Aziz Nesin’den Bir Hikaye Yüce Katına | “Ben ona bir cevap vereyim, görsün nasıl olurmuş”

Reşat bey, birbirinden yakarak, üç cıgarayı ard-arda içti. Düşmana taarruza geçmeden önce silâhına, teçhizatına bakan bir asker gibi, burnunun üstünde durup durmadığını anlamak için iki eliyle gözlüğünü yokladı, iyice yerine yerleştirdi. Sonra,kızgınlıkla, masanın üstünde duran eski daktilo makinesine doğru yürüdü. Reşat beyin mi, yoksa daktilo makinesinin mi daha yaşlı olduğunu anlamak ilk bakışta güçtü.
Sandalyeyi hızla altına çekip oturdu. Daktilo makinesine bir kâğıt geçirdi.
Gözlüğünün saplarını bir kere daha kulaklarına iyice yerleştirdi. insan bir yerden atlamak için, nasıl gerilir gerilir hız alırsa, Reşat bey de umum müdüre yazacağı yazı için, İkide bir gözlüğünü yerleştirip hız almaya çalışıyordu.
Bugüne kadar daktiloda hiç yazı yazmamıştı. Oldum olasıya makinelere karşı tiksintiye benzer bir ürkekliği vardı. Tezkere bırakıp on yıl candarma onbaşılığı yaptıktan sonra memurluğa geçtiği zamanlar, daha bu dairede daktilo makinesi yoktu,üst’e olsun, ast’a olsun, yazılar elle yazılırdı. Kaldı ki, Reşat bey yirmi iki yıldır hep bu dairede memurdu ama, bir günden bir güne de kayıt kuyut işiyle, yazıyla, hesapla, kitapla, defterle mefterle uğraşmış değildi. Çalışması ile, doğruluğu ile yüksele yüksele zamanla kasabadaki bu küçük dairenin müdürü olmuştu. Yazılacak yazıları, verilecek cevapları, dairedeki iki kâtip yazardı. O da imzayı basardı. Ama şimdi is değişmişti. Umum müdüre doğrudan doğruya kendisi cevap yazacaktı. Bugüne kadar üst’lerine saygıda en küçük bir eksiklik göstermemişti. Ama, artık yooo!… Haksızlığın bu kadarına hiç kimse dayanamazdı. Umum müdürden gelen yazı yenir yutulur şey değildi, Buna karşı, hiç de altta kalmayacak, gereken cevabı verecekti. İşte bu yüzden, emrindeki memurların, ne umum müdürün kendisine yazdığını, ne de kendisinin ona vereceği cevabı bilmelerini istemiyordu. Daktilonun başına geçmesi bundandı.
Gözlüğünü bir kere daha yoklayıp hız aldıktan sonra, daktiloda «C» harfinin yerini aramaya başladı. Yoksa bu makinede «C» yok mu? Peki bu Süha Bey, yazdığı bunca yazıyı «C» siz mi yazıyor? Bak işe… Dairede topu topu bir tek daktilo makinesi var, onda da «C» harfi yok. Reşat Beye lâzım olmıyan ne kadar harf varsa gözünün içine giriyordu da bir tek «C» harfi kayıplara karışmıştı. İşte «A» burada, «S» burada, «J» burada… Bütün harfler tam tekmil, candarma bölüğü gibi hizaya girmişler de bir tek «C» yok. Reşat Bey, kendi kendine söylenmeye başladı:
— Ulan «C», firar mı ettin? Alçak «C» hangi cehennemin dibine gittin? Böyledir zaten, insan arayınca bulamaz. Şimdi başka bir harfi arasam şu «C» gözümün içine girerdi ya…
Zile bastı, gelen hademeye,
— Süha Beyi bana çağır! dedi.
Elbette Süha’ya «C» harfinin adresini soracak değildi. Bunu bir kurnazlıkla öğrenecekti. Süha Bey girdi.
• Süha Bey!
• Buyurun efendim.
,— Yahu «C» harfi iyi basmıyor. Neden silik çıkıyor?
,— «C» mi? «C» mi bozuk? Ne olacak, eski makine beyefendi… Yalnız «C» mi,
hepsi öyle…
Süha, daktilonun başına geçti, «C» harfine parmağını bastı: Çat… Kâğıda «C»
yazılmıştı.
• Bak, biraz silik değil mi?
• Siliktir beyefendi,
• Teşekkür ederim.
