Byron Mutsuzluğu: Çok bilen çok mu mutsuz olur? – Bertrand Russell

Tarihin birçok çağında olduğu gibi günümüzde de yaygın bir düşünce vardır, buna göre: Aramızda akıllı olanlar, geçmişi öğrenip anlamış ve artık dünyada yaşamaya değer hiçbir şey kalmadığı kanısına varmışlardır; böyle düşünenler aslında mutsuzdurlar. Fakat mutsuzluklarının evrenin doğası gereği olduğuna ve aydın birisinin zaten mutlu olamayacağına inandıkları için mutsuzluklarından kıvanç duyarlar. Ama onların mutsuzluktan gurur duymaları, daha az bilenlerin, mutsuzluğun nedenlerinin gerçekliğinden kuşkulanmalarına yol açar; onlara göre, mutsuzluğundan zevk alan mutsuz değildir. Bu görüş çok basittir; mutsuz olanların kendilerini üstün kavrayışlı görmelerinde az da olsa bir avuntu varsa da, küçük zevklerden yoksun kalmaya değecek kadar değildir. Ben kendi payıma, mutsuzlukta herhangi bir üstünlük göremiyorum. Akıllı adam, koşulları elverdiğince mutlu olur ve evreni anlamaya çalışırken acı duymaya başladığı noktada, başka düşüncelere geçer. îşte kitabın bu bölümünde kanıtlamak istediğim budur. Okuru şuna inandırmak istiyorum ki, ileri sürülenler ne olursa olsun, mantık, mutluluğa ambargo konulmasına karşıdır; üstelik bence, üzgünlüklerinin evren hakkındaki görüşlerinden ileri geldiğini içtenlikle iddia edenler, atı arabanın arkasına koşmaktadırlar; gerçekteyse mutsuzlukları bilmedikleri bir nedene dayanır ve bu, onların dünyanın daha az zevkli yönleriyle ilgilenmelerine yol açar.
Üzerinde durmak istediğim görüş, bugünkü Amerikalılar için Joseph Wood Krutch tarafından The Modern Temper (modern Mizaç) adlı kitapta; büyük babalarımız için Byron tarafından; bütün çağlar için de Tevrat’taki “Vaizler” bölümünün yazarınca ortaya atılmıştır. Bay Krutch şöyle diyor: “Bizimki yitirilmiş bir davadır ve evrende bizler için yer yoktur, ama her şeye karşın insan olduğumuz için üzgün değiliz. Hayvanca yaşamaktansa, insan olarak ölmeyi tercih etmemiz gerekir.” Byron da şöyle diyor: Düşüncenin ilk parıltısı duygunun tatsız çürüyüşü içine gömülürken,
Dünyanın çekip aldığı gibi verebileceği bir zevk yok.

“Vaizler” yazarıysa şöyle diyor:
“Bunun içindir ki, ölüleri, yaşamakta olan canlılardan daha çok övdüm.
Evet ya, bunların her ikisinden daha iyisi, güneş altında işlenmiş kötülükleri hiç görmemiş olan doğmamışlardır.”
Bu üç karamsar da, bu karanlık hükümlere, hay atm zevklerini gözden geçirdikten sonra varmıştır. Krutch, New York’un en aydın çevresinde yaşamıştır; Byron, Çanakkale Boğazı’nda yüzmüş ve sayısız aşk serüveni yaşamıştır; Vaizler’in yazarı daha çeşitli zevkler peşinde koşmuştur: Şarabın her çeşidini tatmış, müziği denemiş, evine havuz yaptırmış, erkek hizmetçileri, kadın hizmetçileri, evinde doğma hizmetçileri olmuş. Ama işte bu koşullarda bile aldı kendisini terk etmemiştir. Bununla birlikte o, her şeyin, hatta aklın bile boşuna olduğunu anlamıştır.
“Ve akıllılık nedir, delilik ve çılgınlık nedir bilmek için yanıp tutuştum; anladım ki bu bile ruh tedirginliği.” “Çünkü çok bilenin çok derdi olur ve bilgisini artıranın üzüntüsü de artar.”
