Aldırma Ömer Hayyam, Yoluna Devam Et! – Amin Maalouf

Bazen Semerkant’ta, ağır ve kasvetli bir günün bitiminde, kentin işsiz güçsüz takımı, baharat çarşısının yanı başındaki iki meyhane çıkmazında, Sogd ülkesinin kokulu şarabını içmek için değil ama gelen gideni gözetlemek ya da çakırkeyf birkaç akşamcıya saldırmak için dolanıp durur. Ele geçirilen kişi yere serilir, hakaret edilir, baştan çıkartan şarabın kızıllığını ona yüzyıllar boyu hatırlatacak olan cehennem ateşine sokulur.
İşte Rubaiyat, 1072 yazında, böyle bir olay üzerine yazılmaya başlandı. Ömer Hayyam yirmi dört yaşındaydı ve bir süredir Semerkant’ta bulunuyordu.

Hayyam, az sonra kendini, zincirinden boşanmış bir güruhun ortasında buluverdi. (…)
Elebaşı bir sıçrayışta Hayyam’ın yanına geldi, parmağını gözüne sokarcasına sordu:
-Kimsin sen? Semerkantlı değilsin! Seni bu kentte tanıyan yok! (…) Adın ne yabancı?
-Ben Ömer, Nişapurlu İbrahim’in oğlu. Ya sen kimsin?
Şeklen sorulmuş bir soruydu. Adamın kendisini tanıtmaya hiç niyeti yoktu. Burası onun kentiydi ve sorgu sual etmek yalnızca onun hakkıydı. Daha sonra Ömer, adamın lakabını öğrenecekti. Kesik Yüz diye tanınılmış.
(…)
Gözlerinde beliren ani pırıltı ile hempalarına döndü, sonra da kalabalığa seslendi:
-Vay canına, Nişapurlu İbrahim Hayyam’ın oğlu Ömer’i nasıl oldu da tanımadım? Horasan’ın yıldızı, İran’ın, Irak’ı Arabi ve Irak-ı Acemi olmak üzere her iki Irak’ın dâhisi, feylesofların prensi Ömer.
Sözde derinden bir selam verip parmaklarını sarığının iki yanında şakırdatınca, aylakların kahkahalarına yol açtı. İman sahibi, inanç sahibi, rubailer yazarını kim tanımaz?
Şarap testimi kırdın, Tanrım.
Zevk yolumu tıkadın, Tanrım.
Nar rengi şarabımı yere çaldın, Tanrım.
Tövbeler olsun, yoksa sarhoş musun Tanrım?
Hayyam, kızgın ve endişeli, dinledi. Bu biçimde bir kışkırtma, cinayete davetiye çıkartmak demekti. Tek bir saniye yitirmeden, kalabalıktan ayartılan olmasın diye, yüksek sesle haykırdı:
-Bu dörtlüğü ilk kez duyuyorum. Benim yazdığım rubai şöyle:
Hiç, hiçbir şey bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar. Şu cahillere bak, dünyaya egemen onlar. Onlardan değilsen eğer, sana kâfir derler Onlara aldırma Hayyam, yoluna devam et.
“Şu cahillere bak” derken, eliyle kalabalığı gösteren Hayyam, yanlış bir iş yapmış oldu. Eller kalktı, giysisini çekiştirmeye başladı, elbise parçalandı, sırtına indirilen bir diz darbesi ile kendini yerde buldu. (…)
Hayyam, kıyamı durdurmaya gelen silahlı on adama, davetsiz konuklarmış gibi baktı. Keçe kalpaklarının üzerinde, Semerkant kent zabıtasının açık yeşil işareti vardı. Saldırganlar, onları görür görmez Hayyam’dan uzaklaştılar ama davranışlarını haklı kılmak için, kalabalığı tanık göstererek haykırmaya başladılar:
Simyacı! Simyacı!
Resmi makamların gözünde, feylesof olmak bir suç değildi ama simyacılığın sonu ölümdü.
Simyacı? Bu yabancı bir simyacı?
Zabıta şefinin tartışmaya hiç niyeti yoktu.
Bu adam gerçekten bir simyacı ise onu yüce yargıç Ebu Tahir’e götürmek gerekir.
(…)
Ebu Tahir:
Ahali dağılsın, diye buyurdu. “Herkes, en kısa yoldan evine dönsün.”
Sonra saldırganlara bakarak:
-Sizler de evlerinize dönün. Yarından önce karar verilmeyecek. Sanık geceyi burada geçirecek. Yalnız benim adamlarımın gözetiminde olacak, başkasının değil!
(…)
Ebu Tahir, sadece kendi adamlarının tanıklığında, Ömer ile karşı karşıya geldiğinde şu şaşırtıcı sözleri söyledi:
-Bu yüce makamda, Nişapurlu Ömer Hayyam’ı kabul etmek şereftir.
Böylesi bir karşılama, bir saattir ayakta, herkesin alaylı bakışlarına hedef olmuş durumda bekletildiğinden, Ömer için daha da şaşırtıcı oldu. Ebu Tahir:
-Ömer, Semerkant’ın yabancısı değilsin! Genç yaşına karşın bilgin dillere destan, başarıların okullarda örnek gösteriliyor. Anlatılanlar sadece buluşların değil, pek tuhaf dörtlüklerin de varmış.
Ömer:
-Kesik Yüz’ün söyleyip durduğu rubai, bana ait değil.

