Her şeyin Esası Mantık – Aziz Nesin

Taştan ekmeğini çıkarır” sözündeki beceriklilik, Yaşar Yaşamaz’ın ekmeğini çıkarmaktaki becerisi yanında hiç kalırdı. Yaşar Yaşamaz, cezaevinde düştüğü sıkıntı sonunda, havadan ekmeğini çıkarmaya başlamıştı. Yalnız ekmek parası değil, ekmek parasının ötesinde de para kazanmanın, para biriktirmenin yollarını arıyordu. Çünkü, cezaevinden çıkarılmasına az kalmıştı. Artık Karakaplı Nizami Beyin de kim olduğunu öğrenmişti. O, bitek kişi değildi. Biçok, pekçok Karakaplı Nizami Beyler vardı. İrili ufaklı, yaşlı genç, orda burda, herzaman, heryerde vardı onlardan. Yeter ki insan, Karakaplı Nizami Beylerden birisini görünce, onu tanısın ve dilinden anlasın… Hele bir çıksındı cezaevinden, nasıl olsa Karakaplı Nizami Beylerden birini bulacağına güveniyordu. Bunca aydanberi cezaevinde boşu boşuna yatmamışın ya… Bulmasına bulacaktı Karakaplı Nizami Beylerden herhangi birisini de, cepte para olmayınca, Karakaplı Nizami Beylere hiçbir iş yaptırılamazdı. İşte buyüzden Yaşar Yaşamaz’ın para biriktirmesi gerekiyordu. Karakaplı Nizami Bey sanarak, gönüllü uşaklık ettikten başka, Beyler Koğuşundaki o iri herife üstelik parasını da kaptırınca on parası kalmamıştı. Her akşam koğuş arkadaşlarına başından geçenleri anlatarak, saz çalarak, ozanlık ederek, onların toplayıp kendisine verdikleri üç beş kuruşla, bu taş duvarlar arasında, taş yüreği çarpmayan bu cezaevinde, ancak karnını doyurabiliyor, bir de cıgara parasını sağlayabiliyordu.
Heykelci’nin hamurkârlığına, Avcı’nın izmarit toplayıcılığına istekli olmuş, ama tersyüz edilmişti. Maltızcı’ya çırak olmak istemiş, ondan da yüz bulamamıştı.
Yaşar Yaşamaz, uykusuz geçirdiği bütün bir gece düşünerek, sonunda aşçılık yapmaya karar verdi. Aşçılık yapması için ne parası, ne ocağı, ne tenceresi vardı. Ama ağzının laf yaptığına, insanları inandırdığına, dilinin tatlılığına güveniyordu.
İkinci kısım koğuşlarının açıldığı koridordaki aşçılardan işi en kötü olana gidip,
— Arkadaş, senin hesabına her öğün, enaz on tabak fasulye satsam, bana tabak başına ne verirsin? diye sordu.
Aşçı, yirmi kuruş vereceğini söyledi.
Çekişe çekişe pazarlıktan sonra, tabak başına yirmibeş kuruşa kesiştiler. Her tabak fasulye iki liraya satılıyordu. Yaşar, enaz on tabak fasulye satmak koşuluyla, her tabak için aşçıdan yirmibeş kuruş alacaktı.
Bu anlaşma olur olmaz, Yaşar Yaşamaz koridorda bağırmaya haşladı:
— Lobyacılar, lobyacılaaar! Haniya lobyacılar! Öğle yemeğine lobya pişiriyoruz arkadaşlar! Hem de kıymalı… Bir tabak lobya iki teklik… Para peşin, büzük meşin… Bastır iki tekliği, ye lobyayı afiyetle. Kıymalı lobya… Sipariş kadar pişirilecektir haaa… Sonradan ah vah işe yaramaz. Beş lira versen gene yok… Para peşin, bastırın iki tekliği!
Daha maltız yakılmadan, daha tencere ocağa vurulmadan, Yaşar onaltı tabak fasulyenin parasını toplamıştı bile. Yalnız kendi koğuşundan değil, öbür koğuştakilerden de fasulye parası topluyordu. Onaltı tabak fasulyenin parası otuziki lirayı peşin toplamış, kendi dört lirasını aldıktan sonra, paranın geri kalanını aşçıya vermişti. İşin geri kalan bölümüne karışmıyordu. Onbeş dakika içinde dört papeli toplamış, işi bitmişti. Artık bundan sonra aşçı uğraşsın dursun ocağı yakacağım, soğanı doğrayacağım, fasulyeyi pişireceğim diye…
Akşam yemeğine Yaşar, yirmi tabak fasulye parası toplamış, beş lirasını hemen almıştı.