Aklı onu tedirgin ettiğinden, aklından kurtulmak için çok çaba harcar.
“Gönlüme dedim ki, haydi bakalım biraz da neşelenelim, zevkin tadına varalım. Ve gördüm ki, o da boş.”
Ama aklı hep başındadır.
“Sonra gönlümden dedim ki, budalanın başına gelen benim de başıma geldi, öyleyse neden budaladan daha akıllıyım? Sonra gönlümden dedim ki, bu da boş.
Bu nedenle hayattan nefret ettim, çünkü güneş altında yapılan her iş bana üzüntü veriyor, çünkü hepsi boş ve can sıkıntısı.”
Halkın çok eskiden yazılmış olanları okumaması yazarlar yararına olan bir durumdur, eğer okusalardı, havuzlar üzerine yeniden ne söylenirse söylensin, halk yeni kitaplar yazmanın da boş bir şey olduğu hükmüne varırdı. Aklı eren adam için sadece “Vaizler” doktrininin var olmadığını gösterebilirsek, aynı ruh halinin diğer yorumları üzerinde durmamıza gerek kalmaz. Bu gibi bir tartışmada, ruh haliyle bunun bilimsel ifadesi arasında bir ayrım yapmamız gerekir. Herhangi bir ruh hali tartışılamaz; ruh, herhangi bir olayla ya da beden yapısındaki bir değişiklikle, bir halden öbür hale geçebilir, ama tartışmayla değiştirilemez. Ben de birçok kez, her şeyin boş olduğunu düşündüğüm ruh halinde olmuşumdur; bundan, herhangi bir felsefenin yardımıyla değil, mutlaka yapılması gereken bir şeyi yaparak kurtuldum. Çocuğunuz hastalanırsa mutsuz olabilirsiniz, ama her şeyin boş olduğu duygusuna kapılmazsınız; insan hayatının değerli olup olmadığına bakmadan, çocuğunuzun tedavi işini ele almak gereğini duyarsınız. Varlıklı bir adam her şeyin boş olduğu duygusuna kapılabilir, çoğunlukla da kapılır, ama bütün parasını yitirince, yemeğin nereden geleceğini düşünmeyi hiç de hoş bulmaz. Bu duygu, doğal gereksinimlerin çok kolaylıkla karşılanmasından doğar. İnsanoğlu, diğer yaratıklar gibi, belirli derecede bir hayat mücadelesine kendisini uydurmuştur ve Homo Sapiens zenginlik sayesinde, çaba harcamadan tüm heveslerini yerine getirebildiği zaman, yaşantımdaki bu çaba eksikliği, mutluluk için gerekli bir öğenin ortadan kalkmasıdır. aşırı olmayan bir istek duyduğu şeylere kolayca kavuşabilen birisi, “isteğin karşılanması mutluluk getirmez” hükmüne varır. Eğer bu kişi filozof yaradılışlıysa: İhsan her istediğini elde ettiği halde mutlu olamadığına göre, “insan yaşamı aslında sefildir” sonucuna varabilir. Ancak şunu unutmaktadır ki, istediklerimizin bazılarını elde edememek mutluluğun ayrılmaz bir koşuludur.
Ruh hali konusunda bu kadar. Yalnız Vaizler’de aydınca savlar da var.

Nehirler denize dökülür; deniz yine de dolu değildir. Güneş altında yeni bir şey yoktur.
Geçmiş şeylerin anımsanması diye bir şey yoktur. Güneş altında giriştiğim çabaların hepsinden nefret ettim, çünkü onları benden sonra gelecek olana bırakacaktım.