Süha çıktı. Reşat Bey, bir kere daha hırsla gözlüğünü burnunun üstüne iyice yerleştirip hız aldı. öyle ağır bir yazı yazacaktı ki… Görsün umum müdür… Reşat Bey haksızlığa hiç gelemezdi. Bu sefer makinede «E» yi aramaya başladı. Yahu bu «E» nerede? Deminden beri gözünün içine girip duran «E» birden uçtu mu? Deli olacak…
Yine söylenmeye başladı:
— Simdi buradaydı, ne cehennemin dibine gitti? Uçmadı ya bu alçak?
Ayağa kalkıp daktilonun bütün harflerine kuşbakışı baktı. Teftiş eden gibi bütün harfleri teker teker gözden geçirdi. Hah… «E» işte burada. Reşat Bey çocuk gibi sevindi. Gözlüğünü bir daha düzeltip, sinek yakalar gibi sağ elini havaya kaldırdı.
Sonra «E» nin üstüne birden hücum etti: Çat… Eğilip bir de kâğıda baktı. Tamam, «E» çıkmıştı. Çıkmıştı ama, ilk yazdığı «C» harfinden üç satır aşağı, beş santim de sağa yazılmıştı.
Reşat Bey, şimdi de «Z» harfini aramaya başladı. Gözleriyle, parmaklarıyla, makinede «Z» yi ararken bir yandan da, kedi, köpek çağırır gibi:
— Ze, ze, ze, ze, zel… diye söyleniyor, «Z» harfini çağırıyordu; «Z» yoktu.
Yine ayağa kalktı. Tepeden harflere baktı. «Z» yi görmesiyle üstüne pike yaptı:
Çat… Bu sefer de «Z» harfi, öbür iki harfin beş altı santim yukarısına yazılmıştı.
Reşat Bey yazacağı her harfi üçer beşer dakika aradıktan sonra buluyor, sonra birden kaybolacak korkusuyla harfin üstüne saldırıyordu. Yumruk sallar gibi her harfe şiddetle parmağını bastıkça, biraz da umum müdürden hıncını almış oluyordu.
Harflere bu kadar hızla bastığına göre, yazı da zehir gibi şiddetli bir yazı olacaktı. İkiüç defa bulduğu bir harfi, dördüncü arayışında bulamıyordu. Hele şu «T»… «T» yi aramaktan o kadar yoruldu ki, bir kâğıda «T» nin adresini yazdı: üstten ikinci sırada, soldan sağa doğru altıncı harf… Zor bulduğu harflerin yerini kâğıda yazıyor, sonra bu adres kâğıdına bakıp bakıp harflerin yerini buluyordu.
Ama ne yapsa olmıyacaktı. Kâğıdın orasına burasına sinek konmuş gibi harfler rastgele serpilmişti. Reşat Bey yazmaya yazıyordu ama, bu yazdıklarım ne kendisi ne de başkası okuyabilirdi.
Süha Beyi çağırttı. Süha Bey içeri girdiği zaman, Reşat Bey ayağa kalkmış, yukarıdan bakarak daktiloda «M» harfini aramaktaydı. «M» yi gördü. Görmesiyle harfin üstüne saldırdı.
Süha Bey, gülmemek için kendini zor tuttu.
• Beni istemişsiniz, dedi.
• Ha… Evet… Süha Bey, umum müdüre bir yazı yazılacak.
Memurlar öğrenirse öğrensin… Kendi yazdığı kâğıdı çıkardı, buruşturdu sepete attı. Süha Bey daktilo makinesinin basına geçti. Reşat Bey, ellerini arkasında bağlayıp, odanın içinde kızgın kızgın, kabadayı kabadayı gezinmeye başladı.
— Yaz… Yaz Süha Bey!.. «.. Umum müdürlüğü makam-ı aliyesine.»
Süha Bey tıkır tıkır yazdı. Reşat Bey, elleri arkasında, hem geziniyor, hem de söyleniyordu:
— Ne demek yahu… Ben yirmiiki senelik memurum. Ha?… Bir günden bir güne işimi ihmal ettim mi? Efendim?… Ben yâni umum müdüre eyvallah mı edeceğim? Etmem!… Vallahi de etmem, billahi de etmem… Ona bir cevap döşeyim de görsün…
Alsın ağzının payım… Yâni memur olduksa… Allah Allah!…
On dakika kadar böyle söylendikten sonra:
— Ne yazdık Süha Bey? diye sordu.
Süha Bey yazılanı okudu:
• « Umum müdürlüğü makam-ı aliyesine…»
• Olmadı… Çıkar onu.
Süha Bey, makinedeki kâğıdı çıkardı, başka bir temiz kâğıt geçirdi.
— Yaz, Süha Bey… «… Umum müdürlüğü yüksek makamına…» Yaz, yüksek makamına. İsterse beni kovsunlar. Ben yazayım da, onlar beni kovsun. Herkes bu dünyada izzetinefsi için yaşar… Umum müdürse umum müdür… Ben ona bir cevap vereyim, görsün nasıl olurmuş. Ha?