İş ortaklığı yaptığı aşçı, pişer pişmez fasulyeyi sıcak sıcak tabaklara doldurup dağıtmaya başlamıştı ki, Yaşar Yaşamaz, yanına sokulup ona yavaşça,
— Ne yapıyorsun yahu, dur yavaş ol… Pişer pişmez dağıtılır mı hiç… Müşteriler, “Nerde ulan bu lobya!” diye bar bar bağıracaklar, sana ana avrat düz gidip sövecekler de sen ancak ondan sonra nazlana nazlana fasulye tabaklarını vereceksin… dedi.
Aşçı,
— O neden o? diye sordu.
— Yahu, adamlar iyice acıkacaklar, açlıktan gözleri dönecek ki, senin ağıza alınmaz tatsız fasulyeni bile yiyince, “Aman ne de güzel, ne de lezzetli… Hiç böyle fasulye yemedim hayatımda…” desinler. Hey avanak aşçı, aşçılık numarasını bilmedikten sonra yemek pişirmişsin kaç para… Herif açlıktan ölecek… Öyle ki, önüne bir tabak toz toprak koysan, kaşığı çalıp irmik helvası diye yiyecek…
Yaşar Yaşamaz’ın propagandasıyla aşçının müşterileri öyle artmıştı ki bir tencere yetmez olmuş, aşçı iki büyük tencerede yemek pişirmeye başlamıştı.
Yaşar Yaşamaz, Heykelci’ye gitti. Heykelci, hamurkârımı ağzından çiğneyip çiğneyip çıkardığı, biyana yığdığı ekmek hamurlarından Atatürk büstü yapmaktaydı. Şimdiye dek değişik boylarda binlerce Atatürk büstü yaptığı için, biyandan konuşur, biyandan da hünerli ellerine bakmadan, el alışkanlığıyla, tükürükle çiğnenmiş ekmek hamuruna Atatürk biçimini verirdi.
Yaşar Yaşamaz, bu kez ondan iş istemeye geldiği zamanki ezikliğiyle değil de, bir işadamı keyfiyle, bir eli cebinde,
— Şunlardan bir düzine alsam peşin parayla, bana kaçtan verirsin Heykelci? diye sordu.
Heykelci, alışverişi son günlerde kapalı olduğu için canı sıkkın,
— Git işine len Yaşar Yaşamaz oğlum, şakanın hiç sırası değil… dedi.
— Şaka demedim Heykelci, parasıyla… Hem de peşin… Bir düzine…
Heykelci, baktı ki, Yaşar Yaşamaz cebinde paraları karıştırarak konuşuyor,
— Hangilerinden? Atatürk’lerden mi? diye sordu.
Biyandan da, el yordamıyla, o sıra, elindeki Atatürk’ün alnını ve burnunu ekmek hamuruyla biçimlendiriyordu.
— Yok… Şu ötekilerden…
— Develerden mi?
— Develer de olur, küfe yüklü eşekler de olur…
— Develerin fiyatı başka, eşeklerin fiyatı başka…
— İyi ya… Bir düzine eşeklerden, bir düzine de develerden ver.
Yeter ki pazarlıkta uyuşalım.
Heykelci, hamurkârına ağzında çiğnettiği ekmek hamurunu, ilkin içine boya katarak iyice yoğurtuyor, ondan sonra heykellerini yapıyordu. Develerin ekmek hamuru kahverengi, eşeklerinse kül rengi boyalıydı. Atatürk’ler ya yeşil yada lacivert boyalı olurdu.
Hiç boyasız Atatürk’ler de vardı. Heykelci, arkasındaki duvara, boy boy ve renk renk Atatürk büstlerini dizmişti. O denli çok Atatürk büstü yapıyordu ki, bir heykel atelyesine çevirdiği yatağı için,
— Burası Atatürk fabrikası… derdi.
Yaşar Yaşamaz,
— Söyle, kaç paradan? diye sordu. Yaşar’ın önerisi, iyi bir alışverişti.
Heykelci,
— Develerin daha verniğini sürmedim… dedi.
— Ne zamana hazır olur?
— Akşama tamam. Pırıl pırıl olur.
— Peki, kaçtan?
— Düzinesi develerin, senin için… -düşündü biraz- elli lira…
— Oldu… Ama devecisi de olacak önde…
— Yoo… Yalnız deve…
— Deveci de olursa, aha paran…
— Peki…
— Ya eşekler?..
— Onların düzinesi de kırk lira sana…
— Eşekçi de önde yuları tutup çekecek ve de eşek direnecek.