Eğer bu savları çağdaş bir düşünür gibi sıralayacak olursak, şöyle bir durumla karşılaşırız: İnsanoğlu durmadan didinir ve madde her zaman hareket halindedir; sonradan gelen, gidenden hiçbir bakımdan farklı olmadığı halde, yerinde duran bir şey yoktur. Bir adam ölür ve mirasçısı onun çabalarının meyvelerini toplar; nehirler denize dökülür, ama sularının orada kalmasına izin verilmemiştir, insanlar ve eşyalar, sonsuz ve amaçsız bir devir içinde doğarlar, ölürler; yıllar boyunca hiçbir ilerleme kaydedilmez, kalıcı bir şey başarılmış olmaz. Nehirler akıllı olsalardı, yerlerinde kalırlardı. Süleyman akıllı olsaydı, meyvelerinin tadını oğlunun çıkaracağı ağaçlar dikmezdi.

Ama başka bir ruh hali içinde bunlar ne kadar değişik görünür. Güneş altında yeni bir şey yok mu? Peki, ya gökdelenler, uçaklar ve politikacıların radyo demeçleri nedir? Süleyman1 bunlar hakkında ne biliyordu? Seba Melikesi’nin vatanına döndükten sonra uyruklarına verdiği demeci, Süleyman radyodan dinleyebilseydi, bunların “hepsi boş” olan ağaçlarıyla havuzlarının arasında teselli etmez miydi? Haber bültenleri yayınlayan bir ajans olsaydı da, kendisine, sarayının göz kamaştırıcı yapısı, haremindeki konfor, rakip kralların yenilgileri hakkında gazetelerin yazdıklarını bildirseydi, hâlâ güneş altında yeni bir şey yoktur der miydi? Belki bunlar karamsarlığını kökünden kazımazdı ama herhalde duygularını daha başka bir biçimde ifade etmeye zorlardı. Gerçekten de, Krutch’un yalandığı şeylerden biri, çağımızda güneş altında çok fazla yenilikler olduğudur. Yeniliğin varlığı ve yokluğu eşit biçimde tedirgin ediciyse, ikisinin de umutsuzluğun gerçek nedeni olamayacağı anlaşılır. “Bütün nehirler denize dökülür; deniz yine de dolu değildir; nehirler nereden gelmişlerse oraya dönerler” sözünü yemden ele alalım. Karamsarlık için bir dayanak kabul edersek, bu görüşe göre yolculuk hoş bir şey değildir, insanlar yazın kaplıcalara giderler, ama nereden gelmişlerse yine oraya dönerler. Yalnız bu, yazın kaplıcalara gitmenin yararsız olduğunu kanıtlamaz. Eğer sulara duygu yeteneği verilmiş olsaydı, belki onlar da Shelley’in Bulut’u gibi o serüvenli devirden hoşlanırlardı.

Her şeyi mirasçılarımıza bırakıp gitmenin anlığına gelince, bu konuya iki açıdan bakılabilir: Mirasçı gözüyle bakarsak, açıkça görürüz ki, bu olay o kadar da büyük bir felaket değildir. Her şeyin gelip geçici oluşu da karamsarlık için temel oluşturmaz. Gidenlerin yerini daha kötüleri alıyorsa eder, ama daha iyileri alıyorsa, bu durum iyimserliğe yol açmalıdır. Peki, Süleyman’ın inandığı gibi, gidenin yerini tıpkı tıpkısına bir yenisi alıyorsa ne diyeceğiz? Bu durum bütün oluşun gereksizliğini göstermez mi? Devrin bazı durakları kendi başlarına ıstırap verici olmadıkça, kesin olarak hayır. Bugünün bütün anlamını, geleceğe bakıp ortaya koyduğuyla yorumlama alışkanlığı çok zararlıdır. Cüz’ler değersizse kül değerli olamaz. Hayat, kadın ve erkek kahraman bir sürü felaket yaşadıktan sonra mutlu bir sonuçla kapanan bir tiyatro oyunu değildir. Ben yaşarım, göreceğimi görürüm, çocuğum benim yerime geçer, o da göreceğini görür; onun çocuğu da onun yerine geçer. Bunda üzülecek ne var? Böyle olmasaydı da sonsuza dek yaşasaydım, yaşamın zevkleri eninde sonunda tatlarını yitirirlerdi… Şimdiyse bu zevkler “her zaman taze”dirler.
