Mollaların cennetini tasvir eden ıstılahlarını onların diliyle açıklar, sonra cevap verir.
Ger mâ mey u ma’şûka gozîdîm, çi bâk?
Çok âkibet-i kâr hemin hâhed bûd.
Mey ile maşukayı tercih ettiysek, ne var korkacak?
Nasıl olsa işin sonunda bunlar olacak.
Şu rubaide ediplerin ve fâzılların lakaplarını kendi ıstılahlarıyla söyler.
Ânân ki “muhît-i fazl u âdâb” şodend.
Der cem’-i kemâl şem’-i eshâb şodend.
Onlar ki fazl ü âdab muhiti oldular
Kemâl cem’etmede ashâba şem’ oldular.
Sonra kendi diliyle onların lakaplarını ve iddialarını çürütür.
Reh zin şeb-i târîk nebordend be rûz,
Goftend fesâne’î yo der hâb şodend
Şu karanlık geceden çıkamadılar gündüze.
Bir masal söyleyip uykuya daldılar.
Bir başka yerde sufîlerin “perde” sözcüğünü kullandıktan sonra alay yollu, sırlar perdesinin arkasında yokluk olduğunu söyler:
Hest ez pes-i “perde” goftugûy-i men u to
Çon “perde” berofted, ne to mânî yu ne men.
Perde arkasında benden senden bahsedilir.
Perde düştü mü, ne sen kalırsın, ne de ben.
Bazen sözcüklerle oynar ama onun sanatı uydurma ve şımarık sanatlardan çok farklıdır. Bazen kullandığı sözcükler iki anlama gelir.
Behrâm ki gûr mîgiriftî heme omr,
Dîdî ki çigûne gûr Behrâm girift?
[gûr: 1. mezar; 2. zebra, yaban eşeği.]
O Behram ki ömür boyu hep yaban eşeği tuttu;
Gördün mü; mezar onu nasıl da tuttu?
“Nereye gittiler?” anlamına gelecek şekilde kumru sesini taklit etmesi, kıvrak zekâlıkla dolu bir şaheserdir ve şairin dile hâkimiyetini ve zevkini gösterir.
Dîdîm ki ber kongre’eş fâhte’î,
Benşeste hemîgoft ki “kû kû kû kû!”
Gördük ki burcunda bir kumru,
Konmuş, derdi: “ku, ku, nerde, hani?”
Bazı rubailerde kafiye tekrarlanmıştır. Belki bu, kimilerine göre sözcük ve kafiye fakirliği şeklinde yorumlanabilir. Örneğin:
Donyâ dîdî yu herçi dîdî hîç est.
Binger zi cihan çi terf ber bestem? Hîç.
Gördün dünyayı; ne gördünse bir hiçtir.
Bak ne kazandığıma dünyadan: Hiç.
Fakat konunun tüm trajedisi “hîç” sözcüğünün tekrarıyla sağlanmıştır.
Hayyam’dan bize Farsça ve Arapça birkaç felsefî ve bilimsel eser kalmış ama bu eserler onun şöhretine o kadar katkıda bulunmamıştır. Son zamanlarda Hayyam’a ait Novruzname adlı edebî bir risale bulundu ve bu yapıt aziz dostum Mucteba Minovî Bey tarafından Tahran’da bastırıldı. Sade ve benzersiz bir Farsça ile yazılan bu yapıtın da terâneleri söyleyen kişinin güçlü kaleminden çıktığı anlaşılmaktadır. Nesir bakımından Farsça nesrin en iyi ve akıcı örneklerinden birini oluşturur. Cümle yapısı Pehlevî diline çok yakındır. Siyasetname, Çehâr Makâle gibi o dönemde yazılan eserlerin hemen hemen hiçbiri hem nesir, hem edebî değer bakımından Novruzname’nin seviyesine ulaşamaz.
Yazar kitabının konusunu, doğrudan doğruya astronomi ile ilgisi olan eski İran’ın millî geleneklerinden seçmiş ve kitabında halkın astronomi ile ilgili hurafelerini, itikatlarını ve eşyanın özelliklerini astronomi ve tıp ışığında açıklamıştır. Bu kitap zamanın gerektirdiği kurallar çerçevesinde yazılmış olsa da, sözcüklerin arkasında yine Hayyam’a özgü kılı kırk yaran düşünce, aynı matematikçinin sağlam mantığı, olağanüstü tasavvur kuvveti, olgun sözleri vardır. Kıyıda köşede Hayyam’ın kaleminden kaçan ilmî ve maddeci felsefeye rastlıyoruz. Bu kitapta ne ahiret azabından, ne cennet lezzetlerinden bir kelime, ne bir sufî şiiri görülür, ne de ahlak ve dinden söz edilir. Konusu görkemli bir İran’ın, kumrunun yıkık kubbenin üstünde “ku ku” diye öttüğü, Behram’ın, Kâvus’un İran’ının, Nişabur’un, Tus’un yerle bir olduğu bir İran’ın şenliğidir. O dönemin şenliğini anlatır, âdetlerini, geleneklerini över.