— O da oldu…
— Yalnıııız…
— Neymiş?
— Çürük hamur istemem.
Hamurkâr ağzını ekmek içiyle tıka basa dolduruyor ve bu ağız dolusu çiğnenmiş ekmek içi özlü olmuyor, heykel yapıldıktan sonra çatlıyordu. Buyüzden tükürükle az çiğnenmiş ekmek içine, çürük hamur deniyordu. Onbeş yirmi dakika ağızda tükürükle çiğnenen ekmek içinden yapılmış heykellerse, zamanla gittikçe sertleşiyor, taştan sert oluyordu. Hızla atılsa kırılmıyordu.
Yaşar Yaşamaz, kendisini hamurkâr olarak çalıştırmayan Heykelci’ye, cebinden çıkardığı paraları gösterişle havalandırarak,
— Baştan söyleyeyim, dedi, yarım saat çiğnenmemiş, yarım saat de yoğurulmamış hamurdan heykel istemem…
Paraları Heykelci’nin eline saydı.
Yaşar Yaşamaz’ın bu eşek ve deve heykellerini ne yapacağını koğuş arkadaşları merak ediyorlardı. Ama o, ertesi günü akşamı, Heykelci’ye bu kez, ikişer düzine eşekle, ikişer düzine de deve ısmarlamış, parasını da peşin ödemişti.
Heykelci,
— Atatürk istemez misin? diye sordu.
Bir tane de Atatürk başı isterim ama, onu tahliye olacağını gün alacağım senden… Kocaman bir Atatürk başı olacak, kendi başı kadar, anladın mı?
Heykelci,
— Ulan o kadarına hamur yetmez be! dedi.
— Yetmezse, sen de yanına iki üç hamurkâr al çalıştır…
Yaşar Yaşamaz, koğuşundaki İdareci’yle arayı uydurmuş, fasulye satışından kazandığı paraya onu havadan ortak yaparak, ziyaret günleri, ziyaretçilerin arasında özgürce dolaşıp onlara hapisane işi hediyelik heykeller satmaya başlamıştı. Koğuştaki hükümlü olan İdareci, başgardiyana rica ederek, iyi bir insan olan Yaşar’ın üç beş kuruş kazanarak yolunu bulması için aracı olmuştu.
Ziyaret günleri, cezaevindeki akrabalarını görmeye gelenler, daha ziyaret yerine girmeden toplandıkları salonda Yaşar Yaşamaz’la karşılaşıyorlardı. Hemen iki üç ziyaretçiden biri, hediyelik heykellerden satın alıyordu. Ziyaretçiler eli açık insanlardı. Pek öyle pazarlık etmiyorlardı. Yaşar, kaça tutturursa, o fiyata satıyordu.
Aşçıya ortak olarak, hergün iki öğün yirmişer dakika içinde on onbeş lira yemek satışından, haftada bir gün de ziyaret günleri heykel satışından, enaz ikiyüz lira kazanıyordu. Ama yine de gözü doymuyordu. Çünkü, cezaevinden çıkınca ilk karşılaştığı Karakaplı Nizami Beye para yetiştirecekti. Koğuşundaki maltızcıyla da anlaşmıştı. Bu maltızları, konserve kutularından yapılmış küçük ocakları, gaz tenekelerinden yapılma mangalları, cezaevinin başka kısımlarındaki koğuşlara götürüp satıyor, satıştan yüzde elli kazanç alıyordu.
Neden “para, parayı çeker” dediklerini Yaşar Yaşamaz şimdi anlamıştı. Biyandan da rehincilik yapıyor, rehincilikten de para kazanıyordu. Paraca sıkışanlar, yanlarındaki saat, dolmakalem, çakmak, güneş gözlüğü, bavul, eşarp gibi şeylerini Yaşar Yaşamaz’a getiriyorlar, karşılığında borç para alıyorlardı. Diyelim bir saat, elli lira ederse, Yaşar o saat için sahibine beş lira veriyordu. Bir hafta sonra getirsin beş lirasını alsın saatini geriye. Ama ne var ki, saatin borcu ödeninceye dek hergün için bir lira faiz işliyordu. Çok zaman borçlarını ödeyemezler, rehin bırakılan eşya da Yaşar’da kalırdı.
Bunca para kazanan Yaşar, yine geceleri koğuş arkadaşlarına başından geçenleri anlatmaktan vazgeçmemişti. Üstelik, bu anlatmalarına karşılık yine eskisi gibi, koğuş arkadaşlarının topladıkları parayı da alıyordu.