Hayat ateşiyle iki elimi de ısıttım;
O sönüyor, ben de vedaya hazırım.
Ölüm karşısındaki bu tutum, öfkelenmek kadar akla uygun bir davranıştır. Eğer ruh hali mantığa bağlıysa, umutsuzluk için olduğu kadar sevinç için de neden var demektir.
“Vaizler” trajiktir, Krutch’ın modern Mizaç’ı acıklıdır. Aslına bakarsak Krutch, ortaçağ gerçekleriyle birtakım daha yeni gerçeklerin yalan olduğu ortaya çıktığı için üzülmektedir. “Şu bizim mutsuz çağımıza gelince” diyor, “ölü bir dünyanın hayaletleri tarafından tedirgin edilmektedir; kötü durumuysa, çocukluğu mitolojiyle yoğrulmuş bir insanın, hayata uymak için mitolojiye başvurmadan edemeyişinden farksızdır.” Bu söz bir kısım aydınlar için tümüyle doğrudur. Bunlar bütün öğrenimlerini kitaplardan edinmiş olduklarından, bu günkü dünya hakkında hiçbir bilgileri yoktur; üstelik gençlikleri boyunca inancı duyguya dayandırmaları öğretildiği için, bilim dünyasının sağlayamayacağı o çocukça güvenme ve korunma isteğinden bir türlü kurtulamazlar. Bilgisi kitaplara dayananların çoğu gibi, Krutch’a da, bilim vaatlerini yerine getiremedi düşüncesi egemendir. Tabu, bu vaatlerin neler olduğunu söylemiyor ama altmış yıl önce Darwin ve Huxley gibilerin, bilimden beklediklerini bulamadıklarına inandığı anlaşılıyor. Bence bu, tümüyle bir kuruntudur ve mesleklerine az değer verilmesini istemeyen yazarların ve din adamlarının fikirleriyle beslenmiştir. Evet, dünyada birçok karamsar bulunduğu doğrudur. Gelir kaynakları kuruyanların birçoğu karamsar olur. Evet, Krutch Amerikalıdır ve Amerika’nın gelirleri, savaştan bu yana çok artmıştır, ama Avrupa kıtasındaki aydınlar fazla sıkıntı çekmiştir. Üstelik savaş herkeste bir dengesizlik duygusunun oluşmasına yol açmıştır. Bu gibi sosyal nedenler, “Dünyanın içyüzü” kuramından çok daha fazla olarak, bir çağın ruh haliyle ilgilidir. On üçüncü yüzyıldan daha fazla umutsuzluğun olduğu pek az yüzyıl vardır. Oysaki Krutch’ın çok özlediği iman, bu yüzyılda, İmparatorla birkaç İtalyan soylusu hariç, bütün gönüllere sağlam bir biçimde yerleşmişti. Roger Bacon şöyle diyor: “Çünkü günümüzde geçmiş çağların her birinden daha çok, günah egemendir ve günah aklın karşıtıdır. Dünyanın durumunu inceleyelim, göreceğiz ki her yerde büyük bir bozulma var. Başta saray çevreleri zevke ve eğlenceye dalmış, hepsinde bir oburluk oluşmuş. Baş öyle yapıyor da daha küçükler ne durumda? Piskoposlara balon: Ruhların tedavisini bir yana bırakmış para peşinde koşuyorlar… Papaz sınıfını ele alalım: Söylediklerim hepsine. Konumlarından birer birer nasıl düşmüş olduklarına bakın; yeni sınıflar da (Frer’ler) ilk zamanlardaki değerlerini şimdiden yitirmişler. Bütün din adamları kibirli, zevke-eğlenceye düşkün ve açgözlü olmuş. Rahipler nerede bir araya gelseler, tıpkı Paris ve Oxford’daki gibi, kavga, küskünlük başta olmak üzere birçok kötü davranışlarıyla halka rezil oluyorlar… Nefsini doyurup hoşnut ettikleri sürece, hiçbiri, eğri ya da doğru, ne yaptığına ve nasıl yaptığına aldırmıyor.” Eski çağların Hıristiyan olmayan bilgeleri için de şöyle diyor: “Onların hayatı, bizimkiyle karşılaştırılamayacak kadar iyiydi; ağırbaşlıydılar, dünyaya değer vermezlerdi; zevkleri, servetleri, şerefleriyle iyi bir yaşam sürerlerdi: böyle olduğunu herkes, Aristo’nun, Seneca’nın, Tully’nin, îbn Sina’nın, Farabi’nin, Platon’un, Sokramın ve daha birçoklarının yapıtlarında görebilir.” Roger Bacon’ın düşüncesine göre, çağdaşı olan aydınlar arasında çağından hoşnut olan hiç kimse yoktu. Ben bu karamsarlığın, herhangi bir metafizik nedenden ileri geldiğini hiç sanmıyorum. Bu durumun nedenleri: Savaş, Yoksulluk ve Diktatörlük’ tü.

