“Mahalleyi nasıl ayağa kaldırdığını mı seyrediyorsun?” Sarhoş – Sabahattin Ali

Kanunî Kâmil, bahçe sahibinden yevmiyesini aldıktan sonra bir saat kadar daha orada kaldı. Hanende Muhsine adamakıllı sarhoştu, tam balta olacak sıraydı. Zaten Kâmil de burnunun ucunu görmüyordu.
Garsonlar yavaş yavaş radyom lambalarını söndürüyorlardı.

Bir bekçiyle iki polis, kenardaki salkımsöğüdün altına yıkılıp kalan bir kunduracı çırağını kaldırmışlar, dışarı çıkarmaya çalışıyorlardı. Gazino sahibi o tarafa koşup hesap isteyince, sarhoş çırak bir daha yıkılır gibi oldu. Ağzını bir tarafa eğerek anlaşılmaz laflar mırıldandı. Fakat gazinocu pek dolma yutar soyundan değildi. Yakasına yapışıp başından kasketini alınca oğlan ayılır gibi oldu. Pantolon cebinde bir hayli arandıktan sonra parayı verdi, polislerin kolunda, çıkıp gitti.
Gazinocu büfeye döndü. Kâmil’le Muhsine büfeden vuran aydınlığa bir masa çekmişler, karşı karşıya oturuyorlardı. Önlerinde ufak bir şişe rakı vardı. Kâmil önüne bakıyor, kız kendi kendine hafif şarkılar mırıldanıyor ve sonra durup dururken gülüyordu. Bu, daha ziyade yüz sinirlerinin acayip bir gerilmesine benzeyen bir gülüştü.
Kâmil düşünüyordu:
Gazinocu, Muhsine’yi alıp otele kadar götürmeden defolmuyor; ne yapmalı da bu akşam beraber gitmeli? Sonra asıl mühimi: Bizimkini ne yapmalı?.. Geceyarısı sokaklara fırlar, karakolları ayağa kaldırır. Ne şirrettir o… Sıska, sarı yüzüyle karısı gözünün önüne geldi: Şimdi otelde oturmuş, pencereden sokağa bakıyor, beni bekliyordur, diye düşündü. Ürktü ve elini yüzüne götürüp gezdirerek şaşkın bir hareket yaptı.
Bu sırada gazinocu geldi. Muhsine’ye: “Hadi bakalım!” dedi. Muhsine kalktı. Kâmil de beraber… Bahçede yürüdüler. Yollar kumluydu ve gıcırdıyordu. Kâmil kolunun altında sıkı tutmaya çalıştığı siyah kılıflı kanununu birkaç defa ağaca çarptı, yıkılacak gibi sallandı.
Yolda beş on adım gittikten sonra bir araba geçti. Gazinocu eliyle işaret etti, araba durdu; evvela Muhsine bindi, gazinocu, kızın arkasından binmek isteyen Kâmil’i eliyle iterek içeri atladı ve araba yürüdü.
Kâmil yolun ortasında bir müddet sallanıp durarak düşündü. Hemen hemen her akşam bu böyle olduğu için kızdığı falan yoktu. Yalnız, her akşam böyle arabaya ayağını atarken itilip sokakta yalnız kalınca bir müddet düşünmek âdetiydi. Sonra sallanarak kendi oteline doğru yürüdü.
Dört katlı otelin en üst penceresinden beyaz bir gölge sarkıyordu.
Kâmil ürperdi.
Yukarıdan kısık bir ses bağırdı:
“Çingene!.. Alçak Çingene!.. Bahçe dağılalı bir saat oluyor. Gene o Muhsine dedikleri kaltağın peşindeydin değil mi?”
Kâmil başını yukarı kaldırdı, muvazenesini kaybederek yere yuvarlanıyordu, kanunu destek gibi kullandı ve ayakta kaldı. “Ne bağırıyorsun gece yarısı be!.. Hesap görüyorduk…”