O akşam yine Yarımporsiyon’un sürekli düdük öttürmeleri ve “İçeriye, haydi içeri!” diye bağırmalarıyla hükümlüler koğuşlarına girdikten, akşam yoklaması yapıldıktan, yemekler yenildikten sonra, ikinci kısmın birinci koğuşunda Kral Sami koğuştakileri düzene sokuyordu:
— Haydi arkadaşlar, yerleşin bakalım… Susun hadi… Koğuşun en yaşlısı olan hükümlü,
— Hani, Yaşar nerde? diye sordu.
Kral Sami,
— Yaşar Yaşamaaaaz! diye seslendi.
— Hop dedik ağbiii… diye Yaşar’ın cevabı duyulunca, koğuşun sis düdüğü sesli eski sabıkalısı,
— Yahu bu Yaşar amma da açıldı… dedi.
Heykelci,
— Hem de kabak çiçeği gibi… dedi.
— İlk geldiği günü koğuşa, hatırlıyor musunuz?
— Hatırlamaz mıyım… Eee, boşuna dememişler, mapus damı mekteptir diye… O da dersini aldı.
— Boynuz kulağı geçti arkadaş…
Kral Sami bir daha seslendi:
— Yaşar Yaşamaaaz!
— Hop dedik ağbi… Burdayım, buyur!
Yaşar, seğirtip gelmişti. Herkesten önce davranıp ocakçıya seslendi:
— Ağbicim, hapisane işi o güzelim çaylarından bize yapındırıver.
Ocakçı,
— Tavşan kanı geliyooor… diye seslendi.
Çaycı, askı içinde getirdiği çayları dağıtmıştı. Koğuştakiler, Yaşar Yaşamaz’ı dinlemeye hazırdı.
Dilekçeci, sözü açmış olmak için,
— O doktorun seni gönderdiği adama gittin mi? diye Yaşar’a sordu.
Yaşar da sanki anlamamış gibi,
— Hangi doktor? dedi.
— Yahu, hani zehirlenmişsin de, yatırdıkları hastanede seni kurtaran doktor, başına gelenleri dinleyince sana acımış da…
— Haa, evet… Öyle ya… Doktor bana kartını verdi. Beni gönderdiği arkadaşına da telefon edeceğini söyledi. Nüfuskâğıdım olmadan da beni çalıştıracakmış. Hiç öyle yere gidilmez mi! Gittim. Devlet dairesi değilse de, devlet dairesi gibi biyer.
Canımı kurtaran doktor, “Gönderdiğim adam, seni işe alırsa, her ne derse desin sen hep, evet efendim dersin…” demişti. Derim, evet efendim derim… N’olacak? Dilim aşınacak değil ya… İşsizlikten ciğerim yanmış. Ne iş verseler yapacağım, ister çöpçülük, ister tüpçülük… Doktorun beni gönderdiği adam, bu devlet dairesine benzeyen büyük yerin müdürlerinden biriymiş. Elimdeki kartı göstere göstere, yanına dek vardım. Odacısı, beni soktu içeri. Ben odasına gittiğimde, karşısındaki koltuklarda üç kişi oturuyordu. Kendisi de masadaydı. Masa dersem, ben öyle bir masa görmemiştim, yayla gibi bir masa, üstüne yan yana iki şilte serilir. Ben içeri girdim, başını döndürüp bana bakmadı bile. Ben de kapının yanında dikildim, sözü bitsin de bana yüzünü çevirsin diye…
İki üç kişiyle müdür, anlayamadığım bir konu yüzünden çekişip duruyorlar. Müdür çok kızdı. Masasında duran bir iyi su şişesini kaptı. Ben şişeyi, karşımdakilerin kafasına fırlatacak sandım. Su şişesini elinde sallayarak, “Mantık, mantık!.. Herşeyin esası mantık!” diye bağırdı, sonra onlara sordu: “Bu bir şişe suyla bütün bu odanın döşemesini ıslatabilir miyim, ıslatamaz mıyım? Ha? Söyleyin bakalım, ıslatabilir miyim?”
Karşısında oturan o üç kişi birbirlerine baktılar, ne diyeceklerini bilemediler.
Müdür Bey, sorusuna kendisi cevap verdi:
“Elbet ıslatamam… Hiç bu bir şişe suyla, bu koca odanın döşemesi ıslanır mı; ıslanmaz elbet. Mantık, değil mi? Mademki ıslatamam, öyleyse, sizin önerinizi de kabul edemem…”
O üç kişiden biri, “Ama efendim, affedersiniz, bunun şişe suyunun burasını ıslatmasıyla ne ilişkisi var?” diye soracak olunca, Müdür Bey küplere bindi:
“Var, elbet var… Mantık, heryerde mantıktır!”