Reşat Beyin söyledikleri bu kadar değildi. Çok ağır sözler söylüyordu. O kadar ki, Süha Bey bunları daktiloda yazmış olmaktan bile üzerine bir sorum gelir diye korkmaya başladı. Reşat Bey, elleri arkasında, odanın içinde gezinerek, umum müdüre on dakika kadar atıp tuttuktan sonra sordu:
— Ne yazdık?
Süha Bey yazılanı okudu:
• «… Umum müdürlüğü yüksek makamına».
• A-ah!… Olmadı. Çıkar o kâğıdı.
Süha Bey, yazılı kâğıdı çıkardı, yeniden bir kâğıt geçirdi makineye:
— Yaz… «…Umum müdürlüğü yüksek katına». Bu daha iyi… Yüksek katına…
Kaç para eder, katı yüksek ama… Biz… Olmaz… Bir yazı yazayım… Ne demek?
Kimse kimsenin haysiyetiyle oynayamaz. Efendim? Neler yazacağım, neler…
Korkma! Altına imzayı ben basacağım. O umum müdürse ben de…
Reşat Bey, umum müdür için söylemedik lâf bırakmadı.
• Bir umum müdür, umum müdürlüğünü bilmeli. Biz ne umum müdürler görmüşüz. Ben yirmi iki senelik memurum. insan yaşıma saygı gösterir be… Ne yazdın Süha Bey?
• «…Umum müdürlüğü yüksek katına.»
• Olmadı. Çıkar onu! Makama bir yazı yazarken saygıda kusur etmemeli. Çıkar onu… Yaz! «… Umum müdürlüğü yüce katına». Yazdın mı? Hah!… Yüce müce ben anlamam. Bana vız gelir. Ben pire için yorgan yakarım.
Reşat Bey, belki yirmi dakika attı tuttu Sonra,
• Ne yazdık Süha Bey? diye sordu.
• «… Umum müdürlüğü yüce katma…».
• Olmadı. Çıkar onu… Resmî evrakta kullanılan kelimelere dikkat etmeli.
Olmadı… Daha bir münasibini bulalım.
Süha Bey makineye yeni bir kâğıt geçirdi.
• Süha Bey, saat kaç?
• Altı, beyefendi…
• Oooo… O kadar oldu mu? Dur sen… Biz şimdi bu işten vazgeçelim. Ben bu gece iyi bir kafayı çekeyim… Kendim yaparım müsveddesini, sen yarın yazarsın.
Ertesi gün daireye gelir gelmez Süha Beye sordu:
• Nerede kalmıştık?
• «… Umum müdürlüğü yüce katına».
• Çıkart onu. «… Umum müdürlüğü pek yüksek huzuruna». Yaz! Bana, umum müdür değil, şey olsa vız gelir. Ben…
Odanın içinde hem geziniyor, hem sayıp döküyordu.
• Ne yazdık Süha Bey?
• «… Umum müdürlüğü pek yüksek huzuruna»…
• Olmadı Süha Bey… «Pek yüksek huzurlarına» diye yaz…
Reşat Bey o gün de akşama kadar odasında gitti geldi, umum müdüre söylendi.
Beş on kere yazdırdığı kâğıdı değiştirtti. Bir türlü uygun bir başlık bulamıyordu.
«Yüce katma, yüksek katına… Huzurlarına, yüksek huzurlarına, pek yüksek ve yüce katma…»
Bu çalışma iki aydan uzun sürdü. Bu zaman içinde Reşat Bey, umum müdüre neler de neler söylemedi. Bu söylediklerinin hepsini yazdırtacaktı ama, kısmet olmadı. Bir sabah gazetelerden umum müdürün değiştirildiğini öğrendiler. Reşat Bey bir oooh çekti. Sonra Süha Beye,
— Neler yazdım şu umum müdüre değil mi? dedi.
O günden sonra ne zaman cesaretini etrafındakilere anlatmak istese.
,— Hiç dinlemem, yazarım. Ben kimseden korkmam… Ne varmış korkacak?
Yazarım! derdi.
Sonra kendisini dinleyen arkadaşlarına Süha Beyi tanık gösterir,
— Söyle Süha Bey… Söyle Allah aşkına, ben neler yazmıştım o umum müdüre?
Yenir yutulur şeyler miydi? diye sorardı.
Süha Bey de,
— Hakikaten öyle, beyefendi, derdi.

Yüce Katına – Aziz Nesin

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mihail Aleksandroviç Şolohov’dan bir öykü ‘Güneyde’ | “O taş yürekliler bunlardı işte”

Karanlık dumanlar çıkararak tüten cüruf yığını piramidinin üzerinde yükseliyor gün. Kar üzerine düşen açık mor gölgeler olağanüstü hızlarla yer değiştiriyor;...

Kapat