Krutch’ın kitabının en dokunaklı bölümlerinden biri de, aşk üzerine olanıdır. Öyle görünüyor ki, Kraliçe Victoria çağının insanları, aşka çok değer vermekteymişler, ama biz, çağdaş çokbilmişliğimizle aşkı pek önemsemez olmuşuz. “Kuşkucu Viktoryenler için aşk, yitirmiş oldukları tanrı’nın yerini almıştı. Aşkla karşılaşınca, en katı yüreklileri bile, o an için mistikleşiyordu. Kendilerini, hiçbir duygunun uyandıramayacağı bir kendinden geçmeyle duygulandıran ve benliklerinin her zerresiyle bağlanmalarını gerektiren bir şeyin karşısında buluyorlardı. Onlar için aşk, Tanrı gibi, özverinin her türlüsünü isterdi, ama yine onun gibi, yaşamı henüz bilinmeyen bir yönüyle göstererek inananlarını ödüllendirirdi. Biz Tanrısız bir dünyaya, onlardan daha çok alışmışız, ama hem Tanrısız hem aşksız bir dünyaya henüz alışmış değiliz; ancak bunu da başardıktan sonradır ki, Tanrısızlığın gerçekte ne olduğunu anlayacağız.” Victoria çağının, günümüz gend ile o çağda yaşamış bir gence görünüşü arasındaki fark çok ilgi çekicidir. O çağın bazı belirli özelliklerini taşıyan iki yaşlı hanımı anımsıyorum; kendilerini gençliğimde tanımıştım. Birisi Püriten, diğeriyse Volterciydi. Püriten, aşk üzerine çok fazla şiir söylendiğinden yakmıyordu, çünkü bu konuyu ilginç bulmamaktaydı. Diğeriyse şöyle diyordu: “Hiç kimse benim için ‘kötü kadın’ diyemez, ama bence yedinci buyruğa uymamak, altıncı buyruğa uymamak kadar günah değildir, çünkü yedinci buyruk hiç olmazsa karşı tarafın rızasını şart koşmaktadır.” Bu iki düşünceden hiçbiri, Krutch’ın Viktoryen diye ileri sürdüğü örneğe benzememektedir. Krutch’ın fikirlerini, çevresiyle hiçbir yönden uyuşmamış bazı yazarlardan aldığı anlaşılıyor. Bunun en iyi örneği, bence, Robert Browning’dir. Yalnız, onun anladığı anlamdaki aşkın biraz şişirmece olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.