Acaba bu kitabın Hayyam’a isnad edilmesi konusunda kuşkulanabilir miyiz? Elbette karinereler yoluyla mümkündür. Bu kitabın tesadüfen ya da kasıtlı olarak Hayyam’a isnad edildiğini farzedelim. Yazarının Hayyam’la bir fikir bağı kurduğunu, bu Nişabur’lu filozofun seviyesine, onun edebî makamına ve zevkine eriştiğini söyleyebiliriz. Her halükârda, bize kadar gelen Novruzname’yi Hayyam’dan önceki bir yazara isnad eden önemli tarihî bir belge bulunmadan hiçbir tahmin veya varsayım onu Hayyam’dan alamaz. Üstelik kendi devrindeki haşin itikatlarla örselenen güzelliklerin ve zarifliklerin içinde Hayyam’ın serkeş ruhunun, avamın batıl itikatları arasında kendine bir eğlence, bir çeşitlilik araması son derece doğaldır. Kitabın tümünde Sâsânî İranına eğilim, maniliğin yüksek sanat zevki ve estetik anlayışına bir özlem hatırlatılır. Yazar güzelliğe ibadeti kendine meslek edinmiştir. Nitekim bu güzellik onun cümlelerindeki sözcüklerde ve ahenkte açıkça görülmektedir. Şair, bilgin ve filozof Hayyam bir kez daha kendini tanıtır bu kitapta.
Hayyam, kaba Sâmî düşüncesinin baskısı ve Arap istilası altında yavaş yavaş zehirlenip harap olan, eski mamur ve görkemli büyük İran’ın isyanına, iniltilerine tercüman olur; onun işkence görmüş ruhunun ve boğulmuş zevkinin temsilcisidir.
Yukarıda ele alınan hususlardan da anlaşıldığı gibi bu terâneleri süsleyen kişi eşsiz bir filozof, astronom ve şairdir. Şimdi bu rubaileri ünlü Hayyam’ın elinden alırsak, acaba kime isnad edeceğiz onları? Bu durumda mutlaka meşhur Hayyam’la aynı yaşta ve belki astronom Hayyam’dan da değerli bir Hayyam daha olması gerekir. Fakat astronom Hayyam’la aynı zamanda, aynı yerde ve aynı tarzda yaşayan bir başka Hayyam’dan hiçbir yerde söz edilmediği gibi, böyle birini tanıyan da yoktur. Böyle terâneler söyleyebilen Hayyam’dan başka birini tanıyor muyuz?
Hayyam’ın birkaç kıta Arapça şiiri günümüze kadar gelmiştir. Fakat hiçbir şair Hayyam’ın diliyle Farsçaya nazmen çeviremedikleri için bunları kitabımıza almaktan vazgeçtik.
Hayyam’ın terânelerine ilişkin bu kısa mukaddimeyi, sanatkâr dostum Derviş Nakkaş Bey’in isteği üzerine, yapacağı tablolara yol gösterici olsun diye yazdım. Bu kitapta Hayyam’ın rubaileri onun felsefî düşüncelerine ve üslubuna göre düzenlenmiş ve şüpheli rubailerin yanına bir yıldız konulmuştur. Bu rubailer Hayyam’a ait olmasa bile, doğrudan doğruya bu büyük filozof ve şairin düşüncesinden esinlenen çok yetenekli hayranlarına aittir.

Sadık Hidayet
Tahran, 4 Mihr 1313 / 25 Eylül 1934

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Gelmeni ben istemiştim ama beklemiyordum seni” Düşüş – Oğuz Atay

Gözlerini tavana dikmiş yatıyordu. Zaman her şeyi hallediyor, diye düşünüyordu. Beni hor görenler zamanla ayıklandı; benden üstün olduklarını düşündüğüm insanlar...

Kapat