O üç kişi bozum olup gittiler. Ben de, Doktorun bana verdiği kartı yavaşçacık masasının üstüne bıraktım. Karta şöyle bir göz ucuyla bakıp, “Doktor, senin için telefon ettiydi, değil mi? Adın neydi senin bakayım?” diye sordu.
“Yaşar.”
“Bak, Yaşar Efendi oğlum, ben ellisekiz yaşındayım. Başımdan çook şeyler geldi geçti. En sonunda, bu tecrübelerden şu hakikati öğrendim ki, herşeyin esası mantıktır.”
“Evet efendim.”
Gene masanın üstündeki iyi su şişesini eline aldı. “Bak, mesela gördüğün şu bir şişe su… Öyle değil mi?”
Doktor bana, bu adam her ne derse, “Evet efendim,” diyeceksin diye öğretmişti ya, ben de, “Evet efendim…” dedim.
“Şimdi bu şişe içindeki suyu yere döksem, bu odanın döşemesini ıslatır mı, ıslatmaz mı?”
Nasıl cevap versem, Müdür Beyi memnun edeceğimi bilemediğim için, ben gene, “Evet efendim,” dedim. “Aferin…” dedi.
Ama gene de sordu:
“Söyle bişey. Senin de aklın, senin de mantığın var. Söyle; ıslatır mı, ıslatmaz mı?”
Bir şişe su, bu odanın döşemesini ıslatmaya ıslatmazdı ama, benden nasıl cevap istediğini bilemediğim için, lafı gevelemeye başladım:
“Valla… efendim… Yani… Ne diyeyim, bilmem ki… Elbette… Tabii… Hiç şüphesiz…”
Ben öyle lafı ağzımda çiğnerken, sert sert öksürmeye başladı.
Anladım ki kızıyor. Kovacağından korktuğum için, “Siz daha iyi bilirsiniz efendim,” dedim.
Birden bağırdı:
“Benim bildiğimi bırak şimdi. Açık söyle! Çekinme! Islatır ını, ıslatmaz mı?”
“Şişesine göre değişir efendim…”
Elindeki şişenin dibini masasına tak tak vurarak, “Yahu, şişe işte bu, döşeme de işte burası… Islatır mı, ıslatmaz mı! Artık herşeyi göze aldım, kovarsa varsın kovsun. “Islatmaz!” diye bağırdım.
Geniş bir soluk salıverdikten sonra, “Yaaa… Gördün müüü! Islatmaz elbette… Hiç, bir küçük şişe su, bu koca yeri ıslatabilir mi? Islatmaz. Mademki ıslatmaz, işteee, insanın bu hakikati herzaman göz önünde tutarak, ona göre mantıklı olarak ş’apması gerekir. Öyle değil mi?”
“Evet efendim.”
“Aferin. Mantıklı bir gençsin. Seni sevdim. Ben mantıklı insanları severim, insanda önce mantık olmalı mantık.”
“Evet efendim.”
“Aferin.”
Ben ona her “evet efendim” dedikçe, o da bana bir “aferin” çekiyordu.
“Burda bir herif çalışıyor benim yanımda… Herifte mantık yok ki… Şimdi buraya çağırıp senin yanında işine son vereceğim, onun yerine de seni işe alıyorum.”
“Aman Müdür Bey, benim yüzümden kimsenin ekmeğinden olmasını istemem.”
“Yoooo, senin yüzünden değil, mantıksızlığı yüzünden… bak, çağırayım da, sen de gözünle gör, kulağınla duy herifin mantıksızlığını…”
“Müdür Bey, başkasının ayağını kaydırmak istemem…”
“Seni işe almasam da nasıl olsa onu kovacaktım. Mantıksız insanlarla çalışamam. Bu herif beni çatlatacak yahu…”
Yanındaki zile bastı. Başka bir kapıdan bir adam girdi içeri. Süklüm püklüm, ezik, zavallı bir adam. İki elini önünde kavuşturup saygıyla, “Buyrun Müdür Bey,” dedi.
Müdür, masasında duran o iyi su şişesini gene eline aldı, “Bu şişenin içindeki suyu…” diye söze başlamıştı ki, süklüm püklüm duran adam birden dikilip de, “Islatıııır!” diye bağırınca koca odanın pencere camları zangırdadı.
Müdür, o adama, “Dur yahu, daha sözümü bitirmedim,” dedi. Adam, “Bitirmeseniz de, ne diyeceğinizi biliyorum nasıl olsa. Günde yüz kez dinlediğim bir söz. Islatır, işte o kadar…” dedi.