Buna göre genel olarak dünyaya karşı mücadeleci olmaktan başka çıkar yol yoktur. Niçin? Çünkü Browning’e sorarsanız dünya insafsızdır. Buna göreyse, dünya sizi, sizin gördüğünüz gibi görmeyeceği için karı-koca Browninglerin yaptıkları gibi, karşılıklı bir hayranlık antlaşması yapılabilir. Yaptığınız bir işi, değerli olsun olmasın, alkışlayacak birinin bulunması elbette hoş bir şeydir. Ve Browning sanırım Fitzgerald’ın Aurora Leigh’e hayran olmama küstahlığım herkese kötülemekle kibarca ve erkekçe bir iş yaptığımı sanıp böbürlenmişim Ben, her iki taraftaki eleştirme gücünün sallantıda oluşuna hayranlık duyamıyorum. Çünkü bu güç, tarafsız eleştiriye karşı korunma isteğiyle sınırlanmış durumdadır. Krutch’ın ölçülerine göre, ben de uzun bir süre Viktorya çağında yaşadım. Aşka inancımı yitirmiş değilim ama benim inanabileceğim aşk, Viktoryenlerin hayran oldukları aşktan farklıdır; benimki serüvenlidir, gözleri açıktır, iyinin farkında olduğu gibi kötünün de bilincindedir, aynca kutsallık taslamaya da kalkışmaz. Hayranlık duyulan aşka bu gibi nitelikler eklenmesi, cinsel tabunun bir sonucuydu. Viktoryenler, cinselliğin çoğunlukla kötü olduğuna inanıyor ve benimseyebilecekleri aşka şişirme nitelikler ekleme zorunluluğu duyuyorlardı. O çağda, şimdikinden daha büyük bir cinsel açlık vardı ve bu da hiç kuşkusuz, cinsel konulara gereğinden fazla önem verilmesine yol açıyordu; tıpkı din uğruna dünya hazlarından vazgeçenlerin yaptıkları gibi. Bugün, birçok kişinin yeni değer ölçüleri bulmadan eskilerini bir yana attığı karışık bir dönem geçirmekteyiz. Bu durum, bu kişilerin çeşitli tedirginlikler yaşamalarına neden olmakta ve genelde bilinçaltlarında eski değer ölçüleri bulunduğu için, bu tedirginlikleri umutsuzluğa düşmelerine, vicdan azabı çekmelerine ve insanları hor görmelerine yol açmaktadır. Ama çok sayıda insanın bu duruma düştüğünü sanmıyorum. Şuna inanıyorum ki, eğer günümüzün varlıklı gençleriyle Viktorya çağı gençlerinin ortalaması alınsa, aşkla gelen mutluluğun ve aşka beslenen inancın, bugün altmış yıl öncekinden daha fazla olduğu görülecektir. Bazılarının insanları hor görmesine yol açan nedenler, eski ideallerin bilinçaltındaki zorbalıklarını ve bugünün insanlarının davranışlarını düzenleyecek köklü ve mantıklı bir ahlâkın yokluğuyla ilgilidir. Bunun tedavisiyse, yas tutmak ve geçmişi özlemekle değil, çağdaş görüşün daha büyük bir kararlılıkla benimsenmesi ve sözde bir yana atılmış, oysa gizlenmiş olan boş inançları kökten kazımak için verilecek kesin kararla mümkündür.

Aşka niçin değer verildiğim açıklayabilmek güçtür; ama ne olursa olsun bir deneyeceğim. Aşk, en başta, kendiliğinden bir haz kaynağı olduğu için değerlidir. (Bu, aşkın en büyük değeri değildir, ama diğer değerleri için çok gereklidir.)
Ey aşk! Sana çok haksızlık ediyorlar,
Tadı acıdır diyenler.
Oysa bereketli meyve öyle ki Hiçbir şey ondan tatlı olamaz.