Kadı, elinin tersi ile bu çıkışa karşı koydu:
– Şunu ya da bunu yazmış olman önemli değil. Öylesine zındıkça sözler naklettiler ki, bunları tekrarlayacak olursam, kendimi yazarı kadar günahkâr sayarım. Sana itiraf ettirmek, seni cezalandırmak niyetinde değilim. Simyacılık suçlamaları bir kulağımdan girip diğerinden çıktı. Şimdi yalnızız, birbirini tanıyan iki kişi gibi ve ben sadece gerçeği bilmek istiyorum. Sen söylendiği gibi zındık mısın?
Bu bir soru sormaktan çok bir ümitsizlik çığlığı idi. Hayyam yanıtladı:
-Yobazların gayretkeşliğinden çekinirim ama birin iki olduğunu asla söylemedim.
-Söylemedin ama düşündün mü?
-Asla, tanrı tanığımdır.
-Benim için bu yeterli, Tanrı için de sanırım, ya halk için?
Sözlerini, hareketlerini gözlüyorlar. Benimkileri de Hükümdarınkini de. Sen şöyle demiştin: “Ara sıra, güneşe yardımcı olan gölgenin bulunduğu camilere giderim…” I
-Sadece, Yaradan’ı ile barış içinde olan bir insan, ibadet yerinde rahat uyur. (…) Ben, imanı yargı korkusu, duası da secde etmek olanlardan değilim. Nasıl mı dua ederim? Güle bakarım, yıldızlara bakarım, yaradılışın güzelliğine hayran kalırım. Yaradan’ın en büyük, en güzel eseri olan insana bilgiye açlık duyan beynine, sevgiye susamış olan yüreğine,! duyularına, uyanışmış ya da doyuma ulaşmış tüm duyularına hayranlık duyarım. (…)
– Dinle genç dostum, Yüce Tanrı sana, bir âdemoğlunun erişebileceği en değerli şeyi vermiş: Zekâ, belagat, sağlık, güzellik, öğrenme arzusu, hayattan zevk alma, erkeklerin takdiri ve sanırım kadınların hayranlığı. Seni bilgelikten yoksun bırakmadığını umarım. Çünkü dilini tutma bilgeliği olmazsa, bütün bu saydıklarıma ne hayranlık duyulabilir ne de korunabilir.
-Düşündüğümü söylemek için yaşlanmayı beklemem mi gerek?
-Bütün düşündüklerini söyleyebileceğin gün, torunlarının torunları yaşlanacak zamanı bulur. Bizler giz ve korku çağını yaşıyoruz. Senin iki yüzün olmalı. Birini halka diğerini de kendine ve Tanrı’ya göstermelisin. Gözlerine, kulaklarına, diline sahip olmak istiyorsan, gözlerin, kulakların, dilin olduğunu unut. (…)
Kadı kalktı, bir duvar halısını kaldırdı, içinden bir kitap çıkararak Özenle Ömer’e verdi:
-Bu, Çin Kaghez’inden yapılmış. Bugüne dek Semerkant’ta imal edilmiş en iyi kâğıt cinsi. (…) Bu kitabı sakla. Düşüncende bir mısra oluştuğu ve gün ışığına çıkmak için dudaklarına kaydığı her seferinde, onu kendine sakla, sır gibi gizlenecek bu kitaba yaz. Yazarken de Ebu Tahir’i unutma.
Kadı, bu davranışı ile bu sözleriyle, edebiyat tarihinde en iyi korunmuş gizlerden birine yol açtığını biliyor muydu?

Amin Maalouf
Kaynak: Semerkant

Yorum yapın