Müdür bana döndü, “Sen de duydun ya Yaşar Efendi oğlum, kulağınla duydun ya, bak, ıslatır diyor,” dedi.
Adam, “isterseniz, ıslatır diye bir kâğıda yazıp altını da imzalayayım,” dedi.
Müdür, “Islatmaz yahu!” diye bağırdı.
Adam, istifini bozmadan, sinirlenmeden, gene, “Islatır!” dedi.
“Islatmaz!”
“Islatır!”
Dişlerini göstererek birbirlerine hırlayan iki köpeğe benziyorlardı.
“Islatmaz!”
“Islatır!”
Müdür, yumruğunu masaya vura vura, olduğu yerde tepine tepine sesi çıktığınca bağırmaya başladı:
“Islatmaz ulan, ıslatmaz! Islatmaz!”
Müdür kızdıkça, öbürü yavaşlıyor, iyice sinir bozucu bir rahatlıkla, “Islatır!” diyordu. Müdür bu kez, “İşte bu bir şişe su… Gözünün önünde yere döküyorum. Bakalım, bütün döşemeyi ıslatacak mı, ıslatmayacak mı? Kendin de gözünle gör işte!” deyip, şişedeki suyu yer döşemesine serpelemeye başladı. Şişedeki su, döşemenin beştebirini bile ıslatmamıştı.
Müdür, iddiayı kazanmış olarak kasılıp, “Hani ıslattı mı?” dedi.
Öbürü yine, taşı çatlatan gevşeklikle, “Islatır, ıslatır…” dedi.
“Islatmaaaz, ıslatmaz be… Islatmaz ulan!”
“Islatır.”
“Ay şimdi bayılacağım. Ay şimdi çat diye çatlayacağım.” Öbürü daha da üstüne vardı:
“Hiç boşuna kendinizi zorlamayın Müdür Bey, ıslatır…” Müdür bu kez yalvarmaya başladı:
“Yahu, sende hiç insaf yok mu, sende hiç merhamet yok mu… Yahu, ıslatmaz de de, aylığını artırayım be, seni şef yapayım ulan, ıslatmaz de!”
“Islatır!”
Müdür bana döndü, “Sen söyle Yaşar Efendi oğlum, dinine, vicdanına, nikâhına, imanına doğru söyle: Bir şişe su buralarını ıslatır mı?”
“Islatmaz efendim…”
“Hah şöyleee… Mantıklı adamı gördün mü… Mademki ıslatmaz, ıslatır diyen bu adam da bundan sonra burda çalışamaz. İşine son veriyorum. Defoool!”
Adam giderken, arkasından, “Dur. İşi, bu Yaşar Efendiye devret. Sonra da hemen git burdan. Hadi!” dedi.
Adamın kovulmaktan memnun olmuş gibi bir hali vardı.
Nerdeyse teşekkür edecekti.
“Sağolun, eksik olmayın!” deyip çıktı odadan.
Ben de arkasından çıktım. Kendi kendime, adam için, “Yahu, madem bu kadar alttan alacaktın, ne diye ıslatmaz demezsin de, işinden olursun…” diye düşündüm. Küçük bir odadaki dolaptan bişeyler topluyordu.
“Arkadaş,” dedim, “çok üzgünüm. Benim yüzümden işinden etmeyin diye Müdür Beye çok yalvardım, ama olmadı.”
Adam keyifliydi.
“Yok canım, yok… Hiç kaygılanma! Neden senin yüzünden olsun arkadaş, sen olmasan da nasıl olsa birini bulacaktı benim yerime…” dedi.
“Yani, çok affedersin, sen de ıslatmaz deyiverseydin, sanki ne olurdu.”
“Şimdi sana ne desem boş, anlatamam ki… Hele beş on gün burda benim yerimde çalış, o zaman sen de anlarsın. Ben, bir yıl içinde değiştirdiği beşinci odacıyım. Ancak ikibuçuk ay dayanabildim, canıma tak dedi. Zaten o, ‘Islatır mı, ıslatmaz mı?’ diye sormasaydı, ben durup dururken, ‘Islatır!’ diye bağıracaktım. O kovmasaydı beni, ben kendiliğimden çıkacaktım ama, ayıp olur diye onun kovmasını bekliyordum. İşte biriki parça eşyamı da topladım. Ben gidiyorum.”