Bu mısralarm adsız şairi, ne Tanrısızlığa bir çare, ne de evrenin anahtarını aramakta; o, yalnızca zevklenmektedir. Kaldı ki, aşk sadece bir haz kaynağı değildir; yokluğu da acı verir. İkinci olarak, aşka değer verilmelidir, çünkü en ince hazları arttırır; örneğin müzikten, ay aydınlığında denizden alman zevki artırır. Güzel şeylerin tadını sevdiğinin yanında tatmamış birisi, onlardaki büyüleyici gücü tam olarak anlayamaz. Aşk, benliğin sert kabuğunu kırma gücüne de sahiptir, çünkü o, öyle bir biyolojik işbirliğidir ki, taraflardan birinin içgüdüsel amaçlarına ulaşabilmesi için, her iki tarafın heyecanlarına ihtiyacı vardır. Dünyada değişik zamanlarda, bazısı soylu, bazısı daha az soylu olmak üzere, birtakım kendi içine kapanma felsefeleri ortaya çıkmıştır. Stoacılar ve ilk Hıristiyanlar inanıyorlardı ki, bir insan en yüksek “iyi”ye, ancak kendi iradesiyle, başka bir insanın yardımı olmadan ulaşabilir; daha başkaları hayatın amacım iktidar olarak; daha başkaları da yalnızca kişisel zevk olarak görüyordu. Bunların hepsi, “iyi”ye, büyük ya da küçük toplulukların değil, kişilerin ulaşabileceği inana bakımından içe kapanma felsefeleridir. Bence hepsi, yalnız ahlâk kuramı bakımından değil, içgüdülerimizin serbestçe açığa vurulmaması bakımından da yanlıştır. İnsanoğlu işbirliğine muhtaçtır ve doğa kendisine, biraz noksan da olsa, işbirliği için gerekli dostluk içgüdüsünü vermiştir. Aşk, insanları işbirliğine götüren ilk ve en yaygın heyecan şeklidir; sevgiyi şu ya da bu derecede tatmış olanlar, kendileri için en yüksek “iyi”nin, sevilen olmadığını söyleyen bir felsefeyi benimseyemezler. Bu bakımdan annelik-babalık duygusu daha güçlüdür, ama bu duygu daha çok anneyle babanın birbirlerine besledikleri sevginin bir sonucudur. Aşkın en yüksek şekliyle yaygın olduğu savında değilim, ama en yüksek şekliyle değerleri meydana çıkardığına, aşk olmasaydı bu değerlerin gizli kalacağına, üstelik aşkın da bir değeri olduğuna inanıyorum. Aşkın bu değeri kuşkudan çok uzaktır, ama sevme yeteneğinden yoksun olan kuşkucular, bu yetersizliklerini kuşkuculuklarına yorabilirler.

Gerçek aşk sönmez ateştir Durmadan yanar gönülde Ne soğur, ne saranr, ne ölür Ne kendi kendine yüz çevirir.
Şimdi de Krutch’ın Trajedi hakkında söylediklerine bakalım. Ibsen’in Hayaletler adlı eserini Kral Lear’den aşağı görmekle yetiniyor ki, kendisiyle aynı fikirde olmamam mümkün değil. “İfade gücü daha artsaydı da, söz ustalığı daha gelişseydi de, îbsen bir Shakespeare olamazdı. Shakespeare’in yapıtlarını yoğurduğu malzemeyi -insana duyduğu saygı, insani duyguların önemine inana, insan yaşamının büyüklüğü hakkındaki görüşü- îbsen ve çağdaşlarının bulması imkânsızdı. Tanrı, insan ve doğa, aradan geçen yüzlerce yılda her nasılsa önemlerini yitirmişlerdi; hem de çağdaş sanatın gerçekçi görüşü bizi aşağılık insana götürdüğü için değil, insan hayatındaki bayağılık bize şu ya da bu şekilde zorla kabul ettirildiği için. Bu zorla kabul ettirilme de, gerçekçi sanat kuramlarının ortaya çıkmasına neden olan gelişmelerle başarılmıştır.” Kuşkusuz prenslerle ve onların dertleriyle ilgilenen eski trajediler çağımıza uymadığında ve sıradan insanların dertleri de aynı şekilde dile getirildiğinde aynı etkinin uyandırılamayacağı doğrudur. Ama bunun nedeni, hayat görüşümüzdeki herhangi bir bozulma değil, tamamıyla aksidir. Gerçek şudur ki, bizler artık belirli kişilerin yeryüzü büyükleri olduklarına, yalnız bunların trajik tutkulara hakları olduğuna, geri kalanlarınsa yalnızca bu küçük azınlığın görkemini sağlamak için didinip çalışması gerektiğine inanmıyoruz. Shakespeare şöyle der:
Dilenciler ölünce, ne kuyruklu yıldız görünür,
ne bir şey;
Prenslerin ölümüne gökler yanar alev alev.