“Hesap mı? Arabanın peşinde köpek gibi dolaştın, görmedim mi sanıyorsun? Dinsiz, imansız Çingene!..”
Yukarıdan doğru ağlayan bir çocuk sesi duyuldu. Kâmil okkalı bir küfür savurdu. Fakat kendini tutamadı, yere yuvarlandı. Siyah torbalı kanunu yerden kaldırıp koltuğunun altına sıkıştırırken yukarıda bütün sokağı çınlatan bir feryat koptu. “Gelme buralara alçak… Sokmam seni içeri… Gelme!..”
Beyaz baş içeri çekilmek istedi, fakat hızla çekilirken pencereye çarptı, pencerenin kenarındaki değnek düştü. Ağır çerçeve bütün yüküyle kadının başına indi. Kâmil yalnız bir cam şangırtısı işitti.
Merdivenleri hızlı hızlı çıktı, otel hizmetçisi, alışkın olduğu için, fazla ehemmiyet vermedi. Don gömlekle yatağından kalkıp kapıyı açmıştı, tekrar yerine koştu.
Kâmil söylene söylene odaya geldi. Kanunu bir duvar kenarına dayadı.
Ortada, karyolanın ayak ucundaki demirle pencere arasında, bir salıncak sallanıyordu.
İki yaşlarında kadar bir çocuk salıncakta oturmuş katılırcasına ağlıyordu.
Kâmil cam şangırtısını unuttu. Çocuğun yanına gitti. “Sus iki gözüm, sus anam babam!”
Salıncağın yanına diz çökerek çocuğu sallamaya başladı, bu sırada yayvan yayvan ninni söylüyor, karmakarışık şeyler mırıldanıyordu:
“Ah o anan olacak karı… Ah… Nereden başıma sardım bu sıska kaltağı… Senin de başının derdi, benim de… Eeee… Uyu bakayım… Hadi uyusana… Ninni… Ninni…” Sonra makamla söylemeye başladı:
“Bir gün İstanbul’a gitsek, niiiinni…
Şu karıyı başımızdan savsak, niiiinni,
O zaman sen de kurtulursun ben de, niiiinni.”
Birdenbire durdu; odadaki sessizlik onu şaşırttı. Karısı bağırmıyor, gelip saçını başını yolmuyordu… Garip bir korkuyla yerinden doğruldu… Odada gözlerini gezdirdi. Çocuk da susmuştu… Karısı hâlâ pencereden dışarı bakıyordu. Kâmil bunu görünce kısık bir kahkaha attı:
“Ne bakıyorsun be?..” dedi, “Ne var dışarda?.. Mahalleyi nasıl ayağa kaldırdığını mı seyrediyorsun?” Yarı kapalı gözlerini açmaya çalışarak bir kahkaha daha attı. Fakat bunu yarıda kesti. Gözleri büsbütün açıldı. Bir adım kadar ilerledi.
Karısı pencerenin önünde diz çökmüş, başı dışarıda, duruyordu. Kâmil kırılan ve aşağı düşen camın farkına varmadı. Fakat yerde biriken kanları gördü. Bu kanlar pencerenin kenarından başlıyor ve duvarda bir nehir gibi kıvrıntılar yaparak iniyordu. Kâmil hiç sesini çıkarmadı; yavaş yavaş geri çekildi, içinde kirli çamaşırlar bulunan bir sepetin üstüne oturarak o tarafa doğru uzun uzun baktı… Sabaha kadar öyle oturdu ve baktı…

Sabahattin Ali
Kaynak: Değirmen

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Ne mutlu dünyaya hiç gelmemiş olana!..” Şair Hayyam – Sadık Hidayet

Temas edilenler de gösteriyor ki Hayyam’ın düşüncesinin nüfûzu, gönül okşayan ahengi, kılı kırk yaran görüşü, engin şiir yeteneği, ifade güzelliği,...

Kapat