“Dur aman arkadaş… Bana anlatacakların ne oldu? Müdür Bey, işi devret, dedi ya… Benim yapacağım işi anlat bana…”
“Anlatacak bişey yok. Müdür Beyin odasına birileri geldi de, aralarında tartışmaya başladılar mı, Müdür Bey, ille kendi dediği olsun diye zile basar, seni çağırır. Zil sesini duydun mu, içeri seğirteceksin. Sana sorar: ‘Bir şişe suyu buraya düksem, bu yeri ıslatır mı, ıslatmaz mı?’ Senin görevin, ‘Islatmaz efendim!’ demek, işte bu kadar. Sen ‘ıslatmaz’ dedin mi, mantıklı adamsın, Müdür Bey de döner ordakilere, ‘Mademki ıslatmaz, öyleyse…’ diye kendini haklı çıkarır. Haydi Allah sana sabırlar versin arkadaş…”
“İş kolaymış öyleyse,” dedim.
“Kolay, çok kolay… İşsizliğin ne demek olduğunu bildiğim için, daha ilk günden gözünü korkutmak istemiyorum.”
“Burdan sonra nerde çalışacaksın?”
“Çalışacak yerim yok, işim de yok… İşsizliğe, açlığa razıyım, burdan canımı kurtardım ya, bu yeter bana… Hadi eyvallah…”
“Güle güle…”
Eski odacı kapıdan çıktı, zili de çaldı. Hemen Müdür Beyin odasına daldım:
“Buyrun efendim.”
“Haaa… İyi… Gel… Bana mantık sahibi adam lazım. Benimle çalışacak olanların mantıklı olmasını isterim. Başka da bişey istemiyorum. Çünkü, mantıklı insanda herşey vardır.”
“Evet efendim.”
“Herşeyden önce mantık… Mantık ne demek? Diyelim şu bir şişe su. Bu suyu döksem yere, burasını ıslatır mı, ıslatmaz mı?”
“Islatmaz efendim.”
“Aferin oğlum. Hadi git, zil çaldığım zaman gene gelirsin.”
Çıktım odasından. Odacının bir küçük odası var, oraya girip oturdum sandalyeye. Düşünmeye başladım. Bu adam deli desem, deli olamaz… Koskoca bir kuruluşun başındaki müdürlerden biri… Yeri gayet yüksek. Yanına kendi gibi büyük adamlar geliyor. Konuşurken konuşurken, başlıyorlar tartışmaya. Kimileyin politikadan konuşurlar, kimileyin ticaretten filan… Ben kapı ardından dinlerim konuşmalarını ama çoğu zaman ne dediklerini anlayamam. İyice yüksekten konuşurlar. Her ne konuda konuşurlarsa konuşsunlar, Müdür Bey kendi dediğinde haklı çıkmak istedi mi, ordakilere, “Bu bir şişe suyu yere döksem, bu odanın döşemesini ıslatır mı, ıslatmaz mı?” diye sorar. Der ki onlara: “Bir küçük şişe su… Koskoca oda… Elbet ıslatmaz. Mantık var çünkü. Mademki ıslatmaz… Öyleyse…”
Çok darda kalırsa, kendisini desteklememi ister. Zili çalar, beni çağırır. Bana sorar:
“Bu şişedeki suyu yere döksem…” Ben hemen, “Islatmaz efendim!” diye bağırırım.
Mantığa göre haklı çıktığına inanır. Bir imza yada bir onay için altı aydır gidip geldiğinden yakınanlara, yüzde üç komisyonu az bulanlara, işi yapıp da parasını zamanında alamamış müteahhidere, ücretlerini alamamış işçilere, seçimi hangi partinin kazanacağı gibi yüzlerce konu üzerindeki tartışmalarda hep kendini haklı çıkarmak için beni çağırıp sorar:
“Bu şişedeki suyu…” Ben hemen, “Islatmaz efendim…” derim. O zaman, “Gördünüz mü? Herşeyin başı mantık… Mademki ıslatmaz, öyleyse, bir onay deyip geçme beyim, onun da işlemi var, iki günde olmaz…” diye başından adamı savar.
Alt yanı “ıslatmaz” diyeceksin. Size şimdi kolay gelir. Günde kırk kez, elli kez bu… Yahu, sırtında taş taşımaktan çok daha zor. Dayanılır gibi değil. Niçin benden önceki odacıların dayanamadığını anladım ama çok geç. Yoksa kim ekmek kapısını teper! Herife, “Islatmaz!” demekten bıktım usandım. Şu olacak iş mi yahu, adam beni ilk kez nüfuskâğıdımı sormadan çalıştırıyor, gene de dayanamıyorum. Dayanılmaz arkadaşlar… Mantık, mantık, mantık…
Allah sizi inandırsın, uykuda rüyalarıma giriyor. Rüyamda soruyor bana: “Islatır mı, ıslatmaz mı?”