Shakespeaıe’in zamanında, gerçekten yanılmasa bile, bu duygu, herkesçe benimsenmiş bir görüşü ifade ediyor ve Shakespeare’ce de yürekten kabul edilmiş bulunuyordu. Bu yüzden, şair Cinna’run ölümü komik olduğu halde, Sezar’ın, Brütüs’ün, Kassius’ün ölümleri trajiktir. Bizler için hiç kimsenin ölümü göksel bir önem taşımaz, çünkü yalnız dış görünüşümüzle değil, en temel inançlarımızla da demokrasiye uymuş bulunuyoruz. Bunun için bugün yüksek trajedi bireyden çok toplumla ilgilenmek zorundadır. Ne demek istediğimi açıklayabilmek için Emst Toller’in Massemensch3 adlı eserini Örnek vereceğim. Bu yapıt, geçmişin parlak çağlarında yazılmış başyapıtlar kadar iyidir savmda değilim, ama onlarla karşılaştırılabilecek değerde olduğunu söyleyebilirim; soylu ve gerçeklere dayanan bir yapıt; kahramanca davranışları ele alıyor; Aristo’nun da önerdiği gibi, “Okuru acıma ve dehşet duyguları ile anıyor.” Trajedinin bu çağdaş şeklinin henüz pek az örneği var, çünkü eski teknikler ve gelenekler atılmak zorunda kalınmış, ama bunların yerine hâlâ, “kültürlü – herkese uygun” olanları konulamamıştır. Trajedi yazabilmek için trajediyi hissetmek gerekir. Trajediyi hissetmek için de yaşanılan dünyayı yalnız kafayla bilmek değil, kan ve sinirlerle de duyabilmek gerekir Krutch, kitabı boyunca mutsuzluktan söz etmekte, bir yerinde de, bu iç sıkıcı dünyayı kahramanca kabulleniş görülmektedir; ne var ki, dünyanın bu iç sıkıcı , hali, onun ve edebiyatçılardan çoğunun, yeni etkenlerle eski heyecanları duymayı öğrenememiş olmalarından ileri gelmektedir. Etkenler var, ama kitapların dışına çıkamayanlar için değil. Kitap kurtlarının, toplum yaşayışı ile yakın ilgileri yoktur; oysa hem trajedi, hem de gerçek mutluluğu sürdüren duygu derinliği ve ciddiyeti için böyle bir yakın ilgiye gereksinim vardır. Kendileri için dünyada yapacak hiçbir şey kalmamış olduğu kanısını taşıyan yetenekli gençlere önerim şudur: “Yazmaya çalışmaktan vazgeçin; bunun yerine yazmamaya çalışın.

Dünyaya açılın, bir korsan olun, Bomeo’da bir kral, Sovyet Rusya’da bir işçi olun; ilkel fiziki gereksinimlerin hemen hemen bütün enerjinizi yutacağı bir hayata başlayın.” Bu davranışı herkese değil, Krutch’ın tanımladığı hastalığa yakalanmış olanlara öğütlüyorum. Şuna inanmaktayım ki, birkaç yıl bu şekilde yaşadıktan sonra, aydın kişi, aksini yapmaya çabalasa bile, yazmadan edemeyecek ve bu duruma erişince yazdıkları kendisine gereksiz görünmeyecektir.

Bertrand Russell
Mutlu Olma Sanatı

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Her şeyin Esası Mantık – Aziz Nesin

Kapat