“Islatmaz!” diye bağırıyorum. Kaç kez kendi bağırmamdan çırpınarak uyandım.
Bir sabah işe geldim. Az sonra Müdür Bey zili çaldı. Koştum odasına, içerde bir adam ayakta duruyor.
“Buyrun Müdür Bey!” dedim. “Az bekle!” dedi.
Yanında durduğum adam, “Müdür Bey, emriniz üzerine yapıda ve yolda seksen işçi çalıştırdım. Adamlar üç haftadır çalışıyor. Gündeliklerini istiyorlar, işçi bunlar Beyfendi. Size gelip gidiyorum, sizden bitürlü işçilerin paraları verilsin buyruğu çıkmıyor. Ee n’olacak…” diyordu.
Müdür Beyse, “Mantık, mantık… Herşeyin başı mantık…” diyordu. “Beyfendi, para olmayınca…”
“Mantık…”
“Adamların hakkı verilmezse…”
“Canım efendim, şu bir şişe suyu…”
“işçiler işi bırakacaklar…”
“Allah Allah… Mantık beyim… Şu bir şişe suyu mesela…” Adamın tepesi attı:
“Biz o şişe suyunu çok dinledik… Para, para…” Müdür Bey bana döndü bu kez:
“Sen söyle oğlum Yaşar Efendi, şu bir şişe suyu buraya döksem, yeri ıslatır mı, ıslatmaz mı?”
Adam atıldı:
“İster ıslatsın, ister ıslatmasın yahu… Bana ne be! Sen, işçilerin paralarını verdirecek misin, verdirmeyecek misin? Bunun suyla ne ilişkisi var?..”
“Ben onu bunu bilmem, bunca yıl yaşadım, sonunda şu hakikati öğrendim ki, insan, bir kova suyun ancak ıslatacağı bir yeri, bir şişe suyla ıslatmaya kalkarsa, olmaz, mantıksızlıktır.”
Gene bana sordu: “Şu bir şişe suyu…”
Sözünün arkasını beklemeden, tıpkı benden önceki odacının yaptığı gibi birden, “Islatır!” diye bağırdım.
Şaşırdı. Yanlış duyduğunu yada benim soruyu yanlış anladığımı sandı.
“Yaşar Efendi oğlum…”
“Islatır…” dedim.
“Sen de mi Yaşar Efendi?”
“Islatır!”
Herife günde elli kez “ıslatmaz” demekten nerdeyse patlayacağım. Ben patlayacağıma, “ıslatır” derim, o çatlar, daha iyi…
Müdür Bey yumuşak bir sesle, “Yaşar Efendi oğlum, bak şu bir şişe su… işte gözünün önünde yere döküyorum. Hani ıslattı mı? Islatmaz…” dedi.
“Islatır Müdür Bey, ıslatır…” dedim.
“Islatmaz!” diye bağırdı.
Nasıl olsa beni kovacak. O kovmadan ben bir daha sesim çıktığınca, “Islatııır!” diye bağırıp, kapıyı da sert çekerek odasından çıktım.
İçerki küçük odadan, arkamdan bağıran Müdür Beyin sesini duyuyordum:
“Bu küçük şişenin içindeki su, bu koskoca odanın döşemesini ıslatır mı hiç…”
Yanındaki adamın bağırtısını da duyuyordum:
“Ulan, ıslatsın ıslatmasın, kimin bilmemnesinde pezevenk… Sen işçilerin paraları verilsin demezsen, ben seni bir güzel ıslatayım da gör!..”
Bir şangırtı oldu. Sanırım, Müdür Beyin mantık ölçüsü olan su şişesi, ikisinden birinin kafasında kırılmıştı. Odasından tam zamanında çıkmıştım.
Aldım ötemi berimi, ayrıldım. Oh be! Ağbiciğim, sıktım dişimi, tam üç ay dayandım. Hiçbir odacı bu herifin yanında üç ay dayanamıyormuş. Her nasılsa, nüfuskâğıdımı sormadan beni çalıştıran biri çıktı karşıma, orda da ben dikiş tutturamadım.
Sis düdüğü sesli eski sabıkalı,
— Gene ortalarda kaldın, öyle mi? dedi.
— Evet emice, dedi Yaşar.
Koğuştaki hükümlüler yataklarına çekildiler.
Yaşar o geceyi de, daha çok kazanç yolları düşünmekle geçirdiğinden ancak sabaha doğru uyuyabildi.

Aziz Nesin
Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kadınların Başkaldırı Tarihi Veya “Önce Kadınları Vurun!” – Sibel Özbudun

Kapat